13 Nisan 2018 Cuma

Sular Çekilirken


Anneler, babalar ve çocukları...
Uzunca bir süredir beğeniyle takip ettiğim Kafka Kitap geçtiğimiz aylarda İngiliz yazar Sarah Moss’un yurt dışında oldukça ses getiren son romanı Sular Çekilirken’i yayımlayınca tabii ki hemen okudum. “Küçücük bir olaydan koca bir roman nasıl yazılır?” diye bir soru sorulsa, cevap vermek yerine bu romanı okutmak yeğlenebilir. Sarah Moss okuldaki herhangi bir günde kalbi dört dakikalığına sebepsiz bir biçimde duran Miriam’ı merkeze alırken, onun etrafında dolanarak yorgun bir evlilikten ana-baba olmaya kadar birçok sorunu masaya yatırmış diyebilirim. Yazarın ustalığı aslında kitabın girişinde belli oluyor, ilk bölüm son yıllarda okuduğum en iyi roman başlangıçlarından biriydi sanırım. 
Olayların Miriam’ın babası Adam tarafından aktarılması ve bu denli ustaca bir erkek “iç sesi” oluşturulması da dikkat çekici. Adam, bize farklı gelebilecek bir baba; evden çalışıyor, haftada bir yedek öğretim görevlisi kontenjanından üniversiteye ders vermeye gidiyor, pek de bir şey kazanmıyor, çocuklarını o büyütmüş, evde bulaşık-çamaşır-yemek ve düzenden o sorumlu çünkü evde çok çalışan ve evi geçindiren kişi karısı Emma. İşin ilginç tarafı biz Türkiye’de bu düzenin değişik olduğunu düşünüyoruz sanırdım ama romanda Adam’ın iç sesini okudukça gelişmiş sandığımız ülkelerde de erkeğin çalışmaması, çoçuk büyütmesinin alışılmadık olduğunu öğrendim. Adam kızları okula bırakırken, okuldan alırken, yıllarca süren çocuk doğum günlerinde hep garipsendiğini hissetmiş, diğer annelerin meraklı bakışlarından uzak durabilmek için bu gibi durumlarda başını telefondan kaldırmamayı çözüm olarak bulmuş. Miriam’ın ne olduğu bir türlü bulunamayan hastalığı boyunca Emma’yla giderek uzaklaşmalarını sorgulayan, sürekli kendi kendine bunun kavgasını eden, söylenmeyen sözleri kafasında büyüten, aslında sorun etmediğini sansa da ev babalığının içinde ne büyük bir kompleks olduğunu keşfeden bir erkek Adam.
Anlatıcının farklılığından öte Sarah Moss alıştığımız rolleri de paramparça ederek normalde derdini anlatan, konuşan, yeri gelince ağlayan, panikleyen, bağıran kadının yerine Miriam’ın hastalığıyla içe kapanan, kendini daha çok işine veren, yemek yemeyi kesip zayıflayan, hiç konuşmayan bir anneyi koyuyor. Kadından beklediğimiz tüm bu davranışları erkek gösteriyor. Yazar okurun algısıyla da müthiş bir biçimde oynamış, hatta şunu açıklıkla söyleyebilirim romanı okudukça toplumdan ne denli farklı düşündüğümü sanırsam sanayım, yerleşik anne-baba, kadın-erkek algısının benim için hâlâ geçerli olduğunu anladım.
Sular Çekilirken ana-baba olmanın romanı demiştim. Bu cümleyi günümüzde ana-baba olmak diye genişletebiliriz çünkü sosyal medyadan, kişisel gelişim kitaplarından, televizyondan, ana-babaların üzerine bu konuyla ilgili bombardıman yağıyor. Organiğinden, oyunundan, kaliteli zamanından başlayarak sürekli didaktik sözlerle uyarılan bir çağdayız, bunun en rahat ana-babayı bile kendini yetersiz hissettirecek boyutta olduğu artık bilinen bir gerçek. Adam da yaşadığı panikle, Miriam’ın hastaneden çıkmasına bile sevinememesi, onu sonsuza kadar kollamak istemesiyle modern ebeveynliğe bir örnek oluşturuyor. “Mim’in ömrünün sonuna dek ya da en azından benimkinin sonuna dek monitörlere bağlı kalmasını istiyorum, ayrıca üç sene sonra bir yere gitmeyecek, burada bizimle yaşayabilir, böylece ben onun nefeslerini dinleyebilirim, o da bir saat mesafedeki beş mükemmel üniversiteden birine devam edebilir, onu seve seve okula götürürüm, oradaki derslerin verildiği amfilerin dışında seve seve beklerim.” 
