80'ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
80'ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Mısır Koçanlarını Kızartan Koku


En acı gerçekten en tatlı hayale...
Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken sık sık kitabın başındaki aile ağacına bakardım, kim kimdir bilmek, romandaki baş döndürücü hareketi anlayabilmenin tek yoluydu. Nibel Genç’in geçtiğimiz aylarda yayımlanan Mısır Koçanlarını Kızartan Koku adlı öykü kitabında ise, insanı resim yapmaya heveslendirecek denli güzel kapağın içine ben çizdim aile ağacını. Bir roman bütünlüğünde de, ayrı ayrı öyküler hâlinde de okunabilecek bir kitap Mısır Koçanlarını Kızartan Koku. Öykülerin hemen hepsi Ezima’nın ailesini, ailenin yaşadıklarını konu alıyor. Aile Dersimli Kürt olunca, kitap hâliyle neredeyse bir Türkiye tarihi oluveriyor. Ezima belki de yazarın iç sesi olarak yazma planını şöyle aktarıyor: “Gerçek kurmacaya benzerse ağırlığı hafifleyebilir, kesinlikleri belirsizleşebilirdi. Her şey kurgunun doğal akışına uygun sıraya konulsa, roman metaforlarının ironisini oluşturarak yol alsa, Ezima’nın hüznü ve matemi ciddiyetini kaybedebilirdi.” Gerçekten de müthiş hayal gücü, en acı olaylarda bile ironiyi eksik etmemesi, büyülü gerçekliğe ve üst kurmacaya göz kırpan döngüsel yapısıyla Mısır Koçanlarını Kızartan Koku Türk edebiyatında eksik olan bir bölümü dolduruyor.
Marquez’in hayali kasabası Macondo gibi, kitaptaki öykülerin de büyük bir çoğunluğu hayali Dersim kasabası Meyman’da geçiyor. İlk öykü Keçi Kılından Heybe bize her şeyin odağındaki ana karakter Ezima’yı tanıtırken 1994’de Meyman’ın askerler tarafından yakıldığı günü anlatıyor öncelikle. Kitabın adı, köyünden biraz uzakta yaşananlara tanıklık eden on bir yaşındaki Ezima’nın betimlemesiyle oluşuyor. Ezima, göçtükten yıllar sonra bile bu kokuyu anımsayıp o gün nelerden bu kokunun yükseldiğini listelemeye çalışır: “1) Dudakları eğri dikilmiş bez bebek 2) Kareli kanepe 3) Sarı boncuklu tülbent 4) Kırık kazma sapı...” diye diye 127. maddeye gelse de, o günü hiçbir zaman tam olarak anlatamayacağını bilir. Bu maddelerdeki nesnelerin çoğunun ise kitaptaki öykülerin adları olması, nesneler dünyasıyla edebiyat arasında kurulmuş köprünün ustalıklı mimarisini gösteriyor aslında.
Öykülerin her birinin birbirinden hoş adlarıyla başlayabiliriz belki. Her bir öykü, adıyla, içeriğiyle ve betimlediği nesnelerle bir sonraki öyküye ilmek atıyor. Fitilli Gaz Lambasının Dantel Kılıfı öyküsünde Elif’in hayatında ilk kez klam dinlemesiyle yaşadığı duygusal patlamada okurlar olarak biliyoruz ki o klamın da klamın kaydedildiği kasetin de hikâyesi bize aktarılacaktır. Ve beklediğimiz gibi Nibel Genç bir sonraki öykü Sağ Köşesi Kırık Siyah Kaset’e yolculuyor bizleri. Bu yolculuklarda, en ufak bir detay -ki bolca nesneden, bolca kişiden bahsedilen öyküler bunlar- atlanmıyor, en ufak bir boşluk bırakılmıyor ki doldurulmasın. Daha ilk öyküde Ezima’nın annesine kızgınlığını merak ederken sonlara doğru kitabın en farklı öykülerinden biri olan Uçuk Mavi Yünden Şifa Çiçeği Desenli Erkek Kazağı’yla bu merakımız gideriliyor. Nibel Genç aslında bir roman kahramanı derinliği katıyor bütün karakterlerine, hepsini bir biçimde tanıyoruz ve anlıyoruz.
