bulgar edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bulgar edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2021 Pazar

Sınır

 

                                                                                                Son senelerde memleketten göçmek zorunda kalanlara,


Üç ülkeye dağılmış yüzlerce yıllık acı: Sınır


Yurt dışına uzun yıllardır hep uçakla çıkmışım, bu nedenle havaalanlarının o soğukluğu, bavul derdi, polis kontrolü filan bir ülkeden başka bir ülkeye geçmeyi sanırım tam olarak anlamamışım. İlk kez 2013 Kasım’ında arabayla Gümülcine’de yaşayan orta okuldan mektup arkadaşım Panagiotis’nin yanına gittiğimde gerçek bir sınır gördüm. Polis noktasını geride bıraktıktan sonra Meriç nehrinin üstündeki köprüde giderken kırmızı beyaz korkuluklar bir anda mavi beyaza dönüyor, işte sınır tam da orası. Çocuk oyunu gibi. İnsan işte uçak yolculuğunda değil de tam o noktada anlıyor sınır denen şeyin saçmalığını.

Kapka Kassabova’nın yazdığı Sınır’ı okuyunca, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye sınırlarında yaşayan insanların hikâyelerini dinledikçe dünyanın camını çerçevesini indirmek geliyor insanın içinden... Öyle bir çaresizlik, üzüntü, yüreğe öyle oturan sözler...


Karşıya geçemeyenler

Sınır, ergenlik döneminde ailesiyle birlikte Yeni Zelanda’ya, oradan da ileri yaşında kendi başına İskoçya’ya göçen Bulgar Kapka Kassabova’nın çocukluğunun geçtiği yerleri görmek istemesiyle başlayan ve tabii ki orada kalamayan bir belgesel kitap. 

“O zaman ve şimdi karşıya geçmeyi başaramayanlara ithaf edilmiştir.” diye başlayan Kassabova o kadar incelikli bir biçimde kurmuş ki kitabını. Gezdiği, kaldığı, görüştüğü insanların bulunduğu yerleri gösteren bir harita var öncelikle, bu harita çok önemli çünkü kimin kimle karşı karşıya olduğunu, nerenin hangi ülke sınırında kaldığını ancak onun sayesinde anlayabiliyoruz. Yazar kitabını da oldukça farklı bir düzenle ilerletiyor. Her bölümden önce bir sözcüğün açıklandığı sayfayla o atmosfere giriyoruz. Bazen ortak bir sözcüğün terminolojisi, bazen şarkı sözü, çiçek adı, Balkanlara ait herhangi bir şey... Kassabova önce bu sözcüğü bize tanıtıyor, sonra ise o sözcükle bağlantılı bölüm başlıyor. Dört yüz sayfalık bu kitabı okumak kadar hakkında bir şeyler yazmak da zor. Sarmal düzenini, farklı akışını geçtim, her sayfada ayrı tarih, her bölümde ayrı ayrı insanların anıları, acıları dolu -ki yüzlerce yıllık acılardan bahsediyoruz bazen-, insan neyi anlatacağını seçmekte ve nasıl bir düzenle anlatacağını kurmakta zorlanıyor. Günlerdir kafamda bu düşüncelerle yaşıyorum, ne kadar aktarsam da bir şeyler eksik kalacak biliyorum ama 2020’de okuduğum en güzel kitaplardan biri olan Sınır’dan herkese bahsedesim var.


Ormanda kaybolanlar

Önce Yıldızlı Istrancalar’a gidiyoruz. Çocukluğunun peşinden gitmeye başlayan Kassabova bir çocukluk anısıyla başlıyor. Bulgar ailelerin yaz tatillerini geçirdikleri Karadeniz kıyısındaki Kızıl Riviera, ilk sınır bölgemiz. Ortalığın KGB, Çek ve Stasi ajanlarıyla dolu olduğu 1980’ler... “Doğu Almanlar, bölge sakinleri arasında ‘sandaletliler’ olarak bilinirdi, çünkü geceleri sandaletleriyle ve plaj kıyafetleriyle kumsallardan gizlice kaçıp adı Istranca olan karanlık kra-kra granitza ormanına dalarlardı.” Evet, sınırı geçmeye çalışanlardan ilk tanık olduklarımız Doğu Almanya’dan Türkiye ya da Yunanistan’a geçmeye çalışan ve genellikle başarılı olamayan Almanlar. 

1961-1990 yılları boyunca sınır olarak orman boyunca uzanan ve ülkeyi komşularından ayırıp tecrit eden, elektrikli, dikenli tel duvar var: Klyon ya da resmi adıyla Tesisat. Tesisat’a ulaşabilmek, ormandan geçebilmek başlı başına olay zaten, yapabilen çok az çünkü askerler kadar hükümetin baskısı sebebiyle halk da komünizmden kaçmaya çalışan bu insanların peşine düşüyor. O kadar çok hikâye okuyoruz ki bu konuda, hediye edilecek Rus yapımı saat uğruna kurşuna dizilenler, yardım ettiği sanılıp da başına bir iş gelmesin diye uçurumdan atılanlar, buharlaştırılanlar... (O dönem Bulgar askerlerinin yok etme anlamına gelen jargonuymuş.) 

