31 Temmuz 2015 Cuma

İtiraf Ediyorum

Ortaçağ'dan bugünlere, kötülüğün tarihi...
Dünyaca ünlü Katalan yazar Jaume Cabré'nin 2011'de yayımlanan, birçok dile çevrilip çok satan, çok beğenilen romanı İtiraf Ediyorum yazın başında Türkçe olarak kitapçılardaki yerini aldı. Edebiyat şöleni olarak da nitelendirebileceğimiz bu romanla, aslında pek de tanımadığım Katalan edebiyatına adım atmış oldum.
800 sayfayı aşan bu roman, bir yaşam öyküsü. Adrià Ardèvol'un çocukluğundan başlayarak sona doğru ilerleyen yaşamı. Sevgisiz bir ailede büyüdüğünün çok küçük yaşlarda farkındadır Adrià. Despot babasının yön verdiği okulu, hobileri ve yaşamı vardır. Baba Fèlix Ardèvol Barselona'nın en iyi antikacılarındandır. Bu antikalardan bir madalyon, bir keman ve bir resim roman boyunca izini süreceğimiz nesneler olacaktır.
Bu nesnelerin neredeyse binlerce yıla yayılan hikâyeleri ve elden ele geçişlerindeki kötülük dolu anılar, insan denen varlığın hiçbir zaman iyiye evrilemeyeceğini ispatlar gibi okura. İnsana dair bir umut besliyorsanız içinizde, onu kaybetmeniz için bu kitap bire bir diyebilirim.
Adrià'nın ikinci tekil şahısla başlayan anıları olarak kurgulanan bu roman, onun bilincinden, bildiklerinden süzülüp okura ulaşıyor. Ana çatıyı oluşturan anlatı Adriàn'ın sevgilisi Sara'ya itirafları, kendi yaşamı ve babasının sahip olduğu en değerli kemanın hikâyesi bu çatıyı destekleyen en önemli unsurlar.
Yaşanan, gerçek zamanda geçenler, ayırt edici olması bakımından italikle yazılmış ama onun dışında kitabın ağırlıklı kısmını oluşturan bölümler okuru oldukça zorlayıcı bir akışa sahip. Her bölümün ya da her sayfanın farklı birinin gözünden anlatılması artık alışık olduğumuz bir yöntem fakat Jaume Cabré, özellikle cümlelerin tam ortasında yüzyıllar atlıyor, 2. Dünya Savaşı'ndaki cani bir Nazi doktoru bir cümle sonra 1300'lerdeki cani bir kilise sorgucuna dönüşebiliyor. Bu tip atlamalarda Cabré'nin gözettiği ayrım kötülük ve iyilik aslında. Kötülerin yaptıkları ve iyilerin maruz kaldıklarını, aralarında yüzyıllar olsa da satırlar, paragraflar ya da sayfalar sonra takip edebiliyoruz.
Höss yere serilmiş askere, bu ödlek çakalın solgun kanının yayılışına aşağılayarak baktı ve durumdan yararlanıp, donup kalmış askerlerin karşısında doğaçlama bir söylev attı; insanın tüm eylemlerini Tanrı adına ve Katolik Apostolik kutsal inancını, onu yok edinceye kadar dur durak bilmeyecek çeşit çeşit düşmanından korumak amacıyla gerçekleştirdiğini, mutlak bir kesinlikle bilmesinden daha büyük bir iç rahatlığı ve manevi coşku yoktur, Miquel kardeş.” İntihar eden bir SS subayına bakmaya giden Doktor Höss'ü anlatmaya başlayan bu bölüm, noktalı virgülden sonra 1334'teki olaylara, Yahudilere düşman olan bir manastır sorgucu olan Nicolau kardeşe atlıyor. Yazarın bize verdiği ip uçları, isimler ve yerler sayesinde bir bulmaca çözer gibi ilerliyor roman. Bu nedenle yazarın bu eşsiz ve ustalıklı kurgusu, hele de bu denli hacimli bir romanda övülmeyi hak ediyor. Romanın sonunda neredeyse 700 yıllık bir zaman diliminde yolculuk ediyor, yedi ayrı hatta ilerleyen acımasızlık dolu hikâyeler dinliyoruz, yazarın kurgu ustalığı sağ olsun aklımızda hiçbir soru işareti kalmıyor. İlmek ilmek ama karmakarışık örülen öyküler yavaş yavaş akıyor, atılan düğümler bir bir çözülüyor.
İnsanlık tarihi boyunca yaşananlara değinen Cabré, kazanç elde edemesin diye ormanı yakılan bir aileden yola çıkarak bir madalyonun ve bir kemanın 1990'lara kadar nasıl geldiğini anlatıyor. Keman birçok tragedyada rol alıyor, fakat tabii ki Avrupa tarihinden bahseden herhangi bir yazarın yazmadan geçemeyeceği 2. Dünya savaşındaki el konulması hepsinden acı. Auschwitz dışındaki kamplarda neler yaşandığını, çocuklar üzerinde yapılan tıbbi deneylerde neler olduğunu gözler önüne seren bu bölümlerden sonra asıl kötü olan, çoğu savaş suçlusunun başka başka ülkeler tarafından korunması. Gecikerek alınan intikamlar da roman kurgusunun bir parçası ve edebiyat sağ olsun, bu intikamlarla belki, yüreğimiz bir parça soğuyor.
Adrià'nın çok sevdiği Yahudi Sara'yla bir türlü birleşememeleri, bu ayrılıklarda ailelerin oynadığı roller, yanlış anlaşılmalar en sonunda Adrià'yı anılarını yazmaya iter. “Her şey anlatacağım gibi oldu, hatta daha kötü. Uzun zaman önce söz etmeliydim, biliyorum; fakat çok zor ve şimdi de nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Her şey, en gerilere gidersek, beş yüz yıl önce başladı...”
Sanatın hemen her dalına incelikle değinen kitapta, sanatın yaşamla bağlantısı derinlemesine sorgulanıyor. Özellikle müzik, resim ve edebiyat sanatları içinde yolculuğa çıkaran besteciler, yorumcular, ressamlar, yazarlar, şairler Cabré'nun seçtiği biçimde resmigeçit yapıyorlar gözümüzün önünde. Cabré bunların dışında Stefan Zweig, Primo Levi gibi Nazi gerçeğini yaşamış yazarlara değiniyor, Fransız Michel Tournier'den alıntılar yapıyor, dilbilim konusunda Chomsky'ye kadar geliyor.
Elimizdeki, gençliği aynı kahramanı Adrià Ardèvol gibi Franco diktatörlüğünde kaybolup gitmiş bir yazarın, yıllarca yasaklanmış bir dilde yazdığı başyapıtı. Franco yıllarının anlatıldığı bölümler, polislerin tavrı,bayraklar, yeminler, benzerliği nedeniyle Türkiyeli okuru iyice boğabilecek gerçeklikte. Suna Kılıç'ın başarıyla çevirdiği bu önemli roman, umarım Katalan edebiyatından daha fazla çeviri okumamızı sağlar. Kendi adıma özellikle Jaume Cabré'nin, çağının tanığı bu yazarın, diğer romanlarını da okumak isterim. Alef Yayınevi'nin yayımladığı İtiraf Ediyorum gözden kaçmaması gereken bir roman.

