4 Mayıs 2018 Cuma

Naif. Süper


İnsanı mutlu eden küçük şeyler...
İskandinav ülkelerinin sadeliği, farklı mizahı ve yenilikçi biçemiyle dikkat çeken romanlarından biri daha karşımızda. Norveçli Erlend Loe’den Naif. Süper. Ülkemizde Erlend Loe’yi öncelikle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Doppler adlı romanıyla tanıdık. Naif. Süper ise ilk olarak 1996 yılında yayımlanmış ve yazarın en popüler romanlarından biri olarak biliniyor. 
Naif. Süper yirmi beş yaşındaki bir gencin dibe vuruşuyla başlıyor diyebiliriz. Yazarla aynı adı taşıyan Erlend, romanın da anlatıcısı. Kısa bölümlerle ilerleyen romanda pek çok farklı anlatım tekniği ve görsel de kullanılmış. Bir kere kahramanımızın en sevdiği şey liste yapmak. Her şeyin listesini yaparak kendini rahatlatıyor, ki bunun bulaşıcı bir tarafı olduğuna da emin olabilirsiniz, Listeler dışında mektuplar, kütüphanelerden araştırma sayfalarının çıktıları, fakslar aynen yazıldıkları biçimde romanda yer alıyor, bu da zaten farklı olan okuma sürecini daha da eğlenceli hâle getiriyor.
Yirmi beş yaşına bastığı gün ne olduğunu anlayamadığı bir biçimde abisinin omzunda ağlayan ve yaşamın anlamsızlığını sorgulamaya başlayan Erlend’e abisi bir teklifte bulunur. İki ay boyunca yurt dışında olacağından kardeşi onun evine taşınacak ve çekilmesi gereken fakslarla ilgilenecektir. Erlend bu teklifi heyecanla karşılar, hemen evini boşaltıp neyi var neyi yoksa satar, yüksek lisansına ara verir, bisikletiyle abisinin evine yollanır.
Hayatını oldukça basit sözlerle anlatabilme gibi bir yeteneğe sahip kahramanımız. “İki arkadaşım var. Biri iyi, biri kötü. Bir de abim var. O, benim kadar sevimli olmasa da idare eder.” Günlük tutar gibi yazılmış bölümlerde Erlend canının sıkıntısını geçirmek için oyalanacak şeyler arar, önce bir top alır, geceleri kimse görmezken saatlerce duvara atıp tutar ama yine de tam olarak geçmez sıkıntısı, sanki hep eksik bir şeyler vardır. En sonunda bir oyuncakçıda tam olarak aradığını bulur: Brio marka çakma tahtası. Çocukluğundan anımsadığı bu oyuncak ona en zor zamanlarında, özellikle de evde bulduğu “zaman, evren ve her şey” hakkındaki kitabı okuduğunda yardımcı olur. Bu kitap sayesinde zamanın gizini çözeceğini sanarken kitaptaki bilgiler yüzünden iyice sinirleri bozulmaya başlamış, yaşamın sonsuzluğundansa sonuna odaklandığını fark etmiştir. Her şeye iyi gelen çakma tahtası, abisinin daveti üzerine Erlend’le New York’a kadar gider. Abisinin bavuldan çıkan çakma tahtasına tepkisi ise farklıdır: “İyi niyetli olduğundan hiç kuşkum yok ama fazla ileri gittiğini düşünüyorum. Örneğin çakma tahtam hakkında bir şey duymak istemiyormuş. Hiçbir şekilde. Beni onunla yakalarsa kırarmış tahtayı. Çakma işini gizli gizli yapmam gerekecek. Çok aşağılayıcı. Her şeye rağmen yetişkinim ben. Yetişkinler gizli saklı tahta çakmak zorunda olmamalı. Sorunlarımla olgun bir şekilde baş etmek istiyorum ancak abim engel oluyor.” 
Yukarıdaki alıntı Erlend Loe’nin kurduğu dilin doğallığı ve insanı sürekli gülümseten sağlam ironisi hakkında bir fikir veriyor. Sorunlarıyla baş etmeye çalışan kahramanımız, New York’ta geçirdiği günlerde kendisi kadar sevimli olmadığını düşündüğü abisinin hiç de fena bir insan olmadığını keşfeder. Eskisi kadar canı sıkılmıyor, değişiklikten korkmuyor, zaman üzerine korkunç şeyler düşünmüyordur. Hatta abisinin eski kız arkadaşından ve pişmanlıklarından konuştukları bir günün sonu hepimizin kalbini ısıtır. “Onun için üzüldüm. Kalkıp çakma tahtasını getirdim ve dikkatlice önündeki masaya bıraktım. Sonra çekici verdim eline. Çekici aldığında bana soru soran gözlerle baktı, ben de yavaşça başımı salladım. Sonra çakmaya başladı. Sakin ve sade bir ritimle tüm çubukları çaktı, tahtayı birkaç kez ters yüz etti. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Abim çubukları çakarken birbirimize çok yakın olduğumuzu hissettim.”
Amerika gezisi ve gezinin hemen öncesinde tanıştığı Lise sayesinde düştüğü çukurdan çıkmaya başlayan Erlend, o kadar tatlı ve gerçekten “naif” bir karakter ki yanımızda olsa sıkı sıkı sarılırız sanki. İnsanlara, hayvanlara, çocuklara ve doğaya bakışıyla iyiliğinden adımız kadar emin olduğumuz biri karşımızdaki. Kapitalizmin merkezi New York’ta aklına gelen müthiş bir fikirle zengin olacağını düşünüyor, o fikrin minik dostu Børre’ye Küçük Kurbağa şarkısını söyleteceği bir telefon kaydı olması ise bizi hem hüzünlendiriyor hem de hayatı böyle saf insanların yaşanır kıldığına ikna ediyor. Kendisini kötü hissedenlerin arayacağı ve dinleyeceği, çocuk sesinden çocuk şarkıları... Kime iyi gelmez ki? 
Roman bittiğinde gülümsüyor olabiliriz çünkü aynen Erlend’in şu söylediklerini hissedeceğiz: “Tüm bu insanları sevmeye başladığımı hissediyorum. Onları anlıyorum. Tabii ki yolda yürümeleri gerekiyor, başka yerlere gitmeleri gerek. Her yerde aynı şeyler geçerli. Bu işte hepimiz beraberiz diye düşünüyorum. Dayanın. Her şey iyi olacak.”
Erlend Loe’nin yaratıcılığı, çocuk kitapları yazdığı için ustaca kullandığı sadeliği, basitliği, zeki mizahı hepimize iyi gelecek. Dilek Başak’ın tüm bunları yansıtan kusursuz çevirisini de anmadan geçmeyelim.

Banu Yıldıran Genç

Erlend Loe
çev: Dilek Başak
Naif. Süper
Siren Yayınları, Mart 2018, 209 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Nisan 2018'de yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...