Öyle unutulmaz masalsı karakterler var ki, Ezima’nın adını aldığı (adın alınması da başka bir öyküye atılan ilmek elbette), kapalı yerlerde uyuyamayan, deli bilinen Waye İvrayim, rüyasında bile kocası İvrayim’le didişip duran babaanne Eşliye, köyde bir ilki başararak kimseyle evlenmeyeceğini açıklayıp çeyiz sandığını köyün orta yerine getirip içindekileri cümle âleme dağıtan büyük hala Zeyne, daha küçücük bir çocukken anlamını bilip de kelimesini bilmedikleri için bir sözlük arayan filozof enişte İmam, 80’leri hapiste geçiren kirpi saçlı hala Elif, 90’ları hapiste geçiren baba Hüseyin... tüm karakterler birbiri içine geçmiş öykülerde anlatıyı bütünlüyor, güçlendiriyor.
1939’da sürgüne gönderilmiş, sonraları geri dönebilmiş ve 1994’te yakılarak varlığına son verilmiş “hayali” bir köyün halkının politik birer birey olmasından daha doğal bir şey olamaz. Öykülerde ziyarete gidilen tutsaklar, karşılaşılan gerillalar olarak karşılaştığımız bu politiklik, yine hayali bir yazar Mehmet Tahir İskanoğlu’nun anlatıldığı, sürgün sonrası yaşanan saçmalıkları yüzümüze vurduğu mizahı ve acısıyla Tütün Tabakası öyküsünde zirveye ulaşıyor. İskanoğlu, yazdığı “İsyan İskan İmza Kürdün Üçgeni” adlı kitapla biliniyor. Tütün Tabakası öyküsünde kitabın adını şöyle açıklıyor: “Devlet önce Kürtlerin varlığını inkâr etmişti, sonra da oraya buraya serpiştirdiği Kürtlere vücudunuzu ispat için her gün imza atacaksınız demişti. Mehmet Tahir İskanoğlu’na göre bu ‘Cennetteki meyveyi yemeyeceksiniz,’ şakasından sonra yapılan en ciddi şakaydı. İkisi de şakaydı ama sonuçları öyle vahimdi ki bu nedenle iki şaka da gayet ciddiydi.”
Kurgusunun, detayların inceliğinden bahsetmişken Nibel Genç’in büyük bir ustalıkla kullandığı üst kurmaca yönteminden de bahsetmek gerekir. Öykü içinde öyküler, kitap içinde kitaplar ve her şeyin hayal olduğunun sık sık anımsatıldığı satırlar. Okurunun neye, nasıl tepki vereceğini çok iyi tasarlamış bir yazar karşımızdaki. Ezima’nın hikâye kurmak hakkında düşünceleri uzun uzun anlatılır ve ben bir okur olarak “Burası biraz uzamış.” diye kenarına not alırken, şöyle devam edip okuruna göz kırpıyor Nibel Genç: “Evet, bazen Ezima hikayeleri nasıl yazdığı üzerine konuşmaktan kendini alamıyordu.”
Nibel Genç, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Murat Saat gibi, çok uzun yıllardır hapiste. Kitabın arka kapak yazısını bir dönem aynı koğuşu paylaştıkları Necmiye Alpay yazmış. “Gerçekliğin içine gerçeküstücülüğü çeşitli muzip, sürpriz yaratan dozlarıyla yerleştiriyor. Hoş bir biçimde naif. İçerisiyle dışarısıyla her tür cezaevini büyük bir rahatlıkla aşan bir düş gücünün söylemiyle.” Alpay’ın bu sözleri dışarıda da cezaevinde gibi hissettiğimiz bu günler için geçerli. Nibel Genç’in bakışı, o çocuksu ayrıntıları betimleyişi, en olmadık yerde insanı gülümsetişi aslında içeriden dışarıya bir umut gönderiyor sanki. Umarım bir an önce Ezima’nın yazıp çöpe attığı romana da kavuşuruz. 
