taşra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taşra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2020 Perşembe

Kurdun Postu


Taşradan Manzaralar
Geçtiğimiz günlerde Antalya Film Festivali’nde ödülleri toplayan Bozkır filminin taşrayla ilgili olduğunu öğrendiğimde son dönem Türk sinemasında taşranın ne kadar önemli bir yer kapladığını düşündüm. Oysa Türk edebiyatında taşra sinemaya ters orantılı bir biçimde oldukça az yazılıyor artık. Türkiye artık köylerde değil, şehirlerde yaşıyor ama bu şehirlerin de çoğu taşra ve biz buraları ancak orta yaşa yakın bazı yazarlardan okuyabiliyoruz.
Geçtiğimiz aylarda genç yazarların öykülerinin birbirine çokça benzediği, genelde aynı konuların, aynı dertlerin anlatıldığı sosyal medyanın farklı mecralarında konuşuldu. Özellikle iki büyük şehir, İstanbul ve Ankara özelinde ele alırsak, aynı çevrelerde yaşayan, birbirine benzer hayatlar süren yazarların aynı şeylerden beslendiğini, bu nedenle de bilmedikleri hayatlar hakkında yazabilmelerinin pek de mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Bu sorun aslında Türkiye’deki çarpık kentleşmeyle ilgili ve hiç öngöremeyeceğimiz bir biçimde edebiyatı etkiliyor. İşte bu nedenle 2019 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Öykü Ödülü’nü kazanan Batuhan Aşıktoprak’ın ilk kitabı Kurdun Postu’nu okuduğumda hem şaşırdım hem sevindim.
Batuhan Aşıktoprak taşra öyküsü yazmasını beklemediğimiz bir kuşağın taşra öyküleri yazan bir bireyi. 1994 doğumlu. Daha kitabın ilk öyküsü Yabancı’yı okurken bu gencecik yazarın hayata başka bir yerden bakabildiğini seziyoruz. Köyde babaannesi ve dedesiyle yaşayan bir çocuğun gözünden anlatılan öykü o klasik tonton nine, merhametli dede imajını yerle bir ediyor. Bahçedeki ıspanakların üzerine düşüp bayılmış bir adam bulduğunda dedenin hemen tüfeğine sarılması, bilip bilmeden ayyaşlıkla suçladığı adamı jandarmaya teslim etmeye çalışması, istedikleri olmayınca ilk fırsatta Tanrı’ya saydırmaya başlaması... aslında hepsi o kadar tanıdık ki çünkü yaşlılarla biraz olsun yaşamış herkesin bilebileceği gibi yaşlılar huysuzdur ve bunun istisnası çok azdır. Baygın adamı Tanrı misafiri olarak gören babaanneyle adamı evden atmaya çalışan dedenin kavgalarının doğallığı, babaannenin evdeki gizli hâkimiyetinin küçük detaylarla hissettirilmesi öyküyü güçlendiren öğelerden.
Kitaba adını da veren Kurdun Postu öyküsü şehirde yaşarken kaybettiğimiz doğa - insan ilişkisini her satırında hissettiriyor diyebilirim. Öyküde asıl olarak koyunları telef edip köpekleri parçalayan kurt ve onu avlamaya çalışan babanın gerilimi verilirken, alt katmanda baba-oğul ve baba-anne arasındaki ilişkiler var. “On dokuz yaşında, dünyası bu köyden ibaret bir erkek çocuğu olarak, uykuların yalnızca rüyalar tarafından bölündüğü yerlerden birinde yaşamadığımı biliyordum. Zindan gibi bir gece yarısı uyanıp, kaçırılan koyunları ve parçalanan köpekleri saymanın buradaki hayatın doğal ve kaçınılmaz yazgısı olduğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim.” Kendini böyle tanıtan anlatıcı, doğayla gayet realist ilişki yaşayan babasına göre biraz romantik. Harekete geçmeden önce kendini, duygularını dinleyip yorumluyor. Yine böylesi bir gecede uyandırıldığında en önce parçalanan iki köpekle bağ kuracak vakit olmadığına sevinip köpekleri gömme işini babasına bırakıyor. Babasının gereksiz yere uyandırıp uykusuz bıraktığı annesine üzülüyor. Kurduğu kapanları bir anda bastırıveren karın altında kaybedip sonra birine ayağını kaptıran babasına da üzülüyor. Bunlardan anlıyoruz ki aslında anlatıcımız zorlu koşullardaki köy hayatına çok da uyum sağlayamayacak biri. Oysa babası vuracağı kurdun postunu duvara asmayı hayal ederken, annesi bu hayale “Bok vurursun. Hayvanlar salak yerine koyuyor seni. Belediyeden erzak alır gibi koyun çalıp gidiyorlar.” sözleriyle karşılık veriyor. Evdeki uyumsuz kendisi. Hafif hafif sezdirilen bu duygusallığı ve uyumsuzluğu, hele öykünün sonunda iki sayfa boyunca soluksuz okuduğum arasında gidip geldiği korkusu ve vicdanıyla Batuhan Aşıktoprak bambaşka bir karakter yaratmış. 
