2 Kasım 2017 Perşembe

Bullet Park-Bağımsızlık Yolu

McCarthy'nin Dünyası
Yazın tamamen şans eseri aynı dönemi, aynı yerleri ve aynı insanları anlatan iki farklı roman okudum. Biri bundan bir yıl kadar önce yayımlanan, daha çok öyküleriyle tanıdığımız John Cheever’ın Bullet Park adlı romanı, diğeri ise Richard Yates’in geçtiğimiz yıllarda sinemaya da uyarlanan Bağımsızlık Yolu adlı romanı.
Her ikisi de 1950’lerde, McCarthy döneminin olanca baskısında, mutsuz insanlarla dolu banliyölerde geçiyor. Zaten her iki romanın adı da mahalle ya da site adlarından geliyor. Roman kahramanları New York’ta çalışıp eve yarım saat, bir saat ötede bir banliyöde yaşamayı tercih eden, işe trenle gidip dönen, evli, çocuklu ve mutlu beyaz yakalılar...
Cheever okuyanlar oldukça eleştirel bir dili olduğunu bilirler. Bullet Park’ta da, mahalleyi, mahallede yaşayan insanları kabile olarak adlandırmakla başlar ironisine. Kocası intihar eden bir kadının evini satarken söyledikleri gözümüzün önündeki resmi netleştirir: “Kabilelere gelince, düzenli bir kabile gibi. Dul kadınlar, boşanmış kadınlar, yalnız erkekler; kabilenin yaşlıları hepsini kapının önüne koyuyor.” Bullet Park’ın sakinleri bellidir. Erkekler takım elbiseleriyle şehre işe gidecek, evin hanımı en az iki ya da üç çocuğunu okula gönderdikten sonra hayır işleri, kitap kulübü, amatör tiyatro gibi hobileriyle ilgilenecek, tabii ki kocası dönmeden evde olacak, akşamları kokteyl içerken günlerinin nasıl geçtiğini tartışacaklardır. Pazar günleri bile bellidir bu kabilede, erkekler çimleri biçmeli, sonra hep beraber kiliseye gidilmelidir, taşkınlığa, sarhoşluğa ve elbette intihara yer yoktur.
Onlar George ve Helen Ridley değildi. Onlar ‘Ridley’ler’di. Kaderlerindeki hisseleri tezgâh üstünde birleştirip satmış olabileceklerini düşünüyordu insan. Steyşın vagonlarının kapısında ‘Ridley’ler’ yazıyordu. Garaj yollarının sonunda ‘Ridley’ler’ yazan bir levha vardı.” Bullet Park’tan bu son alıntıyı yaptıktan sonra diğer romana geçiyor ve bu soyadı meselesini aynı biçimde ele alan bir bölümü alıntılıyorum: “Asla ‘Donaldson’ yazmaz ya da ‘John J. Donaldson’ ya da ismi her ne boksa işte. Her zaman ‘Donaldson’lar’. Oyuncak tavşanlar gibi pijamalarıyla bir arada gevşek gevşek oturmuş şekerlemelerini atıştırırken hayal edebilirsin onları.”
 Bağımsızlık Yolu konutlarında yaşayan o tip insanlardan olmayacaklarını savunan Frank ve April çiftinin hikâyesi biraz daha duygusal. Richard Yates daha klasik tarzda bir roman yazmış, Cheever’ın derinlemesine işlemeden, alayla anlattığı karakterlerinden, anlatış tarzından uzak ve bu nedenle belki, insanın içine çok daha fazla işliyor.
Konservatuar mezunu parlak bir kadınla, İkinci Dünya Savaşı’na katılarak hayatın gerçeklerini görmüş zeki bir genç adamın aşklarının ve evliliklerinin neredeyse her aşaması geri dönüşlerle aktarılıyor. Evliliği daha düşünmezken April’ın hamile kalması sonucu birden evlenmeleri, Frank’in masa başı işinde zekâsının harcandığı düşüncesinden kurtulamaması ve peş peşe doğan çocuklarla içlerine düştükleri mutsuzluk yüzünden durmaksızın birbirini yemeleri, herkesin rol yaptığı bu küçük kasabada doğal karşılanıyor.
Bur komşunun herkeslerden sakladığı, matematik öğretmeniyken sinir krizi geçirip akıl hastanesine kapatılan ve yıllarca elektroşok tedavisi gören oğlu John’dan başka gerçekleri söyleyecek kimse yok aslında: “Evcilik oynamak istiyorsan bir işin olması lazım. Çok güzel, çok tatlı bir evin olsun istiyorsan, sevmediğin bir işin olması lazım. Harika. İnsanların yüzde doksan sekiz nokta dokuzu böyle davranıyor, o yüzden bana inan dostum, bunun için özür dilemene hiç gerek yok. Biri çıkıp da ‘Bunu niye yapıyorsun?’ diye soracak olursa, onun Eyalet tımarhanesinden dört saatliğine çıkmış biri olduğuna emin olabilirsin, anlaştık mı?”

Bağımsızlık Yolu’nun daha etkileyici olmasının bir sebebi de McCarthy dönemi baskısından, evlere kapanmış insanların mutsuzluğundan da dem vurması. Ve tabii April’ın hayatını iki kere mahveden kürtaj yasağı ki romanda kürtajın orta sınıf Amerikalılarca nasıl reddedildiği, çocuk doğurmak istemeyen kadınların nasıl histerik sayılıp, yalnızlaştırıldığı çok dokunaklı bir biçimde anlatılıyor.
Etrafımdaki insanların çoğunun dikenli tellerle çevrilmiş sitelerde yaşamaya başladığı gerçeğini romanları okuduktan sonra bir kere daha idrak ediyorum. 1950’ler Amerika’sıyla 2000’ler Türkiye’sinde şaşaalı sitelerde yardımcıları, güvenli yaşamları, şaşmayan düzenleri, geleceği belirsiz bu memlekette cesaretlerine hayran olduğum bir biçimde doğurdukları paşaları prensesleriyle çoğunlukla instagram’da yaşayan beyaz yakalı tanıdıklarımın benzerliği bir yana, baskı döneminde dışarı çıkmayı kesip evlerde otururken yaptığımız “N’olacak bu hâlimiz?” muhabbetlerinin benzerliği bir yana... Sonra bir de Amerika’nın şimdiki başkanı geliyor aklıma ki... “Yok yok” diyorum kendi kendime, “her şey çok acayip.”


Banu Yıldıran Genç

John Cheever, Bullet Park, çev. Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları
Richard Yates, Bağımsızlık Yolu, çev. Esra Birkan, YKY

* Bu yazı Express dergisinin Ekim 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yağmurdan Önce

Hayata, ölüme ve fotoğraflara dair... “Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü akıldan çıkarmamaya yarar. Bi...