Kapka Kassabova sınır köylerinde yaşayan neredeyse tüm erkeklerin, emekli sınır muhafızlarının bir biçimde sınırı geçirtmemeye dair anlatacak hikâyeleri olduğunu gözlemliyor. Buralar 90’lardan sonra bir türlü belini doğrultamayan yerler. İlahi adalet duygusu mu, dedelerin, babaların günahlarını çocuklarının çekmesi mi bilmiyorum ama hep bir yalnız bırakılmışlık hâli var, normal şeylerden bahsedermiş gibi anlatılan ölümlerin ardındaki vicdan azabı hissediliyor satırlarda.

1961-1989 arası kayıp yabancı turistlerin sayısı Bulgaristan İçişleri Bakanlığı’na göre 415. Kayıpların çoğu onları vuran askerlerin açtığı mezarlarda, sayı tabii ki çok daha fazla ama yargılanmış, hatta hakkında soruşturma açılmış kimse yok. Öncelikle Doğu Alman, sonra Çek, Polonyalı, Macar ve SSCB’ye bağlı devletlerden pek çoğu genç turistler... Kayıp.

Yazar bu sahil beldesinden uzun bir süre konaklayacağı Vadideki Köy’e gidiyor. Burası da Balkan tarihinin acısını epey çekmiş, güzel köy önce Kızıl Ordu’nun gelmesiyle yıkılmış, sonrasında ise Komünist Parti iktidarında tarımsal ortaklık adı altında halkı mahvedilmiş. Böylece 2000’li yıllara gelindiğinde “toprak zengini bu ülkeden hem köylülerin hem de şehirlilerin eşit derecede mülksüz oldukları bir toplum ortaya çıkmıştı.” 

Bu köyde geçirdiği günlerde Kassabova, Büyük Ören adındaki arkeolojik bölgede Bulgar Komünist Partisi’nin başkanının ve Kültür Bakanı olan kızı Ludmila Jivkova’nın verdikleri zararlarla, delik deşik edilen dağlarla, define avcılarıyla ilgili bilgi alırken, nasıl her devlet birbirinden beter olabilir diye merak ettim açıkçası.



1989 sürgünü

Yazar daha sonra kendisine Trakya koridorlarından bir rota çiziyor ve Orta Trakya’yı şöyle anlatıyor: “Türkler, Sovyetlerle Yunanlar konusunda endişeliydi; Yunanlar, Sovyetlerle Türkler konusunda, Bulgarlarsa herkesten endişe ediyordu.” Tam da Paskalya’ya denk gelen bir haftada Kapka Kassabova’nın Trakya yolculuğu Edirne’ye doğru devam ediyor. Yol boyu karşılaştığı mülteciler, yürüye yürüye sınır polisine teslim olmaya çalışanlar, bir şekilde kendini sınırın ötesine atmaya çalışanlar yazarı şaşırtsa da sürekli bu yolları gidip gelen şoförler de yolcular da alışkın bir biçimde susmuşlar artık. 

Şoför Ventsi’nin de eskiden sınır ordusunda olduğunu öğreniyoruz yolculuk sırasında. Ve artık Türkiye sınırına yaklaşmışken Balkan topraklarında yaşanmış bir başka sürgünün, acının konuşulma vakti geliyor. 1989’da dinlerini, isimlerini değiştirmek istemeyen binlerce Türkün yerlerinden yurtlarından kovulup Türkiye’ye gönderilmeleri. “Bir keresinde bir adamın, oğlunun boğazını kestiğine şahit oldum. Türk asıllılara karşı isim değiştirme kampanyasının yürütüldüğü zamanlardı. Çocuk yeni ismi alıp burda kalmak istemişti, babaysa isimlerini koruyup Türkiye’ye gitmek. Boğazı kesilmiş halde sebze tarhında yatan o çocuğu hiçbir zaman unutmayacağım.” 

Edirne’de tanıştığı Ahmet’le Ayşe de uzun uzun anlatıyorlar hikâyelerini. Bir gecede Assen olan Ahmet ve Assia olan Ayşe, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kıtada görülmüş en büyük nüfus hareketinin kurbanları olmuşlardı, üç yüz kırk bin insanla birlikte kendi devletleri tarafından barış zamanında sürgün edilmişlerdi. Ayşe hiç Türkçe bilmezken, Türk olduklarını dahi polis kapıya dayanınca öğrenmişken, Ahmet çat pat Türkçe bildiği için şanslıydı. Ahmet’le Ayşe göç yolunu, yıllarca yaşadıkları çadırları, prefabrik evleri, Türkçe kurslarını anlatırken Kapka Kassabova da dünyanın öbür ucuna göçünü hatırlıyor: “Yeni Zelanda’da ağaçlarla kuşlar farklıydı, yıldızlar yeniden düzenlenmiş, mevsimler tersyüz edilmişti, lavabodaki su ters yöne dönerek boşalıyordu. Baş aşağı dönmüş bir dünyaydı, öte yandan göçmen için dünya hep baş aşağıdır.” Sohbet anadillerindeki en anlamlı sözcükle sonlanıyor: Memleket.

İnsanın kendi memleketi de dahil olunca zaten farklı bir duyguyla okuyor, bu göçmenlik anıları boğazıma bir yumru gibi oturmuşken, Edirne’nin yegâne Hıristiyan mahallesinde Müslüman, Hıristiyan hep beraber kutlanan Paskalya’yı okuduğum satırlar bambaşkaydı. Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan gelenler, ortada duyulan farklı farklı diller öylesine mutlu bir hava katıyor ki ortama... Peder Aleksander’ın sözleri gözyaşlarından önce okuyabildiğim son cümle oldu: “Sınırları olmayan bir Trakya. Tıpkı olması gerektiği gibi.”


