2. dünya savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2. dünya savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2019 Salı

Svetlana Aleksiyeviç - Ütopyadan Sesler


Ütopyadan Sesler Sonlanırken...

Svetlana Aleksiyeviç iyi ki 2015’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış diye düşünüyorum sık sık. Bu prestijli ödül olmasaydı Türk okurlar olarak ne zaman keşfederdik Aleksiyeviç’i, ne zaman basılırdı peş peşe kitapları, bilmiyorum*. İkinci El Zaman – Kızıl İnsanın Sonu 2016 sonbaharında yayımlandığından beri yani iki buçuk sene gibi bir süredir Aleksiyeviç okuma maratonum var. Her yeni kitabı çıktığında önce bir ah etme, nasıl okuyacağım diye dövünme safhasından sonra kitabı hemen edinip okumaya başlıyordum. Çünkü Aleksiyeviç bir büyücü, sadece dinleyerek, dinlediklerini bir roman gibi sıraya dizerek, farklı seslerden bir senfoni yaratan, okuyanı kendisine bağlayan bir büyücü. Kitaplarının türüne bile tam olarak karar verilemezken bir gölge gibi sessiz,  yorumsuz, tarafsız kalıp bizlere koca bir Sovyet tarihini anlatan beş büyük kitabı Ütopyadan Sesler serisini tamamladı. Belli bir türe hapsedilemeyecek kadar yenilikçi, kurmaca dışı kabul edilemeyecek kadar yaratıcı, yazarın sesini duymadan onu her yerde hissedebilmemizi sağlayacak kadar duygusal bu kitapların sonuncusu Son Tanıklar geçtiğimiz ay dilimize çevrildi ve sesler -şimdilik- sonlandı.
Yazarın unutulmaz Nobel konuşmasında söylediklerini mutlaka hatırlamak lazım: “Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltıraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.”
Bu sözler asıl olarak Aleksiyeviç’in kitaplarını okuyunca gerçeklik kazanıyor. Bambaşka biçimlerde mücadeleler vermiş yüzlerce anlatıcının olduğu bu kitaplarla ilgili biraz öznel bir okuma hikâyesi anlatmak istiyorum size. Her bir kitabın neredeyse on – on beş güne yayıldığı, günde yirmi otuz sayfadan fazlasını okumanın yüreğimin kaldırmadığı bir okuma hikâyesi. Aslında şimdi şimdi kitapları kendi içinde üçe böldüğümü anlıyorum. İlk bahsedeceğim İkinci El Zaman sanki kitaplar üstü, Sovyet insanı ne demek anlayabilmek için önce okunması gereken kitap bu. Kadın Yok Savaşın Yüzünde ve Son Tanıklar İkinci Dünya Savaşı anlatıları ama bambaşka bir yerden, kadınların ve çocukların gözünden. Çinko Çocuklar ve Çernobil Duası ise SSCB tarihinin utanç anlatıları. 

Bir üst kitap
İkinci El Zaman’ı okumak aslında bir üstün insan mitinin gerçek olduğunu görmek gibiydi benim için. 1991’de dağılan Sovyetler Birliği’nin nasıl büyük bir coğrafyada, nasıl bir bütünlük oluşturduğu (baskı, sansür, sürgün kısımları da unutulmadan), gerçekten bir Sovyet insanı, kitabın alt başlığındaki gibi “Kızıl İnsan” yarattığı bugünkü dünyada masal gibi geliyor insana. Kurulmasını, İkinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, yozlaşması ve dağılmasını herkes kadar ben de biliyordum Sovyetler Birliği’nin ama Svetlana Aleksiyeviç’in bir başarısı da aslında bildiklerimizin gerçeğin ve bazen gerçek olmayanın çok çok küçük bir parçası olduğunu göstermek. Romanlardan tanıdığımız Sovyet insanı nasıl küçük yaştan itibaren belli ideallerle ve bilinçle yetişmiş, edebiyat (özellikle şiir, tiyatro) ve müzik (özellikle marşlar) nasıl onun hayatının bir parçası olmuş bir bir okudukça yaşlı kuşağın 1991’den sonraki dünyaya, hayata adapte olamayışlarını o kadar iyi anlıyor ki insan... Özgürlük diye çıkılan bir yolun hezimet olması, hele hele 90’ların sonlarına doğru yaşanan korkunç Tacik cinayetleri ömrünü tüm halkların kardeş olduğu Sovyet insanı olarak geçirmiş bir kuşağı nasıl hem şaşkınlık hem acıya sürüklemişse bizi de sürüklüyor.
Aleksiyeviç’in tarafsızlığı, anlatanlara şefkatle yaklaşımı hatta yer yer ağlaması ve bunu da tüm içtenliğiyle belirtmesi ise galiba kitaplarını sevmemizin en önemli etkenlerinden biri. Bürokratlarla yaptığı söyleşilerin halkla yaptıklarından ne denli farklı olduğunu görebilmek, yapılan yanlışları tüm açıklığıyla dinlemek yazarın politik duruşunu göstermiyor bize, okudukça Aleksiyeviç’in de tüm özleminin o kızıl insana dair olduğunu seziyorsunuz sadece. Dinlerken yaşadığı bu farklılığı yazarın kendisi de belirtiyor: “Şuna kani oldum ki sıradan insanlar –hemşireler, aşçılar, çamaşırcılar– anlatımlarında daha samimi… Onlar, nasıl söylemeli, kelimeleri gazetelerden ve okudukları kitaplardan, şunun bunun sözlerinden değil, içlerinden çıkarıyorlar. Salt kendi ıstırap ve kaygılarından. Eğitimli insanların duyguları ve dili, ne denli tuhaf gelse de, zamanın işçiliğine daha çok maruz kalıyor. Onun toplu kodlamalarına. İkincil bilgi bulaşıyor üzerlerine.”