Banu Yıldıran Genç


Nibel Genç, Mısır Koçanlarını Kızartan Koku, NotaBene Yayınları, 2017, 189 s.
* Bu yazı Notos'un Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Ada Öyküleri

Ege adaları ve bilinmeyen yaşamlar...
Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından olan Edmund White ilk kez Türkçeye çevrildi. Özellikle eşcinsel edebiyatın Amerikalı öncülerinden olan White’ın önce Ada Öyküleri’ni, hemen ardından önemli bir biyografisini, Rimbaud - Bir Asinin Çifte Yaşamı’nı peş peşe yayımlayan Edebi Şeyler sayesinde geç de olsa bu yazarla tanışmış olduk.
Türkiye'deki okurları için derlediği Ada Öyküleri’ne özel olarak bir önsöz de yazan yazar, İstanbul’un kendisi için öneminden, Büyükada’da geçirdiği yazlardan ve öykülerinin yazılış sürecinden bahsediyor. Önsözde hissedilen içtenlik bütün kitaba da yayılmış durumda. Belki bu konularda hâlâ sıkıntılı bir ülke olmamızdan, belki edebiyatımızın bu yönünün eksikliğinden, kitabı okurken sık sık eşcinsel olduğunu bildiğimiz ve bunu açıklayamadan ölmüş gitmiş yazarlar geldi aklıma... Bunu hiçbir biçimde eleştirmek için söylemiyorum, açılanları da bu şartlarda çok cesur buluyorum ama dediğim gibi öykülerin samimi tonu, bilmediğimiz yaşamların, iki erkek arasında yaşanan aşkın ve seksin tüm doğallığıyla aktarımı, aslında daha özgür bir dünyada bir Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan, bir Nahit Sırrı Örik’ten ne de güzel ve farklı şeyler okuyabilirdik diye düşünmeme neden oldu.
Edmund White önsözde hayatı boyunca hep adada yaşadığından bahsediyor, Manhattan, Ile. St. Louis, Girit ve Büyükada. Girit ve Büyükada'da geçen öyküler belki coğrafi olarak da kendime yakın bulduğumdan kitapta en çok sevdiklerim oldu. İkinci öykü Kâhin büyük bir acıyla açılıyor. Özellikle 90'lı yılların Amerikan filmlerinden biraz aşina olsak da AIDS'ten yaşamını kaybeden birinin bu denli detaylı anlatımını, hastalığın ilerlediği süreçte yaşanan zorlukları ilk kez okuyorum. "Şu anda en iyisi George'u unutmak gibi geliyordu, en azından bir süre; korku atmosferini, gece yarısı hastaneye gidişleri, hastalıkların peş peşe korkunç bir biçimde patlak verişini -boğaz mantarı, beyinde mikrop, bağırsak kanaması, kıçı halka halinde çevreleyen herpes-, küçülen bedenin her santimetresini inceleyen fiberoptik, beyin tarayıcı ve röntgen ışınlarını, morfin tabakaları altına gömülen can çekişmeyi unutması gerekiyordu."
Uzun yıllar süren birliktelikten sonra Ray'in, George'un on beş ay süren hastalığı ve ölümü ardından yalnız kalışı, dünyadan elini eteğini çekişi, hissettiği yokluk ve eksiklik duygusu öykünün okuru en etkileyen bölümlerinden. İlişkilerinin nasıl başladığı, Ray'in Ohio'nun kuzeyinde çiftçi babası ve kütüphaneci annesiyle geçen çocukluğu, babasının isteksizliğine rağmen okudukça okuması ve doktorası için Toronto'ya gidişinin ardından asıl kimliğini bulması aktarılırken bir dönem de gözümüzün önünde canlanıyor aslında. 70'lerde yükselen gey hareketi, politize olan gençlik, sonrasında çılgın kostümlü partiler, su gibi tüketilen içki, uyuşturucu ve zamanla birer birer kaybedilen arkadaşlar... Öykülerin hepsinde AIDS'ten ölen birilerinden bahsediliyor ki Edmund White'ın 70'lerin başında altı gey yazarla kurduğu Violet Quill edebiyat grubunun dört üyesi dahil, birçok arkadaşı bu hastalıktan hayatını kaybetmiş. O nedenle AIDS'ın ve ölümün gölgesi hemen hemen tüm öykülerde hissediliyor.
