hollanda edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2019 Pazartesi

83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi


Yaşlanınca anlaşılan bazı şeyler...
İnsanın gençken ne kadar iyimser olduğunu ve hayattaki zorluklar hakkında hiçbir fikrinin olmadığını düşünüyorum bir süredir. Arkadaşlarımla beraber kırklı yaşlara adım attığımızdan beri binbir türlü sorunla karşılaşmaya başladık. Bunlardan en önemlisi tabii ki artık yaşlı kategorisine girmeye başlayan anne-babalarımızın birer birer hastalıklarla boğuşmaya başlaması diyebilirim. Son bir iki yıldır anne-babalarımızı kaybettiğimiz yaşlara geldiğimizi düşünüyorum hep, kötü haberler aldıkça... 
Walker’ın ne olduğu, koltuk değneğinin ve bastonun çeşitleri, yetişkin alt bezleri, asansörsüz evlere çıkılamayacağı... bunların hepsi benim için bir iki senelik bilgi. Böyle anlatınca iç karartıyor farkındayım çünkü çocuklar kadar yaşlılara da değer verilmeyen, çocuklar gibi yaşlıların da evlere tıkıldığı, söz haklarının bulunmadığı, sosyal yardım ya da kültürel faaliyet gibi olanakların olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. 
Hendrik Groen’un yazdığı 83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi, huzurevinde kalan bir ihtiyarın bir yılını anlatmaya karar vermesiyle oluşmuş bir roman. Bu arada yazarın adı takma, kim olduğu merak ediliyormuş, kendi adıma yazarın yaşlıları çok iyi tanıyan biri olduğunu söyleyebilirim. 
Hendrik Groen, tam adıyla Hendrikus Gerardus Groen, günlüğünden öğrendiğimiz kadarıyla 5 Eylül 1929 doğumlu bir Hollandalı. Cana yakın, kibar ve yardımsever kişiliğiyle tanınıyor. Romanda çok kısacık bahsedilse de boğularak ölen küçük bir kızı ve kızlarının ölümünden sonra gitgide akıl sağlığını kaybetmiş bir karısı var. Karısı evlerini yaktığından beri kendisi bir huzurevinde karısı ise “tımarhanede” yaşıyor. Bu günlüğe başlamasının sebebi yaşlılardan nefret etmesi ve onların gerçek yüzlerini göstermek istemesi. 
İlk başta tam bir şikâyet fırtınası biçiminde başlayan günlük sonraları huzurevine yeni gelen Eefje ve yeni yeni samimi oldukları Ria ve Antoine sayesinde hem neşeleniyor hem de ölüm fikrinden çok daha uzaklara yelken açıyor. Hendrik’in fikriyle kurulan Biz Henüz Ölmedik Kulübü’yle altı ihtiyar günübirlik turlarla neler neler yapmıyorlar? Golf oynamaktan tutun Uzakdoğu yemeği pişirmeye, tekne gezisine gitmeye kadar pek çok unutulmayacak aktivite... Ve tüm bu turlarda biri tekerlekli sandalyede, biri Alzheimer başlangıcındaki yaşlılara sunulan özel hizmetleri de unutmamak lazım... Tekerlekli sandalyeyle sokağa çıkmanın mümkün olmadığı bir memlekette yaşadığımız için bizim biraz hayal kurmamız gerekiyor.
Bu geziler ve mutlu anlar dışında Hendrik’in günlükte anlattığı huzurevi günleri ise yaşlılığı biz okurlara gerçek yüzüyle gösteren asıl sayfalar. Doğrusu Hendrik’in oldukça aklı başında bir yaşlı olduğunu söyleyebiliriz, kraliyetten nefret eden bir cumhuriyetçi, muhafazakâr veya ırkçı değil, dünyada olup bitene karşı büyük bir merak duyuyor. “Hollanda bir apartheid toplumudur; beyazlar beyazlarla, Türkler Türklerle, yoksullar yoksullarla, beyinsizler beyinsizlerle birlikte yaşarlar.” diye açıkladığı topluma bir ekleme daha yapıyor sonra “Yaşlılar ise yaşlılarla.” Ve bu yaşlıların günler boyu en önemli gündemi akvaryumda ölen balıklar olabiliyor. “Burada herkes akvaryumda bulunan kurabiye hakkında bir görüşe sahip. Ancak Suriye’deki savaş hakkında fikirlerini sorduğunuzda size sanki izafiyet teorisini anlatmalarını istemişsiniz gibi bakıyorlar. Sırtüstü yüzen birkaç balık uzak bir ülkede havaya uçurulan bir otobüs dolusu kadın ve erkekten çok daha kötü.” Kısacası kahramanımız Hendrik Groen hem duyarlı, hem de akıllı bir yaşlı birey. 
Anlattığı bir yılda güzel geçen günlerden başka kalbinin 83 buçuk yaşında heyecanla atmasını sağlayan Eefje’nin ani felci, en yakın arkadaşı Evert’in habire ampute edilen uzuvları, vasiyet edilen ötenazi isteğini bir türlü gerçekleştirememeleri ve bir de kendisinin artık kullanmaya mecbur kaldığı alt bezi var. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil ama Hendrik’in 21 Mart tarihli günlüğüne “Başardım! Baharı yine gördüm!” yazması, hızlı bir biçimde bunayıp çocuklaşan Grietje’nin “Biraz şansın yardımıyla gelecek yıl tekrar Aziz Nikolaos’a inanacağım!” diye sevinmesi hem güldürüyor hem de gençken kıymetini bilmediklerimizi düşündürüp duygulandırıyor. 
Hendrik istediği kadar söylensin Hollanda’da devletin desteğiyle alınabilen engelli scooter’ları, elektrikli bisikletler ve hatta yaşlılar için üretilmiş Canta marka arabalar varmış, hepsini romandan öğrendim. Tüm bu olanaklar yaşlanan anne-babalarımızı da düşününce kitabı okurken sık sık iç geçirmeme sebep oldu.
Kitabın ikincisi de yayımlanmış, umuyorum bir an önce ikinci günlüğü de okuyabiliriz. Bir diğer umudum da ikinci kitabın birinciden daha iyi bir çeviri, editörlük ve tashihle yayımlanması.

