öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2021 Salı

Kaçış Rampası

 Kaçabilenler ve kaçabilme umudu taşıyanlar

Sanırım bin yıldır filan evliyim. Bir yerden sonra yılları saymak anlamsızlaşıyor ki bizim nesil için çok da önemli değildi öyle yıldönümü filan. Şimdiki nesilde yani yeni moda tabirle Y ve Z kuşaklarında aydönümleri bile kutlanıyor. Bu farklılıklar uzun süredir aklımı kurcalayan bir konu aslında, pek çok arkadaşımla da bayağıdır bu değişimi konuşuyoruz.

Doksanlarda ve iki binli yılların başında evlenenler son on yılda bu işin nasıl bir yere gittiğini şaşkınlıkla izliyor olabilir. ‘80 sonrası yavaş yavaş açılan memlekette kapitalist düzenin bizi tam anlamıyla kıskacına almamış olması, Amerikan âdetlerinin daha ülke sınırlarından bu denli içeri girmemesi, başımızda senelerce duracak ve hayat görüşümüzü değiştirecek gösterişçi bir muhafazakâr iktidarın yokluğu gibi pek çok sebep bulabiliriz o zamanlar her şeyin daha sade olmasına.

Üstelik biz feminizmi doksanlarda dillendirmeye, konuşmaya, öğrenmeye başladık. Böyle ritüeller, feodal düzende kalması gerektiğini düşündüğümüz bazı âdetler, kına geceleri, kız istemeler, düğün salonları, kırmızı kuşaklar filan tabii ki feministliğimize halel getirirdi. Ama çok da atıp tutmayayım şimdi, ayrı şehirde üniversite okumadığıma göre evden ayrılmam zordu, “sevgilimle birlikte yaşamaya karar verdik” demek daha zordu. Bazı evlilikler istisna olabilir belki bahanesi ve erken yaşta ayrı eve çıkma mantığıyla evlendim.

Tabii dediğim gibi olabildiğince az ritüelli, minimum masraflı -ne gerek vardı böyle boş işlere para harcamaya ki para da yoktu zaten-, ödünç gelinlikli (kırmızı kuşaksız tabii) filan evlendik. Fakat İstanbul’da ev kuracak herkesin başına gelecek bazı şeyler vardır. İster feminist olun, ister dünyanın en entelektüel insanı, o Eminönü’ne gidilecek, Tahtakale, Mercan, Mahmutpaşa, Sirkeci adım adım gezilecek, ev düzülecek, ayaklara kara sular inecek. Geçtiğimiz günlerde bunları bana yıllar sonra hatırlatan bir öykü okudum. 


Kararlarımızdan emin miyiz

Halil Yörükoğlu’nun ekim ayında yayımlanan öykü kitabı Kaçış Rampası’ndaki bir öykü beni aldı, işte yıllar evveline ışınladı. Ben Haluk o kadar ince gözlemle, o kadar net bir dille yazılmış ve anlatılanlar açısından o kadar ama o kadar doğru bir öykü ki daha okurken içimde yazma isteği uyandırdı. İlk okuduğumda öykünün geçtiği mekânın Eminönü olduğundan o kadar emindim ki mesela. İşte tüm Tahtakale, Mahmutpaşa gezilmiş, soluklanmaya ancak Sirkeci’ye doğru bir cafe’ye oturulmuştu. Sonra bir daha okuyunca Halil Yörükoğlu’nun mekân adı filan vermediğini fark ettim ama kişileri, olayları ve azıcık ama yerinde olan diyalogları o kadar ustaca ve gerçekçiydi ki ben öyküyü çoktan almış Eminönü’nün ortasına kondurmuştum.

Ben Haluk’ta nikâh öncesi çıkılan bir alışveriş sonrasını anlatmış Halil Yörükoğlu. Haluk, annesi, müstakbel eşi, müstakbel kayınvalidesi. Ayaklara kara sular inmiş, poşetler bir yana yığılmış, bir kahveyle yorgunluklar giderilecek. Ortamda elbette ki gerginlik var, hangi düğün öncesi alışverişte gerginlik olmaz ki? Haluk kâh sipariş kâh gereksiz bilgiler vererek gerginliğin üstünü bastırmaya çalışmakta. 

“‘Kahveler geldi,’ dedim. Garson bize doğru yaklaşıyordu. 

‘Eskiden beri böyledir Haluk.’

‘Nasıldır Haluk?’

Burada olmayan biriymiş gibi bahsedilen kişi, yani ben, Haluk.

Soruyu soran, yaklaşık 29 gün 4 saat sonra nikâh masasına oturacağım kişi, yani Hande.”

Bu kısacık öyküde Halil Yörükoğlu koskoca bir yaşamı hatta iki yaşamı anlatıyor satır aralarında. Haluk’un annesiyle ilişkisi öykünün temeli aslında. Müstakbel eşiyle annesi arasında Freud’u her zaman haklı çıkaran benzerlikler, anneyle ilişkinin en belirleyici öğesi babanın varlığı ya da yokluğu... Hepsi çok ölçülü bir dille ve tek bir sözcük bile fazladan kullanılmadan sezdirilmiş ki öykünün anlatmaktan çok sezdirdikleriyle önem kazandığı konusunda pek çoğumuz hemfikiriz.

Nikâha 29 gün 3 saat kala kılıçlar çekilmiş. Ortam o kadar gergin ki alınan nefesler bile havada duruyor sanki, Yörükoğlu olan biteni kısa cümlelerle aktarıyor ve bu yetiyor. İç ses olarak sadece Haluk’unkini duyuyoruz. Zaten diğer üç kadın onu pek de dinlemiyor. 

“İkinci sessizliği bozacak atağı sabırsızlıkla bekliyordum. Derken kayınvalidem hışımla sahneye çıktı. O da çayından bir yudum aldı. Eliyle masadaki boş simit poşetine dokunup, ‘Yalnız yaşaya yaşaya etrafınızdakileri düşünmez olmuşsunuz, Mürüvvet Hanım,’ dedi.”

Bu ataktan sonra üç kadının ego savaşının bir biçimde artık son bulacağını biz okurlar da Haluk kadar hissediyoruz ve hatta onun kadar korkuyoruz. Öykünün sonunda Mürüvvet Hanım’ın “Haydi oğlum gidiyoruz.” demesi kartların yeniden dağıtılacağına işaret. Yüklemdeki birinci çoğul şahıs eki ise kaderi tayin edecek nüans. Halil Yörükoğlu yine iyi bir öyküden beklediğimiz üzere her şeyi öğrendiğimiz bir finalle yolculamıyor bizi. 29 gün 2 saat sonra neler oldu, kim bilir?


Kaçmaya ramak kala

Haluk annesine karşı çıktıysa eğer, müstakbel eşiyle büyükşehirde beyaz yakalı olarak onu bekleyen hayat ise hemen bir sonraki öyküde yer alıyor. Bir Sonraki Durak Maslak, her öyküde varlığını sezdiren o mizahi dilin ardında yine kafamıza kafamıza vuran, bizi bu hayatta genç mahkumlar hâline getiren gerçeklerle yüzleştiriyor. Tıklım tıklım bir metrobüste işine giden isimsiz genç erkeğin anlatıcı olduğu bir öykü bu. “Beyaz gömleğimin hak ettiği yer tabii ki akıllı binadaki göt kadar odam ve masam. Masamın üzerinde karımın hediye ettiği kalemlik, ki son derece zevksiz bir şey, resmî izinleri işaretlediğim masa takvimi, saat ve modern ofis aksesuarları. Birbirine yakın duran ama değmeyen bir sürü nesne. Hepimiz gibi.”

Sabah saatlerinde metrobüsle yol alıp yanından geçen arabalara bakarken anlatıcının aklından geçenler, araba alabilecek parası varken o paraya dokunamaması, aynı karısı gibi kendisine karşı çıkan iç sesi, karısının söylenmeleri, çekip gitmek istemesi, tabii gidememesi ve daha pek çok şey doğal bir biçimde akıp gidiyor öyküde birer cümleyle... “Karıma, dokunmayalım dediğim paraya zihnimde herkesten gizlice dokunuyorum. Böyle yapınca azalmıyor nasıl olsa. Telefonumdan elimi çekiyorum. Metrobüsteyim. Kulağımın dibinde bir ses, ‘Arabayla git de gör ebeninkini süt oğlanı,’ diyor. Beyefendi, sabah ereksiyonunuzu lütfen başka tarafa, diyemem. Karım da öyle düşünüyor. Diyemediklerimin ezberi onda.”