Banu Yıldıran Genç


Jaume Cabré, İtiraf Ediyorum, çev: Suna Kılıç, Alef Yayınevi, 831 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Ağaçların Özel Hayatı

Anılardan beslenen eşsiz bir edebiyat...

Pek bilmiyordum ama en azından şunu biliyordum: kimse kimsenin adına konuşamaz. Çünkü her ne kadar bir yabancının hikâyesini anlatmak istesek de eninde sonunda hep kendi hikâyemizi anlatırız.” Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları

Siyasi tarihiyle, insanlarıyla bizlere benzediği iddia edilen Latin Amerika, edebiyat konusunda her zaman öncü, farklı ve iyi olmaya devam ediyor. Günümüzde Mario Bellatin, Juan Pablo Villalobos ve Alejandro Zambra, ne yazsalar tekrar tekrar okurum diyebileceğim Latin yazarlardan ilk aklıma gelenleri.
Şilili Alejandro Zambra oldukça genç bir yazar, 1975 doğumlu. Geçtiğimiz ay Notos tarafından yayımlanan Ağaçların Özel Hayatı, ikinci romanı. Bu yazı umarım ilk romanı Bonzai'yi okuduğum günden beri tavsiye ettiğim arkadaşlarımın “ne anlatıyor?” sorularına veremediğim yanıtların yerini doldurur. Çünkü Zambra “ne anlattığından” çok “nasıl anlattığının” incelenmesi gereken bir yazar.
Türkçede yayımlanmış üç kitabı var: İlk romanı Bonzai, ikincisi Ağaçların Özel Hayatı, üçüncüsü Eve Dönmenin Yolları. Hiç okumamış olanlara özellikle bu sırayı takip ederek okumalarını tavsiye ederim çünkü Zambra'nın bütün ana karakterleri birbirine benziyor, birbirinden etkileniyor ve kurguda mutlaka birbiriyle çakışıyor, ayrıca bir yazar olarak nasıl olgunlaştığını da takip etmek mümkün.
Ne anlatıyor sorusunu Ağaçların Özel Hayatı'yla ilgili sorarsak vereceğimiz yanıt çok kısa olacaktır: Haftanın altı günü öğretmen, bir günü yazar olan Julián'ın, resim kursuna giden ve geç kalan karısı Verónica'yı sabaha kadar beklemesi. Bu kadar basit.

Zambra'nın birkaç belirleyici özelliği var. Kısa yazıyor, kitapları 100 sayfayı ya bulur ya bulmaz. Bu kısacık kitaplarda hiçbir karakteri derinlemesine tanımayız. Onları önce ana hatlarıyla çizer; Julián'ın öğretmen-yazarlığı, Verónica'nın kocası, Daniela'nın üvey babası olması gibi. Daha sonra cümle cümle ana hattını çizdiği bu karakteri doldurur, derinlemesine tanıyamayacağımız bu karakterlerle ilgili yazılmış her cümle önemlidir çünkü yazar kurguyu buna göre kurmuştur. Neyi, hangi sırayla, ne kadar öğreneceğimiz öylesine ince hesaplanmıştır ki bu genç yazara bir kez daha hayran oluruz.
Ağaçların Özel Hayatı, adını Julián'ın karısını beklerken kızı Daniela'ya anlattığı hikâyelerden alır. Anlatıyor olmayı, anlatıcılığı sever Julián, oysa yazdığı kısacık roman 40 sayfayı ancak bulmaktadır. “Birisi ondan kitabı özetlemesini isterse, Kendisini bir bonzai yetiştirmeye adamış genç bir adamı anlatıyor, diyecek muhtemelen.” Bitkinin adından anladığımız üzere Alejandro Zambra ilk romanına atıfta bulunmaktadır. Kullandığı bu yöntemlere rağmen Zambra'nın romanlarını üstkurmaca olarak tanımlamak yetersiz olur. Zambra, büyülü gerçekçiliğin neredeyse zıttı olabilecek denli dünyevî, anlattıklarıyla okurla oldukça kişisel ama bir o kadar da uzak bir ilişki kurmayı tercih eden, vurucu yönü her romanında çocukluk ve anılar olan, yepyeni bir roman türü ve dili yarattı bana kalırsa.
Bir yazısında Şili edebiyatının asıl gizli temasının söylenen ve yazılan arasındaki uçurum olduğunu söyleyen yazar, Şili'de yazmanın şüpheyle karşılandığını ve yazmadıkları ama söyledikleri kadar, yazıp da söylemedikleri şeylerin bulunduğunu ekliyor. İşte bu uçurumdan beslenen Zambra, hemen her romanında kendisiyle pek de barışık olmayan, birkaç aşk acısı yaşamış, yazar olmaya çalışan, okuduğu, sevdiği yazarlardan bahseden genç erkek ana karakterini yavaş yavaş çocukluğun dehlizlerinde dolaştırır ve söylenen ama yazılmayan anıları birer birer bulup fazla yorum yapmadan, hatırladığı gibi okurun önüne serer.
Bu anılarda her zaman Pinochet baskısıyla geçen bir çocukluk yer alır. Üçüncü romanı Eve Dönmenin Yolları'na dek siyasi herhangi bir konuyu ya da karakteri ele almayan Zambra, Ağaçların Özel Hayatı'nda kısacık bir paragrafla yine Pinochet'yi anımsatır: “Akşamı, sınıftan bir grup arkadaş, birbirlerine aile hikâyeleri anlatarak geçirmişti, ölümle ilgili hikâyeler kendilerini ısrarla dayatıyordu. Orada bulunanlar içinde hiç ölüsü olmayan bir aileden gelen tek kişi Julián'dı ve bu saptama onu tuhaf bir ıstıraba sürüklemişti: arkadaşları, ölen anne babalarının ya da ağbilerinin ve ablalarının evde bıraktıkları kitapları okuyarak büyümüştü. Ama Julián'ın ailesinde ne ölüler ne de kitaplar vardı.” Julián'ın kendi ailesi için düşündüklerinin hemen hemen aynısı bir sonraki roman Eve Dönmenin Yolları'nda da tekrar edilir, bu gibi ayrıntılar, Zambra'nın sevdiği oyunlardandır.
90 sayfalık bir roman elimizdeki, belki bir novella. 90 sayfada Julián'ın bir türlü gelmeyen karısı Verónica'yı beklerken daldığı düşünceler sayesinde yirmi yıl geriye, on yıl ileriye gidiyoruz. Julián'ın ailesini tanıyoruz, anılarında yol alıyoruz, sonra Julián'ın bitirmiş olduğu o kısacık romanı artık genç bir kadın olan Daniela'nın elindeyken görüyoruz, Daniela'nın okuyup da hissettiklerini öğreniyoruz. Bütün bunları kısa, duru ve net, bildiğimiz anlamda edebi olmaktan fersah fersah uzak cümlelerden okuyoruz. Zambra'nın o kısacık romanlarının akıllardan gitmemesinin bir nedeni de dilindeki bu özgünlük. Çiğdem Öztürk'ün başarılı çevirisi bu özgünlüğü hissetmemize olanak sağlıyor.
Verónica eve geliyor mu, bunun pek de önemi yok, çünkü biliyoruz ki romanın bir yerinde okura şöyle denilmişti: “Şimdilik hikâye ilerliyor ve Verónica gelmiyor, bunu akıldan çıkarmamak, bin bir kez tekrarlamak gerek: döndüğünde roman bitiyor, kitap o dönene ya da Julián artık onun dönmeyeceğine emin olana kadar sürüyor.” Kitap sürüyor ve bu Latin Amerikalı yazar has edebiyat okumanın nasıl bir zevk olduğunu anımsatacak yeni okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç
Ağaçların Özel Hayatı, Alejandro Zambra
çev: Çiğdem Öztürk
Notos Kitap, Haziran 2015, 91 s.