Pomakların mekânı

Balkanlarda acı biter mi? Bitmez. Kassabova’nın bir sonraki durağı Rodoplar. Osmanlı zamanında düzenli bir biçimde Müslümanlaştırılan bir bölge. Pomak’ların yuvası. Uzun ömürlü bir Pomak’ın, ki aslında Rodoplar uzun ömürlü insanlarıyla ünlü, hayatı boyunca ismi üç kez değiştirilmiş. Bulgaristan, zamanında zorla Müslümanlaştırılan Pomakların isimlerini Slavlaştırırken, Yunanistan ise kendi topraklarındaki Pomakları tam tersine Türkleştirmiş. Sözüm ona biri İslam’dan öbürü Slavlıktan uzaklaştırmış. Yirminci yüzyılın başında zorla Hıristiyanlaştırılan bir Müslüman köyü o kadar bıkmış ki artık, serbest olduğu zaman da Müslümanlığa dönmemiş. Kapka Kassabova emekli bir madenci Hayri’yle tanışıyor, Hayri bu isimle doğmuşken 70’lerde Hari, sonra ise Zakhari olmuş. 

Yüz yaşını aşmış insanlarla dolu Rodoplar bu uzun yaşamın sırrını arayan turistlerin uğrak bölgesi. Yoğurt mayalama yöntemlerine bağlayanlar varmış, bilemiyoruz tabii ama bölüm boyunca yazar 80 yaşında çobanlardan, dimdik yokuşları koşturarak çıkan nineler dedelerden bahsediyor. Yemyeşil huzur dolu bir bölge olması gereken Rodoplar tabii ki geçmişte yaşananlardan dolayı hem huzursuz, hem de bomboş kalmış. 1800’lerde silah kaçakçılığıyla ünlüyken, 1940’larda Bulgaristan’ın Kuzey Yunanistan’ı işgali sırasında epey acı yaşanmış, köylerde topluca öldürülen erkekler, ırzına geçilen kadınlar hâlâ konuşuluyor. İkinci Dünya Savaşı’nda ise yine Almanya’nın yanında yer alan Bulgaristan bu bölgelerden toplanan 11343 Yahudi’yi trenle ölüm kamplarına yollamış. O nedenle burada da babasının günahlarını ödediğini düşünen pek çok mutsuz insan var. 

Rodopların Yunanistan kısmına geçtiğimizde ise bambaşka trajediler bizi bekliyor, Drama’da mübadiller hiç görmedikleri, ana-babalarının adını sayıklaya sayıklaya göçüp gittikleri İzmir’den bahsediyorlar. Her yerde acı, her yerde sürgün.

Rodop gezisi bazı kişisel sebeplerle kötü biten Kapka Kassabova bu dağlarda delireceğini hissedip tehlikeli olduğunu düşündüğü birinden kaçarken (ki sonra abarttığını ve bu psikolojiyi yaratanın insanı delirtmesiyle ünlü Rodoplar olduğunu düşünecek) mucizevi bir biçimde ırmağa ulaşıp Yunan mitolojisinden fırlamışa benzeyen Orfeus, Akhilleus ve Marta adındaki balıkçılar tarafından kurtarılıyor. Hayattaki tesadüfler hakikaten bazen inanılmaz. 

Sakinleşmek için İskeçe’ye yakın Dünyanın Tepesindeki Otel adını verdiği yerde konaklıyor, tabii ki sakinleşmek mümkün değil çünkü hemen aşağıda mülteci kampı var. Kampın yemeklerini otel veriyor, Suriye’den, Afganistan’dan ve başka pek çok yerden kaçıp devletlerin pazarlıkları sonucu Yunanistan’a hapsedilmiş mülteciler bugünün göçmenleri ve geleceğin hikâyeleri.

Biz şimdilik geçmişin hikâyelerine devam edelim. Otelde Stefania’yla tanışan Kapka bu kez onu dinliyor. Stefania da mübadil, üstelik Karaman Rumlarından, dedesiyle ninesi tek kelime Yunanca bilmeden Rodoplara kadar göçmek zorunda kalmış. Bambaşka bir coğrafyada hayat kurmaya çalışan öğretmen dedesi Bulgarlar tarafından öldürülmüş. “Biri, Kapadokya’daki eski kiliselerinden bir avuç toprak getirmiş, Stefania da toprağı dedesiyle ninesinin mezarına koymuştu. ‘Hiç değilse öbür dünyada çocukluklarının memleketine kavuşacaklar.’” Mezara konan memleket toprağı sanırım tüm dünya insanlarını birleştiren imgelerden biri.


Yine Istrancalar

Kapka Kassabova’nın yolculuğu başladığı yerde bitecek, yani Istrancalar’da. Bu kez Türkiye tarafında Kırklareli’ne gelip Rodoplardan göçmüş Nevzat’ı dinliyor uzun uzun. 1970’te sınırın ötesindeki Bulgar çobana merhaba dediği için casusluk suçuyla on sene hapsedilen Türk çoban, her iki tarafta da dağlara, ormanlara gitmek için özel izin gerekmesi... Nevzat’la birlikte gittikleri Balaban köyünde dinledikleri... Sınır askerlerinin seneler boyu halka ettiği eziyetler, şimdinin derdi mülteciler... Bir coğrafyaya bu denli acı sığması inanılmaz.