Kitabın son öyküsü Büyük, İyi Bir Şey’i okumam belki de otizmli öğrencilerin yuhalanması gibi korkunç bir olaya denk geldiğinden beni oldukça etkiledi. “Ona atının öldüğünü söylemediler, çünkü oğlan ölümün ne olduğunu bilmiyordu.” gibi çok iyi bir ilk cümleyle başlayan öykü, bize rahatsızlığını tam anlamadığımız ama otizmli olması muhtemel Ferit’i, onun mutluluğu için elinden geleni ardına koymayan anne ve babayı hiç dramatize etmeden, ajite etme hatasına düşmeden anlatıyor. Öyküde ismi olan tek karakter Ferit, günler boyu aynı noktada atını bekleyen, üzüldüğünde patates kızartmasıyla mutlu olan küçük bir çocuk. Diğer herkes isimsiz, bazen anne – baba, bazen kadın – adam diye anılıyor. Öyküde bir de çingeneler var, bir baba-oğul ki klasik bir biçimde atların yemlerini çalmakla suçlanıyorlar. Ferit’in babasının çingene çocukla karşı karşıya kaldığı ânla en sonda iki çocuğun bakıştığı an öykünün doruk noktaları. Babanın hırsızlık yapan çingene çocuğu yakaladığında hissettiği öfke ve cezalandırma isteği aslında kime karşı? Aklı da bedeni de sapasağlam çingene çocuğa mı, sağlam olmayan tuhaf oğluna mı, yoksa bir çocuğa bu şiddeti gösterebilen kendine mi?
Anne babanın Ferit’in iyiliği, mutluluğu için yaptıkları bir yandan, baş başa kaldıklarında içine düştükleri çaresizlik ve suskunluk bir yandan, oğullarını garip gözlerle bakan yabancılardan koruma çabası bir yandan, öykü tüm bu yaşananların ağırlığını detaylarla hissettiriyor bize. “Anne, oğlu ağlamasın diye akşam yemeğinde patates kızarttı, Ferit pencere dibindeki koltuğuna en sevdiği yemekle otudu, sustu. Bu kez anne ağlamaya başladı. Oğlunun farklı olduğunu anladığı günden beri, başına gelen şeylerin tümüne alışacak zamanı olmuştu, ama bunların bir annenin alışabileceği şeylerin ötesinde olduğunu anlayacak zamanı da vardı ve kadın daha çok o zamanı kullanmıştı.” Tüm bu zorluğa rağmen öykünün sonu, iki çocuğun bakışması ve sessiz iletişimleri bu dünyada umudun olabileceğini gösteriyor aslında... 
Kurdun Postu’nda çoğu öyküde bir baba-oğul meselesi olduğu fark ediliyor ama Batuhan Aşıktoprak’ın başka birçok derdi var öykülerine konu edeceği. Üzerinde düşünülmüş, çalışılmış, dili ve anlatımıyla, anlattıklarıyla dikkati çeken bir kitap Kurdun Postu. Böylesi özendirici bir ödülle taçlandırılması ayrıca sevindirici. Yazarın taşra ruhunu ustalıklı bir biçimde yansıtmasının yanında, Allahsız öyküsündeki deli ve son öyküdeki çocuk karakterlerini bambaşka biçimde, capcanlı yarattığını eklemeliyim.
Kitabı okurken bazı öykülerde gereksiz bir biçimde kullanılan “ve” bağlaçlarını işaretlemiştim. Bu yanlış kullanımın en yoğun olduğu öykü Akşamın Ardı. “Evlerimizin arası sahiden ve maalesef iki dakikaydı.” “Islanarak ve boşuna bir telaş içinde yorularak olsa da...” “Bilmediğim ve pek merak etmediğim hayatının güçlüğünden bahsederken...” gibi örneklerin hepsi birkaç sayfadan. Yine bazen gereksiz zamir kullanımı da göze batabiliyor, “Ayağa kalkıp yanıma geliyor, elimi öpüyor, onun eli küçük ve soğuk.” örneğinde olduğu gibi. Aslında biraz dikkat ve iyi bir editörlükle atılabilecek fazlalıklar bunlar. Ne de olsa Memet Fuat’ın “‘Ve’li Yazmak” başlıklı denemesinde yazdığı gibi, her genç yazarın bir “ve”leme dönemi oluyor. 