* Bu yazı Birgün gazetesinin 26 Temmuz 2015 tarihli Pazar ekinde yayımlanmıştır.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Temmuz Çocukları

                                 Vicdanlardaki sızı...
Temmuz Çocukları bir ilk roman. Daha önce iki öykü kitabı yayımlanan Menekşe Toprak, bu kez ustalıklı bir kurgu ve iç içe geçmiş yaşamlarla roman türüne yönelmiş.
Almanya, göçmenler, fabrikalar, çekilen sıkıntılar; tanıdığımız, bildiğimiz konular aslında. Özellikle Türk sinemasında bir dönem çekilen filmlerde bu tema yer alır, izleyici de, mutlaka tanıdığı birileri Almanya'da olduğundan, merakla izlerdi.
Edebiyatta ise önce Fakir Baykurt'la tanıdık oraları, daha sonra başka bir kuşak geldi, Almanca yazan bu nedenle Alman Edebiyatına dahil olan ama Türklerden bahseden yazarlar; Renan Demirkan, Feridun Zaimoğlu, bu yazarların bazıları...
Menekşe Toprak, romanın ana karakterlerinden biri olan Aysu gibi, Türkiye'de doğmuş, sonra Almanya'da okumuş, lise yıllarında tekrar Türkiye'ye dönüp üniversiteye burada devam etmiş. Romanın adı, Toprak'ın Almanya'yı anlatan yazarlardan farkını imliyor. Temmuz Çocukları, bu ayda doğan çocukları değil, anası babası Almanya'ya çalışmaya gitmiş ve geride bırakılmış çocukların temmuzdaki yıllık izin sırasında onlarla hasret gidermesini anlatmakta. Menekşe Toprak romanında hem buradan, geride bırakılmış çocuklardan; hem oradan, çocuklarından ayrılıp ölesiye çalışan ana babalardan söz ediyor. Bu bakımdan roman, en azından benim okuduğum Almanya temalı kitaplardan ayrılıyor, daha önce geride kalanların yaşadıklarını öğrenmeye pek de fırsatımız olmamıştı.
Roman iki ana başlıktan oluşuyor: Paralel Hayatlar ve Ölüm ve Cennet. İlk bölümde üç koldan ilerleyen romanın eksenini 1990'lardaki Ankara oluşturuyor. Aysu, İç Anadolu'nun bir köyünde doğmuş, ablası tarafından büyütülmüş genç bir kadındır. İlkokul yıllarında anne ve babasının yanına gittiği Almanya'dan lisede dönmüş, Ankara'da ağbisi ve teyzesiyle yaşamaya başlamıştır. Çocuk yaşlarında çektiği ana babasızlık, ergenlik döneminde Almanya'da yaşadığı yabancılık ve genç kızlığında hiç bilmediği bir şehirde yaşadığı yalnızlık, Aysu'nun yaşamında, içe kapanık ve sıkılgan olmasında büyük rol oynamıştır. Duygularını döktüğü satırlar, yaşamının önemli kesitlerini anlattığı öykülere dönüşmektedir. Bu öyküler romanın kurgusunda bazen bölümleri birleştirici bazen de detayları aydınlatıcı bir öneme sahip. Aysu'nun yeni ayrıldığı sevgilisini unutma çabaları, yeni birileriyle tanışma heyecanının sürdüğü yirmi dört saatlik bir zaman dilimi, romanın ilk bölümünün Türkiye kısmını oluşturmakta.
 Romanın Almanya kısmında, yine 31 Aralık'tan 1 Ocak sabahına kadar sürecek olan yirmi dört saatlik zaman diliminde, hem Aysu'nun anne ve babasının yılbaşı yalnızlıkları, hem de sonraları aile için önemi ortaya çıkacak olan Klaus'un korkaklığı anlatılmakta.
Almanya'da yaşayan birinci kuşak Türkler, Aysu'nun anne ve babası Şükriye Hanım'la Sabri Bey'dir. Yıllarca fabrikada çalışıp emekli olmuş, zamanında çocuklarını arkalarında bırakarak hasret çekmiş, bir de üstüne herkesin bir tarafa çekip gitmesiyle yalnız kalmışlardır. Kendilerini anne-baba hissettiren tek çocukları Aziz'dir, Aziz Almanya'da doğup büyümüş, Almanlarla arkadaş olabilmiş ve iş hayatına atılmış üçüncü kuşak Türkleri temsil etmekte.
Yabancılarla iş dışında görüşmemiş, Türkiye'de yaşar gibi yaşayan birinci kuşak ve özgüveni daha gelişmiş üçüncü kuşak arasında ise romanda Süheyla'nın temsil ettiği üzere bir ikinci kuşak var. Aysu'yu büyüten abla Süheyla, kırılganlığı, mutsuzluğu ve depresyonuyla ailenin zayıf halkası. Sabri Bey'in yıllarca çektiği vicdan azabına kurban olarak istemediği biriyle evlendirilir, genç kızlık yaşlarında Almanya'ya götürülür, uyum sağlayamaz, boşanır, bir Alman'a âşık olur, apar topar yeniden evlendirilir, yıllar süren ilaç tedavileri de böylelikle başlar.
Süheyla, ilk bölümün geçtiği yirmi dört saatlik bölümün çatısını oluşturuyor, buna rağmen hep annesinin, babasının ya da Aysu'nun iç sesinden dinlediğimiz bir Süheyla var. Aslında o kimdir, ne ister, sessiz telefonlar ne demektir, bilemiyoruz. Yazar, doğru bir kararla romanın asıl kahramanını okura bırakmış.
Almanya'daki diğer karakter Klaus, yıllar önce Süheyla'yla gizli bir ilişki yaşamış bir Alman. Süheyla'nın aşkına karşılık, bu ilişki onun için sadece bir kaçamak olduğundan, işlerin ciddiye bineceğini anladığı an çözümü kaçmakta bulur. Bu kaçışın nelere yol açtığından hiç haberi olmamış, haberi olsa da konforundan ve ailesinden vazgeçmeyecek kadar bencil biridir Klaus. 68'in etkin öğrencilerinden biri olmasına karşın, hayata, gidişata kendini kaptırmış, geçmişi hakkında pek de düşünmemeye çalışan korkak biri olarak çizilen Klaus, romanın en etkisiz karakterlerinden biri. Türkler hakkında doğru düzgün hiç düşünmemiş, Süheyla'yla ilişkisi varken bile onları tanımaya korkmuş, "ülkedeki yabancılar" olarak görmüş biri. Yılbaşı için kendisini arayan gizemli Türk'ü ararken, Süheyla hakkında bilinmeyenleri aydınlatmakta.
Bu üç kol romanın ilk bölümünde birleşmiyor, her bölümde her biri ayrı şeyler düşünüyorlar, yaşıyorlar. Yeni yılın ilk gününde yaşananlara dek...
İkinci bölüm Ölüm ve Cennet, iki yıl sonrasını anlatmakta, Aysu, Aziz, Sabri Bey ve Şükriye Hanım, hayatındaki değişiklikleri, romanın gizli kahramanı Süheyla'ya borçlular. Bu borçla vicdanları temize çıkacak mı, yoksa azapları daha da mı büyüyecek, sanırım kitabın bana bıraktığı en büyük soru bu oldu.
Menekşe Toprak oldukça başarılı bir kurguyla ilerletmekte romanı. Göçmenlik, yabancılık, mezhep farklılığı gibi birçok sorunu işlemesine karşın, bu soranlar karakterlerin derinliğini oluşturduğundan, okuyucuyu rahatsız etmemekte. Açılmayan telefonlar, kabuslarda görülen kopmuş el gibi detayları neredeyse sinematografik bir biçimde, okuyuda merak unsuru uyandıracak ve daha sonra bu merakı usulca tatmin edecek bir sistemle vermekte.
Tüm karakterlerin gün gelip de yalnız kendilerini düşünmeye başlamış olmaları, dışardan bakıldığında mutlu aile denilen kavramın aslında ne kadar sahte ve içi boş olduğunu da gösteriyor. Süheyla'yı düşündüklerinde her karakterin içini bir an için burkan vicdan azabı, ikinci dakikada yerini "aman ne gelirdi elimizden" gibi bir boşvermişliğe bırakıyor, üçüncü dakikada ise hızla akan yaşamın çekiciliği üstün geliyor, o sızı unutuluveriyor. Yeni yılın sabahında düğümün çözülmesini sağlayacak olan adım, Aziz'in uzun zamandır görmediği Süheyla'dan borç istemeye niyetlenmesi. Menekşe Toprak, sadece bu ironiyle bile modern, yalnız ve bencil bireyleri oldukça etkili bir biçimde betimliyor.

