rachel cusk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rachel cusk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2019 Cuma

Övgü


Hayattan alacaklı olanlar
Komşum arada bir göz ucuyla bana bakıyordu, hissediyordum. Bense okuduğum kitaba dalmış hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi yapmaya çalışıyordum. Olmadı. Bir baktım karşımdaki sandalye yavaşça çekildi, dertli komşum beni azıcık rahatsız etmeye geldiğini söyledi. Alışkındım. İçkili geceler fazlasıyla hassas komşuma genellikle bu etkiyi yapıyordu. Buyur dedim tabii, komşuluk bunu gerektirir. Hiç eveleyip gevelemeden daldı lafa. Baba olmayı geçen otuz küsur yıla rağmen hâlâ öğrenemediğini söyledi. “Sizin işiniz kolay,” dedi sonra, “bebek rahminize düştüğü anda anne oluyorsunuz.” Tabii ki böyle düşünmüyordum ama komşularımla genellikle tartışmam. Uzaklara baktı sonra, belli ki bayram tatilinde bir araya gelen çoğu aile gibi mutlu geçen anlar gergin anlardan azdı. “Belgesel izliyorum hep,” dedi, “aslanların nasıl baba olduklarını biliyorum mesela, çekip gidiyorlar sonra.” Öylece dinlemeye devam ettim, kocaman kızları olan bir erkeğin duygularını dinlemek hoşuma gidiyordu. “Biz çekip gidemiyoruz,” dedi. Gidenlerin olduğunu söyledim, epey de çoktular. “Ben gidemem,” dedi, “gitmeyi de hiç düşünmedim.” Durdu yine. Uzaklara baktı. Biram olup olmadığını sordu, ben de içiyordum, şişelerimizi hayata kaldırdık. “Ama işte,” dedi, “hâlâ bilmiyorum baba olup olmadığımı, olabildim mi, bilmiyorum.” 
Komşum içini bir nebze de olsa döküp gittikten sonra bu soruyu kendine soran ne kadar az erkek olduğunu düşündüm. Anne olmak hakkında bile son yıllarda konuşulmaya başlanmışken altmışlı yaşlarda bir babanın böylesine içten ve doğru bir sorgulamayı yapacağı aklıma gelmezdi ama zaten komşum tanıdığım en nevi şahsına münhasır insanlardan biriydi. Kucağımda bitirmek üzere olduğum kitap tam da aslında kadınlık, hatta annelik ve babalık konularına değiniyordu. “Ne garip tesadüf oldu.” dedim, geçtiğimiz yaz da aynı yazarın iki kitabı üzerine kampta yaşadıklarımdan yola çıkarak bir yazı yazmıştım. Üstelik okuduğum kitap ilk olarak baba olmayı kendi gözünde bambaşka bir yere taşımış, kendince bir babalık miti kurmuş bir adamın anlattıklarıyla başlıyordu. Yazıma nasıl başlayacağımı bulmuştum.

.............