Banu Yıldıran Genç
Batuhan Aşıktoprak, Kurdun Postu, Varlık Yayınları, Ekim 2019, 95 s.
*Bu yazı Notos'un 79. sayısında yayımlanmıştır.


8 Eylül 2018 Cumartesi

Ajar


Bir büyüme hikâyesi...
Barış Andırınlı’nın ilk romanı Kopoy’u çıkar çıkmaz biraz da tesadüf eseri almış, okumuş ve çok sevmiştim. Sevdiğim romanlar bende yazma isteği uyandırıyor. Bu nedenle altı yıl evvel büyük bir heyecanla Notos’a yazmıştım. Bu sene Andırınlı’nın yine farklı bir ismi olan yeni romanını gördüm ve doya doya okumak için yazı bekledim. Yanılmamışım. Ajar, güvendiğim bir yazardan dili, anlattıkları, karakterleri ve ustalıklı kurgusuyla çok iyi bir roman.
Kopoy hakkında yazdığım bazı cümleler aslında bu roman için de geçerli. “Uzun sanatsal benzetmelere, paragraf uzunluğundaki ruhsal betimlemelere ve farklı olmak adına yapısı bozulan bir dile o kadar alışmışız ki, kısa kısa cümlelerle, doğal ve gündelik bir dille toplumun yaralarını, insanların umutlarını, umutsuzluklarını anlatabilmenin ustaca kotarıldığını görmek bana unuttuğum bir edebiyat coşkusu yaşattı.” Geçen altı senede Türk edebiyatı adına değişen pek bir şey olmadı ama Barış Andırınlı sözcükleri daha da ekonomik kullanmaya başlamış. İlk romanında anımsattığı Sait Faik’in dilini almış, bambaşka bir yere taşımış ve bence ikinci romanıyla artık kendi dilini yaratmış.Tüm roman kısa, en fazla üç dört sözcükle oluşmuş cümlelerle kurulmuş. Birçok cümle tek bir sözcükten oluşuyor. İlk başta garip ve tutuk gelen bu anlatıma alıştıkça aslında bu cümlelerin romana inanılmaz bir ritim kazandırdığını da görüyoruz. Notos’un bir önceki sayısında Semih Gümüş, Sözcük Bilgisi ve Yarattığı Dünyalar başlıklı denemesinde Türkçe’nin kısa cümlelere daha uygun olduğunu söylüyordu. Bence Ajar bu sav için mükemmel bir kanıt olabilir.
Yine taşrada, Isparta’nın Kalaba kasabasında geçen bir çocukluk, öyle bir kasaba ki öncesi de yok sonrası da: “Ulan. Çölü kazsan tarih bulursun. Bir dağı yar. İki topluluk, üç kavim, birkaç medeniyet gün yüzüne çıkar. Kazdılar. Yok. Osman Amca kazıların başında bekliyor. Vazife edinmiş. Umut: Bir çömlek çıksın. Kap kacak. Heykel. Kemik. Altın değilse gümüş. Bakır. Değersiz sikke. Bizde çıkan? Bok püsür. Osman Amca kabul etmiyor ama belli: Kalaba’da ilk biz yaşamışız. Son biz yaşayacağız.” Andırınlı taşrayı çok iyi bildiği gibi çok iyi yansıtabiliyor. Kalaba da anlatıcının kaşlarıyla konuşan babası, babasının arkadaşları Hakkı ve Osman Amcaları, akrabalarıyla neredeyse gözümüzün önünde canlanıveren bir kasaba hâline geliyor. Anlatıcımız Ahmet’in hem sevdiği hem özlediği hem kaçmak istediği hem de dönüp dolaşıp geldiği yer olan Kalaba. 
Yukarıdaki alıntı Andırınlı’nın dilini epeyce örnekliyor. Böyle böyle bizlere önce Kalaba’yı, sonra bakkallarını, ilkokulunu, kuponla dağıtılan ansiklopediler ve test kitapları sağ olsun büyük bir başarıyla parasız yatılı okuduğu Bostancı’daki anadolu lisesini, sonra ise arkadaşlarıyla yaşadığı izbe evi yaşatırken aslında anlıyoruz ki uzun tasvirler olmadan, çok fazla sıfat kullanılmadan, benzetmeler, istiareler yapılmadan da mekân yaratmak fazlasıyla mümkün.
