iletişim yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2019 Cuma

Beterotu


Plaza’lardan Toki’lere bir Türkiye manzarası
Pınar Öğünç’ün ilk öykü kitabı Aksi Gibi’yi tanıttığım yazıyı Notos’un 51. sayısına yazmıştım. Öğünç, gözlem gücünün ilginç bakış açısıyla birleştiği öykülerle dolu yeni kitabı Beterotu’yla yine bizi bize anlatmaya devam ediyor.
İnsanlarda kimsenin görmediği ya da dikkat etmediği davranışlar, hiç farkında olmadan yapıverdiği jestler ve mimikler, ne anlama geldiğini çok da fark etmeden çıkardığı sesler belki de Öğünç’ün uzmanlık alanı çünkü aynı dikkati, gözlemi haber dilinde de ustalıkla kullanıyor. Bir mahkeme gününün anlatıldığı habere eğer Pınar Öğünç dahil oluyorsa biz mahkemedeki insanlarla, dışarıda bekleyenlerle, havasıyla, doğasıyla, ortamıyla tüm atmosferi hissedebiliyoruz. Böyle büyülü bir dokunuşu var. Beterotu da öyle bir öyküler toplamı olmuş ki ileride bir gün, dünya denen yer hâlâ var olursa bu kitabı okuyanlar 2020’li yıllara doğru Türkiye denen ülkede neler oluyormuş neredeyse hepsini öğrenecekler: Şehirlerin en uzak noktalarına kondurulmuş toplu konutlar, definecilik belası, Ermeni gömüleri, beyaz yakalıların mutsuzluğu, kentsel dönüşüm, işçi cinayetleri, inşaatlar sebebiyle yerinden yurdundan edilen yaban domuzları, whatsapp denen ayrı dünya ve herkesin bir şekilde terörist olduğu bir sistem... Hepsi bazen satır aralarında bazen göz önünde Türkiye Cumhuriyeti’nin anlatılmayan gizli tarihi olageliyor sanki.
Orhan Koçak’ın Pınar Öğünç öyküleri üzerine yazdığı yazıda söylediği gibi: İnsanın ‘içini ısıtan’ öyküler değil bunlar, ama artık kim tam ‘Sait Faik’ gibi yazma gücünü kendinde buluyor ki. Öğünç içinde bulunduğumuz hayata bakıyor ve orada genellikle balçık görüyor, ancak ‘faziletsiz mağduriyet’ gibi bir deyimle tanımlanabilecek bir toplumsal manzara. Herhangi bir kurtarıcı bakışa cevap vermeyen kaskatı sefillik.*” Gündemden ve gerçekten hiçbir biçimde kopamadığımız bu coğrafyada İskandinav ülkelerindeki gibi öyküler, romanlar yazılması, bir Erlend Loe nahifliği, mizahı hakikaten imkânsız geliyor artık bana. O yüzden Öğünç’ünki gibi toplumsal gerçekçiliği yeni ve bambaşka bir boyuta taşıyan öyküleri seviyorum.
Bu yazıda bahsedeceğim üç öykü de bir biçimde inşaatla ilişkili, bazısı doğrudan, bazısı dolaylı. İnsan inşaatın edebiyatta ve tabii ki hayatımızda bu kadar büyük yankısı olmasına şaşırıyor ister istemez. Dikkat çekici öykülerden ilki Bir İleri İki Geri. Allah’ın unuttuğu bir yerdeki toplu konutlarda çocukları sayesinde tanışan iki ailenin hikâyesi gibi başlasa da çocukların sokakta oynarken bulduğu kırık bir parçanın tarihi esere benzemesiyle bambaşka bir Türkiye hikâyesine dönüşüyor. Büyükşehir belediyesinde çalışan muhafazakâr Ender’le ocakbaşı ustası Hüseyin’in yaşadıkları site ve tatil günlerini geçirdikleri AVM dışında pek de ortak noktaları yok. Hatta Hüseyin’in çalıştığı lokantaya gidip de alkollü olduğunu fark eden Ender’in aldığı önlemler öykünün gülümseten bölümünden. Giriştikleri definecilik macerasının ikisi için de anlamı aynı: Hayatta bir kez olsun kazanmak. Hüseyin daha arka planda kalsa da Ender hinliği ve kendisini “daha” akıllı sanmasıyla günümüz Türkiye insanının prototipi aslında. Hak ettiklerini alamamış, kaderin sillesini yemiş, oysa her şey onun hakkı. Bulduğu parçayı soruştururken köydeki akrabasına söylediği “Hem Ermeni işi daha kolay oluyor diye ben hep duydum zamanında köydeki arkadaşlardan, onların yalancısıyım yani, hani hızla çıktıkları için evden, onlarınkiler daha yakına gömülü oluyor şeklinde.” cümlesi ise içerdiği gizli anlamla ısrarla reddettiğimizin aslında ne kadar aleni bir bilgi olduğunu yine yüzümüze çarpıyor. 