Halil Yörükoğlu’nda beni en çok etkileyen şeylerden biri galiba kadınları çok iyi tanıyıp gözlemlemesi. Üç kız kardeşiz, bir de annem, yaşadığımız evde dört kadındık, tek erkek babamdı, sözde evin reisi oydu. Buradaki “sözde”nin ne demek olduğunu kadınları iyi tanıyanlar anlayacaktır. Her kız çocuğunun bir zaman sonra olageldiği gibi, şimdi galiba hepimiz annemiz olduk ve iktidar nasıl elde tutuluyor yaşayarak öğrendik. O nedenle bu iki öyküde de anlatıcıdan baskın olan kadınlara, dediklerine ya da demediklerine hayran oldum. Sanırım uzun zamandır kadınları bu kadar iyi anlatabilen bir erkek yazara rastlamamıştım.

İyice dellenip çikolata kokusunun peşinde metrobüsten inen anlatıcımız hep hayalini kurduğu gibi kaçabilecek mi? Buna biz kadınlar kahkahayla gülebiliriz. En fazla büfeye gidip çikolatasını alır işte. “Büfecinin uzattığı bozukluklar ütüsü bozulan pantolonumun sol cebinde, dokunmayalım dediğimiz paramız sağ cebinde duruyor. Evet paramız. Biz kocaman bir aileyiz ve her birimizin görevleri var. Karım söylemişti, indirim almayı unutma. Dıdıt.” Tek bir hareket, bir anımsayış ve kısacık bir cümleyle, anlatıcının tabii ki hiçbir yere kaçamayacağını o kadar iyi biliyoruz ki artık. O akbile ücret iadesi alması gerektiğini dahi karısının sözüyle hatırlayan biri. Ve çok tanıdık. Bunu tüm doğallıyla okuyabilmek, büyük laflar etmeye çalışmayan insanlarla karşılaşmak insana iyi geliyor.


Kaçış Rampası tüm öykülerde kaçma ihtimali bulunan, az da olsa bazen kaçabilmiş, hayatın bir biçimde köşeye sıkıştırdığı karakterleri anlatıyor. O nedenle kitabı okudukça adı da anlam kazanıyor. Halil Yörükoğlu’nun epey bir hayat tecrübesi olduğu öykülerden de anlaşılıyor ki yanılmadığımı söyleşilerini okuyunca anladım. Çokbilmişlik edeceğim belki ama daha önce taşra öyküleri okurken de aynı şeyi hissetmiştim, hayat tecrübesinin yaşla ilgisi yok, kentte, apartmanlarda yaşayıp, iyi bir eğitim alıp, iyi işlerde çalışıp, belli arkadaşlarla belli mekânlarda sosyalleşen insanların hayata değme olasılıkları çok az. Hayata değmeyen insanın yazdıklarında da ne bu doğallık oluyor ne de bu gözlem gücü. Bu değmeyi pek çok biçimde ele alabiliriz, politik olarak sokakta olmaktan tutun da yıllar boyu geçinebilmek adına insanlarla kaynaşması gereken işlerde çalışmaya kadar uzanan bir yol... Ama işte bahsettiğim ikinci öyküde de dediği gibi, kimsenin kimseye değmediği o ofislerde geçince yıllar, yazılanlar da gittikçe sayıklamalara benziyor.

Sade ve düzgün dili, doğallığı, bambaşka yaşamları anlatmasıyla iyi bir ilk kitap Kaçış Rampası. Güldüğüm çok yer oldu, gülebildiğim kitapları daha da seviyorum. Halil Yörükoğlu umarım bu gözlem gücünü, mizahi dilini ve hayata değmişliğini hiç kaybetmeden uzun yıllar yazar. 



Banu Yıldıran Genç


Kaçış Rampası, Halil Yörükoğlu, Sel Yayınları, Ekim 2020, 79 s.


* Bu yazı ilk olarak oggito.com'da yayımlanmıştır.