Romanın büyük bir bölümünü Ahmet’in yatılı okulda yaşadıkları oluşturuyor. Biz de bu koskoca altı yılda taşradan gelen çocukların yalnızlıklarını, uyum sağlama becerilerini, yatılı ya da Ahmet’in tercihiyle leyli ve gündüzlü farkını, o ortamda hayatta kalmanın nasıl, ne gibi becerilerle mümkün olduğunu öğreniyoruz. Ahmet yavaş yavaş büyür ve her sene yaşamına farklı arkadaşlar girerken, bir yandan anne hasreti, bir yandan zaten yavaş bir çocuk olduğu için yaşadığı uyumsuzluk, hele bir de gündüzlü ve isyankâr bir kıza duyduğu platonik aşk derken, yalnız ve sevgisiz bir çocuğun nasıl yavaş yavaş takıntılı bir kişiliğe dönüşebileceğini anbean okuyoruz. Romanın başında otuz beş yaşındaki Ahmet kendini anlatmaya şöyle başlıyor: “Babam yanlış ata oynadı. Yanlış takımı tuttu. Yanlış vatana doğdu. Yanlış evi seçti. Yanlış kadını aldı. Yanlış çocuk yaptı. Tövbe. Yanlış Allah’a inandı. Doğal. Yenildi. O vakit ben de yenilmiş sayıldım.” Bu paragraftaki tüm cümleleri yaşamını baştan sona anlatırken bazen doğrudan bazen sezdirerek okura açıyor Barış Andırınlı. Zaten romanın bir başarısı da bunca karakter, bunca olay, anlatılan yıllar varken hiçbir ilmeğin açıkta kalmaması, kurguyu ustalıkla yapan ve düğümleri yavaş yavaş çözen bir yazar karşımızdaki. Böylelikle romanı bitirip de başa döndüğümüzde bildungsroman’ları anımsatan ama tüm özgünlüğüyle Anadolu’dan taşralı bir gencin büyümesini konu alan bu romanın aslında baba-oğul arasında çözülmesi gereken meselelere dair olduğunu anlıyoruz. Roman boyunca sevgiye, özleme, hasrete dair en can yakıcı cümleler anneye dair olsa da Ahmet’in içinde “yanlış”lıktan dolayı babasıyla bitmemiş bir mesele var.
Kopoy gibi Ajar’da da bir oğulun anneden, ana evinden ayrılışı çok duygusal satırlarla anlatılıyor. Sessiz sedasız bir kadın olan annenin oğlu yatılı okulu kazanınca kocasına karşı çıkma cesareti göstererek onu okumaya göndermesi anlatıcının en büyük minnet borçlarından birini oluşturuyor. 
“‘Malına sahip ol. Kimsenin malına karışmasın. Harften tanırsın.’
‘Tamam ana. Anladım.’
‘Uyumlu ol.’
‘Nasıl?’
‘Herkesin suyuna git.’
‘Tamam,’ dedim. 
‘Hadi inşallah,’ dedi.
‘Nasihatın bu kadar mı?’ dedim.
Gözünü kaçırdı.
‘Beni unutma,’ dedi. 
Yüzümü çevirdim.Öte yana baktım. Gözümün yaşını aldım. Nefesim düğümlendi. Bir şey diyemedim.”
Barış Andırınlı basit cümlelerle kurulmuş paragrafların yanında son derece doğal diyaloglarla ilerletiyor romanını. Kendini anlatırken sanki gözümüzün önünde büyüyen bir çocukmuşçasına benimsediğimiz Ahmet en baştan okura çok yavaş olduğunu, konuşmakta geç kaldığını söyler ama ilk takıntılarından ve büyük aşk acısından sonra kendi kendine kazandığı nefesini yavaşlatıp donma yeteneği ona başka yollar açar. Okulu bırakır, garsonluk yapmaya çalışır, yavaşlıktan ötürü beceremez, güzel sanatlarda modelliğe başlar, donma yeteneği onu bu konuda oldukça ilerletir ama insan ilişkilerindeki beceriksizliği yüzünden otuzlarından sonra sokakta gösteri yaparken bulur kendini. 
Gözümüzün önünde büyüdüğü için benimseyip sevdiğimiz bu karakterin aslında bir anti-kahraman olduğunu da yavaş yavaş, yazarın izin verdiği aralıklarda öğreniyoruz. Zaten korkak olduğunu bildiğimiz Ahmet hiç beklemediğimiz şeyler yapıp bunları da hikâyesinin içinde doğallıkla aktarırken aslında hem bu kadar sahip çıkmamıza şaşırıyor hem de aslında karakter derinliğinin tam anlamıyla oluşturulduğunu görüyoruz.
Ajar, farklılığı, derinliği, özellikle taşrayı ve yatılı okul kültürünü anlattığı bölümleriyle parlayan, okunması gereken bir roman. Gerek kısa cümlelerle kurduğu hikâyesi, gerek satır aralarında kendini gösteren müthiş mizahı, gerekse hepsinin ayrı ayrı özellikler taşıyan capcanlı karakterleriyle yeni bir yol açıyor. Bunu sıkça tekrar ediyorum ama yeniyi denemek için çok da cesur davranmayan edebiyatımızda Barış Andırınlı çok doğru ve güzel bir yolda.