Çimento öyküsünün merkezinde bu kez toplu konut değil kentsel dönüşüm var. Tam olarak semt adı verilmese de Saliha Hanım’ın büyüdüğü köşkten, bahçeden ve durmaksızın kentsel dönüşüme giren apartmanlardan bahsedilmesi Bağdat Caddesi’ni akla getiriyor. Bu kez Öğünç’ün keskin gözlemi Beyaz addedilen Türkler üzerinde. Saliha Hanım’ın yaşadığı köşk, önce üç katlı, sonrasında ise altı katlı kocaman bir apartmana dönüşüyor. Bunamaya başlayan Saliha Hanım’ın kesik kesik anıları da, kitaba adını veren Beterotu ve köşkün bahçesinde bir zamanlar yetişmiş başka birçok bitki de  parçalı bir biçimde ilerleyen öykünün önemli katmanları. Kentsel dönüşümün üzerinden bir sene geçmiş, Erinç ailesinin her ferdi modern ve yeni dairelerine yerleşmiş, yaşlılara, çocuklulara, çalışanlara yardımcı tutulan Özbek kadınlarla hayat kolay ve sorunsuz ilerliyor. Ta ki müteahhitin kendine ayırdığı dairelerden birine taşınan kiracı, genç ve meraklı Esra Tanol kurcalanmaması gereken bazı şeyleri kurcalayana kadar... Ucu işçi cinayetlerine uzanan bu şeyler sayesinde aile denen yapı bir kez daha gözlerimizin önüne seriliyor. Çıkarların en ön planda olduğu bu kutsal yapı böylesi bir sallantıyı hasarsızca atlatabilir mi? Tabii ki atlatabilir, “ailemizin huzuru için” cümlesi aynen vatan, millet söz konusu olduğundaki gibi, her şeyi halı altına süpürebilir.
Kitabın son öyküsü Ceylan ile Kâmuran en azından öyküde yer alan aileyle, Ceylan ve babası Himmet’le içimizi bir nebze olsun aydınlatıyor. Ceylan’ın güçlü karakteri, ne istediğini bilen genç bir kadın oluşu ve vicdanı bataklığın içinde açan bir çiçek misali sevindiriyor insanı. İnşaat motifi bu kez öyküyü bambaşka bir yerden sarıyor. Üçüncü köprü inşaatının Kuzey Ormanları’nda yerinden yurdundan ettiği, kimselerin sevmediği bir hayvancık Ceylan’la birlikte hayata tutunurken, yıkılacak apartmanları boşaltıp moloza çeviren Himmet’in elde kalan kapıları, pvc pencereleri, boruları köydeki evine taşıdığı külüstür kamyoneti sayesinde yeni memleketi Nevşehir’e gidiyor. Himmet’in yaptığı işin anlatıldığı şu paragrafı okuduğumda bugüne dek şahit olduğum yıkımlar  geldi gözlerimin önüne ve yine düşündüm: Biz niye bir binanın nasıl yıkılıp boşaltıldığını bu kadar iyi biliyoruz? “Yüzlerini hiç görmedikleri insanların mutfaklarında nar lekeli sağlam fayansları ayıklar, bir gün karşılarına hiç çıkmayacak çocukların karaladığı duvarlara bakarlardı. Eski pasodan diskete, yün bereden lastik terliğe, bir sonraki eve taşınmaya değer görülmemişlerden bir hikâye uydurmaya vakit kalmadan çalışırlardı. Aplikler, borular, kablolar, prizler... Dev bir kemirgenin evi sarışı gibi hızla, her bir oda hani dolgusu düşmüş diş gibi kalıncaya dek sökerlerdi. Üçüncü kattan aşağı atılan kırık sandalyeler ve göçük yatak bazaları ve eski bisikletler ve eprimiş halılar, varsa ancak kıyamet günü yağabilecek tuhaf bir yağmur gibi uzaktan bakanı ürkütürdü.”
Pınar Öğünç geçen günlerimize şahitlik etmeye, bunları kendi gözünden ve sözcüklerinden süzüp öyküleştirmeye devam ettikçe yazının başında söylediğim gibi alternatif bir Türkiye tarihi ortaya çıkacak. Bu derece iyi gözlemlenmiş öykülerin daha etkili olmasının bir yolu Öğünç’ün öyküye bazen fazla gelen kişilerden, olaylardan vazgeçmesi olabilir. İlk kitabındaki öyküler daha kısa olduğundan fazlalıklar çok göze çarpmıyordu. Bu kitapta öyküler uzamış ve bu nedenle Çimento öyküsünün vurucu yanını Erinç ailesinin her birini tanıtan paragrafları okurken kaçırıyoruz, Bir İleri İki Geri’de Ender’i yeterince tanıyacağımız hâlde gereksiz bir biçimde beyzbol sopalarının üstüne yazılanları okuyoruz, öykünün merkezindeki erkeklerin eşleri Ayla ve Selma’nın geçmişteki iş hayatlarını bilmemiz de bize bir şey katmıyor. Tek bir fazla sözcüğün bile göze batabildiği öykü türünü teknik olarak bozan bilgiler bunlar. Daha çok o anla ilgilenirken geçmişi ya da etraftakileri bilmemiz gerekmiyor. Öğünç’ün öyküleri bunlardan arındırılsa çok daha vurucu, güçlü olacak. 

