ingiliz edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ingiliz edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2020 Perşembe

Maxwell Sim'in Aşırı Özel Hayatı


Kapitalizm ve küreselleşmenin gölgesinde bir yolculuk hikâyesi
Kirk’in bir diğer yazarı Bürkem Cevher’in “Eminim çok seveceksin.” diyerek verdiği Yağmurdan Önce’den beri en sevdiğim yazarlar arasına hızla girdi Jonathan Coe. Türkçede yayımlanmış kitaplarını sırayla okumaya başladım. İki kitabı maalesef E Yayınları’nda, Uyku Evi tükendi gözüküyor, Yağmurdan Önce’ye de ulaşmak çok zor. Bunların dışındaki kitaplarını Habitus Yayınları gayet düzenli bir biçimde yayımlıyor ve bildiğim kadarıyla yayımlamaya da devam edecek. Geçtiğimiz yaz daha önce yayımlanan romanları Expo 58’i ve Bir Aile Kroniği’ni okudum. Bu sene ise Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı ve 11 Numara adlı romanları peş peşe yayımladı. 
Jonathan Coe niye bu kadar özel bir yazar? Bir kere çok rahat okunan bir yazar, hem rahat okunan, hem insanların hikâyelerini çok iyi kuran ve anlattığı bu hikâyelerin arkasında mutlaka toplumsal birtakım olgulara değinen bir yazar. Hiçbir biçimde toplumcu mesajlar vermemesine rağmen romanlarını bitirdiğinizde kendinizi anlattığı o dönemle ilgili aydınlanmış hissediyor, o dönem şartlarını, o şartların insanlara neler yaşattığını anlıyorsunuz.
Expo 58 tamamen Soğuk Savaş dönemine odaklanan, casusluk sosuna bulanmış çok güzel bir aşk hikâyesi anlatıyordu. Belçika’daki ünlü Atomium’un açılış süreci ve Expo fuarının işleyişi de yine romanın temel konularındandı. Jonathan Coe hemen her romanının sonunda konuyu nasıl bulduğunu, nasıl çalışıp yazdığını anlattığı için günlük hayattaki herhangi bir şeyin yazarı nasıl tetiklediğine ve bir şekilde o olayın üstüne nasıl koca bir roman inşa ettiğine ayrıca hayret ediyor ve hayran oluyoruz.
Bir Aile Kroniği sanırım sinirlerimi en çok bozan romanı oldu, hem gerçekliği hem de korkunçluğuyla. Thatcher dönemi karanlığı, işçi düşmanlığı bir yandan, İngiltere-Amerika gibi ülkelerin Ortadoğu’da yaptıkları bir yandan, o dönemden bugüne her şeyin daha da kötüleştiği hissi üstüme bir yük gibi çöktü. Winshaw ailesinin tarihinin de anlatıldığı, hatta bu tarihin yazılması için tutulan bir yazarın bazen anlatıcı olduğu, bol oyunlu, farklı teknikli ve beş yüz sayfanın su gibi aktığı bir roman. Ailenin her bir ferdinin bir sektörü ele geçirip o sektörü vahşi bir kapitalizmle yönetmesi, bu sebeple silah, sağlık, hayvancılık, gıda sektörlerinin geldiği korkunç durum 80’lerde çoktan başlamış meğer. Sonunda whodunit (kim yaptı) tarzı bir polisiyeye dönüşen ve Coe’nun çok sevdiği gibi ters köşeyle biten roman boyunca aklımda Trump ailesi vardı desem yalan olmaz.
Geçtiğimiz aylarda yayımlanan Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı bu iki romana göre daha küçük çaplı diyebiliriz. Aile hikâyesi olması dolayısıyla ve bireysel trajedilere odaklandığı için Yağmurdan Önce’ye daha çok benziyor aslında. 
Roman bir gazete haberiyle başlıyor. 48 yaşındaki Maxwell Sim’in kar altındaki Aberdeen’de arabada çırılçıplak donmak üzereyken bulunduğu, arabada iki boş viski şişesi, iki koli dolusu diş fırçası ve bir battal boy çöp torbası dolusu Uzakdoğu’dan gelen kartpostal oluşunun gizemi iyice artırdığı yazılmış. Merak etmeyin, bu gizemi Jonathan Coe bize peyderpey açacak.
Bundan sonra roman beş bölüme ayrılıyor ve bölüm adları Maxwell’in yolculuklarında gittiği yerlerden oluşuyor. Romanın anlatıcısı Maxwell Sim’i babasını ziyaret için gittiği Sydney’de tanımaya başlıyoruz. Karısından altı ay önce ayrılan ve bu nedenle duygusal bir çöküntü geçirip aylardır izinde olan bir satış sonrası danışmanı. Babasıyla her zamanki gibi soğuk ve mesafeli birkaç hafta geçirdikten sonra evine dönmek üzere saatler sürecek Avustralya – İngiltere yolculuğu başlıyor. 
Bu yolculukta yalnızlıktan bunalan Maxwell artık hayatını değiştirme kararı alarak sosyalleşmek istiyor, bu yeni kararın verdiği heyecanla uçakta yan koltuğunda bulunan iş adamıyla tanışıyor, anlattıkça anlatıyor. Jonathan Coe romanlarından öğrendiğimiz yegâne şey hiçbir şeyin tam anlamıyla yolunda gitmeyeceği. Yolculuğun ortasında hostesler tarafından susturulan Maxwell, yaşanan koşuşturmada yol arkadaşının ölmüş olduğunu anlıyor. Hem de on beş dakika kadar önce. Bundan sonrası bu trajikomik olayın devamında yaşananları kıkırdayarak okumak oluyor çünkü Coe üzücü olayları absürtleştirip güldürebilen bir yazar. Ve bölüm sonlanırken Maxwell Sim’in çok da şansı yaver giden bir tip olmadığını artık anlamış bulunuyoruz.