Ve tabii hiçbir Balkan hikâyesi çingeneler olmadan bitmemeli. Kırklareli’ndeki Aya Nikola Manastırı’nın kırk yıllık gönüllü bekçisi Tako, Kapka Kassabova’nın son tanıklarından... “Tako yeni yetmeyken, ilk kız arkadaşını buraya getirmişti. O ilk öpücüğü hâlâ hatırlıyordu. Bir de ilk sigarasının tadını. ‘belki de kendi hatıralarımın muhafızlığını yapıyorumdur,’ dedi. ‘Kendi mutluluğumun.’”


Mitler diyarı Balkanlar

Kitabı okurken sık sık Kapka Kassabova karşımdaymış gibi “Yediğin içtiğin senin olsun, sen mitleri anlat.” diyesim geldi. Sağ olsun o da bu isteği yerine getiriyor bol bol, ne de olsa Balkanlar mitolojinin, mitlerin, paganizmin, bugün batıl diyeceğimiz pek çok inanışın geçmişten bugüne yoğun yaşandığı bir yer. O nedenle galiba kitapta en sevdiğim yerler bunlara ait anlatılar oldu. Kapka Kassabova özellikle mitolojiyi hikâyelerin içine çok iyi yedirebilmiş, daha en başta Rodoplar’daki Şeytan Boğazı’ndan bahsederek Orfeus’un yeraltı dünyasına buradan girdiğini söylüyor. İçeri girenin bir daha çıkamadığı bu diyardan tek canlı çıkabilen varlık Orfeus, ki o da Baküs perileri tarafından paramparça edilmiş ve cesedi Meriç nehrine atılmış. Suçu ise sınırları aşmak. “Dionysos’tan Apollon’a, kadınları sevmekten erkekleri sevmeye geçiş. Sınırları aşmak, tanrılar için bile güvenli değildir, nerede kaldı ki ölümlüler için güvenli olsun.”

Kitapta gezilen her yerden inanışlar var ama Istrancalar ve Rodoplar’ın eline kimse su dökemez diyebiliriz. Neler neler dinliyor, nelerin içinde yer alıyor Kassabova... 


- Çamaşırlar gece dışarda bırakılmaz, onlara büyü yapan kadınlar var.

- Haç çıplak elle tutulmaz, tutarsan uğursuzluktur.

- Kilisedeki ikonalar senede iki kere Büyük Ayazma’da yıkanır, kutsanır, tütsülenir, allara bürünür, gezdirilir.

- Büyük bir kutsal geyik her yıl nehri boynuzlarıyla temizler, bunun için avlanmaları yasaktır.

- Kurban pişirilen ateşin közünde yürüyenlerin olduğu, ateşe tapan iki köy var ama şimdi bomboş.

- Zmey (biçim değiştiren ejderhalar) beğendiği kadınları kaçırıp onları yer altına alır, orada evlenir.


Hatta bütün bir otobüsün kulağına başka başka mitler anlattığı, ikonaların yıkandığı o büyük günde köy halkıyla Ayazma’ya gidiyor, közde yürüyecek olanları bekliyor ve antropolog Marina’yla sohbet ediyor. Bu özel gün aslında pagan inanışı ve Ateş-Güneş tanrısıyla Mağara-Gece tanrısının buluşmasıymış, bu inanışın Istrancalarda belki bin yıllardır sürdüğü söyleniyor. Marina’nın deyişiyle: “Ormanı tutukladılar. Yine de ateş kültü son dört bin yıldır ölmedi.”


İyileşmek - dönüşmek

Çocukluğunun peşinde geldiği Bulgaristan’dan bambaşka biri olarak ayrılıyor Kapka Kassabova, anlatısının içtenliğinden bunu biz okurlar rahatlıkla sezebiliyoruz. Önceleri birer mit olarak dinlediklerine Rodoplarda yaşadığı o korkunç geceden sonra inanmaya başlıyor. İki yıl aradan ve bu koca içsel/döngüsel yolculuktan sonra Marina’yla tekrar buluşup onun rehberliğinde şifacı bir kocakarıya gidiyor. Marina çok doğal karşılıyor yaşananları: “Dağ içeri girmene izin verdi. Şimdi de seni dışarı bırakmıyor.”

Şifacı nazar olmadığını, kurşun dökmek gerekmediğini ama ayak izlerini ters çevireceğini söylüyor. Sonuncusu hariç ilk iki kavram bizim için de oldukça tanıdık.  Kapka ayak basılmamış bir toprakta, çıplak ayak, parmakları doğuya bakar bir durumda buluyor kendini. “Müzisyenler ve nestinari ateş ayininden önce doğuya döner. Ölülerin ayakları doğuya bakar. Güneş doğudan doğar.” Yazarın bastığı toprağı üç kez saat yönünün tersine bıçakla çizen ve bir şeyler mırıldanan şifacı, daha sonra o toprak barçasını çıkarıp ters çeviriyor. Böylelikle kötü enerji artık orada kalacak. Ama bir şey daha yapması gerek: “Git, Azize Marina pınarında yıkan.”

Böylelikle Kapka Kassabova istese yıllarca kalabileceğini hissettiği Vadideki Köy’den iç huzuruyla ayrılıyor. Geçen yıllarda sınırları aşmaya çalışan mülteciler de, devletlerin yanlış politikaları yüzünden huzursuzluk da artmış ama işte hayat... Herkes yaşamaya devam ediyor. Dinlediği acı dolu hikâyelerden, tanık olduğu yaşamlardan sonra en sonunda bir gün Kapka toparlanıyor, Azize Marina pınarına gidip önce tişörtünü lime lime yırtıp adak olarak ağaca bağlıyor, sonraysa pınarda yıkanıyor. Bir yolculuk böylece tamamlanıyor. Hep içinden geçtiği gibi ölmek için döner mi Bulgaristan’a, kim bilir?