Banu Yıldıran Genç


Menekşe Toprak, Temmuz Çocukları
* Bu yazı Notos'un 28. sayısında yayımlanmıştır.

19 Haziran 2015 Cuma

C

Hayatın temel bileşeni olarak: C
Çağdaş İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından birinin romanı kısa bir süre önce Notos Kitap tarafından yayımlandı. Tom McCarthy Londra'da yaşayan, hemen hemen yazdığı her şeyle ses getirmiş, edebiyat dünyasıyla yakından ilgili, genel sekreteri olduğu INS aracılığıyla manifestolar, yazmış, sergiler açmış çok yönlü bir sanatçı. 2010 yılında Man Booker ve Walter Scott ödüllerinin adayı olan C ise en önemli romanlarından biri.
Zadie Smith, Joyce Carol Oates gibi yazarların övgüyle söz ettikleri Tom McCarthy'nin niye büyük bir yazar olduğunu C'yi ancak iki kez okuyarak anlayabileceğimizi düşünüyorum. C adıyla bile tam olarak neyi kastettiğini merak edeceğiniz, romanı okudukça bu soruya bir sürü cevap bulabileceğiniz ve içinden kendinize en yakın olanı seçebileceğiniz bir kitap.
Bu romanı öncelikle bireyin olgunlaşıp toplumla uyum sağlamasının anlatıldığı bir bildungsroman olarak okuyabiliriz. Bir bildungsroman olarak C, Serge Carrefax'ın 1898'de başlayıp 1922'de sona eren yaşamını anlatır. Telgrafla doğuma çağrılan doktorun labirent gibi bahçelerden geçerek Serge'i doğurtmasıyla başlar roman. Serge aynı David Copperfield gibi kafasının etrafında cenin zarıyla doğar, ki böyle doğanların şanslı olduğu söylenmektedir. Doktor bunu söyler ama romanın başında yazarın verdiği izlenim Serge'in çok da şanslı bir aileye doğmadığıdır.
Baba Simeon Carrefax o çağın en büyük yeniliği telgraflar, sinyaller, bakır tellerle haberleşmeyle ilgilenmekte, evi aynı zamanda köyün sağır-dilsiz okulu ve orada öğretmenlik yapmakta. Kendisi de konuşmayı öğrenmiş bir sağır olan anne Carrefax, aile işi olan ipek böcekçiliğini devam ettirmektedir. Mrs. Carrefax Viktorya dönemi İngiltere'sinde alışık olduğumuz üzere ilgisiz bir annedir. Serge ve ablası Sophie neredeyse hizmetçilerin ilgisi ve sevgisiyle büyürler.
Gençlik çağına geldiklerinde Serge, babasının yolunda usta bir sinyalci olma yolunda ilerlerken, ailenin dahisi abla Sophie doğa bilimleri üzerine çalışmayı tercih eder. Sophie'nin tam olarak anlaşılamayan bir buhran sonucu intihar etmesi Serge'in yaşamının dönüm noktalarından biri olur çünkü onun hayatla tam olarak kuramadığı bağı, insanlarla kuramadığı iletişimi Sophie sağlamıştır. Bir iki yıl sonra çektiği sindirim sistemi problemleri nedeniyle Klodebrǎdy kasabasındaki bir kaplıca oteline gider, oradaki babacan doktorun da yardımıyla çektiği ağrıların aslında “mela chole”, kara safra ya da bugünkü deyişle “melankoli”den olduğunu anlarız. İçinde bir yerlerde kendini tutmakta, sıkmakta, kasmakta bu da tüm sindirim sistemini sarsmaktadır. Bunun Sophie'nin ölümünden sonra olması, tam anlamıyla iyileşmenin ise ilk cinsel birlikteliğiyle sağlanması ikinci okuma için soru işaretleri oluşturacaktır kafamızda. Bu bölümde hastalığından, bitmek bilmeyen kürlerden aslında içten içe zevk alan bir Serge kalacaktır aklımızda.
İkini bölüm olan Oluk'ta Serge Carrefax Birinci Dünya Savaşı'nda hava kuvvetlerinde gözlemci olarak çalışıyor, uçağın arkasında oturup bombalanacak yerleri keşfediyor, gerektiğinde ise pilotla haberleşerek hedeflerin bombalanmasını sağlıyor. Genellikle göklerde geçen bu bölümde Carrefax'ın çok da iyi olmadığını düşündüğü -çocukken gözünde annesinin ipeklerinden birinin olduğunu, dünyayı onun ardından izlediğini düşünüyor- görme duyusuyla yapabildiklerini, perspektif duygusu olmadan çizebildiklerini ve savaşın o vahşi ortamında düşmanı öldürme hazzının nasıl da cinsel orgazma denk geldiğini görüyoruz. Savaşın sonunda bir esir kampına düşen Serge'in kurtulması ise cenin zarının gerçekten uğurlu olduğunu anımsatıyor okura.
Romanın üçüncü bölümü Çarpışma adını taşıyor, Serge savaştan sonra mimar olmak üzere Londra'ya gidecek ama savaşta alıştığı kokain ve eroinin peşinde 1920'lerin bohem gece kulüplerinde kaybolacak, dönemin ünlü ispritizmacılarıyla garip deneyimler yaşayacaktır. Kitabın en kolay okunan, en hareketli ve eğlenceli bölümü Çarpışma, Serge'in eroin bağımlılığı yüzünden neredeyse ölümüne yol açacak bölüm aslında. Sivil hayata çok da uyum sağlayamayan, “Ben savaşı sevmiştim.” diyen Serge tam olarak anlaşılamayan bir karakter olarak aklımıza kazınacak.