Neyse ki yolculuğun ikinci etabında, aktarma yapılacak olan Hong Kong’da daha “canlı” bir yol arkadaşı buluyor. Poppy, ilginç mesleği ve hep bahsettiği karizmatik dayısı romanın dönüm noktalarını oluşturuyor aslında çünkü Hong Kong’dan İngiltere’ye doğru yola çıktıklarında Poppy, dayısının öneminden ve yazdığı mektuplardan bahsederken araya bambaşka bir yol hikâyesi giriyor. Jonathan Coe’nun gerçek olayları bir biçimde romanlarına yerleştirdiğinden bahsetmiştim, burada da 1968 yılında Donald Crowhurst adında bir denizcinin Sunday Times’ın düzenlediği dünya turu yarışına katılması ve yarışı tamamlayamayıp hatta tamamlamış gibi yapıp sonradan seyir defterleriyle sırra kadem basması, Maxwell’in Poppy’den duyduğu bir hikâye olarak romana katılıyor. Maxwell çok etkilendiği bu adamı araştırmaya günlerce devam ediyor ve romanın ilerlediği bilinmeyen yollarda kendisini Crowhurst’le özdeşleştirdiğini göreceğiz.
Maxwell’in ağır depresyondan ve yalnızlıktan mustarip olduğunu sıkça görüyoruz, anlatıcı olarak duygularını okura yansıtmakta çok başarılı. Evine geri döndüğünde elbette bazı arkadaşlarının yokluğunda onu aramış olabileceklerini düşünüyor ama yok. Roman 2009 senesinde geçtiği için hayatımıza yeni yeni giren facebook arkadaşlarına bakıyor heyecanla, yok. Birçok yeni epostası olduğunu görüyor, heyecanla açıyor, hepsi farklı farklı penis büyütme reklamı. Eski karısı zaten aramıyor. Haftada bir arayan kızından da ses yok. Hayatında kalan ama pek de görüşmediği tek arkadaşı Trevor’un tam da bu sırada yaptığı iş teklifini birçok sebepten dolayı kabul ediyor.
İş, organik ve doğaya zararlı olmayan diş fırçalarının tanıtımı için İngiltere’nin dört tarafındaki en uzak noktalara fırçaların bırakılması ve sosyal medya yardımıyla da bunun yayılması. Maxwell en uç nokta olarak kuzeyi seçiyor çünkü böylece yolda babasının göz atmak istediği boş dairesine, büyüdüğü kasabaya ve hatta karısıyla kızına uğrama şansı olacak. Ve bu yolculuk asıl olarak Maxwell’in kendini bulduğu yolculuk olacak, diş fırçası tanıtımı bambaşka bir içsel yolculuğa dönüşecek.
Önce çocukluğunun geçtiği kasabaya gidecek, burada anne ve babasıyla bir türlü iyi gitmeyen ilişkisini hatırlayacak, sonra babasının yıllardır boş duran dairesine gidip komşuları Erith ve ona bakan doktor Mümtaz’la tanışacak. Özellikle bu iki ziyaret ve yol sırasında düşündükleri Jonathan Coe’nun asıl derdini de bize açıklıyor. Maxwell elektrikli arabasını sürer ve Emma adını verdiği navigasyon asistanıyla konuşup -yalnızlığının başka bir derecesi- hep çevre yollarında giderken birbirinin aynı küresel markalarla dolu dinlenme tesislerini, insan ve kasaba görmemek üzere tasarlanmış otobanları, kasabalarda ise krizin vurduğu küçük işletmeleri (Romandan anladığım kadarıyla 2009 krizi bizi tam vurmadıysa da İngiltere’yi bayağı etkilemiş.) düşünüyor. 68 kuşağından kalma Erith’le konuşurken kapitalizmin mutsuz ettiği hayatlar iyice belirginleşiyor. Öğlen yemeği için gidecek yer bulamadığından yakınan Erith şöyle devam ediyor: “Çünkü hepsi birbirinin aynı! Hepsi büyük zincirlerin eline geçti ve artık hepsi aynı şarkıları çalıp aynı biraları ve aynı yemekleri servis ediyor...”
Bu arada romanın düğümlerinden biri sayılabilecek bir sebeple artık görüşmediği çocukluk arkadaşı Chris’in ailesine de uğruyor. Orada kimsenin birbirini dinlemediği ama herkesin hep bir ağızdan konuştuğu, hatların tamamen karıştığı bir sayfa var ki gülmekten zor okudum diyebilirim. Arada kızı ve karısını gördüğü, kızıyla aynı babasının kendisiyle kuramadığı gibi diyalog kuramadığı gerçeğini fark ettiği trajik bir bölüm var. Ve sona doğru Chris’in ailesinin hemen kuzeyde yaşayan kızları Alison’a gönderdikleri bir koliyle Maxwell’in oraya uğraması yer alıyor. Alison’ın evinde geçirdiği gecenin sabahında artık romanın başına dönüyoruz ama bu kez Maxwell Sim’in niye çırılçıplak ve sarhoş olduğunu, neden donmayı tercih ettiğini bilerek...
Maxwell iyileşiyor. Bu içsel yolculuk onun tüm ilişkilerini düzeltiyor. Roman başladığı yerde son buluyor, Sydney’de. Ama Jonathan Coe’nun oyunları çok sevdiğini söylemiştim, bizi kesinlikle klasik bir son beklemiyor, oyunlu, sürprizli, postmodernizme göz kırpan bir son bu. 
Bu roman sayesinde 2009’dan 2020’ye ne değişmiş bir bakmak, kapitalizm ve depresyonu başka bir gözle okumak da mümkün. Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı bir şekilde çağımız insanının mutsuzluğuna, olgunlaşamamasına, eşcinsellik tabusuna, sanal ve reel yalnızlığa, küreselleşme ve kapitalizmin sıkıştıran çarklarına değiniyor ama tüm bunların ötesinde, temelde, tesadüflerle değişen bir insanın hikâyesi. Jonathan Coe güldürüyor, kızdırıyor, üzüyor ve sonunda yine kalplerimizi ısıtan bir roman bırakıyor bize. Aycan Başoğlu’nun akıcı çevirisi bu romanı okumayı daha da zevkli kılıyor. 