Ve her şey bittiğinde kitabın başındaki o haritadaki yerleri ince ince, acısıyla tatlısıyla biz de gezmiş oluyoruz. İnsanın olduğu her yerde acı var, farklılığın olduğu her yerde sürgün, göç, katliam... Ne kadar alıştık desek de alışılacak şey değil, her hikâye göz yaşartıyor ama iyi ki yazanlar var. Kapka Kassabova insanları konuşturmakta da duyup gördüklerini aktarmakta da mahir, iyi ki dönüyor çocukluğuna da biz de bu olup bitenlere, yaşamlara tanıklık ediyoruz, iyi ki yazmış Sınır’ı.

Her sayfası yerel sözcükler, inanışlar, tarihi olaylarla dolu bu kitabı çevirmek gibi zor bir işin altından ustalıkla kalkabilen Seda Çıngay Mellor’u da unutmamak gerekiyor. İyi ki çevirmiş.

Genç bir yayınevi olan Salt Okur bu önemli kitabı iyi ki yayımlamış.

Son bir söz, keşke 1989’da buraya göçmek zorunda kalanların da hikâyelerini uzun uzun, sık sık okuyabilsek... Onlarsız bu büyük sürgün eksik kalıyor.


Banu Yıldıran Genç


* Bu yazı Ocak 2021'de Parşömen Sanal Fanzin'de yayınlanmıştır.

