türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2020 Çarşamba

Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı


Yalnızlık Ömür Boyu
Çiyil Kurtuluş uzun süredir öykülerini takip ettiğim bir yazar. Öykülerinde tanık olduğum yaşamlardan kesitler görmek ve bu kesitlerin detaylı ve incelikli anlatımı dikkatimi çekmişti diyebilirim. Bu ayın başında ikinci öykü kitabı Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, Notos Kitap tarafından yayımlandı. Kitapta yirmi altı öykü yer alıyor, uzun yazmayan, sözcükleri ekonomik kullanan bir yazar Çiyil Kurtuluş.
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, adıyla okuru tavlayan kitaplardan. Geçtiğimiz günlerde bir söyleşide bu ada dair söyledikleri aslında tam olarak öykülerin ruhunu da aktarıyor bize: “Gel, diyorum okura, aramızda bir bahçe var, o kadar yakınım sana. Kaçma benden, kendinden. Bende ne varsa aynısından sende de var. İnsan insana benzer. Acılarımız, dertlerimiz, sevinçlerimiz ortak. O yüzden yakınlaşır ve yine o yüzden uzun zaman yan yana durmakta zorlanırız.” 
Öykülerde pek çok kez aile kavramı kurguya dahil ediliyor, biz bu kavramın ne denli sahte ve çıkarcı olduğunu biliyoruz aslında, okuyoruz, okurken bileniyoruz ama Çiyil Kurtuluş tek bir cümleyle bizi yükseldiğimiz yerden durgun sulara geri çekip başka duyguları anımsatıyor, sevgi gibi, şefkat gibi... O nedenle Biz Bir Aileyiz öyküsünde tekne tatilinde bir araya gelmiş kalabalık bir aile tablosu çizilirken, son akşamın gerginliği, küçük hesaplaşmalar, anlatıcı ablayla kız kardeşin eski günlerin hatırına yaptıkları kaçamak ve bu kaçamağın yılların hesaplaşmasına dönüşmesi bize çok tanıdık geliyor. Tanıdık olmayan şey ise şefkat duygusu. Küslük ve kızgınlıkla biten bir gecenin iki kardeş tarafından ortaklaşa, doğallıkla, küçük sürprizlerle güneşli bir sabaha dönüştürülmesi, Çiyil Kurtuluş’un son dokunuşu işte.
Aynı dokunuşu kitabın en politik öyküsü Basit Bir Hesaplaşma’da da görüyoruz. Yıllar sonra bir otelde işkencecisi albayla karşılaşan bir avukat bu kez öykünün ana karakteri. Terasta kahvaltı ederken albayı izledikçe intikam hayalleri kuran bir mağdur. Yıllarca belki de bu karşılaşma ânını düşünen avukatın terası terk ederken tek yaptığı bastonunu düşürüp de alamayan albayın bastonunu yerden kaldırmak oluyor. Verdiği yegâne ceza ise uzanıp koluna girecek gibi yapan eli boşta bırakıp çekip gitmek. “Neredeyse babası yaşındaydı. Bastonu sandalyesine dimdik dayadı, oradan hızla uzaklaşırken bir tabutun içinden albayın teşekkür eden sesi geliyordu.”
Yeni tanıştığı bir adamla birlikte yaşamaya karar vermiş annesiyle anlayışsız bir kocanın arasında kalan bir kadının annesinden taraf çıkması, ondan duyacağı tek bir sevecen cümleye bakıyor. Yıllar sonra bir tatilde bir araya gelmiş anne kızın, başka bir dille büyütülen torun üzerine münakaşaları küçücük bir kazayla sonlanıveriyor, herkes kendi kızının saçını okşamaya başlıyor birden, atsan atamayacağın satsan satamayacağın bir sevgi işte. 
Bu sevginin en yalın ve acı anlatımı ise bence Kim Yalnız öyküsünde yer alıyor. Uzun bir süredir hasta bir babaya bakmak durumunda kalan Pelin, uzakta ve biraz da rahat bir kardeş Tolga, yorgunluk, uykusuzluk derken tüm gerçekçiliğiyle öyküye dahil olan kan, kusmuk, dışkı, ölüm bizi bir anda tokatlıyor. Ardından gelen, iki kardeşin hesaplaşması ve Pelin’in neredeyse dokunacağımız bir gerçeklikle hissettirilen onulmaz acısı. 
Hemen hemen tüm öykülerde bir yalnızlık duygusu olsa da bundan yakınmayan ve bir biçimde gücünün farkında olan karakterleri var Kurtuluş’un. Bekâr ve yalnız kadınlar, evli ve yalnız kadınlar, arkadaşları tarafından yalnız bırakılmış erkekler, ailede yalnız kalmışlar... hemen hepsi öykülerde kendilerine yer buluyor. Öyküler daha çok üst orta sınıfı ve beyaz yakalıları konu alırken aslında yaşamımızın çokça içinde olan başka detayları da yakalıyor yazar, başka ülkelere göç etmiş çocuklar, ana dili farklı torunlar, ortalıkta dolanan bakıcılar... Tiyatro oyunu da yazan Çiyil Kurtuluş’un içe dönük, sayıklamalı öykülerindense diyalogla ilerleyenleri daha çok sevdim çünkü yaşamdan herhangi bir kesiti alıp onu doğal, karaktere uyan konuşmalarla bambaşka yerlere götürebiliyor. 
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı okurken kendimle hesaplaştığım kitaplardan oldu. Son yıllarda yaşadığımız haksızlıklar, içine düştüğümüz çarpıklıklar bir biçimde beni intikam beklediğim bir ruh haline itmiş ve çok yorulmuşum, bunu öyküleri okudukça fark ettim. Oysa belki de ihtiyacımız olan gerçekten de merhameti kaybetmemek. Bizi yoran, yıpratan duyguların yerine bir biçimde yan yana durabilmek. O hiç değişmeyen yerde, bahçemizde.