Rachel Cusk, Çerçeve ve Geçiş’ten sonra üçlemesini Övgü’yle tamamlıyor. Bundan daha görkemli bir tamamlanış olamazdı sanki. İlk iki katıp hakkında yazdığım Anlatanlar ve Dinleyenler’de Rachel Cusk’ın Faye karakterini, anlatım tarzını, romanların nasıl bir yol izlediğini anlatmıştım. Övgü de aynı izlekle ilerliyor. İlk iki kitapta Faye’in dinledikleri genellikle ilişkiler ve ayrılıklar üzerineydi. Kendisi de kocasıyla yeni boşanmıştı ve anlatıcı olarak onun sesini çok az duyduğumuzdan neden boşandığını bilmiyor, sadece kocasıyla kendisini tanıyan herkesin çok şaşırdığını okuyorduk. 
Geçiş’le Övgü arasındaki zamanda Faye yeniden evlenmiş, çocukları biraz daha büyümüş, hatta romanın sonunda öğrendiğimize göre istediklerini yapma özgürlüklerini kazanmışlar. Roman Faye’in bir edebiyat festivaline konuşmacı olarak gideceği uçak yolculuğuyla başlıyor. Uçak yolculuğunda yanındaki adamın koltuğuna bir türlü sığamamasıyla sohbet başlıyor. Bu sohbetlerde Faye’in katkısı çok az, yine gerektiği yerde ve sadece bazı sorular sorarak dahil oluyor. Oysa karşısındakiler neredeyse hayatlarını baştan sona anlatacak denli güvenilir buluyorlar Faye’i. Belki de insanların tek istediği kendisini yargılamadan dinleyecek, araya girmeyecek iyi dinleyiciler. Belki de bu yüzden uçaktaki koltuklara da koridora da sığamayan kocaman adam Faye’e bir anda önceki gece hasta olduğunu öğrendiği köpeğini kimseye söylemeden uyutturduğunu, sonra da ailesi görmesin diye sabah yola çıkacağı halde bütün gece onu bahçeye gömmeye çalıştığını, sabaha karşı işinin bittiğini, uykusuz yola çıkmak zorunda kaldığını bir bir anlatıyor. Faye’in neden karısına dahi söylemediğini sorduğunda ise verdiği cevap romanın asıl konusunu belirleyen ilk cümle oluyor: “Pilot’u çok seviyorlardı, ama onu eğiten disipline sokan ve ona bu kişiliğini kazandıran bendim. Bir anlamda Pilot’u ben yaratmıştım, ben yokken benim yerime orada bulunsun diye. Onun için neler hissettiğimi başka kimsenin anlayabileceğini sanmam, bizimkilerin bile. Onların orada olması ve duygularının benimkilerin önüne geçmesi fikri bayağı dayanılmazdı.” Faye o kadar mükemmel bir dinleyici ki adamın bu bencilliğine hiç ses çıkarmıyor. 
Erkekliğin bu korumacı ve anlamlandırması biz kadınlara zor gelen güçlü olma güdüsüyle başlayan roman edebiyat festivali boyunca bizi kadınlık erkeklik hâllerine ama en çok da edebiyat dünyasında kadınların ne kadar dezavantajlı olduğuna, eşitsizliklere tanık olmamızı sağlıyor. Avrupa’da, cinsiyet eşitliği konusunda dünyanın geri kalanından daha doğru bir yerde durduğu bilinen bir kıtada, sanatın bir dalında, eğitimli ve yetkin, pek çoğu sanatçı insanların arasındaki eşitsizliği okumak, aslında hep bildiğimiz, zaten yaşadığımız bu durumun belki de hiç ama hiç bitmeyeceğini düşündürtüyor bize, bir lanet gibi... 
Mesela Galli yazar Ryan’la tanışıyoruz, yıllarca öğretmenlik yapan Ryan ününü ancak başka bir adla yazdığı kitapla kazanmış ve buna biraz canı sıkkın. Ayrıca bu kitap ortak bir kitap, biri kadın iki yazarlı ama müstear isim yine erkek ismi olmuş: “...ama tabii besbelli birincil kişi kendisi olduğuna göre bu hayali yazarın da erkek olması mantıklıydı.” Üstelik daha sonra eski öğrencisi bu kadın yazarın romanın geçtiği 15. yüzyıl Venedik’i konusunda uzman bir doktor olduğunu, romanın onun sayesinde kurulduğunu öğreniyor, yani niye birincil kişinin Ryan olduğunu bir türlü anlamıyoruz. 
