Ana içeriğe atla

Cadıbostanı Cinayeti

Her şeyiyle bizden bir dedektif: Berna Pekdemir
İlk romanlarını keşfettiğim yazarların yeni kitaplarını daha bir heyecanla beklediğimi kabul etmeliyim. Esra Türkekul’un ilk romanı Kapalıçarşı Cinayeti’ni çıkar çıkmaz okumuş ve Kasım 2013 tarihli Kirk’e yazmıştım. Kitap okumaya neredeyse polisiyeyle başlayan, dönüp dolaşıp en sevdiği Agatha Christie’leri tekrar okuyan benim gibi bir okur için bu geçen sürede sadece polisiye basan bir yayınevinin ve polisiye dergisinin edebiyatımıza dahil olması oldukça sevindirici gelişmeler.
Türkekul’un bu romanında Kapalıçarşı Cinayeti’nde tanıştığımız Berna’yla maceramız devam ediyor. İlk kitapta turist rehberliği yaparken bir anda içinde bulunduğu bir cinayeti çözme yolunda bulmuştu kendini, heyecanlı gelişmeler, polisle koşuşturmalar derken on dört yıllık bir evlilikten sonra boşanma, tekrar anne evine dönme, aldığı kiloları ve depresyonuyla uğraşma gibi dertlerinden uzaklaşmıştı. 
Kitap adını nereden aldığıyla başlıyor. “… bugünkü Göztepe, Erenköy, Fenerbahçe semtleri arasına rastlayan bölge büyük bir bostanla, tarla ve ağaçlarla kaplı olduğundan, 18. yy. ortalarına değin asker kaçaklarının, hırsızların ve diğer kanundışı unsurların saklandıkları, bostancı devriyelerinin kol gezdiği bir yerdi. Bu niteliğinden ötürü Cadı Bostanı olarak adlandırılan bostan ve çevresinde önce Bağdat yolunu koya bağlayan Cadıbostanı yolu (bugünkü Caddebostanı Caddesi) açıldı, sonra tarlalar şahıslara bağışlandı ya da satıldı ve yavaş yavaş yerleşime açıldı.” 
Bu kez yaşadığı mahallede işlenen cinayete tamamen kendi isteğiyle dahil oluyor Berna, bu nedenle ilk kitaba göre ipleri daha çok eline alıyor diyebiliriz. Hayatına biraz heyecan katmak için soruşturmalara başlayan amatör dedektif, gözlemleri, kendine has yalanları, komşu teyzeler ve amcalarla girebildiği garip sohbetleriyle bu macerasında kişiliğini iyice oturtuyor. Örneğin Caddebostan sahilinde bütün gün güneşlenen “zenci” amcalarla girdiği diyaloglar ayrı, Berna’nın iç sesi ayrı cezbediyor okuru. “İkisi de pişmiş kelle gibi sırıtıyordu şimdi. Yetişkin bir kadın olarak, cinsel cazibemle hitap ettiğim yegâne kitlenin birkaç yıl sonra çişini tutamayacak olması böğrüme bir hançer gibi saplansa da bu düşünceleri aklımdan kovaladım.” 
Kocasıyla boşandığından beri kendisiyle pek de barışık yaşamayan Berna’nın aşk hayatına dair düşündüklerine, yeri geldiğinde erkeklere ve kadınlara dair yorumlarına, içten içe ettiği küfürlere yani kitapta italikle yazılmış iç sese özellikle dikkat etmek gerekiyor. Bu ses, temsil ettiği kadın dünyasını o kadar net bir biçimde yansıtıyor ki Esra Türkekul’un gözlem ve mizah gücü kendisini tüm ustalığıyla belli ediyor. Kendisi bir röportajında iyi bir dedektif olamayacağından, dikkatli olmadığından bahsetse de kadın dünyasını -anneler, teyzeler, komşularla- bu denli bilmek bile yanıldığını gösteriyor. 
Berna sıradan ve mutsuz bir kadın, antidepresanlarla ve içkiyle arası bayağı iyi. Etrafımızda rastlayabileceğimiz, annesiyle yaşamaktan bıkmış ama onu üzmekten de çekinen herhangi bir kadın olabilir. İşlenen cinayet de öyle Jo Nesbo romanlarında rastladığımız türden girift olaylarla dolu değil. Bunu yazar da oldukça makul bir biçimde ifade etmiş: “İleride fikrim değişebilir ama ben şimdilik sıradanlığı tercih ediyorum. Kahramanım Berna da bu tercihin bir ürünü. Çözeceği cinayet de onun yetenekleri ve karakteriyle uyumlu ve orantılı olmak zorundaydı.”
Bu tercihin bir sonucu olarak meraklı Miss Marple nasıl küçük bir İngiliz köyüne yakışıyor ve yirminci yüzyılın başına ait soğukkanlı suçlarla uğraşıyorsa, Berna da 2000’li yıllarda İstanbul’da işlenebilecek cinayetlerle uğraşıyor. İlk romanda bu şehir neredeyse ana karakterlerden biriydi, bu kez şehri ele geçiren korkunç canavar “kentsel dönüşüm” romanda oldukça büyük yer kaplıyor. Hafriyat kamyonlarından tutun da hiç bitmeyen toza, gürültüye kadar günümüze dair bir roman Cadıbostanı Cinayeti.
Romanda Berna’nın bir yerden sonra yardım aldığı karakter en son seviştiği erkek olan avukat Levent oluyor. Levent’in gey olduğuna karar vermiş olması Berna’yı kendisiyle ilgili küçük bir bunalıma soksa da bunu çabuk atlatıyor, avukat ve amatör dedektif olarak yollarına devam ediyorlar. Kurgu ve olayların ilerleyişi ilk romana göre daha başarılı, fakat “kim yaptı” polisiyelerinde biraz daha uzamasını beklediğimiz merak duygusunu romanda çabuk tatmin ediyoruz çünkü suçlunun kim olduğu erken belli oluyor. Katili bu denli kolay ve çabuk tahmin etmesek, yolumuzu şaşırtacak başka yan yollara sapsak daha heyecanlı bir son olurdu diye düşünüyorum. Yine de ikinci romanda olgunlaşmış, dilini ustalaştırmış, karakterini artıları eksileriyle ve tüm komikliğiyle bize sevdirmiş bir yazar var karşımızda. Ben de bir okur olarak Berna’nın bir sonraki macerasını heyecanla bekliyor ve kitapların adına “Bir Berna Pekdemir Macerası” eklenmesini umuyorum.