Banu Yıldıran Genç

Çiyil Kurtuluş
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı
Notos Kitap, Şubat 2020, 148 s.


* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2020 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Bir Kırık Segâh


Hem düne hem bugüne ait öyküler...
Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çekmişti. Birçok dergide, internet sitesinde ve sosyal medyada öykülerinin, dilinin inceliğinden bahsedilirken, ilk kitabını geç yaşta yayımlayan bir yazar olduğuna da değiniliyordu.
Arayı çok uzatmadan yeni öykülerini Bir Kırık Segâh adıyla kitaplaştırdı Kâmil Erdem. Yaşın, erken veya geç sözcüklerinin edebiyatta hiçbir önemi olmadığını bir kez dana kanıtlayan öyküler bunlar. Açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı okumak aklımdayken zamansızlık ve araya başka kitapların girmesi nedeniyle Şu Yağmur Bir Yağsa’yı okumayı daha ileri bir tarihe ertelemiştim. Öyle de kaldı. Bu nedenle Bir Kırık Segâh’ı gördüğümde hiç ertelemeden okumaya karar verdim ve iyi ki de öyle yapmışım.
Kâmil Erdem ilk kitabını geç yaşında yayımlasa da dilini, anlatımını oluşturmaya, olgunlaştırmaya belli ki çok zaman harcamış. Öykülerde karakterine göre biçimlenen dili -bazen eski İstanbullu, bazen 70’lerde Türkoloji öğrencisi, bazen dindar bir belediye çalışanı, bazen yaşlanmaya başlamış bir Ege çiftçisi- doğallığıyla okuru hayran bırakıyor. Bunun yanında öykülerinin yine içeriğine bağlı olarak bazen iç monologlarla, bazen tutuk diyaloglarla, bazen de sular gibi çağıldayan detaylarla kurduğu akışı ne denli uğraşıldığını gösteriyor. Pazartesi öyküsünde seçilen fiil kipinin bile yabancılaşmanın anlatımını ne denli üst seviyelere taşıdığına şahit olmak, öykünün gerçekten de romandansa şiirin kardeşi olduğunu anımsatırcasına tek bir sözcükle kuruluveren dünyası, edebiyatın çokça emek isteyen bir sanat olduğunu anımsatıyor bizlere.
Kitabın ilk öyküsü Menfez’de büyükşehirlerden birinde yerin altındaki bir metro istasyonundaki kart dolum merkezinde çalışan Erol’la tanışıyoruz. Erol, kendine koyduğu adla İbrahim, bol amcalı, abili, yengeli, eltili muhafazakâr bir ailede doğmuş, küçük yaşta yatılı yollanıp hocalarla hacılarla büyümüş dini bütün biri. İşyerinde yaşadığı haksızlıklar, söz verildiği hâlde yemeğe bile çıkamaması, insanlık dışı bir biçimde günde on altı saat çalışması yüzünden sistemi, amirlerini, emirleri sorgulama raddesine gelmiş ama bunu yapacak cesareti kendine bulamayan bir aykırı karakter. İsyan edemeyip, herkesin birbirinden şüphelendiği bir dönemde kimseyle konuşamayıp kendince hayallerle avunuyor İbrahim. “Ardından şu beni ve bizi on altı saat çalıştırıp, metronun raylarına karşı tenhada el kol hareketi yapmaktan öteye gitmememizi Tanrı’nın bir lûtfu olarak kabul eden, göbeği baseni biraz büyüdüğü için ve gut, tansiyon, nefes darlığı gibi zarif illetler yüzünden çağa özgü mazeretler üreterek namaz eda etmekten de kaçınan ama neredeyse tümü, mahallenin seyahat acenteleriyle umreye gitmiş, eşlerini de göndermiş ve sekiz saatlik mesai bitiminde, park yerindeki jiplerine çilekeş bir tavırla yürüyen amirlerimizin örneğin güçlü bir depremde bizimle birlikte öte dünyaya ulaşmaları halinde, o koca yıkımı ve ayağa kalkmayı içeren meydanda, şaşkın, çaresiz bakışlarla dolaşıp durması!” İnandıklarının ihanetine uğramanın, yalnızlaşmanın, kimseye sığınamamanın, arada kalmışlığın öyküsü anlatılmış Menfez’de.