Ray'in bir arkadaşının ısrarıyla ressam arkadaşlarının yanına Girit'e, Hanya'ya tatile gitmesiyle öykünün coğrafyası da tonu da değişiyor. Hanya'nın evlerinin, ara sokaklarının, erkeklerinin anlatıldığı satırlarda biz okurlar da Edmund White'ın gözlem gücünü görüyoruz. Amerikalı bir yazar için oldukça farklı olan bu kültürün kodlarını, öyküde para için zengin orta yaşlı Amerikalı erkeklerle birlikte olan genç Yunan delikanlılarının jest ve mimiklerinde bile okuyabiliyoruz. Hayatında hiçbir zaman parayla seks yapmayacağını iddia eden Ray'in kendisini adadaki ritüellere kaptırması çok da uzun sürmüyor ve romantik kahramanın parayla yaptığı ilk seks bir süre sonra aşka dönüşüyor.
Kitabın son öyküsü Geniş Yürekli Bir Kadın ise önce Naksos adasında, sonrasında Büyükada'da geçiyor. Anlatıcının kendini son derece basit cümlelerle tanıtarak başladığı bu öykü her satırda bir önceki paragrafta okurun merak ettiklerinin cevabını veriyor neredeyse. "İngiliz arkadaşım Helena yukarıda oturuyor – bu noktada da basit bir gerçek yanıltıcı olabilir, çünkü bizim bir çift olduğumuzu düşünebilirsiniz; oysa ben geyim (faal değilim), Helena ise hetero (faal değil). Yunanlıların hepsi bizim evli olduğumuzu varsayıyor; bu yanılgıyı sürdürmek de bizim işimize geliyor."
Helena'yla yıllar süren arkadaşlık, tatilleri beraber geçirmeler, en sonunda ikisinin de emekliliklerini aynı adada, aynı evde geçirmelerine kadar uzanır. Anlatıcının yaşamını genellikle anılarını düşünerek geçirdiğini söylemesi, eski bir tatili anımsamasına yol açar. 1984 yılında Büyükada'da Helena'yla üç aylığına kiraladıkları yalı ve bu yalıda yaşanan büyük aşk öykünün asıl konusunu oluşturacaktır. Türkiye'de sadece üç yaz yaşayan Amerikalı bir yazarın İstanbul'u ve özellikle yalıyı kiraya veren aileyi anlatımı ise hayranlık verici. Özellikle ev sahibi Bayan Tekinhan ve oğlu Davud'un ilk karşılaşmadaki rolleri, Osmanlı torunu olduklarını biraz hor görerek vurgulamaları, "... gizli gizli böbürlendikleri şeye hayıflanırmış gibi yaptıkları bu züppece oyun" ve sonrasında yaşananlar, yazarın Türk toplumunu ne denli iyi tanıdığının göstergesi. Davud'la anlatıcının aşkından başka yazarın İstanbul'u oldukça sinematografik bir biçimde betimlemesi, Kapalıçarşı'yı, Boğaz'ı, Pera Palas'ı ve bazı olağanüstü Kurban Bayramı detaylarını eski bir İstanbul belgeseli izlercesine gözümüzün önünde canlandırıyor. Bu öyküyü unutulmaz yapan özelliklerden bir diğeri ise iki bambaşka insanın unutulmaz dostlukları. Gey olan anlatıcı bazen sayfalar boyu Helena üzerinden kadınlarla erkeklerin karşılaştırmasını yapıyor, yer yer itirafa dönüşen bu düşünceler öykünün samimiyetinin doruğa çıktığı anlar.