2 Eylül 2018 Pazar

Batının Doğusu


Huysuz ihtiyarlar ve çatlak akrabalar
Uzun yıllar Balkan müzikleri, filmleri ve hikâyelerinin üzerimdeki etkilerini düşünüp düşünüp soyumuzu sopumuzu da pek bilmediğimden “kesin muhaciriz” diye düşündüm. Hem renkli gözlü ve beyaz tenliydim, hem o müzikleri neredeyse damarlarımda hissediyordum, hem babam içince Rumca konuşuyordu, hem mübadele anılarını ağlamadan dinleyemiyordum. Babam kökenimizi bilmesek de muhacir olmadığımızı, yörük olduğumuzu, kendisinin de İstanbul’a geldiğinde Rumlardan Rumca öğrendiğini söylerdi. Zaten sonra Batı Karadeniz’e Toroslardan göçtüğümüz neredeyse kesin gibi bir bilgi hâline geldi. Benim muhacirlik de yattı. Artık yürümeyi sevmemin yörüklüğümden ötürü olduğunu düşünüp avunuyorum. 
Balkan sevdam ise bitmedi. Müzikleri ve sinemasından sonra edebiyatının da aynı ışıltıyla parladığını düşünüyorum. Edebiyatla, kitaplarla bunca ilgilenmeme rağmen tanıştığım insanlar en çok hangi yazarı sevdiğimi, en sevdiğim on kitabı filan sorunca bocalar cevap veremem. Çok net cevap verebildiğim bir şey var: En sevdiğim kitaplar çoğunlukla çocukluğu ve kökenleri, gelenekleri konu alıyor. 
Yayımladıkları her kitabı okuduğum, iyi ki var, dediğim Yüz Yayınları’ndan geçen yıl çıkan Batının Doğusu, okumakta biraz geç kalmış olsam da, işte bu yüzden son dönemlerde en sevdiğim kitaplardan biri oldu. Hem müthiş parlak detaylarla çocukluktan dem vuruyor hem de dünden bugüne Bulgaristan’ı anlatıyor. Bulgar yazar Miroslav Penkov sekiz öyküyle bizleri komünizm döneminde büyüyen çocuklar ve mecburen başka memleketlere göçen insanlarla tanıştırıyor. Gerek anlattıklarının gerekse anlatımının özeni, inceliği edebiyat üzerine çok çalıştığını kanıtlarken, en olmadık yerden fırlayan mizah duygusu, tam ağlamak üzereyken güldürmesiyle Balkan ruhunu hiç kaybetmediğini gösteriyor. Kaybetmemek diyorum çünkü Penkov öykülerinde Yeşil Kart kazanan kahramanları gibi üniversite eğitimi için Amerika’ya gidip oraya yerleşmiş. Hatta kitabı da ana dilinde değil, İngilizce yazmış ve bununla ilgili gördüğüm en hoş özrü son sözüne eklemiş: “Güzel Bulgarca, hikâyelerimi yabancı bir dilde, artık bana hoş ve yakın gelen bir dilde yazdığım için beni affet.”
Bulgaristan’da büyüyen ve oradan kaçan gençler kadar Balkan Savaşları’nın anılarıyla ve Kızıl Devrim’le büyümüş yaşlılar da öykülerin kahramanları. Ve genelde bizde olduğu gibi romantize etmeyi bırakın tam tersini yapıyor Penkov. Evet Balkanlarda da dedeler, neneler çok önemli ama bu arada hepimizin bildiği bir gerçek var ki ihtiyarlar, huysuz, aksi, inatçı ve bencildirler. İşte tüm bu özellikleriyle sevdiriyor Penkov bize kahramanlarını, aynı gerçek hayatta olduğu gibi. İlk öykü Makedonya’nın ilk paragrafında olduğu gibi: “Türklerden kurtulmamızdan tam yirmi yıl sonra doğmuşum. 1898. Yani evet, yetmiş bir yaşındayım. Ve evet, aksiyim. Huysuzum. Bütün yaşlı adamlar nasıl kokuyorsa ben de öyle kokuyorum. Yürüyen bir ağrıyım adeta; kalçalarım, omuzlarım, dizlerim, dirseklerim... Geceleri uyumadan öylece uzanıyor, kızımı torunumun ismiyle çağırıyor, karımla ilk tanıştığım günü ise dünden, hatta bugünden iyi hatırlıyorum. Sanırım bugün 2 Ağustos, 1969. Geçen gece yatağıma işemiştim, kim bilir bu gece nasıl bir neşeye gebe?”
Balkanlarla biraz ilgilenen, milliyetçiliğin ve milli tarih dersinin zehrinden kurtulmuş herhangi biri Türklerden kurtulmanın oralar için ne kadar önemli olduğunu, bugün bile kutlanan birçok günün tamamen Balkan Savaşları ve sonraki zaferlere dair olduğunu bilir. O nedenle öykülerde Türklerden kurtulmanın da Osmanlı’nın devşirme sisteminin annelere azabının da sözü sık sık geçiyor. Penkov Türklere, komünizme çalım atmakla kalmıyor, Gecenin Ufku öyküsüyle 1980’lerde Bulgaristan’daki Türklere zulüm yapanlar da bu çalımlardan nasibini alıyor. Öyküde adı ölen kardeşi gibi Kemal olan kızın yaşadıklarının anlamsızlığı ve çekilen acılar bugün bile o kadar canlı ki. Adını değiştirme zorunluluğuyla bitmeyen bu korkunç süreç, mezar taşlarındaki isimlerin değiştirilmesine kadar varıyor. “Bütün mezar taşları alçıyla sıvanmıştı. Bazılarının üstüne yeni isimler yontulmuş, bazıları boş bırakılmıştı. Kemal’in dedesine de yeni bir isim verilmişti. Babaannesinin mezar taşı ise isimsiz bırakılmıştı.” Bugün bu olaylardan yıllar sonra, yaşadığımız topraklarda da cenazelere yapılan saygısızlıkları gördükten sonra bu çirkinliklerin oyunun bir parçası olduğunu iyice anlıyor insan.
Penkov’un komünizmle aşk-nefret ilişkisi ise en çok Lenin’i Satın Almak öyküsünde yer alıyor. Aslında kuşak çatışmasını anlattığı bu öyküde uzun bir tarihsel süreci de ele alıyor. Komünizmin en ateşli zamanında büyümüş idealist bir dede, komünist sistemin artık eski heyecanını kaybettiği dönemde çalışma hayatındaki gayretli baba, eğitimin, sağlığın ve komünizmin çöktüğü bir dönemde büyüyen umutsuz torun.  Ve torunun SAT sınavları sonucu Amerika’ya bir üniversiteye tam burslu kabulü komünist dedenin hayatında kabullenmekte en çok zorlanacağı şeylerden biri. Öyküde göçmenliğin ne kadar zor olduğu, ana dilin nasıl da özlendiği, kapitalist sistemin vahşiliği gibi kendini aralardan sezdiren konular da var ama asıl iskeleti bence dede ve torunun telefonla yaptıkları konuşmalar kuruyor. Önce Amerika’ya, o pis düşman devlete kaptırdığı torunla sert geçen konuşmalar, torunun dedeyi inatla sinir etmeye çalışması, sıla hasreti güçlendikçe, Bulgaristan’a gidecek uçak bileti parası bulamadıkça bambaşka bir duyguya evriliyor. Ve Penkov işte ustalığını bu diyaloglarda gösteriyor. Hiçbir duygusal cümle kurmadan, genelde bizde yapıldığı gibi kahramanlarının gözünden duygularını uzun uzun betimlemeden, birkaç sözcük, birkaç cümleyle o gurbet duygusu bir yumru olup yerleşiyor boğazımıza. Edebiyatın en lezzetli hâli...
“‘Dede, ne yiyorsun?’ gibi sorular soruyordum telefonda bazen.
‘Kavun ve peynir.’
‘Güzel mi?’
‘Lenin’e göre güzeldi, en sevdiği atıştırmalık.’
‘Keşke burada da bir tabak olsa.’
‘Meyvelerin yanında peynir yemekten nefret ederdin.’
‘Dede, ne içiyorsun?’
‘Ayran.’
‘Güzel mi?’
‘Dünyanın en güzel ayranı.’
‘Dede, şu an tam olarak neye bakıyorsun?’
‘Evin yukarısındaki yamaçlara. Ihlamur ağaçları bembeyaz. Yağmak üzere olan yağmurdan önce rüzgâr ters yüz etmiş yapraklarını.’”
İşte toplamda sekiz öyküde Miroslav Penkov bizi duygudan duyguya geçiriyor, bunu da büyük bir beceriyle yapıyor. Yine en sevdiğim öykülerden biri, kitabın adını taşıyan Batının Doğusu’nu anlatacak çok fazla söz bulamadım. Okuyunca önce müthiş bir neşeyle, neredeyse Kusturica filmi gibi başlayan öykünün bir on sayfa sonra sizi nereye götürdüğüne bakın, gelmiş geçmiş tüm devletlere, politikalara, sınırlara küfredecek duruma geleceksiniz. Ama Penkov bu ruh hâlini çok sevmiyor, olabilecek en absürt biçimde gülmenizi sağlayacak, merak etmeyin. 
Balkan ülkesi değiliz, ama bayağı ortak bir geçmişimiz var, Bulgarlarla pek iyi ilişkilerimiz olmayabilir ama aslında çok benziyoruz. O nedenle bu kitaptan sonra şunu açıklıkla söyleyebilirim ki huysuz dedeler, nineler ve kafadan çatlak akrabalar olmasa hayat çok zor olurdu.



Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Haziran 2018 tarihinde oggito.com sitesinde yayınlanmıştır.

30 Mart 2018 Cuma

Doğal Roman


Tuvalet, sinek ve diğer şeyler...
“Hayatım roman.” cümlesinin edebiyatta nasıl bir karşılığı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Ya da bu romanı yazmaya çalışsanız nasıl bir yol izleyeceğinizi biliyor musunuz? Georgi Gospodinov’un Doğal Roman’ını okuduktan sonra bu sorulara cevap verebilmek gözüme çok daha zor göründü. Normalde doğrusal bir çizgiymişçesine düşünülen yaşamların aslında parça parça gerçekliklerden, iç içe geçmiş halkalardan, zamanı kıran, büken tesadüflerden oluştuğunu bazen duygusal bir tonla, bazense çok komik bir biçimde anlatıyor Gospodinov. Bunun yanında yaşamın en önemli ve kişisel kesitleri olmadan, mesela kaba bir hesapla yaşamımızın yüz gününün geçtiği düşünülen tuvaleti edebiyatın dışında bırakarak anlatacaklarımızın ne kadar “doğal” olabileceğini de sorgulatıyor bize.
Yazar bir söyleşisinde bu roman fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: “Büyük klasik romanların başlangıçlarını (adeta simya aracılığıyla) birbirine katan anlatıcı, kendi kendine yaratılan, bir yazarın aracılığı olmadan kendi kendine yazılan bir roman elde etmek istiyor. Bana izin veren bir etken gibi hissettiğim diğer şey de, romanı yazmaya başladığım 1998 yılında otuz yaşında ve yeni boşanmış olmamdı. Romanda anlatıcının telefonsuz bir odada aylarca yaşamasının benim için kişisel, otobiyografik bir karşılığı vardı. İşte böyle herkesten kaçtığım tuhaf bir dönemde defterlerimi çıkardım –on beş kadar vardı– ve sayfalara rasgele dağılmış notları yansıtan bir roman yazmak istedim.”
Romanın merkezinde kendisi de bir yazar olan anlatıcının karısıyla boşanma süreci yer alıyor. Parça parça bölümlerden -deftere alınmış notlardan da diyebiliriz- anladığımız kadarıyla birkaç yıllık mutlu bir birlikteliğin ardından nedensiz bir biçimde kavga etmeye, bir süre sonra ise neredeyse apayrı hayatlar yaşamaya başlamış bir çift karşımızdaki. Sonra iki kedi sahipleniyorlar ama çocukların evlilikleri kurtaramadığı gibi kediler de bunu yapamıyor ve Ema başka bir adamdan hamile kalıyor. Karnı belirginleşmeye başlamışken resmi olarak boşanıp sonraki aylarda da birlikte yaşamayı sürdürüyorlar, her ikisinde de bitmek bilmeyen bir atalet hâli söz konusu, anlatıcı hiçbir şey yazamaz, okuyamaz durumda, Ema da boşandığı adama “git” diyemiyor. Neyse ki bir gün anlatıcı artık kendisine ayrı bir hayat kurması gerektiğini kesin olarak fark ediyor ve aynı sokakta başka bir eve taşınıyor. 
Okur olarak biz evliliği parça parça sahneler biçiminde takip ediyoruz. Anlatıcı kâh çocukluğuna, kâh Ema’yla tanışmasına dönerek doğrusal olmayan yaşamını birbirini takip etmeyen bölümlerle aktarıyor. Hatta bu parçalanmış çizgide geleceği, anlatıcının sonunu bile öğreniyoruz. Bazen başkaları karışıyor lafa, anlatıcının öykülerinden bölümler yer alıyor, romanın en başındaki bir not ilerideki bir âna bağlanıyor, bazense anlayabilmek için geri dönmek gerekiyor. Böylelikle doğal bir romanın, insan yaşamına benzer bir romanın aslında nasıl olacağının ipucu veriliyor biz okurlara. 
Gospodinov olanca açıklığıyla bunu da şöyle aktarıyor: “Eleştirmenlerden bazıları ‘doğal’ teriminin çift anlamlı ve ironik kullanıldığını söylüyor, edebiyatın doğal olmasının imkânsızlığını –bu metnin ikincil karakterini, postmodern stratejilerini– göstermek için. Bu muhtemelen doğru. ‘Doğal roman’ tamlamasında bir paradoks, bir çelişki var, neredeyse bir oksimoron. Romanın hiçbir yeri doğal ya da kendiliğinden yaratılmış değil. Ama diğer yandan aynı imkânsız doğallık hayali kitabın içinde var.”
Romanda anlatıcının boşanması ve sonrasında her ne kadar kendi kendine söz verse de bir türlü hayatını rayına oturtamaması, anılarla beslediği evliliği, romanın duygusal yönünü oluşturuyor. Gerçekten de bu kadar parçalı, duygusallıktan özellikle kaçınarak yazılmış gibi görünen, birbiriyle alâkasız bölümlerin ardından son derece acı bir ayrılık kalıyor aklımızda. Yazar bunu klasik romandan bambaşka bir form kullanarak hissettirebiliyor. Bu da aslında bu kadar farklı bir romanın birçok dile çevrilmesi ve beklenmeyen bir ilgi görmesini açıklıyor aslında.
