20 Şubat 2017 Pazartesi

Carson McCullers ve Aşka Dair

Sevmek mi sevilmek mi?
Facebook’u terk edeli beri eski öğrencilerimle instagram’dan takipleşiyoruz. Çoğu üniversitede, bazıları bitirdi, bazıları çalışıyor, bazıları dünyayı geziyor. Bayağı duygulanarak bakıyorum fotoğraflara, o günleri özlüyorum, ne de olsa öğretmenlik daha "mutlu" bir meslekti o dönemler. Bir yandan zamanın nasıl bu kadar çabuk geçtiğini anlamaya çalışıyor, bir yandan iyi ki bugünlerini gördüm diyorum.
Önümüz Sevgililer Günü, hiç kutlamamış olsam da, kapitalizmle ilişkisinden hiç hazzetmesem de sık sık aşk ve sevgi üzerine düşünüyorum bu aralar. Neden? Çünkü bahsettiğim eski öğrencilerimin hemen hemen hepsi âşık. Nasıl oldu bilmiyorum, nasıl denk düştü onu da bilmiyorum ama bir anda sarmaş dolaş fotoğraflar, şiirler, mutlulukla parlayan yüzlerle doldu telefon ekranım. Şimdilerde öğrencilerimin sevgililerinin fotoğraflarını büyütüp kendi kendime "İyi birine benziyor." diyorum, "üzülmesinler" istiyorum. Şu an fotoğrafların üzerine birer kalp bırakmakla yetiniyorum ama birkaç yıl daha geçerse "E hadi ama evlilik ne zaman, torun görmek istiyoruz." diye yorumlar yapmaya başlarım diye kendimden korkmuyor değilim.
Onların mutluluğunu izlerken gençliğimi anımsıyorum, ne, ne zaman olmuştu, sonra ne yapmıştım, sıraya koymaya çalışıyorum. Netleştiremediğim birkaç şey var sadece. İlk âşık olduğum zamanla en sevdiğim yazarı keşfettiğim zaman birbirine karışıyor. 1991'de İstiklal Caddesi Küçükparmakkapı Sokak'ta kurulan kitap tezgâhından alınmış Remzi Kitabevi'nin Çilek dizisinden bir roman, Carson McCullers, Düğünün Bir Üyesi. Okuduktan sonra hemen bir kere daha okuduğum, her tarafına notlar aldığım, içimde uyandırdığı yazı yazma hevesini bastıramadığımdan olsa gerek arkadaki boş sayfalarını bile yorumlara boğduğum bir roman. Aklımı karıştıran şey bu kitapla ilk aşkın sırası. Hangisi önce, hangisi sonraydı, bilemiyorum.
Çok şanslı bir dönemdeymişim ki McCullers'ın bütün kitapları Türkçede bulunuyordu, şu an herhangi bir kitap sitesine bakın, tek bir kitabının satışta bulunduğunu, diğerlerinin tükendiğini göreceksiniz. Türkiye yayıncılığının özeti. Neyse, sonuç olarak platonik aşkım tüm hızıyla devam ederken ben de Carson McCullers'ları bir bir okumaya başladım. Duygusal anıları olduğundandır belki McCullers'ın romanlarının hepsini ayrı ayrı seviyorum ama itiraf etmeliyim ki Logos Yayınları'ndan Hüzünlü Kahvenin Türküsü'nü okuduğumda afalladım, dayak yemişe döndüm.
"Öncelikle aşk, iki insan arasındaki ortak yaşantıdır. Ancak unutulmaması gereken, ortak yaşantı, iki insanın ille de benzer şeyler yaşaması değildir. Bir seven vardır, bir de sevilen. İkisinin de dünyaları farklıdır. Sevilen, sevenin içinde gizli duran, birikmiş aşkı ortaya çıkaran bir dürtüdür. Seven de her nasılsa bilir bunu. Zihninin derinliklerinde aşkının alışılmadık bir şey olduğunu hisseder. Yeni tuhaf bir yalnızlıkla tanışır. (...) Sevilen, saçı