Son ve en kısa bölüm olan Çağrı'da kahramanımız iyileştiği evinden Mısır'a doğru yola çıkar. Oradan oraya savrulan Serge'in bilinen görevi bu kez Mısır'da telgraf sistemi için doğru yer tespitidir ama aslında ne yapacağını tam olarak kendi de bilemez. İskenderiye'ye, oradan Kahire'ye, son olaraksa Sedment'e yolculuk yapan Serge, yanındaki arkeologların uzun söylevleriyle kendini Antik Mısır'ın, firavunların, Kleopatra'nın eski zaman hikâyelerinin içinde bulur. Görme ve öğrenme hevesiyle dolaştığı mezarlar olgunlaşmasının son demleridir.
Bildungsroman birinci okumayla tamamlanmış durumdadır, genç bir adamın çocukluktan itibaren erişkinliğe yol almasını hep beraber yaşarız. Peki C'yi diğer modern romanlardan ayıran, Tom McCarthy'i Kafka'ya, Joyce'a, Perec'e yaklaştıran nedir? İkinci bir okumayla her şeyin, neredeyse her şeyin simge olabileceği bir dünyada buluruz kendimizi. Okura ip ucu vermeyen anlatımı, Serge'in iç dünyasını anlamamızı mümkün kılmayan soğukluğu ve olaylara dışardan bakışı, duygularından bahsetmeyişi tahminlerle ilerlememizi sağlar.
Tom McCarthy inanılmaz bir araştırmacılıkla o dönemin teknolojisini, modalarını, savaş tekniklerini en ince ayrıntısına kadar sunmuştur bize. 1900'lerin başı her şeyiyle gözlerimizin önündedir fakat ana karakter Serge Carrefax'ı ne kadar tanıtmıştır?
Anne Carrefax ilgisiz kocasının farkında bile olmadığı kadar iyi bir ipek üreticisidir, oysa afyona bağımlı yaşamaktadır, hatta gündüz bile uyuşmuş bir halde gezerken Serge'in çocukken neredeyse ölümüne yol açmıştır. Sağır olması ve dudak okumayla konuşmayı öğrenmesi büyük ihtimalle kocasının eskiden öğretmeni olduğunu imler okuyucuya. Mutlu mudur mutsuz mudur hiçbir zaman bilemediğimiz annesiyle Serge'in kurduğu en içsel ilişki ipek üzerinedir ki kendisini savaşta kurtaracak olan da ipek bir Alman paraşütüdür.
Sophie'nin titreşimlerini onun ölümünden sonra bile hissedebilecek kadar etkilenen Serge'in ablasına olan duygusu konusunda da McCarthy romanın sonuna dek açık bir kapı bırakacaktır. Enseste yakın bu sevgiyi hissetsek bile romanın sonunda Antik Mısır'da yaygın olan kardeş evliliklerinin detaylı anlatımı, Serge'in ateşler içindeki son hezeyanını açıklayabilir okura. Freud'un o dönem yeni ünlenen teorileriyle yaşananlar özdeşlik taşır.
Sophie'nin kendisinden oldukça yaşlı ve babasının arkadaşı olan devletin üst düzey görevlisi hocasıyla girmiş olabileceği, hatta intiharına yol açan ilişki de satır aralarında sezdirilir. Bu ilişkinin ağır geldiği Sophie, Birinci Dünya Savaşı'na giden tüm olayları sayıklayarak canına kıyar. Bu detay 1915 Ermeni soykırımı olarak bir gazete kupüründe belirir gözümünüzün önünde.
Thomas Mann'ın Büyülü Dağ'ına gönderme yaparcasına uzun ve detaylı bir biçimde anlatılan Klodebrǎdy kaplıca macerası Serge'in olgunlaşmasında önemli bir adımdır, bir kadına ilgi duyacak ve Alman kültürüyle tanışacaktır ki bu kültür kısa bir süre sonra düşmanının kültürü olacaktır.
Romanın adı neden C? Tom McCarthy bu harfi sık sık anıyor romanda, Türkçeye tam olarak çevrilememiş olsa da orijinalinde bütün bölümler C harfiyle başlıyor, Carrefax soyadı birkaç kez belirtildiği üzere C'yle yazılıyor ama C'nin sırrı belki de yaşamın ilk formlarının oluştuğu Mısır'da bulunanlarda:
'Peki ne buldun,' diye soruyor Serge.
'Alçı, kireçtaşı, manganez, bakır, kalsit, granit, ametist, kırmızı yeşim taşı -veya daha scientifique bir biçimde ifade etmek gerekirse: Mn, SiO2, Cu, CaCO3, CaSO4, Sortout C: C her yerde.'
'Cem mi dedin,' diye soruyor Serge.
'Harfi diyorum: C harfini.'
'C nedir?'
'Karbonun simgesi: hayatın temel bileşeni.'”
C, okuması hem kolay hem zor, hem keyifli hem zorlayıcı, farklı bir modern roman. Kaya Genç'in yetkin çevirisiyle Tom McCarthy tanışmak için okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç

C
Tom McCarthy, çev: Kaya Genç
Notos Kitap, 443 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır.