Ölenler ve utananlar
Aleksiyeviç’in daha sonra okuduğum kitapları Çernobil Duası ve Çinko Çocuklar hali hazırda bildiğimiz devlet denen kurumun ne olduğunu, ne işe yaradığını bize tüm tanıklıklarıyla yeniden hatırlatıyor. Rejim ne olursa olsun devlet değişmiyor ama özellikle Çinko Çocuklar’da yazara ağlaya ağlaya devletin çocuklarını Afganistan’da nasıl bir ölüme gönderdiğini, mühürlü çinko tabutla ölüsü gelen oğlunu son bir kez görmesinin nasıl yasaklandığını anlatan annelerin sonra bir anda yazarı mahkemeye verip utanmazca anlattıklarını reddetmeleri ve çarpıtma, yalan, rejim aleyhtarlığıyla suçlamaları karşısında bu değişmezliği daha iyi anlıyor insan. Giden her askere ayrı ayrı üzülen, sayısı da şekli de korkunç ölümlerden devleti sorumlu tutan Aleksiyeviç’in yaşadığı hayal kırıklığı da anlaşılıyor. Kitabın sonundaki mahkeme kayıtları tüm süreci özetliyor aslında. Yine de şunu söyleyebilirim savaşın vahşeti ve erkekliği sebebiyle içine en az girebildiğim kitap Çinko Çocuklar oldu. Savaşın erkekliğinin ne demek olduğunu da Aleksiyeviç çok güzel sözlerle aktarıyor: “Kadınların hikâyeleri başka türlüdür, başka bir şeyi anlatır. ‘Kadın’ savaşının kendi renkleri, kokuları, ışıkları ve duygu evreni vardır. Kendi sözcükleri. Kahramanlara ve akla hayale gelmez yiğitliklere yer yoktur bu anlatılarda; insanlık dışı insan işleriyle meşgul insanlardan söz edilir sadece. Üstelik bu hikâyelerde yalnızca onlar (insanlar!) değil, toprak, kuşlar, ağaçlar da acı çeker. Bizimle birlikte yeryüzünde yaşayan kim varsa. Acıları kelimesizdir ki daha da ürperticidir bu.” Ama bir 80 kuşağı olarak, hatta çocukken Rambo’yu izlemiş biri olarak Afgan-Sovyet savaşına dair çok şey öğrendiğimi de eklemeliyim. Kuru tarih bilgisi değil, yaşayanların diliyle bu kirli savaşın tüm aktörleri sıralanıyor. Her Aleksiyeviç kitabından sonra yaptığım gibi günler süren araştırmalar oldu doğal olarak... Savaşta  Amerika’nın rolü, El Kaide’nin kuruluşu, daha neler neler...
Çernobil Duası hem kişisel tarihimizdeki rolü, hem Karadeniz’de hâlâ yaşanan ölümler sebebiyle en çok etkilendiğim, çekilmiş acılara dayanamayıp ağladığım kitaplardan biri. Devletin o kemikleşmiş yapısı, kazadan sonra yapılan hataların sonucunda acı dolu ölümler, aylar sonra bile hata yaptığını kabul etmeyen devletin ona inanan milyonlarca insana yaşattığı hayal kırıklığı, hatta bize çayı korkmadan içmemizi söyleyen bakanın aynısının orada da olması, Çernobil’e kendi özel suyuyla gidip musluk suyu içiyormuş gibi yaparak halka korkmadan musluk suyu içebileceklerini söyleyen Sovyet bakanı gibi ayrıntılar İkinci El Zaman’daki kızıl insanın artık sona yaklaştığını söylüyor sanki. Çernobillilerin yıllarca yaşadıkları ayrımcılık, bir ömür tetikte yaşamaları ise hiç suçu olmayanların yıllardır süren cezaları maalesef. Bu yazıyı daha fazla uzatmamak adına kitabı ilk okuduğumda Agos gazetesine yazdığım yazının linkini ekleyerek Çernobil Duası’nın Aleksiyeviç kitapları arasında en sevdiklerimden olduğunu söyleyebilirim. http://tembelveyazar.blogspot.com/2017/06/cernobil-duas.html