* Orhan Koçak, Pınar Öğünç’ün Öyküleri (I): Kanıksanmış Alarm, Birikim dergisi sitesi.
Banu Yıldıran Genç
Pınar Öğünç, Beterotu, İletişim Yayınları, 2019, 122 s.
* Bu yazı Notos'un 78. sayısında yayımlanmıştır.

11 Ekim 2019 Cuma

Belleğin Girdapları

Hatıralar, yalnızlık ve kaçış: Belleğin Girdapları

Hiç unutamadığım bir anım var yalnızlığa dair... Yalnızlık da değil aslında kendimi hiç tanımamama dair mi desem... Hatırlayınca film sahnesi gibi geliyor, abartıyor muyum, olduğundan farklı mı hayal ediyorum bilemiyorum bazen. Belleğin girdaplarında kaybolmak böyle bir şey olsa gerek. On sekiz yaşımda bir bayram tatiliydi, ilkbaharın sonlarına denk gelmişti. İstanbul’dan çok gidesim vardı, insanlardan bıkmıştım -on sekiz yaşında!-, yalnız kalmak istiyordum. Sanırım yine dokuz günlük tatillerden biriydi, ailem Çanakkale’deki yazlık evimize ancak bayrama gelebilecekti, sıkılmışlığımı, ısrarlarımı ve gitme isteğimi görünce beni babamın çok eski arkadaşı yaşlı bir çiftle beraber gönderdiler, onlar tatil başlamadan gidiyordu. Ben bayram gelene dek, şimdi tam bilemiyorum ama belki üç dört gün boyunca, bu yaşlı karı kocanın torunuymuş gibi üst katta yaşadım, yemeğe çağrılınca indim yedim, yürüyüş yaptım ve geceleri üniversitede ödev olarak seçtiğim Tehlikeli Oyunlar’ı okudum. Oğuz Atay bir yandan, romandaki yalnızlık duygusu bir yandan, benim günlerce “Elinize sağlık”ın ötesinde bir cümle kurmamam bir yandan... üç günün sonunda arife gecesi sabaha kadar camın önünde oturup siteye giren arabaları izledim. Ailemin yolunu gözledim. İlk o zaman aslında “düşündüğüm kişi” olmadığımı hissetmiştim. Lise yıllarımdan kalan aykırılık, insanlardan kaçmak, kimseyi sevmemek, aileye başkaldırmak, üniversiteye uyum sağlayamamak... bütün hepsi geçti gitti, bana sabah uzaktan geldiğini gördüğüm arabamızı koşa koşa karşılamak kaldı. Aradan yirmi yıldan fazla geçtiği halde Tehlikeli Oyunlar’ı yeni bitirmiş hıçkıra hıçkıra ağladığım, alacakaranlıkta pencere önüne oturup farlardan kimin geldiğini anlamaya çalıştığım o gece Belleğin Girdapları’nı okur okumaz zihnimden fırlayıp bir film sahnesi gibi gözümün önüne yerleşti sanki. 
Behçet Çelik’in son romanı Belleğin Girdapları’ndaki adsız anlatıcı orta yaşlarında, hayatındaki pek çok şeyden kaçabilmek adına çalıştığı reklam ajansındaki işini bırakıp şehrin çok uzak bir noktasına, varoş tabir edilen bir mahalleye taşınıyor. Kendisinin Serpmetepe adını verdiği bir mahalle burası. “Dedemle gittiğimiz köyle askerlik yaptığım kasabayı bir çuvala koyup karıştırmışlar, bir ölçek de şehir -camekânların bazısının kıyısında köşesinde, günün ilk ışıkları altında iyice solgunlaşmış da olsalar neşeliymişçesine pır pır eden, kırmızılı yeşilli led lambalarıyla polis merkezinin yepyeni, parlak binası ve önündeki devasa araç mesela- ekledikten sonra bu tepeye serpmişler.” 