4 Haziran 2015 Perşembe

Ölümden Beter Yaşamlar

Dipteki yaşamlar...
Okudukça dertleneceğiniz, dertlendikçe okumaya devam edeceğiniz, bittiğinde yüreğinizdeki taşın ağırlığıyla bir süre hareket edemeyeceğiniz bir kitap yayımlandı yakınlarda, İlker Aksoy'un Ölümden Beter Yaşamlar'ı.
Express ve Roll dergilerinde de yazan İlker Aksoy'un ilk romanı Ölümden Beter Yaşamlar, fakat ustalıklı kurgusu, derin konusu, hiçbir zaman elden bırakmadığı mizahı, farklı farklı anlatım türleriyle göz kırptığı postmodernizmi ve tek bir fazlalık dahi barındırmayan sade diliyle bir ilk romandan çok daha fazlasını sunuyor okura.
Yaşamında tek bir gün bile kaderin yüzüne gülmediği Diler'le sistemde var olmaya çalışan üniversite mezunu Âdem Ziya'nın arkadaşlıklarıdır anlatılan. Bu arkadaşlığın kurulması sancılıdır, Âdem Ziya hayatta akıllı olmayı öğrenmeye çalışmaktadır, yaşadıklarından sonra herkesten her şeyden şüphe duyar ama yine de mayasındaki iyilik kısa sürede ortaya çıkar, kendinden çok daha kötü durumdaki Diler gün gelir en yakın arkadaşı olur. Âdem Ziya'nın dışarıya göstermeye çalıştığı umursamaz, ters tavırlarının değişmesi yazar tarafından öyle incelikli işlenir ki okura önce duvar ördürür sonra da o duvarı cümleleriyle paramparça eder.
Diler'in muhabbetinden kaçmak için çay koymaya gittiğinde evde sadece üç küp şekerin kaldığını özellikle belirtir Âdem, ikisini kendi çayına, birini Diler'in çayına atar. Okur, duvara bir tuğla daha koyar. Oysa Âdem Ziya çayları verirken bir anda iki şekerli olanı Diler'e uzatır. Duvar sallanır. Bu ince ayrıntı aslında son derece insani olanı hatırlatıyor bize, “bencil” olmaya, yaşam karşısında sert olmaya karar vermişken olamamak bu denli basit işte. Romanın sonundaki tiradında Âdem Ziya bunu uzun uzadıya anlatır:
Kürt olsam mesela, dağa falan çıkardım. Ölünce rahmetle anılırdım. Çingene olsam, çalgı çalardım, millet durup durup fotoğrafımı çekerdi. İlkokul terk olsam, mafyaya katılırdım. Akademisyen olsam, gazetelerde, dergilerde insan hakları üzerine yazardım.
Ama ben sıradan, alt orta sınıfa mensup bir adamdım.
Ve bana biçilen görev, oralardan düşmemek, mümkünse de üst orta sınıfa çıkmaktı.”
Âdem Ziya bu amaç için politik ortamları, bir zamanlar komün olarak yaşanan evini bırakır, bir süre kafasını dinler, sonrasında ise köle düzenindeki işine başlar.
Bu arada Âdem Ziya'nın iç sesi, ona akıl veren dış sesler olarak tiyatro formunda belirir romanda. Kendisiyle çeliştiği yerlerde farklı farklı kişiler ona ders verir, “adam” olmasını, gerçekçi olmasını, bu dönemde iyi olmanın mümkün olmadığını söyler. Bu çelişki ve yansıtılış biçimi romanı bir yanıyla Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ına yaklaştırmaktadır.
Romanda karakterler yaşadıklarını birinci kişi ağzından anlatırlar fakat İlker Aksoy bunda da farklı bir biçem denemiştir. Her karakter diğerinin lafını bittiği yerden alır, anlatıcı değişir. Böylelikle Âdem Ziya'nın gözünden bir olayı öğrendiğimizin hemen ardından Diler'in lafı almasıyla onun bu olayı nasıl gördüğünü ve sonrasını öğrenebiliyoruz. Bu farklı biçem sayesinde uzun zaman birbirine güvenemeyen bu iki karakterin her şeyi nasıl farklı yorumladığını da anlayabiliyoruz.
Diler'in hayatını ta en başından, annesinin genç kızlığından başlayarak dinleriz onun anlattığı kısımlarda, Âdem Ziya'nın inanmaya inanmaya dinlediği masalsı ve sevgi dolu bir hikâyedir ana-oğulun hikâyesi. Sevgi ve şanssızlık dolu, birbirine tutunmuş bu iki insanın başına gelenler, her şeyin günbegün kötüye gitmesi, Diler'in ameliyat ve para umudunu bir reality show'a bağlamasına kadar gidecektir. Roman adını bu programdan alır: Ölümden Beter Yaşamlar. Diler bu yaşamları izledikçe kendisinin bile iyi durumda olduğuna inanmaya başlar, programa çıkar da bahtsız yaşamını anlatırsa, seyirci de bu bahtsızlığı beğenip reytingleri yükseltirse ameliyat parası kanal tarafından karşılanacaktır. Bu umudunu da yitirmesi hayatla, gerçeklikle bağını yitirmesine yol açar.
Hangi birine üzüleceğimizi bilemediğimiz karakterler yaratmış İlker Aksoy. Çaresizce debelenen, yaşama tutunmaya çalışan, devrimci dostlarından kazık yedikçe hayaller dünyasına kapılan Diler, gençliğinin tüm enerjisi, umudu tükenmiş, kötülüğe karşı koymaya çalışan ama gücünü kaybeden Âdem Ziya ve bu karakterlerin ardında bir yandan vahşi kapitalizmin tırmanışa geçmesi, bir yandan ekonomiyi çökerten 2001 krizi... Her şeyin bu kadar gerçek ve bu kadar kötü olması alıkoyacak mı bizi okumaktan? Tabii ki hayır, her satırda yediğimiz darbelerle beraber, ağzımızdaki kekre tatla okumaya devam edeceğiz çünkü Diler'in Ölümden Beter Yaşamlar'ı izleyip durması gibi, belki bizim de daha kötüsünü okumaya ihtiyacımız var.

İlker Aksoy'un anlatıcı değiştirdiği bölüm geçişleri, aradaki italikle yazılmış kısımlarda anlattığı farklı ve mutsuz yaşamlar, bu yaşamların arasında kurduğu bağ, tiyatro oyunu formundaki bölümlerin içerdiği kara mizah, Diler'in söylediği türküler, romanın çaktırmadan bizi sürüklediği gerçeküstü ortam... hiçbiri anlatılanların acılığını unutturmuyor fakat anlatımdaki farklılık ve özgünlük bu acılığın üstünü kapatıyor.
Sel Yayıncılık bir kez daha usta işi bir ilk romanla gönlümüzü kazanıyor. İlker Aksoy'un bundan sonra ne yazacağını merakla bekleyeceğiz.

Banu Yıldıran Genç
İlker Aksoy, Ölümden Beter Yaşamlar, Sel Yayıncılık, 317 s.
* Bu yazı Notos'un 52. sayısında yayımlanmıştır.