En günahsız kim?
Daha yeni yayımlanan Son Tanıklar ise Kadın Yok Savaşın Yüzünde’yle beraber okunduğunda çok büyük, çok gerçek bir İkinci Dünya Savaşı portresi oluşturuyor kafamızda. Kadın Yok Savaşın Yüzünde’de İkinci Dünya Savaşı’nda görev alan kadınların -ki sadece sıhhiye değil ordunun birçok bölümünde görev yapmışlar- kendi savaşlarını anlatmalarını okuyoruz. Aleksiyeviç’in bu kitabın başına yazdığı önsözün Nobel konuşması kadar akıllarda kalması gerekiyor. Kitabının çok uzun yıllar devlet tarafından sansürlendiğini, sansürsüz metnin ancak 2000’li yıllarda yayımlanabildiğini anlatan Aleksiyeviç aslında daha kitabı yazarken bazı anlatılanları ayırdığını, kitaba koymadığını belirterek kendi sansüründen de bahsediyor ve bu önsözde gerek devletin gerekse kendi sansürlediklerinden örnekler vererek yılların acısını çıkarıyor. “Böyle kitapları okuduktan sonra kim savaşa gider? İlkel natüralizminizle kadını küçük düşürüyorsunuz. Kahraman kadını. İtibarsızlaştırıyorsunuz. Sıradan bir kadın yapıyorsunuz onu. Bir dişi. Oysa kadınlar bizim kutsalımızdır.” diyen bir iktidar karşısında ne yapılabilir? Aslında kitabı okuduğumuzda kadının itibarsızlaşması bir yana böylesine vahşi bir savaştan çıkan, göllerden ceset toplayan, çıplak elle gömen kadının hayata bağlanmak konusunda ne kadar güçlü olduğunu anlıyoruz. Yine tüm vahşet içinde süslenmek, kendini kadın gibi hissetmek, bir sonraki gün Almanlarla çarpışmadan önce son kez sevişmeyi istemek gibi son derece olağan duygular da var. “Savaşı değil, savaştaki insanı yazıyorum ben. Savaşın tarihini değil, duyguların tarihini. Ruhun tarihçisiyim.” diyen Svetlana Aleksiyeviç savaşı tüm gerçekçiliğiyle, savaşın mahvettiği ruhları tüm acısıyla anlatıyor ve yeri geldiğinde ölü sayısını bile saklayan devletlerin bu gerçeği görmeye tahammülü yok.
Ütopyadan son sesler İkinci Dünya Savaşı sırasında çocuk olan yüz kişinin sesi. İlk kez bu kitapta yazar herhangi bir önsöz yazamamış. “Önsöz Yerine (Zira yazar bu konuda söyleyecek söz bulamamaktadır.)” başlığı ve açıklamasından sonra şöyle devam ediyor: “Büyük Anayurt Savaşı sırasında (1941-1945) milyonlarca Sovyet çocuğu hayatını kaybetti: Ruslar, Belaruslular, Ukraynalılar, Museviler, Tatarlar, Letonyalılar, Çingeneler, Kazaklar, Özbekler, Ermeniler, Tacikler...” Çocukluğa Aykırı Yüz Öykü alt başlığını taşıyan kitap sanırım okuması en zor olanlardan biri. Çocuk diyince akan sular duruyor çünkü. Bir şekilde hayatta kalıp o dönem yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez anlatanların bile aslında hiçbir zaman iyileeşmedikleri hemen anlaşılıyor. Yaşayanlar da zaten ya babasının öldürülüşünü görmüş ya annesini gömmüş ya kardeşleri yanı başında teker teker vurulmuş ya da eve gidip dedesinin ninesinin ölüsünü bulmuş. Bugün neredeyse pamuklara sararak büyüttüğümüz çocuklarımızın bunları yaşadığını hayal bile edemedim okurken. Kitapları okumamamın uzun sürdüğünden bahsetmiştim, bir günde karşılaştığım acının çokluğunu bünyem kaldırmıyordu bir yerden sonra ama Son Tanıklar son darbeyi vurdu diyebilirim. Aklım almadı, her kitapta böyle söylüyordum ama bu kötülüğü bu dehşeti yine yine yine aklım almadı. Evlerde kimseyi bulamazsa evin kedisini öldürecek nefreti, Rakel Dink’in o güzel sözüyle “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı” anlamadım, anlamayacağım. Küçük bir çocuğun yakılan köyünü nasıl hatırladığı yıllar sonra bile değişmiyor, uzakta gördüklerini nasıl kodladığı mesela: “Yanan siyah bir şey görürsen yaşlı bir adamdır. Yanan pembe bir şey görürsen küçük çocuktur.”  