Romandaki öteki doğallığın karşılığı ise daha eğlenceli bölümlerde yatıyor. Edebiyattan itinayla uzak tutulan tuvalet bölümleri hemen hemen hepimizin hafif sarhoşken ve hemcinslerimizle edebileceğimiz muhabbetlerden oluşuyor. Tuvaletten ayrı düşünemeyeceğimiz sinek kısmı ise daha da eğlenceli. Anlatıcının sineklerle yaptığı öğle sonrası muhabbetleri, sineğin bu muhabbetlerin kaleme alınmasına tepkisi, anlatıcıyla beraber ‘68 yılının güzelliğine yaktıkları ağıtlar ve kitabın sonuna doğru her şey iyice birbirine karışmışken, varlığı ve Tanrı’yı sorgulayan anlatıcının doğa bilimlerine kafayı takıp yazdığı Sineklerin İncili, Gospodinov’un zekâ dolu mizahından parçalar sunuyor. Sineklerin İncili, insanların İncil’iyle hemen hemen aynı: “Geride kalan her şeyi göz verdi, göz tarafından yaratılmayan hiçbir şey yoktu. Göz ışık buyurdu ve [ışık] oldu. Gökyüzünü ve yeryüzünü buyurdu ve gökyüzü ile yeryüzünü gördü. Sonra da canlı hayvanlar, insanlar ve dışkı buyurdu ve canlı hayvan, insan ve dışkı gördü. Ve [göz] bu güzel dedi ve onların yanına uçtu. Böylece [Tanrı] sinekleri kendi suretinde yarattı. Ve onları yarattıktan sonra onları kutsadı: ‘Verimli olun, çoğalın,’ dedi.”
Bu parçalanmışlık, araya giren öyküler, roman içinde roman yazma çabaları, yaratmanın sancısı aslında okurlara gerçekten de bir romanın yazılma sürecini aktarıyor. Doğal Roman’ı bitirdikten sonra komünist Bulgaristan’da doğup büyümüş birinin çocukluğunu, gençliğini, ilk yolculuğunu, ilk aşkını, ilk sevişmesini (romanın en komik bölümlerinden biri), evliliğini, ayrılığını ve yaşlanmasını okuduğumuzu biliyoruz aslında. Neredeyse yapboz parçalarından bir bildungsroman oluşturuyoruz. İnsan beyninin eksikleri tamamladığı, parçaları bütünlediği bilinen bir gerçek ne de olsa...
Böylelikle anlatıcının bize sorduğu tüm soruları da bir şekilde yanıtlıyoruz: “Şimdi odamda oturmuş, öyküler düzüyorum ve mutlu olmaya çalışıyorum. Tüm bunları niye yapıyorum? Niye bir Doğal Roman yazmaya çalışıyorum? Unutmam gereken bir kadından dolayı mı? Eskiden nasıl yaşadığımı hatırlamak için mi?”
Bulgaristan’ın 1989 sonrasında en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov 1968 yılında Yambol’da doğmuş. Sofya Üniversitesi’nde Bulgar filolojisi okuyan Gospodinov, 1992’de yayımladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yapmış. Bir süre şiire ağırlık verdikten sonra düzyazıya yönelerek Doğal Roman’ı yayımlamış. Uluslararası çapta ilgi gören roman yirmi üç dile çevrilmiş; onu takip eden ilk öykü kitabı Ve Başka Öyküler ise sekiz dile çevrilmiş. İkinci romanı Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görülmüş. Bir ilk roman olmasına rağmen üzerinde çok çalışılmış, çok düşünülmüş, edebiyatın oyunlarından hoşlananların kaçırmaması gereken bir roman Doğal Roman. Gospodinov’dan önce bu kitabı okuyarak uzunca bir süredir kütüphanemde bekleyen Hüznün Fiziği’yle ilgili vicdan azabı duymaktan da kurtuldum çünkü Doğal Roman sonrası hemen okunacaklar listeme tepeden giren Hüznün Fiziği, aslında yazılış sırasına göre ikinci romanmış, bunu da öğrenmiş oldum.
Hasine Şen Karadeniz’in Bulgarca aslından çevirisi oldukça pürüzsüz, sadece Türkçede normalde nesneyle kullandığımız kanamak fiilinin “Adam kanadığımı görünce neredeyse aklını kaçırıyordu.”  biçiminde çevrilmesi okurken de söylerken de beni rahatsız ediyor. Türkçede “Bir yeri kanamak” ya da “kanaması olmak” biçiminde kullanıyoruz.
Romanda 00 olarak numaralandırılan tuvalet bölümlerinin birinde modern WC’yi icat eden Thomas Crapper’a yazılan bir şiir yer alıyor. Biz de bu yazıyı Salâh Birsel’in Hacivat Günlüğü’nden bir alıntıyla bitirelim. “Bu sabah ayakyolunda kafamın iyisinden çalışmaya başladığını gözlemledim. Çok yaşayın ayakyolları. Sizin bağrınızda yazılmış dizelerim bile vardır. Çevremdeki oyunları, çekemezlikleri çokluk sizin yanınızda sezmişimdir.” 

Banu Yıldıran Genç

Doğal Roman
Georgi Gospodinov
çev: Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayınları, Şubat 2018, 143 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Mart 2018 tarihinde yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...