Daha sonra Sophia’yla karşılaşıyoruz. Faye onunla daha önce Amsterdam’da bir panele katılmış ve bu panelde oldukça alakasız bir biçimde hepsi kadın olan katılımcılardan rüyalarını anlatmaları istenmiş. Sophia da o paneli hatırlıyor. “Erkek konuşmacıların katıldığı bir panelde onlardan rüyalarını anlatmalarının isteneceğini hayal edemiyorum, dedi. Moderatörün bizden sözümona dürüstçe cevaplar beklediğini sanıyordu; sanki bir kadının hakikatle olan ilişkisi en iyi ihtimalle bilinçdışı bir ilişki olabilirmiş gibi, dedi.” Sophia boşanmış ve çocuklu bir kadın yazar. Roman boyunca çocuklarının sorunlarıyla uğraşıp duran kadın edebiyatçılardan, Geçiş’te aynı şeyleri yaşamış Faye’den ve ne kadar iyi bir baba olduğunu, karısının tabii ki çalışmadığını, böylelikle kendisine yazacak vakit kaldığını böbürlenerek anlatan erkek yazarlardan biliyoruz ki Sophia’nın hayatı çok zor. Üstüne üstlük festivalin yapıldığı ülke bir Avrupa ülkesi olmasına rağmen bu tip konularda çok daha geleneksel. (Ülkenin adı verilmese de doğa betimlemelerinden, atlatılan büyük ekonomik krizden, din ve spor tutkunluğundan Portekiz olduğu anlaşılıyor.) “Babası spor arabayla gezer, sahildeki villasındaki kız arkadaşını ziyaret ederken, annemse günde beş kere telefon edip fazla açık sözlü olduğum ve evlendikten sonra çalışmaya devam ettiğim için her şeyin benim hatam olduğunu söylerken, bu küçük şehirde, minicik bir apartman dairesinde, hasta bir çocukla sıkışıp kalmış olmak bana çok hakkaniyetsiz gelirdi. Bu ülkede, dedi, kadınların kabul ettiği tek güç köleliğin gücü, tek anladıkları adalet de kölelerin kaderci adaleti. En azından annem oğlumu seviyor, dedi, ama fark ettim ki çocukları en çok sevenler onlara genellikle en az saygıyı gösteriyor.”
Sophia roman boyunca Faye’in bize en çok dinlettirdiği kadın. Sophia’nın konuşmayı sevmesi, kendisini oldukça açık yüreklikle ortaya koyması, hatta yazarlar yemeğinde oğlu sebebiyle aslında olamayan cinsel hayatından bile bahsetmesi yorumsuz bir biçimde bize aktarılıyor. Faye onun yakışıklı ve evli yazar Luís’nin peşinden koşmasını, sürekli onlarla oturması için ısrar etmesini de gözlemci olarak aktarıyor, Çerçeve ve Geçiş’ten sonra artık biliyoruz, Tanrı anlatıcı yok, her şeyi bilen yok, yorum yok, önyargı yok. Biz kendi kendimize Sophia’nın bizi duyacağını sanıp “Yapma, bu kadar ısrar etme, yaralısın evet, ama yapma.” diyoruz.
Sonlara doğru gidilen toplantılar, yenilen yemekler, gazetelerle bir türlü yapılamayan söyleşiler derken edebiyatla ilgilenen üç kadın bir araya geliyor. Konuşulan konular çok benzer. İlgisiz babalar, zor bir boşanma süreci, sonrasında cezalandırma taktikleri... Paola en sonunda aslında varoluşumuzu özetliyor: “‘Hayatta kalıyoruz’ dedi Paola, boş kadehini içine bakmak için eğerek. ‘Bedenlerimiz, işlerine yaramayacak hale gelince bile yaşamaya devam ediyor, onları en çok çileden çıkaran da bu. Bu bedenler, yaşlanarak, çirkinleşerek ve duymak istemedikleri gerçeği onlara söyleyerek var olmaya devam ediyorlar.’” Üç kadının arasında okura en uzak olanı ilk yazımda da anlattığım gibi Faye. Bütün bu yazdıklarından sonra nasıl olup da yeniden evlendiği soruluyor ona. Faye ise yasaların üstesinden onların içinde yaşayarak gelmeyi umut ettiğini söylüyor ki bizimki, Sophia ya da Paola’nınki gibi memleketlerde bu yasaların üstesinden gelmek mümkün mü gerçekten bilmiyorum.
Faye ülkesine ve çocuklarına dönmeden bir gün önce bulduğu yegane fırsatta kendini okyanusun sularına atıyor. Ve roman daha birkaç sayfa önce umutla konuşan Faye’in adına bizim küfretmemize yol açan bir finalle bitiyor. Erkekliğin özünde ne olduğunu imleyen bir anla...