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Nevada


Nevada: Edebiyatla bütünleşen coğrafya
Türkçede daha önce hiç yayımlanmamış yazarları bulmakta, bu yazarların öykü ve romanlarını iyi çevirilerle okura sunmakta usta olan Yüz Kitap son kitabıyla Amerika’nın genç ve yetenekli bir yazarını tanıştırıyor bizle. 1984 doğumlu Claire Vaye Watkins, Nevada’daki öykülerde doğup büyüdüğü Kaliforniya ve Nevada bölgelerini neredeyse birer ana karakter gibi işlemiş.
İlk öyküde yazar bize kendini açıyor çünkü adım adım hem Reno kasabasının bugününe hem de Claire Vaye Watkins’in kişisel hikâyesine geliyoruz. Hayaletler, Kovboylar adındaki öykü şöyle başlıyor: “Annemin çekip gittiği gün Razor Blade Baby bizim oraya taşındı. Sonuçta, başlangıçları düşünmeden edemiyorum.” Ve anlatıcının öyküye farklı farklı başlangıç önerileriyle devam ediyor, bu önerilerde 1860’larda Reno kasabasının bahtsız bir maceracı tarafından nasıl kurulduğunu, 1880’lerde oraya taşınan gay bir mimarın kasabanın kaderini değiştirip nasıl yanarak öldüğünü, Los Angeles’ta 1940’lı yıllarda içinde kovboy filmlerinin çekildiği bir set olan çiftliği, 1960’da Nevada çölünde deneysel olarak yapılan ve halkın izleyip soluduğu yüz dört kilotonluk nükleer patlamayı, 1968’de içinde kovboy film seti olan bu çiftliğin Charles Manson’ın tarikatının kurulduğu yer olduğunu ve anlatıcıyla -bu öyküde yazarın kendisi- bağını birer birer öğreniyoruz. Bu bağ, yazarın babası Paul Watkins’in o dönemde Charles Manson’un bir numaralı yardımcısı olması.
Yazar öyküde kendi adını kullanarak aslında kurmacayla gerçek arası bir tür denemiş. Manson’un o çiftlikte bebeğini bir türlü doğuramayan genç bir kıza jiletle yardım ettiği ise bir rivayet ve bu bebek yani Razor Blade Baby, öykünün kurmacaya bağlanan kısmı. Bu bebeğin doğumu bir efsane gibi anlatılagelmiş, Claire Vaye Watkins onu öyküde bugününün tam ortasına yerleştiriyor. Babası sonradan tarikattan ayrılıp Manson’un aleyhine ifade verse ve pişmanlığını gösterse de yazarın aklı hâlâ karışık: “Yıllar sonra, Hodgkin’s hastalığı babamı yiyip bitirdikten çok daha sonra, annem babamın ‘Charlie’nin bir numaralı genç kız tedarikçisi’ olduğunu söylemişti. Bunu utanarak mı yoksa gururla mı söylüyor, anlayamamıştım.” Kendisini ve yaşamını okura bu denli içtenlikle açan Watkins’in bu girizgâhı pek çok öyküde göreceğimiz izleğin de başlangıcı: İntihar eden anneler. Öykünün bir yerinde “et bıçağı saplanmış bilekleri”yle betimlenen anne bir gün bunu gerçekten başaracak ve kızının öykülerinin leitmotif’i olacak. 
Man-O-War öyküsü yine olabilecek en garip yerlerden birinde geçiyor. Issız, kimsenin olmadığı ve aslında girişin tamamen yasak olduğu iki buçuk milyon dönümlük bir havza, Nevada’daki Black Rock çölü. Bu çölü aslında sağ olsunlar son dönem zenginlerimizin gittiği Burning Man festivalinden biliyormuşuz. Claire Vaye Watkins’in en büyük başarısı bence coğrafyayı öykülerin en önemli parçası hâline getirebilmek. Öykü bu bölgede yaşayan emekli madenci Harris’in 5 Temmuz sabahı Bağımsızlık Günü kutlamalarının sarhoşluğu sırasında havai fişeklerini, patlayıcılarını unutanların ardından keşfe çıkıp bulduklarını toplamasıyla başlıyor. Hatta adını da bu patlayıcılardan birinden alıyor: “... bir tane de artık neredeyse hiç bulunmayan, Man-O-War marka, profesyonel havai fişek bataryası... Kızılderili bir oğlan 1999 yılında kardeşinin suratını bu bataryayla parçaladığından beri Paiute topraklarında bile kullanılması yasaklanmıştı.” Keşif turunu tamamlayıp eve dönmeye çalışan Harris’in kurduğu tüm düzen, köpeği yaşlı ve sakat Milo’nun çölün ortasında yatan genç kızı bulmasıyla bozulacak. Kızın yaşadığını anlayıp eve getirmesiyle münzevi hayatının da detaylarını öğreneceğiz. Baygın kıza yaşaması için tek çare olan suyu bol bol içirirken en fazla on beş on altı yaşında gösteren yüzündeki aşırı makyajı, süslü kıyafetleri ve göbeğindeki kocaman morluk dikkatini çekecek Harris’in. Ertesi gün ayılan ve eve gitmek istemeyen, artık adını da öğrendiğimiz Magda’yla Harris bambaşka bir bağ kuracak. Magda’nın bir şey yemediğini görünce kilerden tuzlu kraker getirmesi ise öykünün tepe noktalarından biri: “‘Eski karım bunlardan kutu kutu yerdi.’ ‘Ne mutlu ona,’ dedi Magda. ‘Bilhassa hamileyken,’ diye ekledi. ‘Sanırım bulantısını biraz olsun bastıran tek şey buydu. Her yere bunlardan koyardı. Komodinin üstüne, ilaç dolabına, kamyonetin torpido gözüne.’ Magda karnına dokundu, sonra elini hızla kaldırdı. Tuzlu krakerlere şöyle bir baktı, sonra paketi açtı. Bir kraker çıkardı, tuzlu tarafını diline bastırdı. ‘Anlaşılıyor mu?’ diye sordu, ağzı doluyken.” Bu detayla öğrendiğimiz hamilelik, Harris’in karısı hamileyken kaybettikleri bebeği anımsamasına yol açıyor. Sonrasında ise Magda bebeğin babasını söyleyecek kadar değilse de karnındaki morluğun sebebini açıklayacak kadar güveniyor Harris’e. 
Yaşlı adam nedense hayır diyemediği bu kızı evine götürmeyi geciktirdikçe geciktiriyor, yüzmesi için termal su kaynaklarına götürüyor, izlemesi için havai fişek patlatıyor. Ve ertesi gece onu uyurken izlerken bağlandığını hissediyor birden. “Kızın bebek arabasına ihtiyacı olacak diye düşündü. Araba koltuğuna... Kısırların doğurganlara nasıl bağlandığını düşündü. Bizim, dedi içinden, beşiğe ihtiyacımız olacak.” Öyküde Harris’in iyi kalbine şahidiz, sabah onda havanın 41 dereceyi bulduğu, toprağın üstünde ısı dalgalarının salındığı çölün ortasında bulduğu bu kıza ve bebeğine dair kurduğu hayallere, umutlarına da... Sabah Magda’nın babası kızını almaya geldiğinde Harris’in hissettikleri, büyük bir kavga, şiddet beklentisi uyandırıyor, Magda gitmeyecek sanıyoruz ama öyle olmuyor, teslimiyetle biten bu sonda asıl yumruğu yiyen yine biz oluyoruz. “Magda babasının kamyonetine döndü. Castaneda kızın elini tutarak arabaya binmesine yardım etti. Kapıyı kapatmadan önce kızına gülümsedi ve ensesini okşadı. Çok kısa sürmüştü -bir an sadece- ama Harris adamın kıza dokunuşundan her şeyi anladı.” İşte Watkins’in bu hiçbir şey söylemeden her şeyi sezdirerek yarattığı son, edebiyatımızda en çok eksikliğini hissettiğim şey diyebilirim.
Yazarın bambaşka tekniklerle yazdığı diğer bir öykü Arşivci. Adını bilmediğimiz kadın anlatıcı kendisini pek de sevmeyen Ezra’dan ayrılmasının acısını yaşıyor. Kız kardeşi Carly’nin desteğine, yeni doğmuş yeğeni Mucize’ye ve hatta Ezra’nın uğruna terk ettiği eski erkek arkadaşı iyi kalpli Sam’in yardımlarına rağmen içinde bulunduğu boşluktan çıkamıyor. Güzel sanatlar okumuş anlatıcı sık sık eşyalarına bakıp Ezra’yı hatırlıyor ve bir Yitik Aşklar Müzesi kurmayı tasarlıyor, bir ayakkabı, ön kapı ve yataktan oluşan sergi nesnelerini düşünüyor, hatta içten içe etiketlerini yazıyor. (Bu kısımlar bana Masumiyet Müzesi’ni hatırlattı aslında.) Bir süre sonra hamile olduğunu anlıyor ve Sam’le birlikteyken olduğu kürtajı anımsıyor. Kürtajı anımsadığı bölüm öyle bir teknikle yazılmış ki hem okur hem de anlatıcı olayların trajikliğinden minimum düzeyde etkileniyor diyebilirim. Her şey klinikte anlatıcının şahit olduğu bir telefon konuşmasıyla aktarılıyor, bir kadın telefonda arkadaşına neler yaptıklarını, doldurduğu formları, seçmesi gereken anestezi yöntemlerini, sonrasında onları neler beklediğini uzun uzun anlatıyor. Biz de yaşanan her şeyi bu kadının aracılığıyla öğreniyoruz. Bu kez bebekle ne yapacağına karar veremeyen anlatıcının asıl trajedisi ise öykünün başında geçiştirdiği “Annemiz dünya güzeliydi ve alkolikti.” cümlesine dayanıyor. Anne ölümü bu öykünün de en önemli parçası. Zihnindeki müzesini düşünüyor yine: “Yitik Aşklar Müzesi’nde bir Anne Kanadı olabilir.” Sonra bu kanadı dolduracağı nesneleri, duyguları tartıyor ve şöyle bitiriyor cümlesini: “Ama Anne Kanadı büyük ihtimalle tamamen boş olur.” Öykünün sonunda Carly’e patlayıp bağırması, sonrasında ağlaması ve hem itiraf eder hem de yardım istercesine “İçimde annemden çok var, varlığını hissedebiliyorum.” demesi ise tüm korkularını anlamamızı sağlıyor.
Bahsetmek istediğim son öykünün adı Kazı Yerleri. Yüzbaşı John Sutter’a ithaf edilmiş. Öykü bir dönemi, o kadar büyük bir gerçekçilikle anlatıyor ki kimmiş bu John Sutter diye araştırırken kendimi Amerika’nın “Altına Hücum” yılları içinde kaybettim. Watkins bir dönemi olanca gerçeği ve detayıyla kurmacaya aktarmış. İki kardeşin Ohio’dan kalkıp altın bulma umuduyla Kaliforniya’ya gelmesi, yolculukta yaşadıkları zorluklar, her şeylerini kaybetmeleri, zar zor kazı yerine varınca bölge sahibi İsveçli -muhtemelen Sutter’ın oğlu- tarafından kazıklanmaları, kazıya dünyanın öbür ucundan gelmiş Çinliler, onların uğradığı ayrımcılık, açlıktan ve pislikten bir süre sonra hastalanmaları gibi olayların dışında, altın bulmaya yarayan tüm aletleri olanca detayıyla betimlemesi, eğlence için yapılan bir boğa ve ayı dövüşünü tüm vahşetiyle anlatılması (film izlerken olduğu gibi gözümü kapadım birkaç yerinde) sanki bir yazarın çalışarak nasıl tarihi bir öykü hatta novella -toplam elli iki sayfa- yazabileceğini gösteriyor. 
Amerika’nın üzerinde kurulduğu topraklara ve o toprakların yerlisi insanlara ihaneti pek çok öyküde hissediliyor. Belki de o yüzden lanetlenmiş topraklar konusunda çok benzediğimizi düşündüm. Öyküler hem çok sert hem de çok insana dair. Zeynep Baransel’in usta çevirisiyle Nevada’yı kaçırmayın.


Banu Yıldıran Genç

Nevada
Claire Vaye Watkins
çev: Zeynep Baransel
Yüz Kitap, Şubat 2020, 255 s.


* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır.