Kahramanın kaçtıklarını, kaçıp da geride bıraktıklarını biliyoruz bilmesine ama bir yerde sayfalar boyunca duraklamadan, soluksuz okuduğumuz çok iyi bir döküm yapmış Behçet Çelik. İşin acı tarafı o kadar tanıdık geliyor ki, şehirde, istemediğimiz bağlarla bir biçimde içinde olduklarımız, görüştüklerimiz, görüşmek istemediklerimiz, iş hatırına, dostluk hatırına, bambaşka şeyler hatırına çekmek zorunda kaldıklarımız bir bir çarpıyor suratımıza. “...söylediklerini, önerdiklerini, dikte ettiklerini, kafalara kaktıklarını yapmayanlardan sürekli şikâyet edenler, yapmadığımız şeylerin ne sonuçlar doğurduğundan da haberdar olmadığımız şekvasını en üst perdeden dile getirenler, artık dillerinde tüy bittiğinden dem vurup bir daha bunları söylemeyeceklerini, bıktıklarını, umutlarını yitirdiklerini, karanlığa çekildiklerini iddia ederken nedense susmayıp konuşmayı sürdürenler... bir derdinizi açtığınızda -baş ağrısından ekonomik sıkıntıya, gece uyuyamamaktan patron zulmüne- o derdin katmerlisinin onda da olduğunu söylemeden duramayanlar, duramamak ne kelime, insana sorunlarını unutturacak kadar uzun uzadıya kendi sorunlarını anında sayıp döküverenler..” Cümleler uzadıkça her virgülüne katıldığımız, kimlerle niçin bir arada olduğumuzu sorgulatan satırları okumak herkese bir kaçma isteği veriyor.
Oysa benim yukarıda anlattığım kaçışımın sonrası üç günde geldiğim kırılma noktasına gelecek kahramanımız da. Normal olan da bu belki. On sekiz yaşında olmayınca o noktaya gelmek üç gün gibi kısa ve komik bir sürede gerçekleşmiyor elbet. Daha ilk haftalarda geçirilen ateşli bir grip bulmaya çalıştığı ya da bulmayı amaçladığı dengesini sarsıyor. Bir melankoli, bir kimsesizlik duygusu peyda oluyor hastalandığımızda çoğumuza olduğu gibi. Neyse ki grip bu, çabuk geçiyor. Bir sonraki denge şaşması ise gittiği mahalle kahvesinde oluyor. Bir garip mahalle Serpmetepe, kimse kimseyle ilgilenmiyor gibi. Kahveye bir yabancı gelip oturuyor ve filmlerde, romanlarda olanın aksine kimse hal hatır sorulmuyor. Vebalı ya da kaçak gibi hissediyor kendini anlatıcı. Yok ya da yok hükmünde. Kendi sözcükleriyle içinde bulunduğu durumu böyle tarif ederken hem bu duruma düşmesine hem de canının bu kadar sıkılmasına takıyor kafayı bu kez de. “Halimin hatırımın sorulmasına bile ihtiyacım vardı o anda, yapmadılar. Bana ilişmemelerini istediğimi zanneder, bir yakınlık, göz aşinalığı olmasın diye üst üste aynı bakkaldan, manavdan alışveriş yapmamaya özen gösterirken derinden derine ilgilerini beklediğimi fark etmek -bu kendini bilmezlik- ayrı bir bozgundu, başka bozgunlarla yer değiştiremezdi üstelik, bozgunlar matrisine bir satır olarak eklenebilirdi.”
Bu satırlar nedeniyle belki de yirmi yıl önceki bozgunum geldi benim de aklıma. Belki de ömrümüz boyunca kendimizle ilgili varıp varacağımız nokta “bu kendini bilmezlik”.