yağlı, şeytansı, hainin tekidir belki de. Seven bunu bilse de bu gerçek içinde büyüyen sevgiyi zerrece etkilemez. En sıradan insan, vahşi, taşkın, zehirli bataklık zambakları kadar güzel bir aşkın nesnesine dönüşebilir. İyi bir adam, zorlu, iğrenç bir aşkın dürtüsü olabilir. Abuk subuk konuşan bir deli başka birilerinin ruhunda fırtınalar koparabilir, ağzından çıkanlar, dokunaklı bir şiirin dizelerine dönüşebilir. Kısacası aşkın değerini, içeriğini yalnız ve yalnız seven belirler.
Bu yüzden çoğumuz sevilmektense sevmeyi yeğleriz. Hemen herkes seven olmayı ister. İçimizde gizlenmiş bir gerçeği dile getirmek gerekirse, çoğumuz için sevilen olmak katlanılmaz bir durumdur. Sevilen sevenden hem korkar hem de nefret eder."
Çocuk yaştasınız, okuduğunuz kitaplardan, yazarlardan hayatı öğrenmeye çalışıyorsunuz. Kendinizden "birazcık" büyük birisine âşık olmuşsunuz, sizi görsün, sizin farkınıza varsın diye ölüyorsunuz ve Carson McCullers çıkıp şu satırları yazıyor. Felaket! O yaşlarda her şey keskin yaşanıyor, ya siyah ya beyaz, arası olmuyor, "Hayran olduğum yazar bunları yazmış, her satırını doğrulayan bir olay örmüşse etrafına, yanılıyor olamaz." diye düşündüm uzun uzun. Fark edilmek, sevilmek için duyduğum onca istekten utandım, doğru ya, sevmek yeterli olmalıydı benim için, beni olgunlaştıracak, büyütecek olan bu duyguydu. Kimi sevdiğim önemsizdi demek, değerini de içeriğini de ben belirliyordum.
Uzun bir süre kafamda bu cümlelerle dolaştım diyebilirim, sürekli kendimle kavga ediyordum. Aşkımın platonikliğini kabulleniyor, lisemden nefret ediyor, çıkışta tek başıma sinemalara gidiyor, eve dönüp kitap okuyordum dengemi bulmak adına. Romanlar idare ediyordu da şiir okudum mu bütün bu denge yine bozuluyordu. Madem çoğumuz sevilmektense sevmeyi yeğliyorduk, ben niye bu kadar acı çekiyordum? Niye rüyalarımda aşkımın karşılık bulduğunu görüyordum?
Sonra... Zaman geçti, coşkun sular duruldu, hem sevdiğim hem de beni seven birini buldum. Büyüdüm biraz. Anladım ki yazarların her yazdığının doğru olması gerekmezmiş. Her aşk kendi içinde bambaşka bir hikâyeymiş. Değerini ve içeriğini biricikliği belirlermiş.
Şu zor günlerde çocukların gözlerini ışıl ışıl yapan şeyin adı işte aşk. Saçma sapan bir yüzüğe, alınması şartmış gibi gösterilen hediyeye, yaratıcı bir reklam etkinliği olan Sevgililer Günü'ne sıkıştırılmayacak kadar başka. Öyle bir sihirbaz ki o, Taksim meydanının olanca çirkinliğini bile güzelleştirebilir, yeri gelir iç organlarınıza el atar, sevgiliyi görünce midenizde bir anda kanat çırpan kelebekler peyda olur. O yüzden çok mutluyum öğrencilerim adına. Çok yaşasın aşkları, çok yaşasın gözlerinin ışıltıları. Şu hayatta hep kötü şeyler mi olacak, biraz da aşk olsun.



Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayınlanmıştır.

2 yorum:

Hayatlarımın Kitabı

Bir ömre kaç hayat sığar? Aleksandar Hemon tesadüf eseri aldığım romanı Lazarus Projesi’yle çok beğendiğim yazarlar arasına girm...