Yaşadıklarını atlattığını sanan birinin anlatmaya “Ben size komik bir şey anlatmak istiyorum, neşeli bir şey...” diye başlayıp bir anda gözünden akan yaşları ve ağladığını fark etmesi ne acı. Çünkü savaş hakkında, çocukların tanık oldukları hakkında anlatacak neşeli hiçbir şey yok aslında. Son Tanıklar’daki acı çok, pek çok... neredeyse bütün kitabı buraya geçirmek gerekiyor ama Almanlara yakalanıp da yetimhaneye yerleştirilen çocuklardan kan alındığını, hatta hiç kanı kalmayana dek kullanıp öylece atıverdiklerini birkaç söyleşide okumak çok sarsıcıydı. Dokuz yüz gün süren Leningrad kuşatmasından kurtulan çocukların başka şehre götürüldüklerinde ilk gördükleri parkı “yemeleri” -evet, çimenleri, yaprakları yemekten bahsediyorum- beni tokluğumdan utandırdı. Yıllarca konuşmayanlar, anıların ağırlığından zor bir erişkin olanlar, eşleri tarafından terk edilenler, bir köyde eceliyle ölen bir dedeyi gömme hazırlığını görüp de “Nasıl ölebilir ki? Bugün kimseyi kurşuna dizmediler.” diyen doğal ölümden habersiz yedi yaşında bir çocuk, yetimhanelerde, yurtlarda ilgilenilme uğruna, onları azarlayacak biri olsun diye bile bile yaramazlık yapanlar, dünyaya bir erkek daha getirmekten, oğlan doğurmaktan korktuğu için ömrü boyunca aşktan, evlilikten uzak duranlar...
Ama bu kadar iç karartıcı alıntı yeter sanırım. Yazının sonuna doğru yaklaşırken güzelliklerden bahsetmek istiyorum biraz da. İkinci El İnsan’da bahsettiğim o “kızıl insan” Son Tanıklar’da altın çağını yaşıyor. Savaşa kamplarda yakalanan çocukları kurtarmak için el birliğiyle yapılanlar, annesiz babasız kalan çocukları herkesin sahiplenmesi, Yahudi çocukların saklanması, kendi çocuklarından biriymişçesine yıllarca bakılmaları, partizanların, hemen hemen bütün anılarda masal kahramanları gibi anlatılan partizanların çocuklara verdiği değer ve önem iyiliğin de var olduğuna inandırıyor beni. 
Hele kimsesiz kalan çocukları alıp da kendi çocukları gibi bakanlar, kimin nesi olduğunu bilmeden benim çocuğum ol diyenler belki de savaşla ilgili söylenen sözlerin en güzelini oluşturuyorlar: “Hepimiz böyle büyüdük, iki anneyle, üç anneyle.” Savaştan kaçabilmek uğruna ülkenin ta öbür ucuna gitmek zorunda kalanlara açılan kucak, Özbek bir ninenin zayıflıktan kırılan torunu ve savaştan kaçıp gelmiş arkadaşına bakıp kendi Tanrı’sına, Allah’a Özbekçe ettiği yakarış, işte o Sovyet ruhunun ve insan olmanın en yüce anılarından birkaçı.
Ve en sonunda zafer kazanıldığında, açlık ve sefalet sürerken, acılar daha eskimemişken köylerde yakalanan savaş esiri Alman askerlerin açlıktan yalvarmalarına dayanamayıp elindeki patatesi, elmayı veren kadınların varlığı ve verdikleri insanlık dersi, ne olursa olsun insan olmaktan vazgeçmeme öğüdü beni Kadın Yok Savaşın Yüzünde’den sonra bir kere daha eğer bu dünya yok olup gitmezse, kurtulursa bunun kadınlar sayesinde olacağını inandırıyor.**
Aleksiyeviç Nobel konuşmasında “Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.” diyor. Ne mutlu ki kitaplarını okuyan herkeste de bu duyguları uyandırabilecek kadar büyük bir yazar. Okudukça tiksindiğim insan da oldu hayret ettiğim de, devam edecek gücü bulamayıp yarıda bırakmak istediğim de oldu, güzel insanlarla karşılaşıp sevinçten ağladığım da... O bir avuç güzel insana, küçücük umuda tutunmak gerekiyor, öyle olmasa yaşamak mümkün olmazdı zaten.
Bu iki buçuk yıllık okuma hikâyem böyle sonlanmayacak tabii, Aleksiyeviç okumaya başladığımdan beri Sovyetlerdeki günlük hayata duyduğum ilgi giderek arttı. O büyük Rus romanlarının nasıl yazılabildiğini, Rus ruhu diyebileceğimiz o farklı ruhu, bizden bambaşka dertleri olan Sovyet insanını anlamaya çalışıyorum. İnsanın ya çok sıkı kanunlarla ya da işte bu örnekteki gibi yüce bir ülküyle “iyi” olabilmesi çok can sıkıcı aslında, böyle ülkülerin kalmadığı bir dünya düzeninde, kanunların da bir işe yaramadığı bizimki gibi memleketler hakkında umutsuzluğa kapılıyor insan. Ama hemen sonra son üç beş yıldır yaşadıklarımızın, acılarımızın biricik olmadığını, hatta çok büyük de olmadığını düşünüyorum. “Benimki de dert mi,” diyorum, “insanlar neler yaşamış.” Svetlana Aleksiyeviç okumak yola devam etme konusunda itici bir güç oluyor, tavsiye ederim.
Başta da söylediğim gibi iyi ki Aleksiyeviç Nobel ödülü aldı, Kafka Yayınları kitaplarını birbirinden iyi çevirilerle yayımladı* ve biz de Ütopyadan Sesler’i dinleme fırsatı bulduk. Sanatın bir insanı değiştirme gücü her şeyden fazla. Edebiyatın beni nasıl değiştirdiğini buraya yazdığım yazılarda sıkça anlattım, Svetlana Aleksiyeviç’le yaşadığım değişim ise neredeyse gözle görülebilecek denli güçlü. Herkesin bir gün bu seslerle tanışması dileğiyle...