Geçmişi mi anmak geleceği mi kurmak?

Aslında isimsiz anlatıcının kaçıp geldiği ısınmayan, köhne giriş kat dairesinde önündeki hayata dair tek bir beklentisi var: Yazabilmek. Yazının belleğini bileyebileceği düşüncesi, yazdıkça hatıraların canlanıp parıldaması umudu var içinde. Mahallede oturduğu sürece yazma konusunda çok başarılı olmasa da geçmiş günlere dalacak, sürekli iki isim etrafında dolanacak hatırladıkları: Serhat ve Nuray. Hatıralarının peşine düştüğünde ne çocukluğunun ne de ilk gençliğinin dehlizlerinde dolaşıyor. Aklına ilk düşen Serhat. Üniversiteden ev arkadaşı, yoldaşı, nasıl koptuklarını kendisinin bile bilmediği, bir gün ansızın kimselerin gitmek istemediği o bölgeye gazetecilik yapmaya gittiğini söyleyen, hayatından çıkıp giden Serhat. Anlatıcı hatıralarını didikledikçe aslında Serhat’a, kopuşlarına, gidişine değil -yine- kendisine kızdığını görüyoruz. Zaten roman boyunca belleğin girdaplarında dönen anlatıcının dolaşıp geleceği yer burası: Kendisinin bir şeyleri değiştirmek uğruna herhangi bir çaba göstermemesi, her şeyi -anlamasa bile- kabullenmesi. Serhat kadar kendini yakın hissettiği başka bir arkadaşı olmamasına rağmen onu arayıp sormaması, hayatından çıkarması. Yine üniversite yıllarındaki aşkı, onca sevdiği Nuray’a kendisini bırakıp giderken “Neden?” diyememesi. Nuray’la tanışmaları, yakınlaşmaları, sevdaları roman ilerledikçe burunda tüten hatıralar oluyor ama onu da unutuluşa terk etmiş, hemen vazgeçmiş. Belleğin Girdapları’nın ana karakteri bu davranış biçimiyle aslında Yusuf Atılgan’ın, Ayhan Geçgin’in kahramanlarına benziyor. Yabancı’yı içinde taşımaktan bir an olsun vazgeçmeyen karakterler. 
Anlatıcımız gün geçtikçe Nuray’ı ve Serhat’ı daha çok hatırlarken kentten kaçarken tek umudu olan yazmayı başaramıyor. Bir süre sonra bir bakıyoruz bu konuda da kendisini deliler gibi didiklemeye başlıyor. Yazı yazmanın zorluklarını düşünürken bin bir düşünce geçiyor aklından... Ya belleği ona oyun oynarsa, anılarını kendi zaman çizgilerinden söktüğünde ya süreklilikleri kırılırsa, yapay olursa her şey... Behçet Çelik aslında anlatıcının belleğinde ve yazma tedirginliğinde gezerken herhangi bir yazarın yaşayabileceği tüm bilinmezleri seriyor gözler önüne. 