Banu Yıldıran Genç

Cadıbostanı Cinayeti
Esra Türkekul 

Mylos Kitap, Nisan 2016, 196 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız

Alabildiğine garip, alabildiğine dokunaklı... Okurları bu yazıyı okumadan önce kitabın konusundan bahsettiğime, güncel terimle “spoiler” verdiğime dair uyarmak isterim. Romanın farklılığını ve güzelliğini olay örgüsünden bahsetmeden anlatmak pek mümkün değildi. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, Kanadalı yazar Gaétan Soucy'nin 1998 yılında yayımlanan ve çok ses getiren romanı. Gerek farklı konusu, gerek bu konuyu işlerken zaman zaman uydurulan kelimelerle oluşturduğu dili, gerekse olay örgüsünü ilmek ilmek incelikle kurma başarısıyla bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamadığım bir roman oldu Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Roman ıssız bir ormanın içinde yaşayan iki kardeşin babalarının ölümüyle başlar. Oldukça korkulan despot babayı çekinerek uyandırmaya çalışan kardeşlerden korkak olanı odaya titreyerek girer ve babanın kendini asarak intihar ettiğini keşfeder. Romanda hiçbir olay net bir biçimde açıklanmamaktadır, babanın intiharını “Neticede, sarıp sarmalayacağımız bab…

İtiraf Ediyorum

Ortaçağ'dan bugünlere, kötülüğün tarihi... Dünyaca ünlü Katalan yazar Jaume Cabré'nin 2011'de yayımlanan, birçok dile çevrilip çok satan, çok beğenilen romanı İtiraf Ediyorum yazın başında Türkçe olarak kitapçılardaki yerini aldı. Edebiyat şöleni olarak da nitelendirebileceğimiz bu romanla, aslında pek de tanımadığım Katalan edebiyatına adım atmış oldum. 800 sayfayı aşan bu roman, bir yaşam öyküsü. Adrià Ardèvol'un çocukluğundan başlayarak sona doğru ilerleyen yaşamı. Sevgisiz bir ailede büyüdüğünün çok küçük yaşlarda farkındadır Adrià. Despot babasının yön verdiği okulu, hobileri ve yaşamı vardır. Baba Fèlix Ardèvol Barselona'nın en iyi antikacılarındandır. Bu antikalardan bir madalyon, bir keman ve bir resim roman boyunca izini süreceğimiz nesneler olacaktır. Bu nesnelerin neredeyse binlerce yıla yayılan hikâyeleri ve elden ele geçişlerindeki kötülük dolu anılar, insan denen varlığın hiçbir zaman iyiye evrilemeyeceğini ispatlar gibi okura. İnsana dair bir umut besli…

Unutkan Ayna

Aynanın unutamadığı Ermeniler... 1915'in üzerinden geçen yüz yılın ardından Ermeni kıyımını Türklerin gözünden anlatan, benim de birkaçını okuduğum onlarca roman yayımlandı. Okuduklarım arasında hem içeriği hem de dili, kurgusuyla beni çok etkileyen olmadı diyebilirdim, Unutkan Ayna'yı okuyana dek. Nisan ayında yayımlanan Unutkan Ayna'da Gürsel Korat uzun yıllar unutamayacağımız bir 1915 portresi çiziyor bize.  Gürsel Korat daha önce yazdığı romanlarla da İç Anadolu'yu diliyle, sesiyle, coğrafyasıyla ustalıkla anlatmış bir yazar. Bugüne dek genellikle Doğu'dan dinlediğimiz kıyımı Nevşehir'de yaşıyoruz bu kez. İç içe hep beraber yaşanan bir Nevşehir burası, Nevşehir'in merkezi Anadolu'nun birçok bölgesinin aksine  dine, kökene göre mahallelere ayrılmamış. Kitapta birkaç kez söylendiği gibi sayıca çok da fazla değildir Ermeniler, “gavur niyetine kim varsa Rum”dur. Rumların nüfusu Ermenilerin on katıdır. Ermenilerin de Rumların da anadili Türkçedir, okula gi…