22 Nisan 2020 Çarşamba

Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı


Yalnızlık Ömür Boyu
Çiyil Kurtuluş uzun süredir öykülerini takip ettiğim bir yazar. Öykülerinde tanık olduğum yaşamlardan kesitler görmek ve bu kesitlerin detaylı ve incelikli anlatımı dikkatimi çekmişti diyebilirim. Bu ayın başında ikinci öykü kitabı Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, Notos Kitap tarafından yayımlandı. Kitapta yirmi altı öykü yer alıyor, uzun yazmayan, sözcükleri ekonomik kullanan bir yazar Çiyil Kurtuluş.
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, adıyla okuru tavlayan kitaplardan. Geçtiğimiz günlerde bir söyleşide bu ada dair söyledikleri aslında tam olarak öykülerin ruhunu da aktarıyor bize: “Gel, diyorum okura, aramızda bir bahçe var, o kadar yakınım sana. Kaçma benden, kendinden. Bende ne varsa aynısından sende de var. İnsan insana benzer. Acılarımız, dertlerimiz, sevinçlerimiz ortak. O yüzden yakınlaşır ve yine o yüzden uzun zaman yan yana durmakta zorlanırız.” 
Öykülerde pek çok kez aile kavramı kurguya dahil ediliyor, biz bu kavramın ne denli sahte ve çıkarcı olduğunu biliyoruz aslında, okuyoruz, okurken bileniyoruz ama Çiyil Kurtuluş tek bir cümleyle bizi yükseldiğimiz yerden durgun sulara geri çekip başka duyguları anımsatıyor, sevgi gibi, şefkat gibi... O nedenle Biz Bir Aileyiz öyküsünde tekne tatilinde bir araya gelmiş kalabalık bir aile tablosu çizilirken, son akşamın gerginliği, küçük hesaplaşmalar, anlatıcı ablayla kız kardeşin eski günlerin hatırına yaptıkları kaçamak ve bu kaçamağın yılların hesaplaşmasına dönüşmesi bize çok tanıdık geliyor. Tanıdık olmayan şey ise şefkat duygusu. Küslük ve kızgınlıkla biten bir gecenin iki kardeş tarafından ortaklaşa, doğallıkla, küçük sürprizlerle güneşli bir sabaha dönüştürülmesi, Çiyil Kurtuluş’un son dokunuşu işte.
Aynı dokunuşu kitabın en politik öyküsü Basit Bir Hesaplaşma’da da görüyoruz. Yıllar sonra bir otelde işkencecisi albayla karşılaşan bir avukat bu kez öykünün ana karakteri. Terasta kahvaltı ederken albayı izledikçe intikam hayalleri kuran bir mağdur. Yıllarca belki de bu karşılaşma ânını düşünen avukatın terası terk ederken tek yaptığı bastonunu düşürüp de alamayan albayın bastonunu yerden kaldırmak oluyor. Verdiği yegâne ceza ise uzanıp koluna girecek gibi yapan eli boşta bırakıp çekip gitmek. “Neredeyse babası yaşındaydı. Bastonu sandalyesine dimdik dayadı, oradan hızla uzaklaşırken bir tabutun içinden albayın teşekkür eden sesi geliyordu.”
Yeni tanıştığı bir adamla birlikte yaşamaya karar vermiş annesiyle anlayışsız bir kocanın arasında kalan bir kadının annesinden taraf çıkması, ondan duyacağı tek bir sevecen cümleye bakıyor. Yıllar sonra bir tatilde bir araya gelmiş anne kızın, başka bir dille büyütülen torun üzerine münakaşaları küçücük bir kazayla sonlanıveriyor, herkes kendi kızının saçını okşamaya başlıyor birden, atsan atamayacağın satsan satamayacağın bir sevgi işte. 
Bu sevginin en yalın ve acı anlatımı ise bence Kim Yalnız öyküsünde yer alıyor. Uzun bir süredir hasta bir babaya bakmak durumunda kalan Pelin, uzakta ve biraz da rahat bir kardeş Tolga, yorgunluk, uykusuzluk derken tüm gerçekçiliğiyle öyküye dahil olan kan, kusmuk, dışkı, ölüm bizi bir anda tokatlıyor. Ardından gelen, iki kardeşin hesaplaşması ve Pelin’in neredeyse dokunacağımız bir gerçeklikle hissettirilen onulmaz acısı. 
Hemen hemen tüm öykülerde bir yalnızlık duygusu olsa da bundan yakınmayan ve bir biçimde gücünün farkında olan karakterleri var Kurtuluş’un. Bekâr ve yalnız kadınlar, evli ve yalnız kadınlar, arkadaşları tarafından yalnız bırakılmış erkekler, ailede yalnız kalmışlar... hemen hepsi öykülerde kendilerine yer buluyor. Öyküler daha çok üst orta sınıfı ve beyaz yakalıları konu alırken aslında yaşamımızın çokça içinde olan başka detayları da yakalıyor yazar, başka ülkelere göç etmiş çocuklar, ana dili farklı torunlar, ortalıkta dolanan bakıcılar... Tiyatro oyunu da yazan Çiyil Kurtuluş’un içe dönük, sayıklamalı öykülerindense diyalogla ilerleyenleri daha çok sevdim çünkü yaşamdan herhangi bir kesiti alıp onu doğal, karaktere uyan konuşmalarla bambaşka yerlere götürebiliyor. 
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı okurken kendimle hesaplaştığım kitaplardan oldu. Son yıllarda yaşadığımız haksızlıklar, içine düştüğümüz çarpıklıklar bir biçimde beni intikam beklediğim bir ruh haline itmiş ve çok yorulmuşum, bunu öyküleri okudukça fark ettim. Oysa belki de ihtiyacımız olan gerçekten de merhameti kaybetmemek. Bizi yoran, yıpratan duyguların yerine bir biçimde yan yana durabilmek. O hiç değişmeyen yerde, bahçemizde.


Banu Yıldıran Genç

Çiyil Kurtuluş
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı
Notos Kitap, Şubat 2020, 148 s.


* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2020 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

