5 Şubat 2017 Pazar

Berber

"Daha kötü ne olabilir?" derken...
Tayfun Pirselimoğlu’nun geçtiğimiz eylül ayında yayımlanan romanı Berber’i okuyarak edebiyat adına çok hayırlı ama ruh hâlim için o kadar hayırlı olmayan bir şey yaptığımı düşünüyorum. Ruh hâlimden bahsetmemin sebebi yazdıklarının aynı bugüne benzemesi, betimlediklerinin bundan daha sonra yaşayacaklarımızın korkunç bir provası olması... Zaten distopya gibi bir ülkede yaşarken bir de bu ortamın daha beterini bir kitapta okumak o sıkıntıyı ikiye değil dörde katlıyor diyebilirim. O nedenle Berber kolay okunabilen, kolay hazmedilebilen bir roman değil. Taşıdığı Kafkaesk unsurlar ve yarattığı bunaltıcı atmosfer nedeniyle sık sık ara verip sindirmek gerekiyor. Neyse ki Tayfun Pirselimoğlu'nun çok temiz bir dili, doğal diyalogları ve hep tanıdık bir yerleri anlattığı hissi veren ve okuyanı kolayca içine alan ustaca betimlemeleri var da içeriğin ağırlığına karşın roman su gibi okunup gidiyor.
Birinci tekil kişiyle ve kahraman bakış açısıyla yazılmış romanda anlatıcı otuzlu yaşlarda, babadan kalma berber dükkânında çalışıyor, bekâr ve yalnız. Adını öğrenmeyeceğimiz anlatıcı romanın ilk bölümünde gizemli bir iş ilişkisinde bulunduğu M'yle buluşmasını ve geçmişlerini anlatıyor. Berber dükkânı gibi M de babadan kalmadır aslında. Babasının arkadaşı olan M'yle anlatıcı arasında özel bir sevgi vardır, anlatıcı onu biraz babası yerine M de onu olmayan oğlu yerine koyar. Kara romanda olması gerektiği gibi ilk bölüm aklımızda birçok soru işareti bırakarak sonlanır. Yazar bu soru işaretlerini yavaş yavaş cevaplar. Kahramanımızla ilgili gizemli "şey"i üçüncü bölümün sonunda, net ve vurucu cümlelerle öğreniriz: "C.K, kahvedeki malumatfuruş ve can sıkıcı gevezelikteki birkaç müdavimden öğrenebildiğim kadarıyla gündüzleri yakınlarda bir yerde oto tamirciliği, geceleri mezat işi yapan, üç yıl önce tam mezat sırasında apandisiti patladığı için ölümden dönen, askerliği sırasında -yıllar önce- bir kız meselesi yüzünden iki kere firar ettiğinden sekiz ay fazla askerlik yapan, iki yıl önce boşandığı karısından -ki, aynı zamanda firarına neden olan aşkı oluyormuş- ikisi de oğlan iki çocuk -çocuklar annede kalmıştı- sahibi biriydi ve övünerek söylemiyorum, M'nin cumada ayakkabılarını çalan hırsız hariç benim on altıncı 'kurbanımdı'."

Kendi hâlinde, hatta iyi kalpli bir tetikçi diyebileceğimiz kahramanın asıl mesleğini öğrendikten sonra olaylar hızla gelişiyor ve M'nin ani ölümüyle onun yerini alan N'yle tanışınca işler iyice garipleşmeye başlıyor. Anlatıcı biraz mecburiyetten biraz da güçlü kişiliği karşısında hayır diyememekten N'yle iş yapmaya başlar. Küçük bir milliyetçi partinin başında olan N iktidara muhalifken, öyle ustalıklı atar ki adımlarını, birkaç şüpheli ölüm sonrası iktidardaki Milli Şahlanış ve İtibar Partisi'nin başına geçer. Bu arada eski söyledikleri unutulmuş, pavyon sahibi mafyatik bir akşamcıyken namazına niyazında namuslu bir mütedeyyine dönüşmüştür. Söylemleri gittikçe dindarlaşırken, sembol gibi parmağında taşıdığı yüzükten takanların sayısı nüfusun yarısına ulaşır.
Bu arada memlekette hiç bitmeyen bir kış hüküm sürer, arada bir kendini gösteren güneş de kimsenin içini aydınlatamaz. Bunun yanı sıra sarı kar yağışı, kış ortasında güve istilası gibi garip doğa olayları da yaşanır ki romanın güven simgelerinden biri olan radyodaki hava durumu sunucusu bile bu doğa olaylarını açıklayamaz. Bu kıyamet alametlerinin yanında hayat yolda taranan vatandaşlarla, otobüslere konulan bombalarla, kopup giden organlarla, faili meçhul gazeteci cinayetleriyle akıp gider. Öyle çok sayıda insanın öldüğü patlamalar yaşanır ki az ölümlü olanlar bazen küçücük bir haberle anılır sadece. İşte bu karanlık ve tanıdık gündem, iktidardaki ve insanlardaki muhafazakârlaşma, her tür pis işi yapıp sonra başkalarını namussuzlukla suçlama, laiklik tartışmaları, sayıları artan ve zarar vermeye başlayan meczuplar... gerçekle kurgu arasında kalan okuru oldukça zorluyor.

Tüm bunların içinde olabildiğince dürüst kalmaya çalışan ve M'den sonra N'ye alışamadığı için bu işleri bırakmaya çalışan anlatıcı, garip bir sevgiyle bağlandığı ve sonra evlendiği uzak akraba kızı Meryem'le ilişkisi ve onu karşı duyduğu sorumluluk hissi, babasına ve M'ye duyduğu özlem, üç üniversiteyi yarıda bırakıp baba dükkânında çalışmada bulduğu huzur, okuru romana bağlayan ve iyi bir şeyler ummasını sağlayan unsurlar. Yazar insanı tüm iyi ve kötü taraflarıyla seriyor okurun gözü önüne, zamana, mekâna ve olaya dair ipuçlarını veriyor ve sonra arkasına yaslanıp usta bir finalle okuru baş başa bırakıyor.

Tayfun Pirselimoğlu hem sinemacı hem ressam olduğu için olsa gerek romandaki mekânlar; pastaneler, evler, pavyonlar, devlet daireleri ve özellikle anlatıcının berber dükkânı canlanıp dile geliyor denebilir. Eski tip bu berber dükkânı olduğu gibi kalmasıyla sanki -hem gerçekte hem romanda- bir anda değişip ruhunu kaybeden mekânlara meydan okuyor. Berber'in kapak tasarımında Suat Aysu da bu büyüyü hissedip okuyucuya yansıtmış.


Banu Yıldıran Genç
Tayfun Pirselimoğlu, Berber, İletişim Yayınları, Eylül 2016, 252 s.
* Bu yazı Notos'un 62. sayısında yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yağmurdan Önce

Hayata, ölüme ve fotoğraflara dair... “Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü akıldan çıkarmamaya yarar. Bi...