7 Ekim 2017 Cumartesi

Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil

Çok sıradan, bir o kadar da acayip...
Miranda July, insanın sinir olacağı kadar yetenekli biri. Sinema, oyunculuk, çağdaş sanat, müzik, edebiyat... diye sırasıyla ilerliyor eser verdiği ve başarılı olduğu sanat dalları. Everest Yayınları July’nin daha önce Birinci Kötü Adam adlı romanını yayımlamıştı. Geçtiğimiz ay ise ilk kitabı olan Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil adlı öykülerini yayımladı.
Kitap on altı öyküden oluşuyor ve tüm öyküler modern, şehirli insanın kaygılarıyla örülmüş. Bu karakterlere çağdaş Amerikan sanatından (özellikle edebiyat, sinema ve buna ek olarak dizi sektörü) aşinayız aslında, örnek vermek gerekirse Lydia Davis öykülerini, Dave Eggers, Joshua Ferris romanlarını ya da Lena Dunham’ın Girls dizisini bilenler, sürekli yanlış şeyler yapan, kaybeden, kentli, kendisiyle çok ilgili karakterleri hatırlayacaklardır, işte Miranda July bu karakterlere yenilerini çok başarılı bir biçimde ekliyor, ince dokunuşları ve farklı duyguları kendini her öyküde hissettiriyor.
Türkiye’de özellikle 2000’lerin başından beri sıkça rastladığımız, Amerika ve Avrupa’da tabii ki çok daha uzun yıllardır var olan, Uzakdoğu felsefelerine gönül vermiş, yoga yapan, organik beslenen, vejeteryan ya da vegan ailelerden birinde büyümüş Miranda July, öyle ki anne-babası ta 1974’te bu konularda kitaplar yayımlayan bir yayınevi kurmuş. July’nin öykülerinde en çok dikkati çekenler de işte bu tipler. Kişisel gelişim çalışmalarına katılıp absürt durumda kalanlar, kişisel gelişim kitapları okuyup yapayalnız olanlar, inanç gücüyle yüzme öğrenmeye çalışanlar, popüler dergilerin gündeme getirdiği Yeni Adam’lar, Yeni İnsan’lar... hepsi birer birer July’nin o garip mizahından paylarını alıyorlar.
Mon Plaisir öyküsünün ana karakteri kadın şöyle anlatır ailesini: “Biz, hazır kakao tozu alan, küçük sohbetler yapan, Hallmark kartları kullanan ya da Sevgililer Günü, düğünler gibi Hallmark törenlerine inanan insanlardan değiliz. Genel olarak ANLAMSIZ şeylerden uzak durur, ANLAMLI şeylere önem veririz. En tepedeki favori üç anlamlı şeyimiz: Budizm, doğru beslenme ve iç dünyamız.” Oysa tabii ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Çift için seks, Budizm ve doğru beslenme tarzı bir “olay” olduklarını savundukları emzirme-emzirilme gibi garip bir ritüele evrilmiştir. Delicesine savunulan “anlamlı” her şey gibi bu da kadının terapiye gittiğinde “Bir daha seks yapmayabiliriz.” diyerek ağlamasına yol açar. Kocasının sürekli meditasyon yapması çok “havalı” görünse de yapayalnız geçirdikleri saatler uzun süre kendi kendisiyle konuşmasıyla sonuçlanır. İlişkilerini biraz canlandırmak için bulduğu çözüm ise kaçınılmaz sonu yaklaştıracaktır çünkü figüran olarak rol aldıkları filmde sevgiliymiş gibi yaptıkları bir akşam yemeği sahnesi aslında her şeyin çoktan bitmiş olduğunu gösterecektir.
Miranda July’nin keskin kaleminden payını alanlar arasında müthiş ahlâklı, aileye ve bağlara önem veren, düzgün Amerikan aileleri de var. Amcasının tacizine uğramış küçük kızlar, babasının kendisine yaptıklarını anlatırken taciz olduğunun bile farkında olmayanlar, gerçek dışı hayaller uğruna zihinsel engelli öğrencisiyle ilişkiye giren öğretmenler... hepsi öykülerin bir parçası ama hiçbir zaman öykünün kendisi değil, çünkü neyse ki Miranda July’nin topluma mesaj verme, doğruyu gösterme gibi bir misyonu yok, birer satırla geçiveren ânlar okura yaşananları anlatıyor zaten.
En beğendiğim öykülerden biri Hiçbir Şeye İhtiyaç Duymayan Bir Şey oldu. “İdeal bir dünyada öksüz olurduk. Kendimizi öksüz gibi hissettik, öksüzlere gösterilen şefkati hak ettiğimizi düşündük ama utanç verici bir biçimde anne-babalarımız vardı. Hatta bende ikisi de vardı.” cümleleriyle başlayan öykü Gwen ve Pip’i anlatıyor.
Biz artık gidiyoruz, anne.
Nereye?
Portland’a.
Gitmeden benim için bir şey yapar mısın? Şu dergiyi bana getirir misin?”
Miranda July’nin müthiş Amerikan ailesine dokunduğu yukarıdaki diyalog sonrası kendilerini beş parasız Portland’da bulan Gwen’le Pip’in büyüme ve aşk hikâyesi aslında anlatılan. Kadınları seven zengin kadınlar için fahişelik yapıp buna devam edemeyeceklerini anlamaları, sonra araya giren başka bir aşk, Pip’in Gwen’i terk etmesi, Gwen’in yaşamaya devam edebilmek adına bir seks dükkânında erkekler için soyunup numaralar yapmaya başlaması, hayatın aslında ne kadar zor olduğunu gösterirken, aşkın iki ayrı ya da aynı cinsiyet arasında yaşansa da hep bir bencil olan-fedakârlık yapan ekseninde ilerlediğini de hissettiriyor. Çocukluklarından beri birlikte olan ve sanılanın aksine sadece üç kez birbirine dokunan Gwen ve Pip’in ilişkilerinin zorlaşan hayat şartlarıyla birlikte sıradanlaşması oldukça dokunaklı.
Özellikle son dönem Amerikan ve Avrupa edebiyatında, sinemada ve dizi sektöründe rastladığım bir şeyden bahsetmeden geçemeyeceğim. July’nin karakterleri arasında son derece olağan biçimde anlatılan yaşlı eşcinseller, kadınlardan da hoşlandığını sonradan fark eden kadınlar var. Bunların bizde genellikle rastlandığı gibi birkaç eşcinsel karakter kullanayım, farklı olsun, zenginlik katsın diye yapılmadığı o kadar belli ki. Farklı bir kategori olan eşcinsel edebiyat da sayılmazlar. İnsanların kafalarında artık her şeyin normalleşmiş olduğunu gösteriyor bu, eşcinsel ya da değil fark etmiyor, önemli olan tip veya karakter olarak esere ne kattığı. Her şey çok doğal, bizde eksik olduğu biçimde ve bu rahatlığın verdiği doğallık o kadar özendirici ki bir gün bizde de böyle olur umarım demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Son olarak, kitabın çevirmeni İnci Asena hayatımdaki ilk patronum ve ben onun bu kadar iyi bir çevirmen olduğunu bu denli geç fark etmiş olduğum için utandım doğrusu.

Banu Yıldıran Genç


Miranda July, Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil, çev. İnci Asena, Everest Yayınları, Temmuz 2017, 176 s.
* Bu yazı Notos'un 66. sayısında yayımlandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Koşucular

Göçebelik üzerine... Geçtiğimiz haftalarda Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazanan kitap açıklandığında bir de baktım ki iki yı...