23 Mart 2020 Pazartesi

Bir Küçük Delilik


Hayatla baş etme yöntemi olarak küçük delilik anları
Arzu Uçar ilk kitabı Dış Kapının Mandalı’yla 2015 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazanmış. İkinci öykü kitabı Bir Küçük Delilik ise geçtiğimiz aylarda İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabını oyunlar oynamasını söyleyen Mehmet Erte’ye ithaf etmiş ki gerçekten de oyunlar ve adının çağrıştırdığı gibi küçük küçük delirmeler tüm öykülerde görülen ortak motiflerden.
Modern hayatın getirdiği zorluklara, beyaz yakalı ya da üst orta sınıfın yaşadığı anlamsız çelişkilere odaklanan, aileyi didikleyen öyküler özellikle dikkat çekici. Sanırım bir yazarın yazmaya en iyi bildiği şeyden başlaması başarının anahtarlarından biri. Arzu Uçar birkaç öyküde taşraya değinse de asıl olarak şehir hayatında yaşananların gözden kaçan yönlerini ortaya çıkarması, ilişkilerin alt metnini kendine has yorumlamasıyla öne çıkıyor.
İlk öykü kitapla aynı adı taşıyor. Evde oturan, sıkılan, sıkıldıkça belli ki obsesif kompulsüf özellikler geliştiren, adını bilmediğimiz bir kadın, anlatıcı olarak seçilmiş. Daha en baştan “Bugün gelecek, dedi kadın. İçinden. O sırada tel süzgeci duruluyordu akan suda. İki tarafını da iki kere.” cümlesiyle hem takıntı meselesine değiniliyor hem de öykünün mesafeli bir anlatımı tercih edeceği imleniyor. Öykü boyunca içinden/dışından vurgusu yapılıyor çünkü kadın karakterin kafası o kadar karışık ki bazen içinden söylemesi gereken şeyi dışından da söyleyiveriyor. İçinden/dışından diye okurla beraber kendisine de hatırlatması gerekiyor. Kafası niye karışık kadının, bilmiyoruz, sadece tahminlerimiz var. Beklediği, merak ettiği kişinin eve gelen adam olmadığı birkaç cümlede okura sezdiriliyor. Sıkça vurgulandığı üzere evde temizlik yapmaktan oturup kitap okumaya vakit bulamayan, tüm işleri sıraya koymuş, o sıra bozuldu mu dengesi şaşan bir kadın. İçinde bulunduğu kısır döngüden ve onu eve hapseden -kendi yarattığı- sorumluluklardan delirmek üzere. Bazı küçük delirme anlarında kendini lodosta bir türlü toplayamadığı çarşafla gökyüzünde uçarken görüyor mesela, sahile gidiyor. Sonra tabii gerçeklik baskın çıkıyor, yeryüzüne geri dönüyor. Hepimizin bir biçimde tanıdık olduğu bu hayatı anlatırken Arzu Uçar’ın başarısı bence pek çok yazarın yaptığının tersine bize hiçbir şeyi açıklamayışında yatıyor. Kimin beklendiğini, hatta bu bekleyişin gerçek olup olmadığını, kadının niye çalışmadığını bilmiyoruz. 
Şehrin ve son on küsur yıldır hayatımızın bir başka unsuru çocuklu yaşam baskısının bambaşka bir biçimde ele alındığı dikkati çeken diğer bir öykü Ophelia’nın Beklenen Doğumu. “Parkta oynuyor Ophelia.” cümlesiyle başlayan öykü, ilk paragrafın sonunda “Bu kız Ophelia olabilir işte. Tam olması gerektiği gibi narin ve sağlıklı bedeni, etrafına sevgiyle bakan parlak gözleri ve aşırıya kaçmayan hareketliliği. Tam Nina’nın hayal ettiği gibi.” cümleleriyle biterken yazar bilerek ve isteyerek kafamızı karıştırıyor. Daha sonra anlıyoruz ki tiyatrocu çift Hüseyin ve Nina bir Ophelia’larının olması için her şeyi hazır etmişler, güvenlikli, tel örgülü, hatta kuşlar rahatsızlık vermesin diye ağla çevrelenmiş şehir dışındaki bir siteye taşınmışlar, iki günde bir spermler daha hareketli oluyor diye sabahları sevişip bekleyip duruyorlar. Şehir dışına yayılan bu steril yaşamın zorlukları, son yıllarda hem muhafazakâr hem modern kesimden gelen çocuk sahibi olma gerekliliğinin baskısı bir yandan Nina da Hüseyin de yaşamlarına neşe katacak bu olayı neredeyse kabusa çevirmiş durumdalar. Bu öyküde de ilk öyküdeki gibi bir delilik hâli var, Nina gözüne Ophelia olarak kestirdiği bilumum çocukla konuşurken buluyor kendini, sonra bir panikle anne ve babasının duyup duymadığını kontrol ediyor. İçinden/dışından ayrımı ve delilik öykülerde ustalıkla tekrarlanmış. Bu öyküde tiyatro repliklerinin de metne hem anlam hem biçim olarak zenginlik kattığını eklemeliyim.
Başka bir tür deliliği Diyelim ki Ben Madonna’yım öyküsünde okuyoruz ama bu kez kendini başka dünyalarla, insanlarla özdeşleştirerek iyileşmeye çalışan kişi bir çocuk olduğu için hazmetmesi daha zor. Annesi ve babası ölmüş, ergenlik çağındaki bir kızın hayaller, gerçekler içinde hayatına devam etmesine tanık oluyoruz. Popstar olduğuna inanan kızın evde söz dinleyen uslu çocuk rolüyle okulda cinselliğini ön plana çıkaran şuh şarkıcı rolünün çatıştığı yerler yine iç konuşmalarda, delirme anlarında belli oluyor. Bu öykü kutsal aile, torununa bakan fedakâr anneanne mitini de yerle bir ediyor aslında. “Dayım konuyu değiştiriyor. ‘Cezalarını çekecekler, devlet vermezse ben kendi elimle vereceğim.’ Anneannemi bekliyor; onun cesaretine, erkekliğine saygı duysun ve yapabileceklerinden korksun. Sütüyle tehdit ederek başına açacağı belalardan vazgeçirsin onu. Sabiha Hanım ‘Sakın ha oğlum,’ diye başlıyor. ‘Geçen rüyamda seni kötü gördüm zaten, başında kapkara bir bulut vardı. Bak benim rüyalarımı biliyorsun. Tedirgin etme beni.’ Sahnesini tamamladığı için dayımdan ses çıkmıyor.” Arzu Uçar’ın her şeyi açıklamaması, mesela bu öyküde anne-babaya ne olduğunu, dayının kime ceza vereceğini bilmememiz bence yine öykü adına verilmiş güzel bir karar. Bu öyküde yalnızca küçük bir kızın söyleyemeyeceğini düşündüğüm cümleler rahatsız etti beni. “Hayat benden bir drama queen yaratmak için elinden geleni yapar bu arada.” gibi. Onun dışında özellikle İzmir Marşı detayı bu zor öyküde bile beni güldürdü, Uçar’ın absürt durumlar yaratmadaki becerisini belirtmek gerek.
Kitabın son öyküsü A Noktasından Yusuf’un Kuyusuna adını taşıyor. Egosu şişkin, orta yaşlı, sinemacı bir erkeğin anlatıcı olduğu öyküde uzun bir ilişkiyi takip ederken erkeğin kendini Tanrı sanmasının gerekçelerini de öğreniyoruz. Hem sürekli kendini okura açıklaması hem de upuzun bir sürece yayılmış bir ilişkiyi kısa bir öyküde anlatması bence bu öyküyü kitabın en zayıf öyküsü hâline getirmiş. “Anlattığı bu mutlu anıları sorularla derinleştirip onu daha yakından tanımamı beklemesi normaldi. Ama ben bunları hızlıca geçerdim. Çünkü yaşam mücadelemi anlaması önemliydi.” alıntısında olduğu gibi anlatıcı aslında orada var olmayan okura hiç durmadan açıklama yapıyor. Güncel bir konu olarak kendini Tanrı sanan sanatçı bir erkeğin ilişkisi olduğu genç kadını, Leyla’yı ezmesi anlatılıyor, hem de erkeğin gözünden, fikir olarak gayet iyi. Ama dokuz sayfalık öyküde artık bitmiş bir ilişkinin nasıl başladığı, ilerlediği, kadını aşağılamaları, sevişmeleri, evlenmeleri ve evlendikten sonra onu bir ömür kafese tıktığını düşünen erkeğin yanılması, Leyla’nın değişmesi ve gitmesi anlatılıyor. Doğal olarak bunca yaşanan şey, bunca duygu ve olay öyküye fazla gelmiş. Oynat tuşuna iki üç kere basılıp hızlandırılmış bir film izler gibi okuyoruz neredeyse. Bu nedenle Leyla karakterinin temizlik ve her şeyi yıkama takıntısı, yani bizi ilk öyküdeki isimsiz karaktere bağlayacak ve kitabın daireselliğini tamamlayacak detay da geçip gidiyor, iyi düşünülmüş ama arada kaynamış bir fikir olarak kalıyor.
Arzu Uçar detaylardaki ustaca gözlemi, okura açık uç bırakan kurguları, en olmadık anlarda insanı gülümseten mizahıyla yolu açık bir yazar. Oyunlar oynaması gerçekten iyi bir tercih olmuş.


Banu Yıldıran Genç

Arzu Uçar, Bir Küçük Delilik, İthaki Yayınları, Eylül 2019, 91 s.

* Bu yazı Notos'un 80. sayısında yayımlanmıştır.