Yeni insanlar, yeni korkular

Şehirden, o hayattan, yeni bitmiş bir ilişkiden kaçarak uzaklaşmış biri ne yapar? İnsanlarla tanışmak için fırsat mı arar? Üst kat komşusunun kızını beğenip çocuk gibi onunla karşılaşma planları mı yapar? Karşımızda derinliği olmayan bir karakter olsaydı, mantıklı çıkarımları, mantıklı davranışları, tıkır tıkır işleyen bir hayatı olan ideal bir insan olsaydı cevabımız “Hayır.” olurdu. Oysa Behçet Çelik’in tüm yaraları, tutarsızlıkları, saçmalamalarıyla gözümüzün önünde canlandırdığı kahramanının yaşamının özeti kendini bilmezlik. Önce yazdıklarını beğenmediği için yırtıp yırtıp bitirdiği defterleri aldığı kırtasiyeciyle monologdan diyaloğa dönüşen garip ilişkisi, sonra üst kattaki komşusu Tahir Bey’in kızı Nazlı’yı bir saplantı haline getirmesi günbegün ilerlerken bizim kadar kendisi de farkında dengesizliklerinin. Nazlı’nın üst kattan duyduğu terlik sesine bile genç bir delikanlı gibi heyecanlanması, sabahları karşılaşabilmek uğruna yaptığı planlar, hayallerinde yakıştırdığı diyaloglar aslında romanın trajikomik bölümleri. Sona doğru yaklaşırken aldığı, korkuyla almak zorunda kaldığı kararda bile Nazlı’yla kurulan hayali diyaloglar rol oynuyor. 
Yalnızlık, bellek ve yazı hakkında dipsiz bir kuyuya benzer sorgulamalar içeren bir roman Belleğin Girdapları. Kahramanı son dönemde sıkça rastladığımız pek çok şeyden, en çok da kendinden kaçan erkek kahramanlara benziyor aslında. Bu romanı benzerlerinden ve o sıkıcı bunalımlı erkek hallerinden ayıran özellik kendini didikleyen kahramanın dürüstlüğü ve içtenliği diyebilirim. Çünkü her şeyi hatırlar, kaçtıklarını bir bir sayarken kendini de ayrı tutmuyor. Son sevgilisi Eylül’e karşı hatalı davranışlarının, uzaklığının farkında ve belleğinde dolaştıkça bu anlamsız tavırlarından da pişmanlık duyuyor. Hele içki masasında egosunun yükseldiği durumlardaki saçmalıklarını, sahtekârca muhabbetlerini, herkesi huzursuz edip sessizliğe boğduğu ortamları anlattığı bir bölüm var ki hem bunca tanıdık bir sahne olması insanın canını sıkıyor hem de o baskın ve yıkıcı erkeğin de aslında yaptıklarının farkında olması, kendinden de kaçmak istemesi bir nebze olsun rahatlatıyor. 
Behçet Çelik oldukça deneyimli ve iyi bir yazar. Belleğin Girdapları başlarda sadece insanın içine odaklanan bir roman gibi görünse de geçmişte yaşananları yavaş yavaş açan kurgusu, üniversite günlerini hatırladıkça sezdirilen politik tarihi ve sonunun aslında bu politik tarihe ustaca bağlanmasıyla okudukça farklı katmanlara çekiyor okuru. Açmazları ve çıkmazlarıyla unutulmayacak bir karakter yaratılmış. Bu karakter sayesinde ben de yirmi küsur yıl önceki hatıramı bugün gibi hatırladım, neyse ki kendimi bilmez hallerim adsız kahramanımız kadar uzun sürmedi. Yalnızlığı sevsem, tanımadıklarıma soğuk gibi gözüksem de gayet sosyal bir varlık olduğumu kabullendim, kendimle barıştım. Şimdilik. 
Romanda her bölümün ilk cümlesinden birkaç sözcüğün o bölümün başlığı olması ilk başta garip geldiyse de sonradan bölümleri hatırlamada çok büyük kolaylık sağladığını düşündüm. Yine tek bir cümlede Gezi’ye çakılan selam da İki Şehrin Hikâyesi’nin başlangıç cümlesine yapılan atıf da gülümsememi sağladı, bunu da ekleyeyim. Bu küçük selamlar okurla yazar arasında gizli bir bağ mı kuruyor nedir...