Yine güncele, yaşadığımız günlere dair ama şiirselliğinden, arka kapakta yazıldığı üzere nahifliğinden hiç ödün vermeyen Ahlat Altı, en sevdiğim öykü oldu. Bir Ege kasabasında kendi kendine dünü, bugünü, eline almadığı sazını, uzunca zamandır söylemediği sözünü düşünen eskinin devlet fabrikasının şoförü, şimdinin dolmuş şoförü isimsiz anlatıcının ahlat ağacı altındaki iç sesiyle başlıyor öykü. Onun düşünceleriyle beraber biz de son yıllarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını, direncimizi artıran her umutlu olaydan sonra daha da dibe batmamızı görüyoruz içten içe. “Devletimiz fabrikamı satacağım diye tutturdukta, biz de kapıya konuldukta, bu Veysel Dayı’nın oğlu Arif, ki neredense bir sarışınlık bulaşmıştı bu Arif’e, iri kıyımdı, gözü pekti, önayak olmuştu da direnme mirenme yapmıştık.” diye anımsanan o güzel günler... Greve başlama, halaylar, davullar, çevre illerden ziyarete gelenler, köylülerin yolladığı yemekler, sazlar, türküler derken “... her şey devlete çarpıp tuzla buz oldu. Polis oldu, nezaret oldu, hâkimin seyrek beyaz bıyığı oldu.” Artık eski patronu sayesinde dolmuş şoförlüğü yapsa da eski günler, fabrikası, kamyonu “kınalısı” sık sık hatırına düşer anlatıcının. Şimdinin, o güzel günlerden sonra yaşanan dönemin özeti ise dolmuşuyla köye dönerken yaşadığında yatıyor: “Polis var, kavşağa yakın, durduruyorlar araçları. Polis deyince, Eğik Necmettin geliyor aklıma. Çadırımızı yıktırmamak için başka hiçbir şey yapmadan, kollarını açıp önünde durması, üstüne çullanmaları, yerde tekmelemeleri. Kimse kimseye güvenemesin, bir zayıf insan bir koca devlete güvenemesin geliyor aklıma o kara sonbahardan bu yana. Fabrikanın kapısı, çadır, Arif geliyor aklıma, Arif’e su götürüşümüz birbuçukluk pet şişede, nezaret parmaklıklarının ardında, kaşı yarılmış.” İşte küçük bir kasabada yaşananlar bizim son yıllarımızı özetlerken, hem anlatımdaki şiirsellik, hem duygulardaki incelik, hem de öykünün sonunda her şeye ama her şeye rağmen bir bebeğin doğumuna söylenen türküler, Çökertme’deki “teslim olmayalım” kısmının üç dört kere tekrarı bir damla gözyaşı olup akıyor gözlerimden.
Kâmil Erdem umarım ki daha uzun yıllar yazsın, onun öykülerinde hem bugünü hem dünü yaşayalım. Bazen bir eski İstanbul hanımefendisinin terennüm ettiği Klasik Türk Musikisi parçasını, bazen halk ozanlarından deyişleri, manileri okuyalım, Datça’nın payam derdine düşmüş köylüsünün de ömrünün aylarını, yıllarını taksite bağlayan, güvenlikli site sakini plaza çalışanının da endişesine ortak olalım.

Banu Yıldıran Genç

Kâmil Erdem, Bir Kırık Segâh, Sel Yayınları, Şubat 2018, 135 s.
* Bu yazı Notos'un 69. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...