Banu Yıldıran Genç

Barış Andırınlı, Ajar, Çınar Yayınları, Nisan 2018, 411 s.
* Bu yazı Notos'un 71. sayısında yayımlanmıştır.

20 Şubat 2018 Salı

Midland Oteli'nde Çay


Dert bizde derman bizde
Adını yıllardır duyduğum David Constantine’i ancak geçtiğimiz aylarda ikinci kitabı yayımlanınca okudum. Notos’tan çıkan Midland Oteli’nde Çay uzun zamandır karşılaştığım en has edebiyat.
İlk kitabı Başka Bir Ülkede’ki öykülerin tamamı ilişkilere, hatta üçlü ilişkilere odaklanmışken Midland Oteli’nde Çay’dakiler biraz daha çeşitli. İlişkiler yine var elbette, Constantine’in didiklemeyi sevdiği bir konu ama bu kez yazarı rahatsız eden başka şeyler de var: Yaşlılık ve maruz kalınan muamele. Hastalık ve yalnızlaşma. Ötekileştirilen tüm insanlar: evsizler, deliler, kimsesizler. Rant ve kentsel dönüşüm. Terk edilen yaşam alanları.
Distopik bir iklim değişikliği hikâyesi Frideswide’ı Geride Bırakmak. Yıllardır yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan bir sürü insan. Boşaltma kararı alınmış bir kurumun -sanat atölyelerine, kriz merkezine, parklara, kurslara, hobi bahçelerine, oyun gruplarına ev sahipliği yapan eski bir okul- toplanmak için son on iki saati. İl meclisinden gelen mektup sabah 10’da hazır olmalarını istiyor, ağır hasta Bayan Eaves’in bile hazır bulunması gerek. Gece elektriği kesilmiş kurumda yenen sessiz ve üzgün akşam yemeği, sabaha çıkmasın da gelecek günleri görmesin diye dua edilen Bayan Eaves’in son nefesi, onları almaya gelmiş turist otobüslerin yanına birer bavulla dizilmiş yaşlıların bir tablo gibi betimlenmesi... Bu manzarayı vurucu cümlelerle tamamlıyor Constantine: “Bay James kulaklıklardan birini başına geçirdi, çalışıyordu, dil seçimini yaptı. Beth adama gözucuyla baktı. Adamcağız hem dinliyor, hem ağlıyordu. Bu denli sessiz sedasız, bu denli çaresizce ağlayan birini ömründe görmemişti Beth, gözyaşları adamın yüzünü sırılsıklam edip ellerine ve evrak çantasına boşandı. Geride bırakmakta olduğu şehrin kiliselerinin, şairlerin yaşadığı o evlerinin, botanik bahçesinin, müzelerinin, sanat galerilerinin, bir şehit anıtının, o köklü ilim ve irfan yuvalarının bir bir anlatıldığı işitsel turu başından sonuna dek dinleyip bir yandan da ağladı Bay James.”