29 Mayıs 2015 Cuma

İstanbul İstanbul

Yeraltından yer üstüne İstanbul
Kirk'te uzun süredir yabancı kitap tanıttığımı hafif bir vicdan azabıyla fark etmemin hemen ardından birbirinden güzel Türkçe romanlar yayımlandı. Burhan Sönmez'in İstanbul İstanbul'u da onlardan biri. Daha önce Masumlar'da dili kullanımının, masalsı anlatımının ve Batı ve Doğu edebiyatlarından apayrı biçimlerde yararlanmasının farkına vardığımız Burhan Sönmez bu romanıyla çıtayı daha da yükseltmiş, bambaşka bir kent romanı yazmış.
Sokakta gördüğümüz her 10 kişiden 8'inin çekip gitme planları yaptığı, hafta sonu bir başka kalabalık, hafta içi bir başka dertli kentimiz İstanbul. Kimsenin terk edemediği bir sevgili sanki, Tevfik Fikret'in bundan yüz küsur sene evvel Sis şiirinde anlattığı gibi. Bu romanda da ana karakter İstanbul, anlatılan her öyküde kendisine pay biçilen, güzelliği anlatıla anlatıla bitirilememiş, görmeden ölünmemesi gereken İstanbul...
Oysa İstanbul'u böylesi severek anlatanlar, onu masal kişisi gibi yüceltenler İstanbul'un karanlık dehlizlerinde, yer altında işkence görenler, İstanbul'un kaybedenleri, asırlardır kaybetmeye mahkum olmuşları...
Romanda dört karakter aracılığıyla yaşananlar, yaşatılanlar, hayaller anlatılmakta. Devrimci bir örgütte yer alan Öğrenci Demirtay, yine devrimci bir örgütün ele başlarından olmakla suçlanan Doktor, sonradan aralarına katılan ve politik bir suçu bulunmayan Berber Kamo, dağlardan kopartılıp getirilen Küheylan Dayı. On bölümden oluşan romanda her bölüm bu dört karakterden birinin anlatıcılığıyla biçimleniyor. Her bölüm bir günü anlatıyor, on günün sonunda ise roman bitiyor.
Burhan Sönmez romanda özellikle Decameron'un adını geçiriyor, hatta ölümden kaçan on kişinin on günde birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşan bu kitabı Doktor, çıkınca mutlaka okumak üzere Küheylan Dayı'ya tavsiye ediyor. İstanbul İstanbul'da geçen on gün, edebiyatın mucizesiyle Yunanca On Gün anlamına gelen Decameron'la buluşuyor.
Romanda anlatıcı olmayan, karşı zindanda kalan ve sadece havaya sözcükler yazarak haberleşilen Zinê Sevda tek kadın karakter diyebiliriz. Küheylan Dayı gibi bir gerilla olduğu sezdirilen Zinê Sevda'nın suskunluğu hakkında Notos'a verdiği röportajda şunları söylüyor Sönmez: “Erkeklerin konuştuğu bir dünyadayız. Kadınlar, acılarını ve umutlarını, söze gerek duymadan ortaya koyar. Onların suskunluğu zayıflık değil, yeni bir dil arayışıdır.” Nitekim, Zinê'nin işkenceden dönen harap olmuş hâldeki Küheylan Dayı'yı kucaklamak için gösterdiği direniş, sessizliğinden gelen güç, diğerleri için de tetikleyici olur.
Babasından İstanbul masalları dinleyerek büyüyen ve ona ancak zindanda kavuşan Küheylan Dayı yer altında da olsa İstanbul'u yaşamakta kararlıdır, bir oyun başlatırlar böylece, sadece Berber Kamo'nun katılmadığı bu oyunda, Boğaz'a karşı rakı da içerler, Kızkulesi'ni izlerken sigara da tellendirirler. Külleri yere düşmesin diye küllükler, mezelerin dizili olduğu kayık tabaklar eşlik eder bu hayallere. Yeraltının İstanbul'u böyle zamanlarda yer üstünün İstanbul'una karışır, İstanbul İstanbul'un nasıl bir kent romanı olduğu iyice çıkar açığa.
Anlatıcılar farklı olmasına rağmen Burhan Sönmez'in ustalıklı kurgusu sayesinde farklı zamanlarda aynı kişilere de rastlarız, birbirleriyle pek de ilgisi olmayan bu dört karakter bir biçimde bir yerden değmiştir birbirinin yaşamına. En gizemli karakter olan Berber Kamo, diğerleri gibi acısını paylaşarak azaltmaya çalışmaz, kendi içinde büyütüp patlatmak ister sanki, bir an önce ölmek, bir an önce İstanbul'dan, anılarından kurtulmak ister. Geçmişinde ona en çok acı veren kişi, karısı Mahizer, daha sonra bir başka karakterin hikâyesine sızacaktır.
İşkenceden değil konuşup yoldaşlarını ele vermekten korkan Öğrenci Demirtay romanda geçen on günün sonunda artık umudunu kaybetmeye yaklaşır, gençliğinin de verdiği toylukla kendini, yeraltında “insanlık” adına ölürken yer üstündeki İstanbulluları sorgular. Bütün bu sorgular, suçlamalar bir derviş olgunluğundaki Küheylan Dayı'nın, bir bilge kişi Doktor'un telkinleri, hikâyeleriyle savuşturulur.
Romanın sonlarına doğru asıl hikâyesini öğrendiğimiz Doktor, umudun, iyiliğin temsilcisidir sanki. Ne bezginliğe, ne umutsuzluğa yer vardır dünyasında. Boğaz'a bakan balkonunda, kaybettiği karısının o güzel sesiyle kaydettiği Türk Sanat Müziği şarkılarını dinlerken düşmüş olduğu yeraltındaki soğuk, pis zindan bile onun inancını sarsmaz. Romanda sadece bir kez, neredeyse on günün sonunda, sarsılıp dağılmasına tanık oluruz Doktor'un.
Romandaki onuncu günü Küheylan Dayı anlatır. İlk defa geldiği İstanbul'u düşünür, yeraltından kurtulunca yapacaklarını anımsar, hayalle gerçek iç içe karışır... “Doktor'un evinin balkonunda içecektik. Hayalimiz öyleydi. Karşıdaki semtler bir bir ışıklarını yakarken her birinden alımlı bir parça seçecektik. Üsküdar, Kuzguncuk, Altunizade, Salacak, Harem, Kadıköy, Kınalıada, Sultanahmet, Beyazıt diye sayacak, minare boylarından camileri tanıyacak, araba kornalarından trafiğin ne yanda sıkıştığını anlayacaktık. Yüzyıllardır insanlar bu kenti mahvetmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Kırmış, dökmüş, sıkışık binaları üst üste yığmışlardı. Onca kötülüğe rağmen İstanbul'un nasıl direndiğine, nasıl hâlâ güzel kalabildiğine hayret edecek, onun tükenmeyen cazibesine kapılacaktık.”
Yazının başında da belirttiğim gibi merkezinde İstanbul olan bir roman yazmış Burhan Sönmez. Romanına meseller, bilmeceler, mutlaka ama mutlaka İstanbul'da geçen esrarengiz hikâyeler katarak Doğu anlatısıyla Batı tekniğini buluşturmuş. On günü boğazında bir yumru, gözlerinde yaşla tamamlayan benim gibi okurlar için ise umudu hiç ama hiç eksik etmemiş.

Banu Yıldıran Genç

Burhan Sönmez, İstanbul İstanbul
İletişim Yayınları, 2015, 228 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2015 sayısında yayımlanmıştır.