11 Haziran 2019 Salı

Poz


Görülmeyenleri görünür kılmak
Banu Özyürek adını uzun zamandır duyduğum ama bir türlü ilk kitabı Bir Günü Bitirme Sanatı’nı okuyamadığım bir yazardı. Yeni öykü kitabı Poz’un çıkacağını sosyal medyadan duyduğum, hele kapağının güzelliğine çarpıldığım an kitabı almaya ve okumaya karar verdim. 
Notos’un bu köşesi benim iki ayda bir telif yazarlar, hatta özellikle de öykü kitapları üzerine yazmak istediğim bir köşe. Tabii ki çıkan her kitaba ulaşıp okuma şansım yok ama bazı sayılarda elime alıp alıp bitiremediğim kitaplar sebebiyle yabancı yazarlara sığınıp onları yazıyorum. Bu kez öyle olmadı, Poz okur okumaz “Ben bunu yazarım.” dememi sağladı. Çünkü Banu Özyürek son dönemde sıkça rast geldiğim üzere dil ve içerikte kolaya kaçmamış, kendince yeni biçimler denemiş. 
Banu Özyürek’in öykü karakterleri hakkında tek bir genelleme yapabiliriz, arka planda kalan, kalmayı seçen, insanların arasına karışmaya çekinen, çocukken bile görülmemekten mustarip olup bunu hayatının bir döneminde yenmek isteyen karakterler. O nedenle İpeksi saçlarımla sahnede adlı öyküdeki anlatıcının iç sesi birçok karakterin iç sesi olabilir: “Elleri. Ayakları. Ayak parmakları. Boynunu sağa sola büküşü. Hepsi incecik varlıklarıyla müthiş bir yapıyı tamamlıyorlardı. Bense kımıldasam. Yani dans etmeye falan kalksam onun gibi. Can çekişen zavallı bir canavara benzerdim ancak.” Hemen sonraki öykü Kapı’da da otobüse binip bir bara gitmeye çalışan anlatıcı benzer hezeyanlar yaşıyor. Kontrolün kendisinde olması, kendisine hedef belirleyip bir mekân bulması, o mekânın kapısından içeri girebilmesi en hayati mesele o anda. İşin güçlüğünü hissettikçe aklını çelen düşünceler de cabası... “Eve gitsem, koltuğuma otursam, duvara baksam, perdeleri çeksem, tavaları iç içe dizsem, kendime dokunsam, tavana baksam, ekmeğin arasına ciğer koysam.” Oysa yapacak şey çok basittir: “Bir bara gitmek? Bunda. Yapılamayacak. Hiçbir. Şey. Görmüyorum.”
Her iki öyküden de alıntıladığım cümlelerde dikkat çekici bir unsur Banu Özyürek’in dildeki yenilik arayışları. Bitmemiş cümleleri noktayla sonlandırarak anlatıcının düşüncelerini takip etmemizi kolaylaştırırken, hemen yukarıdaki cümlede olduğu gibi tereddüdün yazıya nasıl aktarılabileceğine örnek oluşturuyor. Özyürek’in dildeki hâkimiyetini bazen günlük parçalarındaki, bazen bir anneanne anısındaki doğallıktan da anlayabiliyoruz, karakterin tam da öyle yazacağını, tam da öyle konuşacağını hissettirebiliyor. Meramını anlatmaya çalışırken bazen noktalama ve yazımda denediği yenilikler en başta da bahsettiğim kolaycılıktan onu ayırıyor.
Zeynep’e, Arzu’ya, Raif Hoca’ya adlı öykü hem çocukluğu romantize etmeden tüm cehennemiyle anlatması hem de mizahıyla en sevdiklerimden biri oldu. Anıya göz kırpan yapısı ve unutulmayacak “sidikli” kahramanıyla çocukluğu 80’lerin devlet okullarında geçmiş herkesin kendinden bir parça bulacağı bir öykü. “Kibar mıydı, salak mıydı? Hep aynı ince, şaşkın sesiyle ‘Sırandan su akıyor,’ derdi. ‘Biliyorum, mataram delinmiş.’ Ben de öyle diyordum işte. Kibar insan aynı soruyu otuz kere sormaz değil mi, demek ki çocuk düpedüz aptalmış. Ne yapalım. Halbuki o tarihlerde, o ilkokulun, o sınıfının, o sırasındaki yegâne memba benim korkak bedenimdi. Ve mataram da sapasağlamdı.” Olan biteni bir çırpıda anlatmak isteyen bir arkadaşınızdan dinlermişsiniz gibi okunan bu öyküde görülmeyen bir kahramanın çocukluğu nasıl olurdu, onu da anlıyor insan.
Kafe Planet Planet ise mekânın neredeyse bir karakter gibi derinleştirildiği, sonrasında ise orada çalışan Ergün ve Hande’nin karmaşık ilişkilerinin anlatıldığı bir öykü. Öykü Tanrı anlatıcıyla başlasa da bir süre sonra Ergün’den çok Hande’yle ilgilenmeye ve onun günlüklerinden parçalar okumaya başlayan değişik bir Tanrı anlatıcı bu. Hatta Hande’nin yazdıklarını tatmin edici bulmayıp okurun kafasında soru işaretleri bırakıyor: “Biraz daha zaman geçmiş gibi, yine tarih yok. Hande bu günlük işinde çuvallıyor belli ki, özellikle mi bir yazıyor bir yazmıyor tarihi yoksa unutuyor mu anlamadım, neyse işte hangi gündeyiz bilmiyorum ama işler yine değişmiş.” Kafası karışan ve her şeyi biliyormuş gibi başlayan anlatıcıyı bile çileden çıkaran Hande ve günlüğünden takip edebildiğimiz kadarıyla sürekli değişen fikirleri... Ve bundan yine komik aynı zamanda hüzünlü bir öykü çıkaran Banu Özyürek.
Kafe Planet Planet, Mutluluk adlı öykünün de mekânı aynı zamanda. Kısacık bir metinde öykü içinde öykü yazmış Banu Özyürek. Kafe Planet’in o yeşil çerçeveli, yeşil tenteli girişinin güzelliğine takılıp kapıdaki etrafı kozalak ve kokinalarla çevrili pirinç çanı görünce içeri giren, kafenin tılsımlı bir söz gibi tekrar edilen adını düşünürken uyuşan, lapa lapa kar yağarken kafenin penceresinden bakıp kek yiyen bir başkasını hayal eden bir anlatıcı var bu kez. Hayal ettiği adam da hayaller peşinde üstelik. Onun hayalinde ise bir yaz günü kendisi denize bakıp da ölmüş kardeşini düşünürken arkasından onu izleyen ve ona deliler gibi âşık, sevişmeleri uğruna şiirler yazan bir kadın var. Hayal içinde hayali, öykü içinde şiiri, mevsim içinde mevsimi ve sarmal kurgusuyla usta işi bir öykü Mutluluk.
Ve Özyürek kitabın son öyküsü Kutsal sevgilimiz’de edebiyat dünyasında çok da dillendirilmeyen bir konuyu yine o kendine özgü mizahıyla ele alarak unutulmaz bir karakter yaratmış: Suna Ferhat. Kitap dosyası gönderdiği yayınevi tarafından aylar süren bir bekleyişten sonra, üstelik o bildik ve gıcık iki kelimeyle -“Kolaylıklar dilerim”-  reddedilen, bu reddedilişten sandığından da çok etkilenen Suna Ferhat. Öykünün Epifani ve olası bir telefon görüşmesi alt başlıklı bölümünde bilinç akışı tekniğiyle büyük harf kullanmadan ret mail’ini yazan editöre haykırırcasına yazılmış satırlar çok dikkat çekici. Öykünün unutulmayacak son cümlesi ise belki de çağımızı özetliyor. Kim bilir?
Banu Özyürek yazdıklarıyla da yazma biçimiyle de yenilikçi ve cesur bir yazar. Bir an önce tanışmanız umuduyla. 
Banu Özyürek, Poz, Everest Yayınları, Şubat 2019, 135 s.


* Bu yazı Notos'un 75. sayısında yayımlanmıştır.

11 Haziran 2018 Pazartesi

Deniz Bize İyi Gelecek


Yalnızlıklar ve hastalıklar
Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından yayımlandı. İlk kitabı Ağaçlar Yanıyor’la arasında dört seneye yakın bir zaman var. Bu aralar ritüellerimi bozuyor ve farklı okumalar deniyorum. O nedenle Özlem Akıncı’nın önce son sonra ilk kitabını okudum. Aslında böylesi de iyiymiş diyebilirim, yazarın ne denli geliştiğini anlamak için doğru bir yöntem olabilir.
Deniz Bize İyi Gelecek’te kendine daha çok güvenen bir Özlem Akıncı, bu nedenle ayakları daha yere basan, daha net öyküler var. Kitaba genel olarak bir yalnızlık duygusu hâkim, anlatılan karakterlerin içinde bulundukları koşullara, yaşamlara göre değişiklik göstermeyen bir yalnızlık. Kimisi evliyken bu yalnızlığı yaşıyor, kimi arkadaşlarıyla... Bazısı bilerek ve isteyerek bunu seçtiğinin farkındayken bazısı ana-babasının yanındayken bile bu duyguyla boğuşmanın kaygısını çekiyor. İlk öykü Örtülü Dinamikler’de de kitabın bir başka öyküsü Yakınlık’ta da orta yaşa, annesinin bir zamanlar olduğu yaşa gelmiş ve bugüne dek aslında onu ne kadar tanıdığını pek de düşünmemiş iki karakter var. Bu duygu gençliği deviren herkesin aşina olduğu, anneler artık “annelik”ten çıkıp da farklı bir role bürünmeye başladığında uç veren bir duygu sanıyorum. Örtülü Dinamikler’de kocasının ölümünden yıllar sonra evlenmek isteyen bir anne ve bunun çok mantıklı olduğunu kabullenen ama içten içe bunu reddeden orta yaştaki çocuğun çatışması ustalıkla verilmiş. Öykünün sonundaki hırsını başkalarından çıkarma hâli ise incelikli detayları ve doğal anlatımıyla dikkat çekiyor.
Yakınlık öyküsünde ise hastalanan annesine bakmak durumunda kalan büyümüş bir çocuğun annesini aslında hiç tanımamasıyla yüzleşmesi var. Özlem Akıncı hepimizin yaşadığı ama farkına varmadığımız ya da dillendirmediğimiz duyguları büyük bir dikkatle gözlemleyip müthiş detaylarla dile dökmüş, çünkü şu yazdıklarının aynısını geçen yaz hastanede babama refakat ederken yaşadım: “Kaşığın ucunu açık ağzına dayadım. Önceden dikkat etmediğim ayrıntılarına baktıkça ilk kez görüyormuşum duygusuna kapıldım. Dudaklarıyla sıyırıp yuttu çorbayı. Boğazından yutkunma hareketiyle geçişini gördüm. Ağzını yeniden açtı, bir kaşık daha verdim. Seyrek saç tellerinin deriden çıktığı gözeneklere baktım. Sanıyordum ki annemin hayatı bizdik, eviydi, o kadar. Ne geçmişi vardı ne âşık olmuştu ne genç ne çocuk. Onu tanımıyorum bile. Ağzının kenarını sildim. Uzanıp peçeteyi aldı. Serum hortumları elinin hareketiyle kıpırdadı.”
Kitapta en sevdiğim öykülerden biri Sonra Derya oldu. Yaşattığı macera duygusu ve yine tabii ki ince detaylar, seçilen sözcüklerle kadın arkadaşların hep beraber çıktıkları yolculuğu havasıyla, suyuyla, topraktaki sesiyle yaşamamızı sağlıyor. Öykünün en önemli kişilerinden Tomris, ki daha sonra kendisiyle başka bir öyküde, Bir Tomris Vardı’da karşılaşacağız, güçlü, farklı bir kadın figürü çiziyor. Arkadaşlarını toplayıp çıkardığı o yolculuğun sonunda ise öykünün başına, Tomris’in bir sözüne dönüyoruz: “Cesur olmayan kadınlar, derdi. Korkak kadınlar yani, derdik bir ağızdan. Hayır, derdi. Söylediğim kesinlikle başka, cesur olmayan kadınlar.” Gerçekten de bu öyküdeki Derya olsun, Otel öyküsünün kadın karakteri olsun, yine etrafımızda bildiğimiz onlarca kadın olsun, bize “cesur olmayan kadınlar”ı olanca açıklığıyla kavratıyor. Öyküde kadınların zorlu patikalardan denize inerlerken betimlenmesi “Derya uslu bir hışırtıyla kaydığında bile saygın tören havası dağılmıyor.” ya da denize ulaştıklarındaki hâllerinin anlatımı “Yumurtadan çıkmış yavrular gibi, kıyıya ulaşan kendine yer buldu.” okura Özlem Akıncı’nın ustalıklı sözcük seçimi ve yaratıcı benzetmeleri hakkında fikir verebilir.
Hepimizin yaşadığı ama dile dökemediği ayrıntılar, duygular demiştim, Bir Tomris Vardı öyküsünde de anlatıcının ölenin ardından hissettiği üzüntü bir yandan yapılması gereken ritüellere katılamamasının çaresizliği bir yandan, Akıncı yine yüreğimize çöreklenmiş bir duyguyu anımsatıyor: “Geride kalmanın kıyıcılığını çocuklar iyi bilir. Akşamüstü çağırmak için birisinin kapısını çalarsın. Kapıyı açan anne seni görünce şaşırır, Yavrum haberin yok mu, der, onlar oynuyor şu karşı evde. Duyduğunda yüzün kızarır. Kaldırımın kenarına oturup süklüm püklüm kalırsın o küçücük boyunla. Kumdan tepeler yaparsın.” 
Kitaptaki öykülerde tekrarlanan bir diğer izlek hastalık. Hastadan çok hastanın etrafındakilere odaklanıyor Özlem Akıncı, onların hastayla ilişkisini, geçmişlerini didiklerken bir biçimde bahsettiğim iki izleği de kaynaştırmış oluyor, hastalık ve yalnızlık; bazen hastalığın yol açtığı yalnızlık, bazense yalnızlığın yol açtığı hastalık.
Kitabı anne ve babasına ithaf etmiş Özlem Akıncı. Son yıllarda ben de babamla rolleri değiştiğim için, benim ebeveyn, onunsa çocuk olmasına alışamayan ve içinden isyan eden biri olarak hem öyküleri çok sevdim, hem de sanırım yazarı çok iyi anladım.