Romanda tüm bu gelgiti, Adam’la Emma’nın konuşulamadığı için çözülemeyen uzaklaşmasını, üstüne titrendikçe gerilen Miriam’ın ergenliğini yatıştıran, masal kahramanı gibi bir karakter var: Adam’ın babası Eli. Eli’ın yaşam hikâyesi de romanın başka bir boyutunu oluşturuyor. Avusturya’dan Amerika’ya göç etmiş Yahudi ana-babanın, 60’lı yıllarda otostopla gezip komünlerde yaşamaya başlayan tek oğlu Eli. Yine bir komünde tanıştığı Helena’ya âşık olup köklerinin kıtasına, İngiltere’ye dönmüş, oğulları Adam daha küçükken usta bir yüzücü olan Helena’nın nedensizce denizde boğulmasıyla dul kalmış bir adam. Miriam’ın haberini alıp hastaneye gelmesinden romanın sonuna dek yatıştırıcı, birleştirici, sakinleştirici dede rolünü öylesine mükemmel bir biçimde yerine getiriyor ki, kendi yaşamını anlattığı bölümler romanın en hoş bölümleri haline geliyor. Bizim panik hâlinde yapmaya çalıştığımız ebeveynliğin doğal hâli sanki onunki. 
Roman üç koldan ilerliyor. Ana hikâye Miriam’ın hastalık süreciyken, dede Eli’ın torunlarına anlattığı yaşamı bir diğer kolu oluşturuyor. Adam’ın hazırladığı bir kitabın hazırlık çalışması ise romanın son kolu. Coventry Katedrali’nin İkinci Dünya Savaşı’nda yıkılmasını ve yeniden yapım sürecini anlatan Adam, bombaları, şehrin hâlini, ölenleri düşündükçe aslında bir yandan da dünya üzerinde hâlâ savaşlarla, yıkımlarla dolu ülkeler ve bu ülkelerden kaçmaya çalışırken ölen binlerce çocuk olduğunu anımsayıp kendi sorununun küçüklüğünü fark ediyor. Katedralin yıkılışı ve yapımı da kitap içinde kitap oluştururcasına, okurda merak uyandıracak bir biçimde aktarılmış. Kitabı okurken internette bayağı bir Coventry araştırması yapacağınıza emin olabilirsiniz.
Sular Çekilirken’in asıl ekseni ana-babalık ama Adam’ın iç sesi ve durmadan akan düşünceleri sayesinde o kadar çok şey öğreniyoruz ki... Memleketin dertleri sandığımız çoğu şeyin İngiltere’nin de derdi olması, bozulan sağlık sistemi, betonlaşma, korkunç yapılar, sokağa çıkamayan çocuklar, akademinin içinin boşalması gibi bizimkilerle aynı sorunlar beni hem şaşırttı hem de “yalnız değiliz” duygusu uyandırdı.
Sarah Moss, günümüz dünyasının, politikasının, tarihin ve en çok korktuğumuz duyguların harmanlandığı etkileyici bir romanı olanca sakinliğiyle yazmış. Sonunda, roman boyunca suskun bir karakter olan Emma’nın dayanamayıp ağladığında söyledikleri bizim söylemek istediklerimizin aynısı oluyor: “Hayır, dedi, hayır, ikisini de kaybetmek istemiyorum, istemiyorum, onlardan daha uzun yaşamak istemiyorum...” Romanı okuma süreci benim sıralı ölüm kavramının ne kadar doğru olduğunu tekrar anlamamı sağladı ve tabii bir de hiç durmadan önce çocuğumu sonra ana-babamı sarıp sarmalama isteği duymamı.
Neyse ki her zaman bir adım önde olmayı başaran İngiliz edebiyatını Seda Çıngay Mellor gibi çevirmenler sayesinde, ana dilimizde okusak bu kadar doğal olurdu diyebileceğimiz bir biçimde, hızla takip edebiliyoruz. Umarım bol ödüllü yazar Sarah Moss’un önceki romanlarını da okuyabiliriz.

Banu Yıldıran Genç

Sular Çekilirken
Sarah Moss
çev: Seda Çıngay Mellor
Kafka Kitap, Ocak 2018, 376 s.
* Bu yazının kısa versiyonu Hürriyet Kitap Sanat'ta 6 Nisan 2017 tarihinde yayımlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...