Ev’in Bahçesi öyküsünde ise düşkünler evinde kalan ince ruhlu Ev’le sıkılmasın diye ona iş yaratan Müdür’ü tanıyoruz önce. Eski bir mezbahayı sebze ve meyve kooperatifi için kullanmaya başlayan Mısır Tohumu ekibiyle çalışmaktan çok mutludur Ev. Kasabaya renk ve canlılık gelir. “Ne var ki Meclis çok geçmeden, bir kâse çorbayı mideyi indirip çevresine şöyle bir göz gezdirdikten sonra orada Mısır Tohumu’nun aklından hayalinden geçmemiş bir potansiyel gören müteahhide satıverdi eski mezbahayı, müteahhit birazcık sıkıntıya girip basında hakkında çıkan bir iki kötü haberi savuşturduktan sonra kooperatifi oradan tahliye ettirdi.” Çok tanıdık gelen bu olay sonrası Ev kendini düşkünler evine kapatır, Müdür bu kez yeni bir fikirle canlandırmak ister onu: Alkoliklerin mesken tuttuğu leş olmuş Quaker mezarlığını bir ölüler bahçesi haline getirmek. Düşkünler evinin sakinleri bir yandan, kamu hizmeti cezasını bahçede çalışarak doldurmak isteyen tutsaklar bir yandan bakımsız mezarlığı bir cennet haline getirirler. Tabii ki bundan sonra olacaklar da tahmin edilebilir. Belediye meclisi bahçeyi kültürel miras ilan edip apar topar bir şirkete satar. Ama bu kez kimse pes etmez. Son iki sayfada anlatılan direnişin bir anda örgütlenmesi, barikatların kurulması, yaşlıların bile yardıma koşması bilin bakalım bu satırların yazarına neyi anımsatıp ağlattı? “Ölüler çiçeğe durmuştur. Dört bir yan gelincikle sarılıdır, göz alabildiğine kırmızı bir zaferdir bu. Akabinde, bahçeyi doldurup taşıran o çiçekleri aratmayan bir insan kalabalığı toplanır alanda; itaatsizlerdir bunlar, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaranlar, çatlaklarda ve gölgelerde yaşayan canlar, aykırılar, zapt edilemeyenler, davetsizlerdir...”
Kitaptaki öykülerin arasından bu ikisini seçmemin kişisel nedenleri var elbette. İlk öykü şu an gözümüzün önünde parça parça yıkılan, sömestr tatilinden önce ise aynen öyküdeki gibi pılımızı pırtımızı toplayıp terk edeceğimiz okulumuzu anımsatıyor. Binlerce öğrenciyi yerinden yurdundan eden ise küresel ısınma değil inşaat firması. Gerçeğin kurmacadan daha korkunç olduğu bir durum. İkincisi ise bu memlekette her gün yaşanılan adaletsizliklerin başka yerlerde de olduğunu bilmenin, hissedilen haksızlığın bir olmasının verdiği "yalnız değilim" duygusu. Belki çok bencilce ama bu duygu rahatlatıcı.
David Constantine okurken kentte doğup büyümüş biri olarak neden bu kadar az ağaç adı bildiğime, yeryüzü şekillerine ne kadar az dikkat ettiğime hayıflanıp durdum çünkü yazar mekânı öyle bir anlatmaya başlıyor ki, o tasvirlerdeki ayrıntıları okudukça gözünüzün önünde anbean öykünün yaşandığı atmosfer canlanıyor. Öykülerin bu denli etkileyici olabilmesinin en önemli sebebi bu.
Aylin Ülçer'in ustaca çevirdiği Midland Oteli'nde Çay gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Midland Oteli’nde Çay
David Constantine
çev: Aylin Ülçer
Notos Kitap, Ekim 2017
* Bu yazı Express dergisinin Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır

7 Nisan 2017 Cuma

Ah Mercimeğim

Eskiyi özleten öyküler...
Ne olursa olsun bir yerinden tutulduğumuz bir nostalji duygusuna sahibiz. Eski Türk filmlerinin aşırı romantizmine sinir olurken bir yandan izleyip bir yandan ağlayabiliriz. Ah nerede o eski ekmekler’den ah nerede o eski mahalleler’e kadar bazen geçerli bazen geçersiz nedenlere bağlı olan bir özleyiş hâkim tüm yaşantımıza. İnsanın büyürken gördükleri, işittikleri, kokladıkları, izledikleri ve okudukları unutulmaz bağlar yaratıyor. Hatta bir kitabı bir kokuyla, bir filmi bir renkle eşleştiriyoruz bazen beynimizde, artık o an bize ne anımsatmışsa...
Edebiyatta bu özlemi sinemaya göre daha az hissediyorum. Artık romanın geldiği yer, yazarın oynadığı oyunlar, modernden postmoderne giden yol, farklı teknikler benim edebiyat zevkimi tatmin etmeye yetiyor. Ama işte bazen bir kitap okuyorsunuz, sanki kitabın sayfalarıyla beraber başka bir zamana yolculuk ediyorsunuz. Mustafa Çiftci'nin öykü kitabı Ah Mercimeğim de bende böyle bir etki yarattı. Çiftci İç Anadolu'da doğup büyümüş bir yazar, öykülerinin coğrafyası da dili de oraya ait. Anlattıklarının bazıları bugüne dair, bazıları ise zamansız... Küresel markalardan bahsedilen bir öyküde bile okuru o eski Türk filmlerinin, o ortaokulda okunan Orhan Kemal'lerin, Yaşar Kemal'lerin, biraz da Aziz Nesin'lerin dünyasına götürüyor. Ve bunu hiçbir klişeye sığınmadan, tamamen kendine has dili, anlatımı ve karakterleriyle yapıyor.
Üniversitede en, belki de tek sevdiğim ders olan Halk Edebiyatına Giriş'te meselleri, masalları, halk hikâyelerini okumaya doyamazdım. Sonradan yazıya geçirilmiş olan o hikâyelerde anlatıcı âşığın birbiri ardına en yakışan sözcükleri bulup çıkarması, anlatımdaki ritim, dilin tüm doğallığıyla çağıldaması bugün edebiyatta eksik sanki... Bunun sebepleri türlü türlü, kentleşme, İstanbul ağzının hâkimiyeti, yerelliği kaybetme... ama işte yaşadığı, büyüdüğü coğrafyayı diliyle, karakterleriyle, sevgi sözcükleriyle yaşatabilen yegâne yazarlardan biri Mustafa Çiftci. Bu nedenle de öyküleri okurken aslında bir âşığın, bir meddahın karşıma geçmiş anlatıyor olduğunu hissettim bazen.
Kitap altı öyküden oluşuyor. Ben ilk öyküleri son öykülerden daha çok sevdim, özellikle kitaba adını veren Ah Mercimeğim yukarıda anlattığım tadı en iyi veren öykü diyebilirim. Olaylara fon olan o küçük kasabada kendinden büyük bir kıza âşık olan delikanlının trajedisini anbean biz de yaşıyoruz. Anlatıcı, üç ablanın ardından gelen bir erkek çocuk, evin gözdesi, az biraz şımarık... En büyük ablanın arkadaşı Aslı'ya çocukluktan beri hayran, bunu büyüdükçe dillendirmeye çalışsa da gülüp geçiliyor. Aslı bile onu ciddiye almıyor. Aslı'nın bahçede üstünde oturduğu minderi çalmaya çalışırken yakalandığında öykünün adı da ortaya çıkıyor: "O sırada Aslı geldi. Bana baktı. Ama öyle ezerek değil, ipek kumaş seçer gibi, tül perdeye dokunur gibi baktı ve 'Hayırdır kuzum, ne yapacaksın o minderi?' dedi. Ben laf bulamadım. 