Banu Yıldıran Genç

Hendrik Groen
83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi
çev: Erhan Gürer
Can Yayınları 
Temmuz 2018, 371 s. 

*Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

14 Aralık 2017 Perşembe

Çamurcuk

Bir adam, bir çocuk ve çok zor bir konu
Pedofili üzerine düşünmek de, konuşmak da zor. Hak ve hukuk sözcüklerinin bile anlamsız kalabildiği bir konu. Suçu işleyenin veya cezasını çekenin hakları ise neredeyse konu dışı. Oysa bu düzlemde yapılması gerekenler (hormon tedavisi vs.) Batı ülkelerinde çok uzun yıllardır tartışılıyor.
Bu hususta suçlunun (ya da hasta mı demeli) dünyasına ilk defa Little Children (Todd Field, 2006) filminde yaklaşabilmiştim. Filmin finalinde adı çıkmış bir pedofilin artık hiçbir şey yapmadığı halde mahalle baskısıyla geldiği son nokta unutulur gibi değildi. Yani bu suç bir kere işlendiğinde yarattığı sonuçtan kurtulmak mümkün değil. Pedofili hastalık olarak kabul edilse ve tedavi imkânı olsa da.
Hollandalı adli psikolog Inge Schilperoord’un yazdığı Çamurcuk adlı roman, o filmi akla getiriyor. Pedofili suçlamasıyla cezaevinde yatan ve aleyhine bir kanıt bulunamaması sonucunda salıverilen Jonathan’ın boğucu düşünceleriyle başlıyor roman. Hapisteyken dayak yediği belli olan Jonathan, bir an önce otobüse atlayıp kimseye görünmeden evine gitmenin derdinde. Yaşı, geçmişi, çocukluğu hakkında hiçbir fikrimiz olmayan Jonathan’la ilgili sadece onun düşündükleri var elimizde: “Kendini bildi bileli insanlar ondan hoşlanmazdı. Ama doğa onu olduğu gibi kabul etmişti.”
Şehrin kentsel dönüşüm için boşaltılan bir bölgesinde kalan son birkaç evden biri onun, yaşlı astım hastası annesiyle birlikte yaşadığı, roman boyunca sıkıcı ve boğucu atmosferinin okura bolca betimlendiği bir ev. Dindar annesiyle yaşananlar hakkında hiç konuşmamış, hapiste kendisini ziyarete gelmesini istememiş. Anne de zaten buna hiç karşı çıkmamış. Zaman zaman parmakları arasında ovuşturduğu haçıyla huzur bulmaya çalışan yaşlı kadınla ilgili de pek bir şey öğrenmiyoruz. Aslında Inge Schilperoord bu bilgileri vermeyerek okuru, pedofilinin çocukken uğranan tacizden ya da anne baskısından kaynaklandığı gibi kolaycı yorumlardan uzak tutuyor.
İstenmeyen otun burnunun dibinde bitmesi misali, yıkılan bölgede kalan diğer mahalle sakini, kocasından kaçmış ve sürekli işte olan bir kadınla, hiç ilgilenemediği, bütün gün başıboş gezen küçük kızı Elke. Elke hem yalnız, hem dost canlısı, hem de inatçı bir çocuk. Jonathan cezaevindeyken köpeği Milk’le ilgilenmiş olan kızı evden uzak tutmayı ne Jonathan ne de annesi becerebiliyor.