Banu Yıldıran Genç

Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı
Çeviren: Aycan Başoğlu
Habitus Kitap
2019, 325 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2020 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

21 Mayıs 2019 Salı

Sürücü Koltuğu


Ölmeye gitmek...
Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef Türkçede çok az kitabı bulunuyor. Bulabildiğim kadarıyla dilimize çevrilen dört romanı var. Avutucular ve Sempozyum’un baskısı bulunmuyorsa da Siren Kitap’ın daha önce yayımladığı Bayan Jean Brodie’nin Baharı ve Remzi’nin Çilek dizisi edisyonundan sonra yeniden bastığı Sürücü Koltuğu iyi edebiyatı seven tüm okurları bekliyor. Umuyorum ki kitaplarını heyecanla beklediğimiz Siren Yayınları Muriel Spark’ın daha çok eseriyle bize kavuşturur.
Sürücü Koltuğu 1970’de yayımlanmış. O döneme kadar Spark manik depresif bir kocayla evlenip Afrika’ya gitmiş, çocuğunu da bırakarak apar topar geri kaçmış, savaş sırasında haberleşme servislerinde çalışmış, sonrasında sekreterlik yapmış, mezhebini değiştirmiş ve Roma’ya yerleşmiş. 
Bu incecik kitapta Spark’ın zamanının çok ötesine geçtiğini düşünüyorum. Lise’in alışveriş yaptığı bir bölümle başlayan romanda yaşayacağımız tekinsizliği daha ilk anda hissediyoruz. Rengârenk kıyafetler arayan Lise’in beğendiği bir elbisenin leke tutmayan kumaştan dikildiğini öğrendikten sonra verdiği tepki Spark’ın yaratmak istediği “ne yapacağı belli olmayan karakteri” hemen imliyor okura. Alışveriş sırasında Lise’in kim olduğunu kısacık da olsa öğreniyoruz. “... On sekiz yaşından beri, yani on altı yıldır ve birkaç aydır, hastalandığı aylar dışında kesintisiz olarak çalıştığı muhasebe bürosunun gündelik hoşnutsuzluklarıyla dudakları hep kısılıdır.” Spark romanını kurarken hangi sözcüğü nerede kullanacağını bile hesaplamış bir yazar, o nedenle burada hastalanmakla ilgili satırlar tekrar dönüp okumayı gerektirecek. Yine aynı paragraftaki “Altında beş kadın, iki erkek çalışıyor. Üstünde de iki kadınla beş erkek var.” cümlesi de romanın içinde karakterlere olaylara ustalıkla gömülmüş kadın sorununa dair mesajları doğrular nitelikte. 
Kadın konusuna girmeden önce kısaca romandan bahsetmek gerekiyor. Kabaca, bir muhasebe bürosunda çalışan, küçük bir stüdyo dairede yaşayan otuz dört yaşındaki Lise’in tatil için İtalya’nın güneyine gitmesi diyebiliriz. Alışverişi, uçak yolculuğu, İtalya’da sabahtan akşama kadar yaşadıklarıyla hemen hemen otuz saatlik bir zaman dilimi romanda aktarılan. Herhangi bir spoiler verme kaygım yok çünkü Spark, Lise’in yirmi dört saat sonra bir otoparkta bıçaklanmış halde bulunacağını bize ilk sayfalarda haber veriyor. Zaten daha ilk anda tekinsiz bulduğumuz Lise’in roman boyunca garip davranışları, herkesin onu gördüğünü hatırlamasını istercesine renkli giyimi, abartılı kahkahaları, saatler ve farklı farklı yerler boyunca bulacağına inandığı erkek arkadaşını ararken düştüğü binbir tehlikeli durum okuru o kadar ama o kadar huzursuz ediyor ki 93 sayfalık romanda sık sık ara vermek zorunda kaldığımı belirtmeliyim. Lise gerçekten de bir arabanın sürücü koltuğuna oturmuş ve deliler gibi ölümüne sürüyor gibi, o kadar hesapsız... ya da aslında kitabın sonunda öğreneceğimiz üzere hesaplı mı demeliyiz? 
Muriel Spark “farklı” bir kadın olarak görülen Lise’in bir günde yaşadıklarını tarafsızca aktarırken aslında bir yandan da okurun ne derece önyargılı olduğunu ölçüyor. Lise bu tutarsız davranışları, dikkat çekecek hareketleriyle başına geleni aranıyor diye düşünüyorsak kendimizle hesaplaşmamızda fayda var. Çünkü Lise’in aklındakinin ne olduğunu bilmiyor, onu tanıma, bilme fırsatına erişmiyoruz, anlatıcı son derece uzak ve resmi. İşte bu farklı kadın aynı gün neredeyse iki kez tecavüz tehdidi yaşıyor. Üstelik faillerden birisi Lise kendini öğrenci olaylarının içinde gaz yemiş bir hâlde bulmuşken onu kurtaran ve o “sapık, anarşist” öğrencilere demediğini bırakmayan bir aile babası... Şaşırmamakla birlikte aslında Spark’ın herhangi bir kadının yaşamı boyunca yaşayabileceği taciz ve tecavüzle okuru yüzleştirdiğini anlıyoruz.
Lise’in çılgınca bir hızla geçirdiği günde tanıştığı tipler ise yazarın iğneleyici mizah anlayışının güçlü bir belirtisi. Günümüzü bilmiş de yazmış gibi evinin renklerine uygun kitap arayan dekorasyon delisi seksenlik Bayan Fiedke, makrobiyotik beslenme adı altında günde bir kere orgazm olması gereken Bill gibi yan karakterler romanda tam da olmaları gereken yerde. Kişiler ve olayların oldukça minimal kullanıldığı bu kurgunun en baştan ne olacağını bilsek de sona doğru polisiyeyi andıran, hatta sonda okuru bambaşka bir yöne savuran çok usta bir yapısı var.
Muriel Spark’la bugüne dek tanışmadıysanız, şimdi tam zamanı. Nihal Yeğinobalı’nın kusursuz Türkçesiyle...