Banu Yıldıran Genç

Deniz Bize İyi Gelecek
Özlem Akıncı
Notos Kitap, Şubat 2018, 107 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2018 sayısında yayımlanmıştır.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Bir Kırık Segâh


Hem düne hem bugüne ait öyküler...
Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çekmişti. Birçok dergide, internet sitesinde ve sosyal medyada öykülerinin, dilinin inceliğinden bahsedilirken, ilk kitabını geç yaşta yayımlayan bir yazar olduğuna da değiniliyordu.
Arayı çok uzatmadan yeni öykülerini Bir Kırık Segâh adıyla kitaplaştırdı Kâmil Erdem. Yaşın, erken veya geç sözcüklerinin edebiyatta hiçbir önemi olmadığını bir kez dana kanıtlayan öyküler bunlar. Açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı okumak aklımdayken zamansızlık ve araya başka kitapların girmesi nedeniyle Şu Yağmur Bir Yağsa’yı okumayı daha ileri bir tarihe ertelemiştim. Öyle de kaldı. Bu nedenle Bir Kırık Segâh’ı gördüğümde hiç ertelemeden okumaya karar verdim ve iyi ki de öyle yapmışım.
Kâmil Erdem ilk kitabını geç yaşında yayımlasa da dilini, anlatımını oluşturmaya, olgunlaştırmaya belli ki çok zaman harcamış. Öykülerde karakterine göre biçimlenen dili -bazen eski İstanbullu, bazen 70’lerde Türkoloji öğrencisi, bazen dindar bir belediye çalışanı, bazen yaşlanmaya başlamış bir Ege çiftçisi- doğallığıyla okuru hayran bırakıyor. Bunun yanında öykülerinin yine içeriğine bağlı olarak bazen iç monologlarla, bazen tutuk diyaloglarla, bazen de sular gibi çağıldayan detaylarla kurduğu akışı ne denli uğraşıldığını gösteriyor. Pazartesi öyküsünde seçilen fiil kipinin bile yabancılaşmanın anlatımını ne denli üst seviyelere taşıdığına şahit olmak, öykünün gerçekten de romandansa şiirin kardeşi olduğunu anımsatırcasına tek bir sözcükle kuruluveren dünyası, edebiyatın çokça emek isteyen bir sanat olduğunu anımsatıyor bizlere.
Kitabın ilk öyküsü Menfez’de büyükşehirlerden birinde yerin altındaki bir metro istasyonundaki kart dolum merkezinde çalışan Erol’la tanışıyoruz. Erol, kendine koyduğu adla İbrahim, bol amcalı, abili, yengeli, eltili muhafazakâr bir ailede doğmuş, küçük yaşta yatılı yollanıp hocalarla hacılarla büyümüş dini bütün biri. İşyerinde yaşadığı haksızlıklar, söz verildiği hâlde yemeğe bile çıkamaması, insanlık dışı bir biçimde günde on altı saat çalışması yüzünden sistemi, amirlerini, emirleri sorgulama raddesine gelmiş ama bunu yapacak cesareti kendine bulamayan bir aykırı karakter. İsyan edemeyip, herkesin birbirinden şüphelendiği bir dönemde kimseyle konuşamayıp kendince hayallerle avunuyor İbrahim. “Ardından şu beni ve bizi on altı saat çalıştırıp, metronun raylarına karşı tenhada el kol hareketi yapmaktan öteye gitmememizi Tanrı’nın bir lûtfu olarak kabul eden, göbeği baseni biraz büyüdüğü için ve gut, tansiyon, nefes darlığı gibi zarif illetler yüzünden çağa özgü mazeretler üreterek namaz eda etmekten de kaçınan ama neredeyse tümü, mahallenin seyahat acenteleriyle umreye gitmiş, eşlerini de göndermiş ve sekiz saatlik mesai bitiminde, park yerindeki jiplerine çilekeş bir tavırla yürüyen amirlerimizin örneğin güçlü bir depremde bizimle birlikte öte dünyaya ulaşmaları halinde, o koca yıkımı ve ayağa kalkmayı içeren meydanda, şaşkın, çaresiz bakışlarla dolaşıp durması!” İnandıklarının ihanetine uğramanın, yalnızlaşmanın, kimseye sığınamamanın, arada kalmışlığın öyküsü anlatılmış Menfez’de.
Yine güncele, yaşadığımız günlere dair ama şiirselliğinden, arka kapakta yazıldığı üzere nahifliğinden hiç ödün vermeyen Ahlat Altı, en sevdiğim öykü oldu. Bir Ege kasabasında kendi kendine dünü, bugünü, eline almadığı sazını, uzunca zamandır söylemediği sözünü düşünen eskinin devlet fabrikasının şoförü, şimdinin dolmuş şoförü isimsiz anlatıcının ahlat ağacı altındaki iç sesiyle başlıyor öykü. Onun düşünceleriyle beraber biz de son yıllarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını, direncimizi artıran her umutlu olaydan sonra daha da dibe batmamızı görüyoruz içten içe. “Devletimiz fabrikamı satacağım diye tutturdukta, biz de kapıya konuldukta, bu Veysel Dayı’nın oğlu Arif, ki neredense bir sarışınlık bulaşmıştı bu Arif’e, iri kıyımdı, gözü pekti, önayak olmuştu da direnme mirenme yapmıştık.” diye anımsanan o güzel günler... Greve başlama, halaylar, davullar, çevre illerden ziyarete gelenler, köylülerin yolladığı yemekler, sazlar, türküler derken “... her şey devlete çarpıp tuzla buz oldu. Polis oldu, nezaret oldu, hâkimin seyrek beyaz bıyığı oldu.” Artık eski patronu sayesinde dolmuş şoförlüğü yapsa da eski günler, fabrikası, kamyonu “kınalısı” sık sık hatırına düşer anlatıcının. Şimdinin, o güzel günlerden sonra yaşanan dönemin özeti ise dolmuşuyla köye dönerken yaşadığında yatıyor: “Polis var, kavşağa yakın, durduruyorlar araçları. Polis deyince, Eğik Necmettin geliyor aklıma. Çadırımızı yıktırmamak için başka hiçbir şey yapmadan, kollarını açıp önünde durması, üstüne çullanmaları, yerde tekmelemeleri. Kimse kimseye güvenemesin, bir zayıf insan bir koca devlete güvenemesin geliyor aklıma o kara sonbahardan bu yana. Fabrikanın kapısı, çadır, Arif geliyor aklıma, Arif’e su götürüşümüz birbuçukluk pet şişede, nezaret parmaklıklarının ardında, kaşı yarılmış.” İşte küçük bir kasabada yaşananlar bizim son yıllarımızı özetlerken, hem anlatımdaki şiirsellik, hem duygulardaki incelik, hem de öykünün sonunda her şeye ama her şeye rağmen bir bebeğin doğumuna söylenen türküler, Çökertme’deki “teslim olmayalım” kısmının üç dört kere tekrarı bir damla gözyaşı olup akıyor gözlerimden.
Kâmil Erdem umarım ki daha uzun yıllar yazsın, onun öykülerinde hem bugünü hem dünü yaşayalım. Bazen bir eski İstanbul hanımefendisinin terennüm ettiği Klasik Türk Musikisi parçasını, bazen halk ozanlarından deyişleri, manileri okuyalım, Datça’nın payam derdine düşmüş köylüsünün de ömrünün aylarını, yıllarını taksite bağlayan, güvenlikli site sakini plaza çalışanının da endişesine ortak olalım.

