5 Mart 2013 Salı

Kopoy


Taşradan İstanbul'a insan manzaraları...

Amerikan Edebiyatında "Güney Gotiği" olarak adlandırılan akımın yazarlarını çok severim. Onların Amerika'nın Güney eyaletlerinin kendine haslığını ve hastalıklarını ustalıklı bir biçimde anlatmaları gibi, Türkiye'nin de taşrasını son derece iyi gözlemlerle anlatan yazarları, hatta şehir edebiyatına göre bence daha başarılı sayılabilecek bir taşra edebiyatı var.
Kopoy, her ne kadar kendisine mekân olarak İstanbul'u seçse de, roman kahramanı İstanbul'da yaşasa da, burası bildiğimiz İstanbul değil, roman da genelde alışık olduğumuz üzere kentin merkezlerini ve güzelliklerini kendisine fon edinen bir roman değil. Bu nedenle karakterlerinin taşraya dair anlattıkları ve oradan taşıdıklarıyla taşra romanı olarak anılmaya daha uygun. Kopoy, Şirinevler'de bir handa geçiyor, İstanbul niyetine anlatılansa birkaç sayfada geçen Eminönü ve Galata Köprüsü sadece. Yani yine alışık olduğumuz üzere Suriçi'nden Pera tarafına bile yol almamakta roman kahramanları. Beyoğlu'nun, Nişantaşı'nın, hatta Boğaz'ın bile olmadığı bir İstanbul. Handan ve Şirinevler'den çıkmamasına rağmen kahramanın romanın son satırlarında İstanbul'a dair kurduğu cümleler ise başlı başına bir araştırma konusu olabilir.
Adını avcı bir köpek cinsinden alan romanın ana karakteri, bir akrabasının handaki dairesini yola koyup kiraya verene kadar başında beklemek üzere Şarkikaraağaç'tan Şirinevler'e gelen Osman. Roman, Osman'ın İstiklal Marşı okunurken ağlamasıyla başlıyor, diyebiliriz ki bu ağlama, aslında okura yazarın incelikli mizahının da ipuçlarını vermekte. Anlatıda bol bol yer verilen bu ağlama, hatta öğretmeni, sınıfı, tüm kasabayı ağlatma sahneleri Türkiye'de öğrenim görmüş olan tüm okurlar için trajikomik bir hâl alıyor. Barış Andırınlı komik hiçbir cümle kurmasa da yarattığı sahnelerle okuru gülümsetmeyi başaran bir yazar.
Osman, çocukluk arkadaşı Kerem'le yıllar sonra tekrar karşılaşır, onun handaki bir reklâm ajansında çalışan sevgilisi Banu'yla tanışır ve onların dengesiz ve sağlıksız ilişkilerine bir şekilde dahil olmasıyla handa geçen tekdüze günleri değişir. Osman'ın Banu'ya âşık olması ve bunu kendine bile itiraf edememesiyle çatışma doruk noktasına ulaşır. İçindeki zalim kişilikle kavgalı olan Kerem ve ondan bir türlü vazgeçmeyen Banu, Osman'ın yaşamını daha da karmaşıklaştırırken, hanın kapıcısı Kamil Efendi ve hanın üst katındaki konuşma bozukluğu kursuna torununu getiren teyze, onun ruhuhu sağaltan iki kişi olurlar.
Kamil Efendi'nin ve teyzenin hikâyeleri ise bambaşkadır...
Anlatılan yaşamların detaylarına girmek gereksiz, romanı okuyanlar zaten uzun bir süre bu yaşamlarla kuşatılacaklar ama belirtilmesi gereken şu ki Barış Andırınlı insan ruhunu tüm yönleriyle anlatmakta son yıllarda okuduğum en usta yazarlardan biri. Gerek tiyatro sevdalısı "dişleriyle gülen" Kamil Efendi, gerek kekeme torununun yükünü sırtında taşıyan teyze tüm derinlikleriyle beliriyor roman sayfalarında. Sadece onlar da değil, birkaç sayfada adı geçen diğer karakterler de en can alıcı özellikleriyle anlatıldığından veya en doğal diyaloglarıyla verildiğinden bir "Türkiye'deki insanlar resmigeçiti" yaşanıyor. Türkiye manzarası taşrasıyla, şehriyle, insanlarıyla yavaş yavaş beliriveriyor okurun gözü önünde. Yazar bunu o denli mütevazı, o denli kendini öne çıkarmadan yapıyor ki kurduğu cümleler özellikle bunu kanıtlar nitelikte. Uzun sanatsal benzetmelere, paragraf uzunluğundaki ruhsal betimlemelere ve farklı olmak adına yapısı bozulan bir dile o kadar alışmışız ki, kısa kısa cümlelerle, doğal ve gündelik bir dille toplumun yaralarını, insanların umutlarını, umutsuzluklarını anlatabilmenin ustaca kotarıldığını görmek bana unuttuğum bir edebiyat coşkusu yaşattı.
Yazarın birincil başarısı roman diline getirdiği yenilik, aslında buna tam olarak yenilik dememek gerekir, kitabın arka kapağında Selim İleri'nin de belirttiği gibi Memduh Şevket Esendal'da, yine benim görüşümce Sait Faik'te olan ama sonradan yitirilmiş bir doğallık, içtenlik bu. Barış Andırınlı'nın bu samimiyeti tekrardan var etmesi gözden kaçmamalı.
Karakterlerin ustaca çizilmesi ve yerliliği, bize haslığı ise Barış Andırınlı'nın ikinci başarısı. Gerek ana karakter Osman olsun, Banu, Kerem veya kitabın en komik diyaloglarının yaratıcısı çiçekçi amca olsun, hiç fark etmiyor, her biri Yusuf Atılgan karakterleri kadar aykırı ama akrabalarımız kadar tanıdık. Bu tanıdıklığı sağlayan şey ise hiç şüphesiz Barış Andırınlı'nın doğal dili, kısa ama etkili cümleleri ve genç yaşına rağmen gözlemlediği insanların birikiminin görkemli verimi.
Osman'ın Karaağaç'tan ayrıldığı geceyi anımsaması dildeki ustalığın en güzel örneklerinden biri: "Karaağaç'a muzaffer döneceğim. Gömleğimi bir bayrak gibi giyeceğim. Annemin elini gururla öpeceğim. Yanı başımdan soğanlı kokular geldi. Çantamdı. Pijamalarımla bir çift donu kaldırdım. Altından gazete kâğıdına sarılı yarım ekmek çıktı. Şaşırdım. Demek içindeki köfteler soğukta gizlenmiş. Sıcakta kendini ele vermiş. Demek annem kapısına gidişimi, girmeden dönüşümü, evden kaçar gibi çıkışımı izlemiş. Ben yokken ekmeği çantama sıkıştırmış. Ekmeği yüzüme yasladım. Kaç yılımı birden ağladım. Gören olsa ayıplamaz. Az önce fena bakıyordu. Ağladı, zehrini akıttı derler."
Bilmem daha fazla söze gerek var mı, "Kaç yılımı birden ağladım." cümlesi kitabı okuyalı aylar geçmesine rağmen hâlâ aklımda. Sanıyorum bir romanın başarısı biraz da okurda bıraktıklarıyla ilgili.
Kopoy, gözden kaçmaması gereken, farklı ve güzel bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Barış Andırınlı, Kopoy, Hayykitap, 280 s.

* Bu yazı Notos'un 34. sayısında yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bir Kırık Segâh

Hem düne hem bugüne ait öyküler... Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çek...