Banu Yıldıran Genç

Sürücü Koltuğu
Muriel Spark
çev: Nihal Yeğinobalı
Siren Kitap, Aralık 2018, 93 s.

* Bu yazı Nisan 2019 tarihinde Agos Kirk'te yayımlanmıştır.

20 Şubat 2019 Çarşamba

Kuytu


Şaşırmaya hazır olun
Kirk sayfalarında birkaç kez Yüz Kitap’ın öykü kitaplarından bahsetmişliğim var. Yayın hayatına başlayalı dört yılı geçen Yüz Kitap, başarılı çizgisi, Türkiye okurlarına tanıttığı yeni yazarları, kitaplarının ustalıklı çevirisi ve müthiş kapaklarıyla iyi edebiyatı takip eden tüm okurların kütüphanesinde en azından birkaç kitabıyla yer alıyor. Şimdiye dek sadece öykü türündeki kitaplarına geçtiğimiz aydan itibaren romanla da devam etme kararı aldılar ki bu haber hepimizi sevindirdi.
Bu kez on beşinci öykü kitabından, Carys Davies’in Kuytu’sundan bahsetmek istiyorum. Galli yazar okuduğumdan beri etkisinden çıkamadığım öyküler yazmış. Her zaman olduğu gibi yine çok iyi bir yazarla tanışmış oldum. Hemen hemen tüm öykülerde bir kırılma noktası var, bu okuru bazen çok şaşırtan, bazen sadece “Aaa hiç aklıma gelmemişti!” dedirten bir nokta ve Carys Davies bunu duygusal, acıklı, esprili... her biçimde ustaca başarıyor. Bir yazarın alametifarikası varsa eğer, Davies’inki de bu. Okurun kafasında soru işaretleri belirmeye başlamış, “bir gariplik var bu öyküde” derken, pat diye önüne bırakılan o çarpıcı cümle gerçekten öyküyü bambaşka bir boyuta taşıyor.
İlk öykü Sessizlik aslında Davies’in tarzını en çok belli eden öykülerden biri. Davies atmosfer kurma konusunda da çok başarılı, kırılma noktalarının bu denli etkili olmasının bir nedeni de okurun ikinci sayfada bile olsa kendini çoktan o atmosfere kaptırmış olması. Bu öyküde de önce yeni evlendiği kocası Thomas’la Liverpool’dan ıssız bir kasabaya yaşamaya gelmiş olan Susan Boyce anlatılıyor. Susan’ın derme çatma kulübesinde yalnız bir hâlde temizlik yaparken habire onu ziyarete gelen komşusu Henry Fowler’dan duyduğu rahatsızlığı neredeyse biz de hissediyoruz. Kocası yokken çıkıp geliveren bu bekâr komşuyu çaya davet etmek istemezken o soğukta davet etmemesinin de ayıp olacağı düşüncesi ve ikilemi bizi de çileden çıkartıyor. Susan’ın bir derdi olduğunu anlıyoruz, dertleşebileceği bir kadın komşu istemesi, doktora gitmişken konuşmaya karar verip çekinmesi, kasabada kilise ve tabii rahip olmamasından duyduğu eksiklikten hissediyoruz bunu. Ve öykünün ikinci yarısında Tanrı anlatıcı Henry Fowler’ı anlatmaya başlıyor: “Koyun postundan yeleği çatırdadı; söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Oysa buraya gelmeden önce aynanın karşısına geçip yarı çıplak bedenine bakarak bir saat boyunca söyleyeceklerini prova etmiş ve her şey yolunda gitmişti.” Davies’in seçtiği anlatıcılar öykünün o ani değişimine uygun olacak biçimde hiçbir şey belli etmiyor, buradaki Tanrı anlatıcı da alışık olduğumuz her şeyi bilen anlatıcılar gibi değil. Öykü boyunca bize hissettirilen tedirginlik, Susan’ın Henry’den huylanması ve bir de üstüne Henry’nin yarı çıplak bir şeyler söylemeyi prova ettiğini öğrenmemiz... Carys Davies’in ne düşünmemizi istediği belli ve bu beklentiyi ustalıkla ters yüz ediyor. Tabii öykünün sonunu açık etmek istemediğimden daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim ama her sözcüğü, her noktalamayı incelikli bir biçimde düşünmüş, anlatıcı ve diyalogları tam da kurduğu öyküye hizmet etmesi için kullanabilmiş bir yazar karşımızdaki. Bu nedenle yazarlık atölyelerinde örnek metin olarak rahatlıkla okutulabilir.
Kitap kraliçenin yalnızlığının anlatıldığı Jübile, Charlotte Brontë’nin hayal kırıklığı dolu bir gününü anlatan Bone, kaybolup giden kocalarını sadece gömebilme ihtimalinin bile nasıl bir duygu olduğunu iliğinize kadar hissettiren Hawk Koyu’ndaki Mucize, muhafazakâr bir kasabada çok ilginç bir cinsiyet değiştirme vakasının anlatıldığı Ceket gibi birçok güzel öyküyle dolu. Fakat ilk öykü Sessizlik’le birlikte beni sarsan toplam üç öykü oldu. Kitabın orijinal adını aldığı öykü Galen Pike’ın Kefareti en etkileyici öykülerden biri, idam edilecek Galen Pike’ın son günlerinde ona destek olmaya giden Yehova şahidi Patience Haig’le iletişimi, ödediği kefareti ve sonu, ölüm cezasının korkutuculuğunu tekrar tekrar anımsatıyor.
Son öykü Creed ise bence en duygusal öyküydü, yine bir gariplik olduğunu hissede hissede okuduğumuz öyküde karısı öldükten sonra Tanrı’ya yüz çevirip inzivaya çekilmiş Creed’in evine gitmeye çalışan köyün müteveffa papazının kızı Ruth’a, yaşadıkları kasabanın kimsesiz hâle gelmesine, Ruth’un evini bir türlü bırakamamasına tanıklık ediyoruz. Ve yine bir cümleyle Carys Davies bizi alt üst ediyor, öykü bambaşka bir yere doğru akmaya başlıyor ve en baştan beri hissettiğimiz garipliğin sonu gözyaşı oluyor. 
Kuytu’yu öykü konusunda kafa yoran, yazan, yazmak isteyen, iyisini arayan herkesin okumasını tavsiye ederim. Yasemin Akbaş’ın ustalıklı çevirisiyle.