Her ne kadar doğarken taşıdığım kimliklerden övünç duymanın saçmalığını bilsem de yabancı yazarlardan İstanbul'u okuduğumda çocukça bir sevinç duyuyorum. Edmund White'ın öyküleri hem ufkunu açmak isteyenlere, hem Amerikan eşcinsel edebiyatından iyi bir örnek okumak isteyenlere, hem de 80'li yılların İstanbul'unu özleyenlere iyi gelecek. Roza Hakmen'in mükemmel çevirisiyle...


Banu Yıldıran Genç
Edmund White, Ada Öyküleri, Edebi Şeyler, Mart 2017, 167
* Bu yazı Notos'un 65. sayısında yayımlanmıştır.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Anne Kız, Harikasın

Renkler, tatlar, kokular...
Hayatımızdaki güzel şeyler bir bir kaybolmazdan evvel Radikal’da Elif Türkölmez’in yazılarını okumayı çok severdim. Küçücük bir detaydan yola çıkıp kurduğu yazıları nasıl olurdu bilmiyorum illa bam telime dokunur, yazıdaki renkler, kokular, anlar üst üste peş peşe beynime anıların üşüşmesini, unuttum sandığım şeylerin aslında oralarda bir yerlerde beklediğini anlamamı sağlardı. Ayın anı yağmurunu bu kez Türkölmez’in ilk öykü kitabı Anne Kız, Harikasın’ı okurken hissettim. Gazete yazılarında bir biçimde güncele bağlanan o detaylar bu kez kurmaca bir dünyaya yelken açmış ama kurmaca dünya gerçeğinden pek de farklı olmuyor, özellikle de gerçeklerin bu denli fena olduğu bu memlekette, o nedenle aynı gazetedeki yazıları gibi bu öyküler de Adile Naşit-Münir Özkul filmleri gibi aynı anda hüznü ve sevinci yaşatıyor.
Bu ara nedense hep çocukluk üzerine bir şeyler okudum, hatta yazdım. Şimdilerde çok moda oldu geçmişten, çocukluktan bahsedip edebiyatın, yazının dümenini nostaljiye kırmak, eskiden her şey bambaşkaymış, çok güzelmiş gibi anımsamak. Elif Türkölmez’in farkı biraz burada aslında, eskiden de çoğu şeyin iyi olmadığını gösteriyor bize, gecekonduda büyüyen çocuklar için, Kürtler için, küçük yaşta evlendirilen çocuklar için... Türkölmez öyküleri özellikle 80’lerde büyüyen çocukları etkileyecek. Geçmişe özlem insana has duyguların en baskınlarından, gerçeklikten kaçma mı, yalanlara inanma mı, çocukluğun masumiyetinin çekiciliği mi bilmiyorum ama öykülerde bir yandan eski evlerimizdeki o eşyaları, ritüelleri, ailemizin gençliğini anımsayıp o özlem duygusunu sonuna dek yaşarken bir yandan da unutmaya çalıştığımız, beynimizin arkasına attığımız umursanmamayı, şiddeti, ne olursa olsun her şeyin toz pembe olmadığı günleri bilinçüstüne çıkaracağız.
Şu hayatta var olan herkes kendine yer bulabilir Elif Türkölmez’in öykülerinde. Eski İstanbullu hanımefendiler, köyden kente göç etmiş aileler, evlilik programı sırası bekleyen genç kızlar, işten atılıp da tazminat bekleyenler, kocasının ikbali için kapanmak zorunda kalan kadınlar, memleketin doğusunda doğduğu için utananlar... Kitabı bitirince hem "batsın bu dünya" deyip kederlenmek hem de iyi insanların, iyi anların, iyiliğin hâlâ var olduğu inancıyla dolup taşmak ise Elif Türkölmez’in alametifarikası.
Yazarın kullandığı dilin ve diyalogların doğallığı öykülerin bu denli etkili olmasının başlıca nedenlerinden. Bu diyaloglar yaşadığımız absürt durumları, hatta keşke yaşamasak dediklerimizi de gözler önüne seriyor bazen.