...........

Övgü kadınlık erkeklik, annelik ve babalıktan başka daha pek çok şey hakkında bir roman. Arka planda yazarların hiç durmadan konuştuğu Brexit var bir kere. Her yazarın bu konuda Faye’e sorulacak bir sorusu ve yapacak yorumu var. Bu politik gelişmenin dışında festival ülkesinin nasıl bir vahşi kapitalizmden geçtiği, yayınevlerinin ayakta kalabilmek adına sudoku kitapları basması, gazetelerin kitap eklerini kapatması, kapanan ve yerlerine otel yapılan tarihi kitapçılar, e-kitaplar çıktığından beri kitapların devrinin bittiğini duyuran felaket tellalları var. Bütün dünyada bağımsız kitapçılar aynı kadere yenik düşerken, bağımsız yayınevleri birer birer kapanırken, gazetelerin kültür sanat sayfaları -hatta gazeteler- tarihe karışırken gelecekte biz okurları nelerin beklediğini hakikaten merak ediyorum.
Ama asıl meseleye dönersek kadınların bu kapanmamış hesabının nasıl görüleceğini bilmek ediyorum. Dünyadan alacaklıyız, bize eşit davranmayan tüm sistemlerden, devletlerden, erkeklerden, kocalardan, babalardan alacaklıyız. Hatta komşumun dediği gibi rahmimize düştüğü anda hiç de hissetmediğimiz ama sonra dibine kadar yaşadığımız, hayatımızın her ânını vicdan azabı, kaygı, gelecek korkusuyla dolduran annelikten, bizi istediği gibi kırabileceğini düşünen ve bunu her fırsatta yapan çünkü onları her koşulda sevmeye, affetmeye kurulu olduğumuzu sanan çocuklarımızdan da alacaklıyız.
Rachel Cusk bu kısacık romanlarda tüm bu alacaklarımızı yeniden hatırlamamızı sağlıyor ve bunu o uzak, mesafeli, yargılamayan anlatıcı tekniğiyle yapıyor. Romanın orijinal adı Kudos ve ödül anlamına da gelen Yunanca bu sözcüğün neden seçildiği yine başka bir sohbette aktarılıyor. Yazarak, çevirerek, düzelterek var olan, yazdıklarını yayımlatan ya da yayımlatamayan, erkekler dünyasında savaş veren tüm kadınlara, Rachel Cusk’a, çevirmen Lâle Akalın’a bu satırların yazarından da kocaman bir “kudos”!