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Temmuz 2019'da oggito.com'da yayınlanmıştır.

7 Nisan 2017 Cuma

Ah Mercimeğim

Eskiyi özleten öyküler...
Ne olursa olsun bir yerinden tutulduğumuz bir nostalji duygusuna sahibiz. Eski Türk filmlerinin aşırı romantizmine sinir olurken bir yandan izleyip bir yandan ağlayabiliriz. Ah nerede o eski ekmekler’den ah nerede o eski mahalleler’e kadar bazen geçerli bazen geçersiz nedenlere bağlı olan bir özleyiş hâkim tüm yaşantımıza. İnsanın büyürken gördükleri, işittikleri, kokladıkları, izledikleri ve okudukları unutulmaz bağlar yaratıyor. Hatta bir kitabı bir kokuyla, bir filmi bir renkle eşleştiriyoruz bazen beynimizde, artık o an bize ne anımsatmışsa...
Edebiyatta bu özlemi sinemaya göre daha az hissediyorum. Artık romanın geldiği yer, yazarın oynadığı oyunlar, modernden postmoderne giden yol, farklı teknikler benim edebiyat zevkimi tatmin etmeye yetiyor. Ama işte bazen bir kitap okuyorsunuz, sanki kitabın sayfalarıyla beraber başka bir zamana yolculuk ediyorsunuz. Mustafa Çiftci'nin öykü kitabı Ah Mercimeğim de bende böyle bir etki yarattı. Çiftci İç Anadolu'da doğup büyümüş bir yazar, öykülerinin coğrafyası da dili de oraya ait. Anlattıklarının bazıları bugüne dair, bazıları ise zamansız... Küresel markalardan bahsedilen bir öyküde bile okuru o eski Türk filmlerinin, o ortaokulda okunan Orhan Kemal'lerin, Yaşar Kemal'lerin, biraz da Aziz Nesin'lerin dünyasına götürüyor. Ve bunu hiçbir klişeye sığınmadan, tamamen kendine has dili, anlatımı ve karakterleriyle yapıyor.
Üniversitede en, belki de tek sevdiğim ders olan Halk Edebiyatına Giriş'te meselleri, masalları, halk hikâyelerini okumaya doyamazdım. Sonradan yazıya geçirilmiş olan o hikâyelerde anlatıcı âşığın birbiri ardına en yakışan sözcükleri bulup çıkarması, anlatımdaki ritim, dilin tüm doğallığıyla çağıldaması bugün edebiyatta eksik sanki... Bunun sebepleri türlü türlü, kentleşme, İstanbul ağzının hâkimiyeti, yerelliği kaybetme... ama işte yaşadığı, büyüdüğü coğrafyayı diliyle, karakterleriyle, sevgi sözcükleriyle yaşatabilen yegâne yazarlardan biri Mustafa Çiftci. Bu nedenle de öyküleri okurken aslında bir âşığın, bir meddahın karşıma geçmiş anlatıyor olduğunu hissettim bazen.
Kitap altı öyküden oluşuyor. Ben ilk öyküleri son öykülerden daha çok sevdim, özellikle kitaba adını veren Ah Mercimeğim yukarıda anlattığım tadı en iyi veren öykü diyebilirim. Olaylara fon olan o küçük kasabada kendinden büyük bir kıza âşık olan delikanlının trajedisini anbean biz de yaşıyoruz. Anlatıcı, üç ablanın ardından gelen bir erkek çocuk, evin gözdesi, az biraz şımarık... En büyük ablanın arkadaşı Aslı'ya çocukluktan beri hayran, bunu büyüdükçe dillendirmeye çalışsa da gülüp geçiliyor. Aslı bile onu ciddiye almıyor. Aslı'nın bahçede üstünde oturduğu minderi çalmaya çalışırken yakalandığında öykünün adı da ortaya çıkıyor: "O sırada Aslı geldi. Bana baktı. Ama öyle ezerek değil, ipek kumaş seçer gibi, tül perdeye dokunur gibi baktı ve 'Hayırdır kuzum, ne yapacaksın o minderi?' dedi. Ben laf bulamadım. 