Börekçi, tezgâhın başında, bebeği kolayca yutsun diye ekmeğini lokma lokma yapan bir anne misali pideleri ve poğaçayı şerit şerit doğradı.
Serkan, Nergis’in ellerini tutup, ‘Şuna Kürt böreği demesen,’ dedi.
Neye?’ dedi Nergis. ‘Kürt böreğine mi?’
O sırada böreği geldi, üzeri şekerli...
Ya ne bileyim... Biz de solcuyuz tamam ama Kürt deyince tüylerim diken diken oluyor be.’
Nergis çayından bir yudum aldı.
Sustu.”
Nergis, Şekerli Börek öyküsünün başında çocukluğunun börekçilerini, abisini anımsarken, güzel gidecek dediğimiz öykü yukarıdaki tanıdık diyalogla devam ederken, abinin kayboluşu, abiyi aramaya gelenlerin yaptıkları, örgüt delili kabul edilen havuçlu patatesli bezelye yemeği bir anda her şeyi ters yüz ediyor. Elif Türkölmez derdini hiçbir biçimde okurun gözüne sokarak anlatmıyor, satır aralarında, yukarıdaki gibi diyaloglarda, akla bir an gelip hemen gidiveren anılarda buluyoruz bu dertleri.
“‘... Kavaklar’ın pastası da çok güzel oluyor. Hele krokanlısı’ diyor. ‘Oğlum getiriyor bana her ay başında. Yenmiyor tabii, çöpe gidiyor. Ama alıyor getiriyor sağ olsun.’ Yanındaki genç kızı gösterip, ‘Gürcü bu,’ diyor. Gürcü bakıcı limonlu dondurmasından küçücük lokmalar kaşıklıyor sessizce. Mukadder Hanım sade kahvesini içiyor. Gözü dondurmada. Gürcü bakıcı önüne bakarak dondurmayı kaşıklamaya devam ediyor.”
Yaşlısı çok olan semtlerde yaşayanlar bu sahneyi çok rahatlıkla gözlerinin önünde canlandıracaklardır. Kuşburnu Dondurması'nda gençlikte nefret edilen, orta yaşlara gelindiğinde az daha anlayış gösterilen, yaş almaya başlandığında biraz da endişeyle empati kurulabilen Mukadder Hanımların yalnızlığını, sese, söze hasretliğini, birbirini kovalayan sineklere, tavanda dönen eski pervaneye, havada asılı kalan sessizliğe kadar hissettiriyor Elif Türkölmez.
Alıntıladığım öykülerden yazarın hep hüzünden, dertlerden beslendiğini sanmayın sakın. Yazarlar normalde anlattıklarının kullandığı sözcükler sayesinde okurun gözünün önünde canlanmasını ister, Elif Türkölmez ise gözümüzün önünde canlanmasından başka anlatılanların kokularını duymamızı sağlıyor. Öykülerin içinde yaz helvasının, sarımsak soslu düdük makarnanın, anne patatesinin, balık ekmeğin kokusunu duyacaksınız. O güzel yaz günlerinde toplanıp gidilen kadınlar plajının, babadan habersiz yapılan planların heyecanı olacak üstünüzde. “Leyla, tabii ki, bayıldı bu fikre. Gitti yıllar evvel giydiği mayoları çıkardı hurçların içinden. Evi lastik yanığına benzer eski mayo kokusu sardı. Yalıkavak’taki yazlığımız, Leyla’nın gençliği, güzelliği, alımı çalımı, mangal kokusu, buz gibi bira, babamın sesi, tabakta karpuz...” Eski mayo kokusu burnunuzda, "Tabii ya, mayo kokusu, aynı lastik, ben nasıl bulamadım bunu!" diye diye Leyla, Simay ve Aslı’yla Kadınlar Plajı öyküsündeki yerinizi alacaksınız.

Banu Yıldıran Genç


Elif Türkölmez, Anne Kız, Harikasın, Çınar Yayınları, Nisan 2017, 75 s.
* Bu yazı Notos'un 64. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...