Banu Yıldıran Genç

* Kadın Yok Savaşın Yüzünde daha önce Evrensel Yayın tarafından Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları adıyla yayımlanıyor. Bu kitap uzun yıllar boyunca sansürlü olarak yayımlanan metinden çevrilmiş.
** Bu yazıyı yazdığım sırada Yeni Zelanda başbakanının yaşanan terör saldırısı karşısında söyledikleri, yaptıkları inancımı iyice güçlendirdi.
*** Kitapları orijinal dilinden ustalıkla çeviren Sabri Gürses, Güney Çetao Kızılırmak, Aslı Takanay, Serdar ve Fatma Arıkan’ın adını anmadan yazıyı bitirmek istemedim.


Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

11 Şubat 2018 Pazar

Tütüncü Çırağı

Faşizmin gölgesinde ilk aşk, ilk dostluk...
Almanca edebiyatın son dönem gözde yazarlarından Avusturyalı Robert Seethaler’ın son romanı Bütün Bir Ömür geçtiğimiz yıl yayımlanmış, iyi okurların dikkatinden kaçmamıştı. Hemen ardından Jaguar Kitap yazarın bir önceki romanı Tütüncü Çırağı’nı yayımlayarak Seethaler’i benim gözümde “na yazsa okurum” denecek yazarlar kategorisine yükseltti.
1937 yazının son günlerinde on yedi yaşındaki Franz, kasabadaki erkekler gibi ormancı ya da madenci olmasını istemeyen annesi tarafından Viyana’ya, eski bir dostun yanına gönderilir. Franz Huchel temiz kalpli, duygusal bir çocuktur. İlk kez çıktığı kasabasından uzun bir tren yolculuğuyla Viyana’ya varır ve büyük şehir onu tedirgin etse de Otto Trsnjek’in tütüncü dükkânında iyi bir çırak olmak için var gücüyle çalışır.
Kitabın ilk yarısında dikkati çeken Franz’ın kişisel dünyası... Arada annesini özleyen, lunaparkta Masal Mağarası trenine binip annesinin anlattığı masalları hatırladığından hıçkıra hıçkıra ağlayarak inen bu çocuk büyük şehre, müşterilere alışmaya ve satacağı malları ezberlemeye çalışır. Bu müşterilerden en ünlüsü ise hemen karşı sokakta oturan “deli doktoru” Profesör Freud. Profesörün hastalarını koltuklara yatırarak tedavi ettiğini duyalı beri Franz’ın içi içini yer çünkü adını bile bilmediği, eksik dişinin boşluğuna hayran kaldığı Bohemyalı bir kıza âşık olmuştur ve öğüde ihtiyacı vardır. Neredeyse Freud’u takip ederek onunla sohbet etmeyi başarır. Aşk nedir, niye böyle hissettiriyor, ne zaman bitecek, koltuğa yatınca ne oluyor, ben n’apayım şimdi gibi sorularla hafiften bunalttığı bu seksenlik ihtiyarla Franz’ın muhabbetleri romanın en hoş bölümlerinden.
1938’e gelindiğinde politik iklim fena bir biçimde değişir. Franz Viyana’ya gelirken trenin rötar yapmasına sebep olarak halktan “Muhtemelen yine Soziler veya Naziler! Fakat ne fark eder ki! Sonuçta hepsi serseri!” nidaları yükselirken bir yıl sonra herkes Nazi olmaya başlamıştır. Otto Trsnjek’in müşterileri arasında Yahudilerin olması nedeniyle dükkânının camına domuz kanıyla “DEFOL GİT, YAHUDİ DOSTU!” yazılması yaklaşan korkunç zamanları gösterir gibidir. Bir önceki savaşta bacağını bırakan Otto Trsnjek’in bu olay sonrası tiradı ise unutulmayacak cinsten: “Birinin ellerinde kan var, diğerleriyse öylece duruyor ve ağzını açmıyor. Bu hep böyledir, hep böyleydi ve de hep böyle olacak, çünkü muhtemelen bir yerlerde böyle yazılmış. Dahası, insan türünün aptallıkta sınır tanımayan beynine bu böyle zerk edilmiş. Fakat benimkine değil, baylar! Benim beynim hâlâ kendi iradesinin emrinde. Sizinle yola çıkmam, baylar! Yakama gamalı haç takmam, sosis sahtekârlığı yapmam, suçsuz hanelerin duvarlarına insan kıçına benzer suratlar resmetmek için karanlıkta kaldırımlarda dolanmam, susmam. Ayrıca bugüne kadar elime kan değil, olsa olsa baskı mürekkebi bulaşmıştır.”
Franz’ın nasıl olduğunu anlayamadığı bir biçimde her şey değişmeye başlar. Hızla. Komşular birbirini Gestapo’ya şikayet etmeye, her köşe başında siviller görülmeye başlar. Şehrin en büyük oteli Gestapo merkezi olur. Yahudiler yavaş yavaş işlerini kaybeder, mektuplar açılıp okunur, komünistler tutuklanır, “Çok Yaşa Hitler” demeden selam verilemez. Serseri diye ciddiye alınmayan Naziler gün gelir tüm devlet dairelerini ele geçirir. Artık ya Nazi’sindir ya da düşman.
Otto Trsnjek’in sonunu hepimiz tahmin edebiliriz. Franz bu koca şehirde, anlamadığı olayların ortasında, hâlâ unutamadığı ilk aşkının ardında ve on sekiz yaşında tek başına tütün dükkânını çevirmek durumunda kalır. Geri dönmeyi kendine yediremez, artık dönülmez bir yola girdiğini hissettiğini de anlarız. Annesiyle küçük kartpostallar biçiminde başlayan yazışmalar uzun ve duyguları saklayan korku dolu mektuplara dönüşür. İşler bozulur, Yahudi müşteriler yok olur, kalan tek dostu Profesör Freud, Yahudi olduğu için mal varlığının üçte birini imparatorluğu terk etme bedeli olarak öder ve Londra’ya sürgüne gider. Franz birden büyümek zorunda kalır.
Romanın en can acıtıcı yerlerinden biri dükkânın iyi müşterilerinden komünist işçi Kızıl Egon’un hikâyesi. “Sırf bıçağa dokunmak istemediği için tereyağını bile ekmeğe eliyle süren” barışçıl Egon’dan korkunç bir saldırgan, bir katil yaratan gazetelerden tutun da “milli” hisleriyle bu saldırıyı önleyen kadın ve erkek vatandaşlara kadar herkesin pençesine düştüğü bu korku imparatorluğu içinde olduğumuz kısır döngüyü anımsatıyor maalesef. Yaşadığımız günlerde böylesi romanları okumak bazen insanın nefesini kesiyor, benzerlikler yürek burkuyor, bir an her şeyin geçeceğine inanırken hemen sonrasında Otto’nun sözleri yankılanıyor kulaklarımızda: “Bu hep böyledir, hep böyleydi ve hep böyle olacak.”
Adım adım etkileyici bir biçimde ulaşılan sonuyla, yazarının aynı zamanda senarist olması nedeniyle bazen gözünüzün önünde beliriveren sahneleri, sinematografik detaylarıyla unutulmayacak bir roman Tütüncü Çırağı. Müthiş kapak tasarımından ve Oktay Değirmenci’nin pürüzsüz Türkçesinden bahsetmemek olmaz. Umarım Seethaler’in bundan sonraki romanlarını da hemen okuruz.


Banu Yıldıran Genç

Robert Seethaler
Tütüncü Çırağı
çev: Oktay Değirmenci

Jaguar Kitap, Ekim 2017, 214 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlandı.