'Hiç, yani öylesine...' dedim. Aslı, sabun kokulu ve serin eliyle yanağımı okşadı, 'Ah mercimeğim,' dedi. Kızlar yine gülüştüler. Ben rezil oldum. Üstelik minderi de alamadım. Ama bana 'mercimeğim' demişti, daha ne desin? Anlayana büyük laf! Mercimeğim; yani küçüğüm, bicimciğim. Yani sen daha çok küçüksün, çok küçük!"
Bu küçücük farklı sevgi sözcüğü bile Aslı'ya derinlik katmaya yetiyor. Mustafa Çiftci tek bir sözcükle öykünün temel çatışmasını yakalıyor. Trajedi büyüyor, Aslı ta Marmaris'e gelin gidiyor, anlatıcı da büyüyor ama aşkı bitmiyor. Sonrasını ise yine bir meddahın saatlerdir merakta bıraktığı dinleyicileri misali bekliyoruz, anlatıcı da bu beklentimizi boşa çıkarmıyor, masalsı bir biçimde sonlandırıyor öyküsünü.
Mustafa Çiftci'de asıl sevdiğim şey bazı öykülerinde bu memlekette yaşanan zorlukları anlatsa da yine de her şeye, tüm yaşananlara rağmen "insana" inanan metinler yazması. Köfte Ekmek'te anlatılan franchasing öyküsünde kahramanın yaşadığı maddi zorluk, kapitalizm ve küreselleşmenin vahşi yanları, mahvolan hayatlar bile sonunda bir şenlikle biter. Öyküleri okudukça insanın aklına geliveren Adile Naşit-Münir Özkul'lu aile filmleri de bu yüzden biraz, hem güldüren hem ağlatan hayatlar... Yine de bu öyküyle ilgili olarak Demet tipinin fazla yüzeysel ve cinsiyetçi bir biçimde ele alındığını buraya şerh düşeyim.
Öyküler okurun içini ısıtıyor, nostaljik bir mutluluk veriyorsa da Çiftci'nin Anadolu'yu tüm yanlışlarıyla iyi tanıyan bir yazar olduğunu eklemek gerek. Kâh çocuk yaşta zorla evlendirilen kızlardan, kâh nüfus kâğıdı bile çıkartılmayan, emeği sömürülecek bedava bir işçi gibi görülen çocuklardan, kâh kasabalarda acımasızca dönen dedikodu çarklarından dem vuruyor. Ama hep birbirine sığınan, birbirini anlayan insanlarla sonlandırıyor öykülerini.
Mustafa Çiftci, Anadolu'nun artık duymaya hasret kaldığımız hikâyelerini taşıyor bizlere. Öykülerdeki duygunun okura çabucak geçebilmesi onun anlatım ustalığını gösteriyor. Diyaloglarda yer verdiği ve Türk edebiyatında artık pek de rastlanılmayan yerel ağzın yerinde ve dozunda kullanımı da bu ustalığın bir parçası. Edebiyatın da küreselleştiği bugünlerde belki de Türk edebiyatının böylesi bir damardan, yerelden beslenmesi asıl karakterini kazanmasında daha çok rol oynayacak.

Banu Yıldıran Genç


Mustafa Çiftci, Ah Mercimeğim, İletişim Yayınları, 2017, 107 s.
* Bu yazı Notos'un 63. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...