7 Nisan 2015 Salı

Ara Tonlar

Ölmüş bildiğiniz bir gün çıkıp gelirse...
Romanın politikliği, yazarın toplumsal bir meseleyi nasıl işlemesi gerektiği edebiyatta hâlâ tartışılan bir konu. Kendi adıma, herkesin sessizliğe büründüğü, iktidarın tam da istediği gibi “apolitik” gençler yetiştirdiği bir dönemde, özellikle '70 ve '80'lerde yaşananları anlatan politik romanlar kimliğimi bulmamı sağlamıştı, var olsunlar diyebilirim. Bugün biliyorum ki tartışılan aslında dilin, biçemin anlatılan hikâyenin neresinde durması gerektiği. Geçtiğimiz ay yayımlanan Ara Tonlar, dil ve biçemin tam da nasıl olması gerektiğini örnekleyen bir roman. Ayşegül Devecioğlu derdini, hikâyesini, kendi kurduğu ustalıklı dille, insanı merkeze alarak anlatan bir yazar. Önceki romanları Kuş Diline Öykünen ve Ağlayan Dağ Susan Nehir'den sonra bir kez daha '80'lerde yaşananları arka plana alarak insana dair duyguları didikliyor.
Üniversite yıllarında örgütlü mücadelenin içinde var olmuş, sonrasında gözaltılar, kayıplar, ölümlerle yüzleşmiş bir arkadaş grubunun, yirmi yıldır ölü bildikleri Demir'in bir anda çıkıp gelmesiyle yaşadıkları anlatılıyor kısaca. Ayşegül Demircioğlu okuru bu arkadaşlardan yola çıkarak birçok kavramla yüzleştiriyor.
Romanın merkezinde adını bilmediğimiz ama en ince duygularını, en gizli sırlarını öğreneceğimiz kadın kahramanı var. 80'leri gözaltı ve işkenceyle atlatabilmiş, tutuklanmamış, sonrasında yayıncılık sektöründe çalışmış, geçmişiyle hesaplaşmalarını anbean yaşayacağımız ve yanında durmaktan gurur duyacağımız bir kadın.
Her biri bir tarafa savrulmuş, eski inançlarından ödün vermiş, eleştirdikleri gibi “burjuva” olmuş bir arkadaş topluluğu. Evlenmemiş, hayatta arkadaşları gibi yırtamamış, geçmişini unutamamış kahramanın artık bir araya gelmekten çok da hoşlanmadığı bu topluluk, Demir'in gelmesiyle geç kalınmış yirmi yıllık hesaplaşmalara başlar.
Devecioğlu'nun o döneme dair anlattıkları ne abartılarak romantize edilmiş ne de üstten bakarak hor görülmüş. Darbe dönemlerine ait anlatılar bu iki yargıdan biriyle yola çıkıldığı için gerçekliğin ötesine savrulmuş hissi verir genellikle. Oysa Ara Tonlar'da üniversiteye babasının arabasıyla getirip bıraktığı ilk günden itibaren burjuva diye burun kıvrılmış bir kadının duyguları, örgütlendikleri gecekondu mahallesindeki evinin bahçesinde beslediği kedi yavrusunu öldüren mahalle çocuklarının hoyratlığı, mahallede yoldaş bildiği evli barklı bir adamın tacizkâr bakışlarını yok sayması çünkü örgütün buna inanmayacağı gerçeği var. Yazar iyiyle kötü gibi zıtlıkların, siyahla beyaz gibi ana renklerin dışında yol alıyor usul usul.
Tüm bunlar romanın ustaca belirlenmiş kurgusunda bazen geri dönüşlerle veriliyor. Yazar üçüncü kişili anlatımı tercih etmiş ki Tanrı anlatıcı herkesin ne düşündüğünü, hissettiğini bilen bir anlatıcı demektir fakat bu romanda anlatıcı sadece adını bilmediğimiz kahramanın her şeyini biliyor, yaşananlar, gelişmeler, konuşulanlar hep onun aracılığıyla aktarılıyor. Ayşegül Devecioğlu bunu “ben anlatıcı” kullanmayı tercih etmeden, oldukça başarılı bir biçimde kotarabilmiş. Yazarın bu tekniği kullanım ustalığı özellikle Demir'in anlattığı bir hikâyenin ana karakter tarafından miş'li geçmiş zamanla tekrarlandığı bölümde belli oluyor. Başkasından duyulanın bire bir aktarıldığı bu bölüm romanın dilinin de ne denli önemli olduğunu okura hatırlatır nitelikte:
“Oğlanı oradan çıkarıp daha güvenli bir yere götürmek istiyormuş, onu kucaklamış, babayiğit bir oğlanmış, çalılıklara doğru biraz taşımış, ama oğlan beş-altı metre bile gitmeden ölmüş. 'Ay anacığım,' demiş ölürken, tüy gibi hafifmiş, halbuki ölüler için ağır olur derlermiş, ama oğlan ağırlığı yokmuş gibi düşüvermiş kollarından.”
Ansızın geri dönen Demir'in anlattıklarında '90'lı yılları bir kabus gibi anımsamamıza neden olan vahşeti bire bir yaşarız. Demir'i yaralandıktan sonra iyileştiren Kürt nine ve torununun başına gelenler, belki de romanı okurken ağzımızda kalan en kekre tat...
Yazarın başarısı romanın kurgusunu bu acı dolu anılara dayamaması, “Biz her şeyin diyetini ödedik; işkenceyse işkence, hapishaneyse hapishane.” diyen ve önüne bakan karakterlerle kurulmuş bir roman. Demir'in gelmesi gruptakileri sarsıp kendileriyle hesaplaşmalarına yol açsa da önünde sonunda seçtikleri yolda ilerlemeye devam edeceklerdir.
Roman birbirinden pek de hoşlanmayan kahramanla Serpil'in buluşmasıyla açılıyor, yine onların buluşmalarıyla kapanıyor. Romanın döngüsünü tamamladığı bu son buluşma, aynı zamanda kitaba adını veren bölüm. Uzun yıllar süren arkadaşlıklarına rağmen bir türlü yakın olamamış bu iki kadın, bu bölümde yaşamlarının en samimi konuşmalarından birini yaparlar. Demir'in gelmesi en azından biri için doğru bir hesaplaşmaya yol açmıştır.
Ayşegül Devecioğlu Beyoğlu'ndaki dilsiz kadın dilenci gibi tanıdık kişilerle karşılaştırıyor okuru, bol bol filmlerden, müzikten bahsediyor. Bazen Woody Allen'ı, bazen Joan Fontaine'i, bazen Tom Waits'i anımsatıyor bir detaydan bahsederken. Ama özellikle kitabın adının çağrıştırdığını, hiç unutturmuyor. Her bölümde, betimlemelerde, benzetmelerde mutlaka renklere yer veriyor, genellikle de ana renklere değil ara tonlara, Serpil'in şu dediklerine karşı çıkarcasına:
“...biz devrimin neferleriydik, ölüm her an etrafımızdaydı, belki bu yüzden sert ve ciddi renkleri yakıştırıyorduk kendimize; lacivert, kahverengi, siyah, gri. Aslında sonraları sık sık ana renklere tutkun olduğumuzu düşündüm, ara tonlar kayboluyordu çünkü. Devrimden yana olanlar, devrime karşı olanlar, proleter devrimciler, burjuvalar, arada bir şey yok.”
Ara Tonlar, Türkçe edebiyatta usta işi ve iyi bir roman okumak isteyenler için, gözden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Ara Tonlar

Ayşegül Devecioğlu, Metis Yayınları, Şubat 2015, 200 s.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...