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Çerçeve ve Geçiş


Anlatanlar ve dinleyenler
Son on iki yılımın yaz aylarını bir kampta geçiriyorum. Bilenler vardır belki, kamplarda bayağı hiyerarşik bir yapı bulunur. Tüm sezon kalan karavancılar, üç beş günlüğüne gelen karavancılardan ve pek tabii ki çadırcılardan daha üst konumdadır. Yerleri ya sabitlenmiştir ya da denize yakındır. Kampın sahiplerinden sonra onların lafı sorulur, park edene, toz kaldırana, gelene geçene laf etme hakları her zaman bakîdir. 
Tabii ki sözü edilen ağır topların çoğu emeklidir, neyse ki kampımızdaki emekliler asker, polis filan değil, genellikle tiyatrocu, eczacı gibi daha rahat mesleklerin erbabı. Ben hasbelkader karavan hayalimi yirmilerimin sonlarında gerçekleştirebildiğim ve öğretmenlik sebebiyle iki ay tatil yapabildiğim için bu toplululuğa bir anda karıştım. Biraz sessizliğim, hiçbir şeye karışmayışım biraz da oğlumun o dönemki tatlılığı ve herkesin torun hasreti çekmesi sebebiyle birkaç haftalık bir test süresinden sonra sınıfı geçip kalıcı yerimi aldım.
İşte on ay hasret çektiğim, sayelerinde başka hiçbir yere gitmek istemediğim komşuluğumuz böyle doğdu. Kitap okuyorsam kimsenin yanaşmadığı ama yardıma ihtiyacım varsa herkesin koşuşturduğu pek de alışkın olmadığımız bir topluluk aslında. Sınırlara saygılı olmak toplumca pek de becerebildiğimiz bir davranış değil, ben bunu ilk kez burada yaşadım diyebilirim. Yine de tabii herkese aynı mesafede olduğum için incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden birbiriyle didişen komşularımı ayrı ayrı dinlemem gerekebiliyor. 
Bu küçük dertlerin dışında en büyük sohbetlerimizi aslında on ay boyunca yaşananlar oluşturuyor. Kaybettiğimiz komşular, kaybedilen ana-babalar, evlenen ve artık boşanan çocuklar başlıca konular. Geçirdiğimiz iki aya sığdırıyoruz bu on ayı, tabii laf lafı açıyor çocukluktan bugünlere bambaşka şeyler de konuşuluyor. İyi bir dinleyici olduğumu söylüyorlar, bazen göz ucuyla saate ya da hasretle kitabıma baksam da bu sohbetlerden pek çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. 
Geçtiğimiz hafta peşpeşe okuduğum iki roman işte bana dinleyici olmanın önemini anımsattı aslında. Rachel Cusk’un Çerçeve ve Geçiş adlı romanları kısacık ama yepyeni. Her iki romanda da ana karakter Faye adındaki yazar. Yine her iki romanda da Faye kocasından yeni boşanmış, Londra’ya yeni taşınmış olduğundan bahsediyor. Çerçeve daha sonraki bir zaman dilimini anlatıyor gibi dursa da aslında her iki roman da aynı izleri taşıyor. İki romandan birinin ana karakteri başkası da olabilirdi hiç fark etmez, zaten romana yepyeni dememin sebebi de bu. Faye’in yaşamının romana herhangi bir katkısı yok. Çerçeve’de Faye’in dinledikleri, Atina’ya yaratıcı yazarlık dersi vermeye giderken havaalanından önce buluştuğu zengin işadamıyla başlayıp uçak komşusuyla ve kaldığı sürece tanıştığı insanlarla sürüyor. Romanın merkezinde bir olay yok, mekân Faye’in birileriyle buluşup onları dinlediği yerler, zamanın anlatıya hiçbir katkısı yok. Faye kayıt tuşuna basılmış bir cihaz gibi dinliyor, olabildiğince az yorum yapıyor ve bizlere aktarıyor.
Geçiş’te ise Faye’in şehir dışında yaşadığı evden ayrılıp Londra’ya taşınma süreci var ama burada da tamirat süresince babalarıyla yaşamaya gitmiş çocuklar olsun, Faye’in yaşadığı zorluklar olsun birer ayrıntı. Bu kez Faye’in yeni tanıştıklarından çok eski arkadaşlarının anlattıklarını dinliyoruz. Aslında her iki roman da birer sözlü tarih çalışması gibi derinlikli, sadece olaylardan çok duygulara, politik tarihten çok aile ilişkilerine odaklanılmış.