Banu Yıldıran Genç

Kuytu, Carys Davies, çev: Yasemin Akbaş
Yüz Yayınları, Kasım 2018, 134 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Çerçeve ve Geçiş


Anlatanlar ve dinleyenler
Son on iki yılımın yaz aylarını bir kampta geçiriyorum. Bilenler vardır belki, kamplarda bayağı hiyerarşik bir yapı bulunur. Tüm sezon kalan karavancılar, üç beş günlüğüne gelen karavancılardan ve pek tabii ki çadırcılardan daha üst konumdadır. Yerleri ya sabitlenmiştir ya da denize yakındır. Kampın sahiplerinden sonra onların lafı sorulur, park edene, toz kaldırana, gelene geçene laf etme hakları her zaman bakîdir. 
Tabii ki sözü edilen ağır topların çoğu emeklidir, neyse ki kampımızdaki emekliler asker, polis filan değil, genellikle tiyatrocu, eczacı gibi daha rahat mesleklerin erbabı. Ben hasbelkader karavan hayalimi yirmilerimin sonlarında gerçekleştirebildiğim ve öğretmenlik sebebiyle iki ay tatil yapabildiğim için bu toplululuğa bir anda karıştım. Biraz sessizliğim, hiçbir şeye karışmayışım biraz da oğlumun o dönemki tatlılığı ve herkesin torun hasreti çekmesi sebebiyle birkaç haftalık bir test süresinden sonra sınıfı geçip kalıcı yerimi aldım.
İşte on ay hasret çektiğim, sayelerinde başka hiçbir yere gitmek istemediğim komşuluğumuz böyle doğdu. Kitap okuyorsam kimsenin yanaşmadığı ama yardıma ihtiyacım varsa herkesin koşuşturduğu pek de alışkın olmadığımız bir topluluk aslında. Sınırlara saygılı olmak toplumca pek de becerebildiğimiz bir davranış değil, ben bunu ilk kez burada yaşadım diyebilirim. Yine de tabii herkese aynı mesafede olduğum için incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden birbiriyle didişen komşularımı ayrı ayrı dinlemem gerekebiliyor. 
Bu küçük dertlerin dışında en büyük sohbetlerimizi aslında on ay boyunca yaşananlar oluşturuyor. Kaybettiğimiz komşular, kaybedilen ana-babalar, evlenen ve artık boşanan çocuklar başlıca konular. Geçirdiğimiz iki aya sığdırıyoruz bu on ayı, tabii laf lafı açıyor çocukluktan bugünlere bambaşka şeyler de konuşuluyor. İyi bir dinleyici olduğumu söylüyorlar, bazen göz ucuyla saate ya da hasretle kitabıma baksam da bu sohbetlerden pek çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. 
Geçtiğimiz hafta peşpeşe okuduğum iki roman işte bana dinleyici olmanın önemini anımsattı aslında. Rachel Cusk’un Çerçeve ve Geçiş adlı romanları kısacık ama yepyeni. Her iki romanda da ana karakter Faye adındaki yazar. Yine her iki romanda da Faye kocasından yeni boşanmış, Londra’ya yeni taşınmış olduğundan bahsediyor. Çerçeve daha sonraki bir zaman dilimini anlatıyor gibi dursa da aslında her iki roman da aynı izleri taşıyor. İki romandan birinin ana karakteri başkası da olabilirdi hiç fark etmez, zaten romana yepyeni dememin sebebi de bu. Faye’in yaşamının romana herhangi bir katkısı yok. Çerçeve’de Faye’in dinledikleri, Atina’ya yaratıcı yazarlık dersi vermeye giderken havaalanından önce buluştuğu zengin işadamıyla başlayıp uçak komşusuyla ve kaldığı sürece tanıştığı insanlarla sürüyor. Romanın merkezinde bir olay yok, mekân Faye’in birileriyle buluşup onları dinlediği yerler, zamanın anlatıya hiçbir katkısı yok. Faye kayıt tuşuna basılmış bir cihaz gibi dinliyor, olabildiğince az yorum yapıyor ve bizlere aktarıyor.
Geçiş’te ise Faye’in şehir dışında yaşadığı evden ayrılıp Londra’ya taşınma süreci var ama burada da tamirat süresince babalarıyla yaşamaya gitmiş çocuklar olsun, Faye’in yaşadığı zorluklar olsun birer ayrıntı. Bu kez Faye’in yeni tanıştıklarından çok eski arkadaşlarının anlattıklarını dinliyoruz. Aslında her iki roman da birer sözlü tarih çalışması gibi derinlikli, sadece olaylardan çok duygulara, politik tarihten çok aile ilişkilerine odaklanılmış.
Rachel Cusk bu anlatım biçimini bulmak için epey kafa yormuş, anlatıcının Tanrısal hâkimiyetini silip atan, merkezden olayı çıkaran, son derece incelikli hikâyelerle örülmüş bu romanlarda daha önce anılarını yazan Cusk’ın kendi yaşamından ilham aldığı besbelli ama Faye’in yaşadıkları da zaten hiçbir biçimde kurguya etki etmiyor. Çatışmasız, kahramansız bu romanlar o denli etkiledi ki beni, ince sayılabilecek, 150 sayfalık bu kitaplara anlatılanların ağırlığı sebebiyle sık sık ara verdim. Anlatan herkesin yaşamında bir trajedi var, Faye’in saçlarını boyayan kuaförün artık dışarı çıkmayı kesmesi bile öylesine detaylı aktarılıyor ki o karar yüreğime oturmuş gibi hissediyorum.
Faye’in çocuklara ve çocukluklara dair dinledikleri genellikle en yaralayıcı hikâyeler, ünlü bir yazarın dayakla geçen çocukluğunu anlatırken ettiği şu sözler gibi: “Ana babaların, çocuklarına, kimse görmüyormuş gibi davranmaları çok tuhaf” dedi. “Çocuk onların bir uzantısıymış gibi davranıyorlar: Çocukla konuştuklarında kendileriyle konuşuyorlar; çocuktan nefret ettiklerinde nefret ettikleri kendileri.” 
Faye romanlarda tarafsız dinleyiciyi temsil etse de anlatanı anlatmaya teşvik edici cümleler kuruyor ve merakı ve ilgisiyle anlatıcı-dinleyici ilişkisini farklı bir boyuta taşıyor. Kurulan o bağ sayesinde insanın bir yabancıya ya da yıllardır görmediği birine açmayacağını düşündüğümüz hayatlara konuk oluyoruz. Rachel Cusk’ın bu diyalogları tipik soru cevap biçiminde değil, mekâna, etrafındakilerin hareketlerine yedirerek vermesi ise romanların üzerlerinde çok çalışılmış metinler olduğunun kanıtı sanki.
“Birgid’e içinde hâlâ o gerçekdışılık hissinin olup olmadığını ve bu hissi ilk başta neden hissettiği hakkında ne düşündüğünü sordum. Ella dönmüş yanımızda oturuyordu, ardından Birgid’in kucağına süzüldü ve başını onun göğsüne dayayıp başparmağını emmeye başladı. Birgid dalgın dalgın onun siyah saçlarını okşarken o tuhaf gözlerini kaldırdı ve gözleri benim gözlerimle buluştu. 
‘Bu soruları sormanız hoşuma gidiyor,’ dedi, ‘ama bunları neden öğrenmek istediğinizi anlamıyorum.’”
İki romanda da dinleme fırsatı bulamadığımız, belki de en az tanıdığımız Faye’i -ki aslında Faye’i kimse tanımıyor çünkü en yakın arkadaşları bile romanların farklı yerlerinde boşanmasına ne kadar şaşırdıklarını yineliyor- umuyorum üçlemenin son romanı olan Kudos’da uzun uzun dinleriz. Çerçeve üçlemesi farklılığı, yeniliği, diliyle okunmayı hak ediyor. Çevirmen Lâle Akalın da bu dilin uzaklığını, tedirginliğini ustalıkla vermiş.