31 Ocak 2018 Çarşamba

İlk Yılların Ekmeği

Savaş sonrası ilk yıllar
Heinrich Böll çok genç yaşlarda okuduğum Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’yla aklımda yer etmiş bir yazar. Daha Baader Meinhof örgütünden haberim yokken okuduğum bu roman, medyanın ne denli taraflı olabileceğini ve halkı nasıl yanıltabileceğini gözler önüne seriyordu. Sonra Baader Meinhof’u da medyanın ne kadar alçalabileceğini de öğrendim, hatta sonuncusunu yaşayarak hep beraber öğrendik. Heinrich Böll’ü usta bir yazar olmanın yanı sıra vicdanlı bir aydın yapan unsur da bu. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemiş, savaş öncesi, sırası, sonrası dememiş, hassas denge filan gözetmemiş, doğru bildiği ne varsa yazmış. Hem de usta bir dil ve anlatımla.
İlk Yılların Ekmeği 1955 yılında yayımlanmış. On yıl önceki savaştan yenik çıkmış bir halk var aslında romanın tam ortasında. Bu halk tekrar ayakları üstünde durmaya çalışıyor, açlıkla sefaletle geçen 1940’lı yıllar sonrası tekrar kendini “insan” gibi hissetmeye başlıyor ama bir taraftan da geçmişte yaşananların, o kolektif suçluluk hissinin verdiği vicdan azabıyla olsa gerek eskiyi konuşmuyor, yaşananlar sanki hiç olmamış gibi yapmaya çalışırken, kendinden utandığı için birbirinden de olabildiğince uzak duruyor.
Heinrich Böll aslında anlatının merkezine savaşı yerleştirmişken yine de savaşla, bombalamalarla, mahvolan bir ülkeyle ilgili çok yorum yapmıyor, küçük ayrıntılarla, birkaç sözcükte savaşın, savaş döneminde büyümenin ağırlığını olanca etkisiyle veriyor zaten. “Üç, dört, altı ya da dokuz yıl boyunca hayatımı paylaştığım, bombalar düşerken beraber sığınakta oturup kaldığım insanlar karşımdaydı işte. Sınıftaki sınavlar, omuz omuza başarılan savaşlardı; yanan okul hep birlikte söndürülmüş, yaralı Latince öğretmeninin yarası sarılmış, hep birlikte taşınmış, hep birlikte sınıfta kalınmış; bu olaylar insanı sonsuza değin birbirine bağlayacakmış gibi görünmüştü o zaman – ama birbirine bağlanılmamıştı, sonsuza değin bağlanmak şöyle dursun, hiç bağlanılmamıştı.”
Roman, Walter Fendrich’in geçmişteki bir pazartesi gününü anımsamasıyla başlıyor. O pazartesi günü olanların onu nasıl değiştirdiğini, neredeyse on iki saatlik bir sürede geçmişiyle, bugünüyle ve geleceğiyle hesaplaşmasını roman boyunca satır satır takip ediyoruz. Pazartesi günü Fendrich, yaşadığı kente üniversitede okumak için gelecek Hedwig’i tren istasyonundan karşılamalı ve daha önceden ayarladığı pansiyona yerleştirmelidir. Hedwig, Fendrich’in babasının meslektaşı Muller’in kızı, çocukken bir iki kez gördüğü, anımsadığı kadarıyla sarışın soluk bir kız. İstasyona gitmeden babasını ve geldiği kasabayı düşünen Fendrich’le beraber geçmişe yolculuk yapıyor ve savaş yıllarında geçen lise öğrenciliğine tanıklık ediyoruz. Babasının çok dürüst, eşitlikçi bir öğretmen olduğunu öğreniyoruz. Fendrich’in anılarında, akşamları açlıktan ne yapacaklarını bilmez durumdayken oğlunun ısrarları sonucu fırıncının elinde kalan ekmeklerden mahcup bir ifadeyle istemek zorunda kalan bu öğretmenin gün gelip de fırıncının oğluna düşük not verdiğini, bu nedenle o ekmeklerden de olduğunu bir film sahnesi izler gibi yaşıyoruz.
Ekmek hem bir gerçeklik hem de metafor olarak ilk bu anıda yer alıyor. Fendrich’in gençliğiyle ilgili hatırladığı en önemli şey açlık ve o açlığı doyurabildiği en önemli nesne: ekmek. Kendini açıklayabilmek adına uzun uzun anlatıyor hissettiklerini: “On altı yaşında bir çırak olarak kente geldiğim zaman açlık bana bütün fiyatları öğretmişti. Taze pişmiş ekmek düşüncesi kafamın içini serseme çeviriyordu, çoğu zaman akşamları saatlerce kentin içinde dolanıp yalnızca tek bir şey düşünüyordum: ekmek... Gözlerim yanıyordu, dizlerim halsizdi, içimde kurtlara yakışacak bir duygu vardı. Ekmek. Bazı insanlar nasıl morfin delisiyse ben de ekmek delisiydim.”