Romanın ilk yarısı, Jonathan’ın cezaevinde bir terapistten öğrendiği kendini “yanlış” düşüncelerden nasıl uzak tutacağının planlarıyla, yapılan alıştırmalarla ve Elke’nin inatçı tavrına karşın ondan uzak durmayı başarmasıyla, “Evet, bu iş olacak” hissini veriyor.
Jonathan’ın zekâsının normalden düşük oluşu, empati hissinden yoksunluğu cezaevindeki psikologlarca belirlenmiş ve terapiler sırasında kendisine de söylenmiş. Kahramanın evde ve işte yaşadıklarını, dakika dakika hesapladıklarını okudukça takıntılarını da öğreniyoruz. Planlarındaki sapmalar, hayatında olmaması gereken Elke’nin ona geçmişte yaptığı hatayı durmaksızın anımsatması, dengesini bulmaya çalışan Jonathan’ın kısa bir süre sonra tekrar boşluğa düşmesine neden oluyor. Bu arada kalma hali o kadar ustaca verilmiş ki, okudukça, keşke mucizevi bir hap olsa ve tüm bu düşünceleri unutsa diye düşünüyor insan. Çünkü her “kötü” düşünce ardından kendini cezalandırma isteği doğuruyor, tekrar cezaevine düşme korkusuna annesini yalnız bırakma korkusu da eklenince hissedilen ağırlık doğruca okurun da sırtına biniyor.
Kendine engel olamamalar başlayınca alıştırmalar aksıyor, alıştırmalar aksadıkça düşünceler farklılaşıyor ve resmen bir kısır döngü oluşuyor Jonathan’ın yaşamında. Elke’nin kendisine ve aralarındaki dostluğun simgesi olmuş kadife balığı “çamurcuk”a gösterdiği ilgiyi reddetmeyi başarsa da, yalnız kaldığında çocuğu düşünerek yaptığı mastürbasyon sona doğru gidişin ilk belirtileri. “Ellerinde kendi ıslaklığı, daha önce hiç hissetmediği bir çaresizlikle, sırtı duvara dayalı, iki büklüm, gözleri kapalı, çöktüğü yerde uzun süre öylece kaldı. Doğru değildi bu. Tek düşünebildiği buydu. Doğru değil, kesinlikle doğru değildi. Rahatlama egzersizleri, koruyucu faktörler, gerginlik oluşumu alıştırmaları. Hepsini hiç aksatmadan yapmış, bu kadar zaman harcamıştı. Gözlerine dolan yaşların akmasına izin vermeyip gömleğinin koluyla sildi. Umudunu kesme, diye düşündü. Umudunu kesme.”
İnsan pedofilinin istenirse tedavi edilebileceğini düşünmek istiyor, ama adli psikolog olan yazar bile bizi romanın ilk yarısında umutlandırıp sonra hızlı bir dibe vuruş yaşatıyor. Jonathan dürtülerine engel olsa da hayat onu içine almıyor...
Bu zor konuyu bu kadar içeriden ve doğru biçimde yazabilecek cesareti gösterdiği için Inge Schilperoord’u kutlamak gerek. Romanın ilk yarısı fazla kitabi olsa da, ikilemlerin yaşanmaya başlamasıyla edebiyatın gücü kendini gösteriyor.

Banu Yıldıran Genç

Çamurcuk
Inge Schilperoord
çev: Mustafa Özen
Pinhan Yayıncılık  Ağustos 2017, 206 s.
* Bu yazı Express dergisinin 158. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...