'Hiç, yani öylesine...' dedim. Aslı, sabun kokulu ve serin eliyle yanağımı okşadı, 'Ah mercimeğim,' dedi. Kızlar yine gülüştüler. Ben rezil oldum. Üstelik minderi de alamadım. Ama bana 'mercimeğim' demişti, daha ne desin? Anlayana büyük laf! Mercimeğim; yani küçüğüm, bicimciğim. Yani sen daha çok küçüksün, çok küçük!"
Bu küçücük farklı sevgi sözcüğü bile Aslı'ya derinlik katmaya yetiyor. Mustafa Çiftci tek bir sözcükle öykünün temel çatışmasını yakalıyor. Trajedi büyüyor, Aslı ta Marmaris'e gelin gidiyor, anlatıcı da büyüyor ama aşkı bitmiyor. Sonrasını ise yine bir meddahın saatlerdir merakta bıraktığı dinleyicileri misali bekliyoruz, anlatıcı da bu beklentimizi boşa çıkarmıyor, masalsı bir biçimde sonlandırıyor öyküsünü.
Mustafa Çiftci'de asıl sevdiğim şey bazı öykülerinde bu memlekette yaşanan zorlukları anlatsa da yine de her şeye, tüm yaşananlara rağmen "insana" inanan metinler yazması. Köfte Ekmek'te anlatılan franchasing öyküsünde kahramanın yaşadığı maddi zorluk, kapitalizm ve küreselleşmenin vahşi yanları, mahvolan hayatlar bile sonunda bir şenlikle biter. Öyküleri okudukça insanın aklına geliveren Adile Naşit-Münir Özkul'lu aile filmleri de bu yüzden biraz, hem güldüren hem ağlatan hayatlar... Yine de bu öyküyle ilgili olarak Demet tipinin fazla yüzeysel ve cinsiyetçi bir biçimde ele alındığını buraya şerh düşeyim.
Öyküler okurun içini ısıtıyor, nostaljik bir mutluluk veriyorsa da Çiftci'nin Anadolu'yu tüm yanlışlarıyla iyi tanıyan bir yazar olduğunu eklemek gerek. Kâh çocuk yaşta zorla evlendirilen kızlardan, kâh nüfus kâğıdı bile çıkartılmayan, emeği sömürülecek bedava bir işçi gibi görülen çocuklardan, kâh kasabalarda acımasızca dönen dedikodu çarklarından dem vuruyor. Ama hep birbirine sığınan, birbirini anlayan insanlarla sonlandırıyor öykülerini.
Mustafa Çiftci, Anadolu'nun artık duymaya hasret kaldığımız hikâyelerini taşıyor bizlere. Öykülerdeki duygunun okura çabucak geçebilmesi onun anlatım ustalığını gösteriyor. Diyaloglarda yer verdiği ve Türk edebiyatında artık pek de rastlanılmayan yerel ağzın yerinde ve dozunda kullanımı da bu ustalığın bir parçası. Edebiyatın da küreselleştiği bugünlerde belki de Türk edebiyatının böylesi bir damardan, yerelden beslenmesi asıl karakterini kazanmasında daha çok rol oynayacak.

Banu Yıldıran Genç


Mustafa Çiftci, Ah Mercimeğim, İletişim Yayınları, 2017, 107 s.
* Bu yazı Notos'un 63. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...