On altı yaşında oğlu olan biri olarak bazen yüreğim parçalanarak okudum açlıkla ilgili satırları çünkü erkek çocukların büyürken yaşadığı açlığı çok iyi biliyorum, o kemiklerin uzadığı, ellerin ayakların deli gibi büyüdüğü üç beş yıllık sürede bedenin ihtiyacı olanı sürekli alması gerekiyor ve bu alınanların yakılma süreci iki saat filan sürüyor. Neredeyse bebekliği anımsatan iki saatte bir beslenme döngüsüne giriliyor ta ki boy atana ve bir sonraki büyüme atağına dek.
Çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı açlık Fendrich’in tüm yaşamına damgasını vurmuş. Yine açlığın aslında sadece çocukları değil herkesi nasıl etkilediği hatta çirkinleştirebildiği küçücük bir olayla anlatılıyor. Küçük ama savaşın ve yaşananların korkunçluğunu tam orta yerinden hissettiren bir olay. Fendrich’in annesi uzun yıllardır veremdir ve eve dönmesine bir türlü izin verilmediğinden oğlunun anılarında daha çok hastane ziyaretleriyle yer etmiş. Bu ziyaretlerden birinde annesinin oda arkadaşının vefatı sonrasında yaşananlar da unutamadıklarından. Akşam işten çıkıp ziyarete gelirken karısına konserve et getiren adam daha sonra karısının ölümünü öğrendiğinde kaybını, acısını filan bırakıp etin derdine düşmüştür. “Daha dün getirmiştim, dün akşam işten çıkıp geldim, saat on sularında, gece öldüğüne göre onu yemiş olamaz (...) Et nerede? Eti istiyorum – O bir kutu eti geri almazsam bütün odayı darmadağın ederim, bilmiş olun (...) Ben eti isterim... orospu karılar, hırsızlar, katiller.” Böyle böyle bağırarak sinir krizi geçiren bu adamın trajedisinin altında yatanlar, savaşın ve açlığın insanı getirdiği korkunç durum Fendrich’in anılarına da bizim vicdanımıza da damgasını vuracak denli etkili.
Belki de gördüğü bu açgözlü insanlar, tanıklık ettiği mahvolmuş yaşamlar yüzünden Fendrich herkesi o açlıkla sınanan günlerde ne yaptığıyla yargılıyor. Bu yargıları nedeniyle uzun zamandır yanında çalıştığı, kendisine işi öğreten Wickweber’den de nefret ediyor, birlikte olduğu “patron kızı” Ulla’dan da... Bu nefretinin nedenini romanın sonlarına doğru öğreniyoruz, savaş sonrası akbabalarından biri olan Wickweber, Yahudilerin öylece bırakıp kaçmak zorunda kaldıkları evlerine girip satılabilecek ne varsa alınmasını sağlamakta, bazen küvetlerini bile su dolu bırakıp kaçmak zorunda kalan bu insanların trajedisi bir yana, sefalet nedeniyle bu pis işleri yapmak zorunda kalan Fendrich ve arkadaşlarının vicdan azapları bir yana, asıl kötülük bir gün buzdolabını taşırken düşen bir işçi çocuğun ölümünden sonra gün yüzüne çıkıyor. Wickweber ve Ulla çocuğun öldüğü günün akşamına şirket kayıtlarında isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekip hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam ederler. Fendrich’in tüm bunlarla yüzleşmesini sağlayan şey Hedwig’dir, onun gelişi, karşılaştıkları an mucizevi bir biçimde âşık olması, o aşkın onu tekrar iyi bir insan olmaya yöneltmesi...
Hep kötüler mi vardır hayatta? Hayır, Hedwig gibi masumlar, Fendrich’e çıraklık döneminde hep yardımcı olan Hemşire Clara gibiler de vardır. O Hemşire Clara ki vermesi gerekmediği halde bütün açlara ekstradan yemekler bulup buluşturup tütününü bile paylaşmıştır. Hedwig’le tanışıp onun sayesinde geçmişiyle yüzleşince tüm bunları anımsıyor Fendrich. Artık önünde güzel günler vardır, o pazartesi gününde ilk kez âşık olmuş, Ulla’dan ayrılmış, ayrılırken babası ve kendisi hakkında düşündüklerini açıkça söylemiş, geçmişten kalan küçük borcunu ödemiştir. Ekmeksiz kalma ihtimali azalmış, zor da olsa mesleğinde iyi bir yere gelmiştir. En zor günler, ev sahibesi Frau Brotig’i “Bir insanın ömrünün en iyi yılları, yirmi ve yirmi sekiz yaşlar arasındaki yıllar, bizden çalındı.” diye ağlatan yıllar geçmiştir. İlk yılların zorlu ekmeği kazanıldıysa eğer, gerisi gelecektir.
Umuda yelken açan bu incecik kitapta Heinrich Böll’ün usta yazarlığı çok etkili ama Zeyyat Selimoğlu’nun doğal ve temiz çevirisini de anmadan geçmemek gerekir.


Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


14 Ocak 2018 Pazar

Islak Balık

Islak Balık’tan Babylon Berlin’e
İletişim Yayınları bir süredir Alman polisiyeleri yayımlıyor. Genelde siyasi polisiye olan bu kitaplar günümüz Alman edebiyatına dair çok şey söylüyor aslında. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve sonrası polis teşkilatına, politikasına, insanına dair pek çok ipucu veren kitaplarda en net olan, Almanların yaşananlarla yüzleşme isteği. Olan bitenle yüzleşme isteğinin ne kadar insani olduğunu ve sanatı ne denli farklılaştırabildiğini Avrupa ülkelerinde görüyoruz. Bizim açımızdan henüz öylesi bir umut yok.
Volker Kutscher 1962 Köln doğumlu bir yazar. Alman filolojisi, felsefe ve tarih okuduktan sonra gazetecilik yapmaya başlamış. Islak Balık genç bir komiserin ilk macerası. Şimdilik altıncı kitaba erişen Komiser Gereon Rath’ın en toy hâlinin anlatıldığı romanın alt başlığı da Gereon Rath’ın İlk Vakası. İletişim Yayınları sağ olsun bazı başka yayınevleri gibi seriye ortadan başlayıp atlaya zıplaya ilerlemek yerine düzgünce ilk kitaptan başlamış yayımlamaya.
28 Nisan 1929 tarihinde başlayan roman Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ve Versay Antlaşması’yla hezimete uğramış bir Almanya’yı anlatıyor. Savaştan içlerindeki hınçla dönen binlerce askere özellikle dikkat çekiliyor çünkü antlaşma gereği Almanya’nın asker sayısı sınırlanmış. Bu askerlerin sivil hayata nasıl döndükleri ise ortada. Kahverengi Gömlekliler, Çelik Miğferler gibi sivil ama silahlı örgütlerle Almanya’nın adım adım nereye gideceğini ise ne yazık ki biliyoruz.
Roman öncelikle bize Köln’de Cinayet Masası’nda çalışırken bir sivili vurması nedeniyle izini kaybettirmek amacıyla babası tarafından Berlin’e, Ahlâk Masası’na tayin ettirilen Gereon Rath’ı tanıtıyor. Babası Köln Emniyeti’nin başında olduğu için roman boyunca üstleri tarafından kayırılan Gereon, içten içe diğer polislerin alay konusudur. Güçlü ve otoriter baba, askerden dönmeyen kardeş, sevilmeyen çocuk olma gibi psikolojik unsurlar ana karakterin derin bir biçimde çizilmesini sağlıyor. Rath’ın “Amca” takma adlı, babacan tavırlı amiri Bruno Wolter sayesinde büyükşehirde hissettiği taşralılık ve yalnızlık duygusu bir nebze azalır. Wolter de eski askerdir ve bir yerde geçmişi şu sözlerle anımsar: “Savaş uzadıkça daha da kirlendi. (...) Fakat sonunda Kızıllar Berlin’de İmparator’u devirip, teslim anlaşmasını imzaladığında Almanya’nın da geleceği söndü. Üstelik o ve birliği üç yıl boyunca bir milim bile geri adım atmadığı halde. Fransa’nın göbeğinde, düşmanın ülkesinin orta yerinde hiç geri çekilmeden sağlam durdukları halde. Buna rağmen her şey dağılmıştı. Uğruna savaştıkları ülke yoktu artık. Adı hâlâ Almanya olsa da, artık onların ülkesi değildi.”
Bu satırlardan da anlaşabileceği üzere poliste, politikacılarda, halkta genel bir Kızıl nefreti hakim. O yıllarda Ekim Devrimi’nden kaçıp Almanya’ya sığınan Ruslar bir taraftan, Lenin sonrası Stalin’den kaçıp gelen Bolşevikler bir taraftan, Berlin’de kendi mahallelerini oluşturacak kadar kalabalık bir Rus nüfusu var. Bunun dışında Alman komünistler de çok fazla. Romanın ilk bölümlerinde yaklaşan İşçi Bayramı öncesi yine bizim için tanıdık olan inanılmaz önlemler alınır, polisler “kanlı 1 Mayıs’ta” işçi mahallelerinde orantısız güç kullanıp onlarca sivili öldürür. Bu ölümlerden birini teyit eden doktorun da komünist olduğu anlaşıldığında Gereon’un sorduğu soru halkın bakışını açıklıyor asında: “Siz doktorsunuz, neden komünist oldunuz?”
Gereon Rath’ın ilk vakası Rusların birbiri ardına ölü bulunduğu oldukça karışık bir vaka. Kitap adını Cinayet Masası’ndakilerin çözülememiş dosyalarından alıyor: Islak Balık. Olaylar Ruslar dışında oradan kaçırılan altınlara, bu altınlardan SS’lere kadar uzanıyor ve girift bir hâl alıyor. Kitabın başlarındaki anlatım bu nedenle önce ağır tempolu gelse de sonraları okurun işine yarıyor, sonlara doğru hızlanan akış ve olayın bütünlüklü çözümü Volker Kutscher’in hem dönem bilgisini hem yeteneğini takdir etmemizi sağlıyor.
Romanda yeni yeni belirmeye başlayan SS’lerle ilgili de ilginç anektodlar var. “Karşısındaki adamın üzerinde kahverengi bir üniforma, belinde siyah bir kemer ve kolunda da, o günlerde Berlin’de giderek daha sık rastlanmaya başlanan, üzerine beyaz bir dairenin içinde siyah bir gamalı haç işlenmiş kan kırmızısı bir pazı bandı vardı.” Yine üç beş yıl sonra tüm gücüyle ortaya çıkacak olan Hitler’in adı da birkaç satırda geçiyor. “Duvarda, aynı 2. Wilhelm gibi mizahtan tamamen yoksun bir ifadeyle bakan, Charlie Chaplin bıyıklı, Hitler denen şu tuhaf adamın çerçeveli bir fotoğrafı asılıydı.” İlk kitapta bu kadar az geçen bu adın serinin diğer kitaplarında çok daha fazla karşımıza çıkacağını tahmin etmek zor değil. Umalım ki İletişim Yayınları seriyi Cem Sey’in dikkat çeken başarılı çevirisiyle, hızla devam ettirsin.
2007’de yazılmış bu ilk roman 2017’de Almanya’nın bugüne dek en pahalı prodüksiyonuyla Babylon Berlin adında iki sezonluk bir dizi haline getirildi. Bir polisiyesever olarak her zamanki gibi önce kitabı okumanızı, sonra diziyi izlemenizi tavsiye edeceğim. Dizinin konusu zaman zaman farklılaşsa da ana aksen aynı ve özellikle sanat yönetimi ve müzikleri için bile olsa izlemek lazım.


Banu Yıldıran Genç

Islak Balık – Gereon Rath’ın İlk Vakası
Volker Kutscher
çev: Cem Sey
İletişim Yayınları, Aralık 2017, 480 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...