Rachel Cusk bu anlatım biçimini bulmak için epey kafa yormuş, anlatıcının Tanrısal hâkimiyetini silip atan, merkezden olayı çıkaran, son derece incelikli hikâyelerle örülmüş bu romanlarda daha önce anılarını yazan Cusk’ın kendi yaşamından ilham aldığı besbelli ama Faye’in yaşadıkları da zaten hiçbir biçimde kurguya etki etmiyor. Çatışmasız, kahramansız bu romanlar o denli etkiledi ki beni, ince sayılabilecek, 150 sayfalık bu kitaplara anlatılanların ağırlığı sebebiyle sık sık ara verdim. Anlatan herkesin yaşamında bir trajedi var, Faye’in saçlarını boyayan kuaförün artık dışarı çıkmayı kesmesi bile öylesine detaylı aktarılıyor ki o karar yüreğime oturmuş gibi hissediyorum.
Faye’in çocuklara ve çocukluklara dair dinledikleri genellikle en yaralayıcı hikâyeler, ünlü bir yazarın dayakla geçen çocukluğunu anlatırken ettiği şu sözler gibi: “Ana babaların, çocuklarına, kimse görmüyormuş gibi davranmaları çok tuhaf” dedi. “Çocuk onların bir uzantısıymış gibi davranıyorlar: Çocukla konuştuklarında kendileriyle konuşuyorlar; çocuktan nefret ettiklerinde nefret ettikleri kendileri.” 
Faye romanlarda tarafsız dinleyiciyi temsil etse de anlatanı anlatmaya teşvik edici cümleler kuruyor ve merakı ve ilgisiyle anlatıcı-dinleyici ilişkisini farklı bir boyuta taşıyor. Kurulan o bağ sayesinde insanın bir yabancıya ya da yıllardır görmediği birine açmayacağını düşündüğümüz hayatlara konuk oluyoruz. Rachel Cusk’ın bu diyalogları tipik soru cevap biçiminde değil, mekâna, etrafındakilerin hareketlerine yedirerek vermesi ise romanların üzerlerinde çok çalışılmış metinler olduğunun kanıtı sanki.
“Birgid’e içinde hâlâ o gerçekdışılık hissinin olup olmadığını ve bu hissi ilk başta neden hissettiği hakkında ne düşündüğünü sordum. Ella dönmüş yanımızda oturuyordu, ardından Birgid’in kucağına süzüldü ve başını onun göğsüne dayayıp başparmağını emmeye başladı. Birgid dalgın dalgın onun siyah saçlarını okşarken o tuhaf gözlerini kaldırdı ve gözleri benim gözlerimle buluştu. 
‘Bu soruları sormanız hoşuma gidiyor,’ dedi, ‘ama bunları neden öğrenmek istediğinizi anlamıyorum.’”
İki romanda da dinleme fırsatı bulamadığımız, belki de en az tanıdığımız Faye’i -ki aslında Faye’i kimse tanımıyor çünkü en yakın arkadaşları bile romanların farklı yerlerinde boşanmasına ne kadar şaşırdıklarını yineliyor- umuyorum üçlemenin son romanı olan Kudos’da uzun uzun dinleriz. Çerçeve üçlemesi farklılığı, yeniliği, diliyle okunmayı hak ediyor. Çevirmen Lâle Akalın da bu dilin uzaklığını, tedirginliğini ustalıkla vermiş.

...

İşte romanları bitirdiğimde, dinlediğimi varsaydığım bu hikâyelerin ardından bir de baktım karşı komşum -belli ki uyuyamamış- bir şeyler anlatmaya geliyor. Bir tanıdığının tanıdığının ikizlerinden biri şimdilerde moda olan, tüm yüzü kaplayan deniz maskesiyle iskeleden atlayıp nefessiz kalmış, kalbi durmuş, on gün yoğun bakımda kalıp ölmüş. “Uyuyamadım.” diyor komşum, ağlamaya başlıyor, “Çocuklara bir şey olmasın.” diyor çünkü daha bir önceki gün önümüzdeki denizden başka ülkelere kaçmaya çalışırken ölüp gidenler ve bebekleri toplanmış. Birer sigara yakıyoruz. Faye’i düşünüyorum.

Banu Yıldıran Genç


*Bu yazı Ağustos 2018 tarihinde oggito.com'da yayınlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...