...

İşte romanları bitirdiğimde, dinlediğimi varsaydığım bu hikâyelerin ardından bir de baktım karşı komşum -belli ki uyuyamamış- bir şeyler anlatmaya geliyor. Bir tanıdığının tanıdığının ikizlerinden biri şimdilerde moda olan, tüm yüzü kaplayan deniz maskesiyle iskeleden atlayıp nefessiz kalmış, kalbi durmuş, on gün yoğun bakımda kalıp ölmüş. “Uyuyamadım.” diyor komşum, ağlamaya başlıyor, “Çocuklara bir şey olmasın.” diyor çünkü daha bir önceki gün önümüzdeki denizden başka ülkelere kaçmaya çalışırken ölüp gidenler ve bebekleri toplanmış. Birer sigara yakıyoruz. Faye’i düşünüyorum.

Banu Yıldıran Genç


*Bu yazı Ağustos 2018 tarihinde oggito.com'da yayınlanmıştır.

13 Nisan 2018 Cuma

Sular Çekilirken


Anneler, babalar ve çocukları...
Uzunca bir süredir beğeniyle takip ettiğim Kafka Kitap geçtiğimiz aylarda İngiliz yazar Sarah Moss’un yurt dışında oldukça ses getiren son romanı Sular Çekilirken’i yayımlayınca tabii ki hemen okudum. “Küçücük bir olaydan koca bir roman nasıl yazılır?” diye bir soru sorulsa, cevap vermek yerine bu romanı okutmak yeğlenebilir. Sarah Moss okuldaki herhangi bir günde kalbi dört dakikalığına sebepsiz bir biçimde duran Miriam’ı merkeze alırken, onun etrafında dolanarak yorgun bir evlilikten ana-baba olmaya kadar birçok sorunu masaya yatırmış diyebilirim. Yazarın ustalığı aslında kitabın girişinde belli oluyor, ilk bölüm son yıllarda okuduğum en iyi roman başlangıçlarından biriydi sanırım. 
Olayların Miriam’ın babası Adam tarafından aktarılması ve bu denli ustaca bir erkek “iç sesi” oluşturulması da dikkat çekici. Adam, bize farklı gelebilecek bir baba; evden çalışıyor, haftada bir yedek öğretim görevlisi kontenjanından üniversiteye ders vermeye gidiyor, pek de bir şey kazanmıyor, çocuklarını o büyütmüş, evde bulaşık-çamaşır-yemek ve düzenden o sorumlu çünkü evde çok çalışan ve evi geçindiren kişi karısı Emma. İşin ilginç tarafı biz Türkiye’de bu düzenin değişik olduğunu düşünüyoruz sanırdım ama romanda Adam’ın iç sesini okudukça gelişmiş sandığımız ülkelerde de erkeğin çalışmaması, çoçuk büyütmesinin alışılmadık olduğunu öğrendim. Adam kızları okula bırakırken, okuldan alırken, yıllarca süren çocuk doğum günlerinde hep garipsendiğini hissetmiş, diğer annelerin meraklı bakışlarından uzak durabilmek için bu gibi durumlarda başını telefondan kaldırmamayı çözüm olarak bulmuş. Miriam’ın ne olduğu bir türlü bulunamayan hastalığı boyunca Emma’yla giderek uzaklaşmalarını sorgulayan, sürekli kendi kendine bunun kavgasını eden, söylenmeyen sözleri kafasında büyüten, aslında sorun etmediğini sansa da ev babalığının içinde ne büyük bir kompleks olduğunu keşfeden bir erkek Adam.
Anlatıcının farklılığından öte Sarah Moss alıştığımız rolleri de paramparça ederek normalde derdini anlatan, konuşan, yeri gelince ağlayan, panikleyen, bağıran kadının yerine Miriam’ın hastalığıyla içe kapanan, kendini daha çok işine veren, yemek yemeyi kesip zayıflayan, hiç konuşmayan bir anneyi koyuyor. Kadından beklediğimiz tüm bu davranışları erkek gösteriyor. Yazar okurun algısıyla da müthiş bir biçimde oynamış, hatta şunu açıklıkla söyleyebilirim romanı okudukça toplumdan ne denli farklı düşündüğümü sanırsam sanayım, yerleşik anne-baba, kadın-erkek algısının benim için hâlâ geçerli olduğunu anladım.