Banu Yıldıran Genç

Kâmil Erdem, Bir Kırık Segâh, Sel Yayınları, Şubat 2018, 135 s.
* Bu yazı Notos'un 69. sayısında yayımlanmıştır.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Anne Kız, Harikasın

Renkler, tatlar, kokular...
Hayatımızdaki güzel şeyler bir bir kaybolmazdan evvel Radikal’da Elif Türkölmez’in yazılarını okumayı çok severdim. Küçücük bir detaydan yola çıkıp kurduğu yazıları nasıl olurdu bilmiyorum illa bam telime dokunur, yazıdaki renkler, kokular, anlar üst üste peş peşe beynime anıların üşüşmesini, unuttum sandığım şeylerin aslında oralarda bir yerlerde beklediğini anlamamı sağlardı. Ayın anı yağmurunu bu kez Türkölmez’in ilk öykü kitabı Anne Kız, Harikasın’ı okurken hissettim. Gazete yazılarında bir biçimde güncele bağlanan o detaylar bu kez kurmaca bir dünyaya yelken açmış ama kurmaca dünya gerçeğinden pek de farklı olmuyor, özellikle de gerçeklerin bu denli fena olduğu bu memlekette, o nedenle aynı gazetedeki yazıları gibi bu öyküler de Adile Naşit-Münir Özkul filmleri gibi aynı anda hüznü ve sevinci yaşatıyor.
Bu ara nedense hep çocukluk üzerine bir şeyler okudum, hatta yazdım. Şimdilerde çok moda oldu geçmişten, çocukluktan bahsedip edebiyatın, yazının dümenini nostaljiye kırmak, eskiden her şey bambaşkaymış, çok güzelmiş gibi anımsamak. Elif Türkölmez’in farkı biraz burada aslında, eskiden de çoğu şeyin iyi olmadığını gösteriyor bize, gecekonduda büyüyen çocuklar için, Kürtler için, küçük yaşta evlendirilen çocuklar için... Türkölmez öyküleri özellikle 80’lerde büyüyen çocukları etkileyecek. Geçmişe özlem insana has duyguların en baskınlarından, gerçeklikten kaçma mı, yalanlara inanma mı, çocukluğun masumiyetinin çekiciliği mi bilmiyorum ama öykülerde bir yandan eski evlerimizdeki o eşyaları, ritüelleri, ailemizin gençliğini anımsayıp o özlem duygusunu sonuna dek yaşarken bir yandan da unutmaya çalıştığımız, beynimizin arkasına attığımız umursanmamayı, şiddeti, ne olursa olsun her şeyin toz pembe olmadığı günleri bilinçüstüne çıkaracağız.
Şu hayatta var olan herkes kendine yer bulabilir Elif Türkölmez’in öykülerinde. Eski İstanbullu hanımefendiler, köyden kente göç etmiş aileler, evlilik programı sırası bekleyen genç kızlar, işten atılıp da tazminat bekleyenler, kocasının ikbali için kapanmak zorunda kalan kadınlar, memleketin doğusunda doğduğu için utananlar... Kitabı bitirince hem "batsın bu dünya" deyip kederlenmek hem de iyi insanların, iyi anların, iyiliğin hâlâ var olduğu inancıyla dolup taşmak ise Elif Türkölmez’in alametifarikası.
Yazarın kullandığı dilin ve diyalogların doğallığı öykülerin bu denli etkili olmasının başlıca nedenlerinden. Bu diyaloglar yaşadığımız absürt durumları, hatta keşke yaşamasak dediklerimizi de gözler önüne seriyor bazen.
Börekçi, tezgâhın başında, bebeği kolayca yutsun diye ekmeğini lokma lokma yapan bir anne misali pideleri ve poğaçayı şerit şerit doğradı.
Serkan, Nergis’in ellerini tutup, ‘Şuna Kürt böreği demesen,’ dedi.
Neye?’ dedi Nergis. ‘Kürt böreğine mi?’
O sırada böreği geldi, üzeri şekerli...
Ya ne bileyim... Biz de solcuyuz tamam ama Kürt deyince tüylerim diken diken oluyor be.’
Nergis çayından bir yudum aldı.
Sustu.”
Nergis, Şekerli Börek öyküsünün başında çocukluğunun börekçilerini, abisini anımsarken, güzel gidecek dediğimiz öykü yukarıdaki tanıdık diyalogla devam ederken, abinin kayboluşu, abiyi aramaya gelenlerin yaptıkları, örgüt delili kabul edilen havuçlu patatesli bezelye yemeği bir anda her şeyi ters yüz ediyor. Elif Türkölmez derdini hiçbir biçimde okurun gözüne sokarak anlatmıyor, satır aralarında, yukarıdaki gibi diyaloglarda, akla bir an gelip hemen gidiveren anılarda buluyoruz bu dertleri.
“‘... Kavaklar’ın pastası da çok güzel oluyor. Hele krokanlısı’ diyor. ‘Oğlum getiriyor bana her ay başında. Yenmiyor tabii, çöpe gidiyor. Ama alıyor getiriyor sağ olsun.’ Yanındaki genç kızı gösterip, ‘Gürcü bu,’ diyor. Gürcü bakıcı limonlu dondurmasından küçücük lokmalar kaşıklıyor sessizce. Mukadder Hanım sade kahvesini içiyor. Gözü dondurmada. Gürcü bakıcı önüne bakarak dondurmayı kaşıklamaya devam ediyor.”
Yaşlısı çok olan semtlerde yaşayanlar bu sahneyi çok rahatlıkla gözlerinin önünde canlandıracaklardır. Kuşburnu Dondurması'nda gençlikte nefret edilen, orta yaşlara gelindiğinde az daha anlayış gösterilen, yaş almaya başlandığında biraz da endişeyle empati kurulabilen Mukadder Hanımların yalnızlığını, sese, söze hasretliğini, birbirini kovalayan sineklere, tavanda dönen eski pervaneye, havada asılı kalan sessizliğe kadar hissettiriyor Elif Türkölmez.
Alıntıladığım öykülerden yazarın hep hüzünden, dertlerden beslendiğini sanmayın sakın. Yazarlar normalde anlattıklarının kullandığı sözcükler sayesinde okurun gözünün önünde canlanmasını ister, Elif Türkölmez ise gözümüzün önünde canlanmasından başka anlatılanların kokularını duymamızı sağlıyor. Öykülerin içinde yaz helvasının, sarımsak soslu düdük makarnanın, anne patatesinin, balık ekmeğin kokusunu duyacaksınız. O güzel yaz günlerinde toplanıp gidilen kadınlar plajının, babadan habersiz yapılan planların heyecanı olacak üstünüzde. “Leyla, tabii ki, bayıldı bu fikre. Gitti yıllar evvel giydiği mayoları çıkardı hurçların içinden. Evi lastik yanığına benzer eski mayo kokusu sardı. Yalıkavak’taki yazlığımız, Leyla’nın gençliği, güzelliği, alımı çalımı, mangal kokusu, buz gibi bira, babamın sesi, tabakta karpuz...” Eski mayo kokusu burnunuzda, "Tabii ya, mayo kokusu, aynı lastik, ben nasıl bulamadım bunu!" diye diye Leyla, Simay ve Aslı’yla Kadınlar Plajı öyküsündeki yerinizi alacaksınız.

Banu Yıldıran Genç


Elif Türkölmez, Anne Kız, Harikasın, Çınar Yayınları, Nisan 2017, 75 s.
* Bu yazı Notos'un 64. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...