Sular Çekilirken ana-baba olmanın romanı demiştim. Bu cümleyi günümüzde ana-baba olmak diye genişletebiliriz çünkü sosyal medyadan, kişisel gelişim kitaplarından, televizyondan, ana-babaların üzerine bu konuyla ilgili bombardıman yağıyor. Organiğinden, oyunundan, kaliteli zamanından başlayarak sürekli didaktik sözlerle uyarılan bir çağdayız, bunun en rahat ana-babayı bile kendini yetersiz hissettirecek boyutta olduğu artık bilinen bir gerçek. Adam da yaşadığı panikle, Miriam’ın hastaneden çıkmasına bile sevinememesi, onu sonsuza kadar kollamak istemesiyle modern ebeveynliğe bir örnek oluşturuyor. “Mim’in ömrünün sonuna dek ya da en azından benimkinin sonuna dek monitörlere bağlı kalmasını istiyorum, ayrıca üç sene sonra bir yere gitmeyecek, burada bizimle yaşayabilir, böylece ben onun nefeslerini dinleyebilirim, o da bir saat mesafedeki beş mükemmel üniversiteden birine devam edebilir, onu seve seve okula götürürüm, oradaki derslerin verildiği amfilerin dışında seve seve beklerim.” 
Romanda tüm bu gelgiti, Adam’la Emma’nın konuşulamadığı için çözülemeyen uzaklaşmasını, üstüne titrendikçe gerilen Miriam’ın ergenliğini yatıştıran, masal kahramanı gibi bir karakter var: Adam’ın babası Eli. Eli’ın yaşam hikâyesi de romanın başka bir boyutunu oluşturuyor. Avusturya’dan Amerika’ya göç etmiş Yahudi ana-babanın, 60’lı yıllarda otostopla gezip komünlerde yaşamaya başlayan tek oğlu Eli. Yine bir komünde tanıştığı Helena’ya âşık olup köklerinin kıtasına, İngiltere’ye dönmüş, oğulları Adam daha küçükken usta bir yüzücü olan Helena’nın nedensizce denizde boğulmasıyla dul kalmış bir adam. Miriam’ın haberini alıp hastaneye gelmesinden romanın sonuna dek yatıştırıcı, birleştirici, sakinleştirici dede rolünü öylesine mükemmel bir biçimde yerine getiriyor ki, kendi yaşamını anlattığı bölümler romanın en hoş bölümleri haline geliyor. Bizim panik hâlinde yapmaya çalıştığımız ebeveynliğin doğal hâli sanki onunki. 
Roman üç koldan ilerliyor. Ana hikâye Miriam’ın hastalık süreciyken, dede Eli’ın torunlarına anlattığı yaşamı bir diğer kolu oluşturuyor. Adam’ın hazırladığı bir kitabın hazırlık çalışması ise romanın son kolu. Coventry Katedrali’nin İkinci Dünya Savaşı’nda yıkılmasını ve yeniden yapım sürecini anlatan Adam, bombaları, şehrin hâlini, ölenleri düşündükçe aslında bir yandan da dünya üzerinde hâlâ savaşlarla, yıkımlarla dolu ülkeler ve bu ülkelerden kaçmaya çalışırken ölen binlerce çocuk olduğunu anımsayıp kendi sorununun küçüklüğünü fark ediyor. Katedralin yıkılışı ve yapımı da kitap içinde kitap oluştururcasına, okurda merak uyandıracak bir biçimde aktarılmış. Kitabı okurken internette bayağı bir Coventry araştırması yapacağınıza emin olabilirsiniz.
Sular Çekilirken’in asıl ekseni ana-babalık ama Adam’ın iç sesi ve durmadan akan düşünceleri sayesinde o kadar çok şey öğreniyoruz ki... Memleketin dertleri sandığımız çoğu şeyin İngiltere’nin de derdi olması, bozulan sağlık sistemi, betonlaşma, korkunç yapılar, sokağa çıkamayan çocuklar, akademinin içinin boşalması gibi bizimkilerle aynı sorunlar beni hem şaşırttı hem de “yalnız değiliz” duygusu uyandırdı.
Sarah Moss, günümüz dünyasının, politikasının, tarihin ve en çok korktuğumuz duyguların harmanlandığı etkileyici bir romanı olanca sakinliğiyle yazmış. Sonunda, roman boyunca suskun bir karakter olan Emma’nın dayanamayıp ağladığında söyledikleri bizim söylemek istediklerimizin aynısı oluyor: “Hayır, dedi, hayır, ikisini de kaybetmek istemiyorum, istemiyorum, onlardan daha uzun yaşamak istemiyorum...” Romanı okuma süreci benim sıralı ölüm kavramının ne kadar doğru olduğunu tekrar anlamamı sağladı ve tabii bir de hiç durmadan önce çocuğumu sonra ana-babamı sarıp sarmalama isteği duymamı.
Neyse ki her zaman bir adım önde olmayı başaran İngiliz edebiyatını Seda Çıngay Mellor gibi çevirmenler sayesinde, ana dilimizde okusak bu kadar doğal olurdu diyebileceğimiz bir biçimde, hızla takip edebiliyoruz. Umarım bol ödüllü yazar Sarah Moss’un önceki romanlarını da okuyabiliriz.

Banu Yıldıran Genç

Sular Çekilirken
Sarah Moss
çev: Seda Çıngay Mellor
Kafka Kitap, Ocak 2018, 376 s.
* Bu yazının kısa versiyonu Hürriyet Kitap Sanat'ta 6 Nisan 2017 tarihinde yayımlanmıştır.

20 Şubat 2018 Salı

Midland Oteli'nde Çay


Dert bizde derman bizde
Adını yıllardır duyduğum David Constantine’i ancak geçtiğimiz aylarda ikinci kitabı yayımlanınca okudum. Notos’tan çıkan Midland Oteli’nde Çay uzun zamandır karşılaştığım en has edebiyat.
İlk kitabı Başka Bir Ülkede’ki öykülerin tamamı ilişkilere, hatta üçlü ilişkilere odaklanmışken Midland Oteli’nde Çay’dakiler biraz daha çeşitli. İlişkiler yine var elbette, Constantine’in didiklemeyi sevdiği bir konu ama bu kez yazarı rahatsız eden başka şeyler de var: Yaşlılık ve maruz kalınan muamele. Hastalık ve yalnızlaşma. Ötekileştirilen tüm insanlar: evsizler, deliler, kimsesizler. Rant ve kentsel dönüşüm. Terk edilen yaşam alanları.
Distopik bir iklim değişikliği hikâyesi Frideswide’ı Geride Bırakmak. Yıllardır yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan bir sürü insan. Boşaltma kararı alınmış bir kurumun -sanat atölyelerine, kriz merkezine, parklara, kurslara, hobi bahçelerine, oyun gruplarına ev sahipliği yapan eski bir okul- toplanmak için son on iki saati. İl meclisinden gelen mektup sabah 10’da hazır olmalarını istiyor, ağır hasta Bayan Eaves’in bile hazır bulunması gerek. Gece elektriği kesilmiş kurumda yenen sessiz ve üzgün akşam yemeği, sabaha çıkmasın da gelecek günleri görmesin diye dua edilen Bayan Eaves’in son nefesi, onları almaya gelmiş turist otobüslerin yanına birer bavulla dizilmiş yaşlıların bir tablo gibi betimlenmesi... Bu manzarayı vurucu cümlelerle tamamlıyor Constantine: “Bay James kulaklıklardan birini başına geçirdi, çalışıyordu, dil seçimini yaptı. Beth adama gözucuyla baktı. Adamcağız hem dinliyor, hem ağlıyordu. Bu denli sessiz sedasız, bu denli çaresizce ağlayan birini ömründe görmemişti Beth, gözyaşları adamın yüzünü sırılsıklam edip ellerine ve evrak çantasına boşandı. Geride bırakmakta olduğu şehrin kiliselerinin, şairlerin yaşadığı o evlerinin, botanik bahçesinin, müzelerinin, sanat galerilerinin, bir şehit anıtının, o köklü ilim ve irfan yuvalarının bir bir anlatıldığı işitsel turu başından sonuna dek dinleyip bir yandan da ağladı Bay James.”
Ev’in Bahçesi öyküsünde ise düşkünler evinde kalan ince ruhlu Ev’le sıkılmasın diye ona iş yaratan Müdür’ü tanıyoruz önce. Eski bir mezbahayı sebze ve meyve kooperatifi için kullanmaya başlayan Mısır Tohumu ekibiyle çalışmaktan çok mutludur Ev. Kasabaya renk ve canlılık gelir. “Ne var ki Meclis çok geçmeden, bir kâse çorbayı mideyi indirip çevresine şöyle bir göz gezdirdikten sonra orada Mısır Tohumu’nun aklından hayalinden geçmemiş bir potansiyel gören müteahhide satıverdi eski mezbahayı, müteahhit birazcık sıkıntıya girip basında hakkında çıkan bir iki kötü haberi savuşturduktan sonra kooperatifi oradan tahliye ettirdi.” Çok tanıdık gelen bu olay sonrası Ev kendini düşkünler evine kapatır, Müdür bu kez yeni bir fikirle canlandırmak ister onu: Alkoliklerin mesken tuttuğu leş olmuş Quaker mezarlığını bir ölüler bahçesi haline getirmek. Düşkünler evinin sakinleri bir yandan, kamu hizmeti cezasını bahçede çalışarak doldurmak isteyen tutsaklar bir yandan bakımsız mezarlığı bir cennet haline getirirler. Tabii ki bundan sonra olacaklar da tahmin edilebilir. Belediye meclisi bahçeyi kültürel miras ilan edip apar topar bir şirkete satar. Ama bu kez kimse pes etmez. Son iki sayfada anlatılan direnişin bir anda örgütlenmesi, barikatların kurulması, yaşlıların bile yardıma koşması bilin bakalım bu satırların yazarına neyi anımsatıp ağlattı? “Ölüler çiçeğe durmuştur. Dört bir yan gelincikle sarılıdır, göz alabildiğine kırmızı bir zaferdir bu. Akabinde, bahçeyi doldurup taşıran o çiçekleri aratmayan bir insan kalabalığı toplanır alanda; itaatsizlerdir bunlar, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaranlar, çatlaklarda ve gölgelerde yaşayan canlar, aykırılar, zapt edilemeyenler, davetsizlerdir...”
Kitaptaki öykülerin arasından bu ikisini seçmemin kişisel nedenleri var elbette. İlk öykü şu an gözümüzün önünde parça parça yıkılan, sömestr tatilinden önce ise aynen öyküdeki gibi pılımızı pırtımızı toplayıp terk edeceğimiz okulumuzu anımsatıyor. Binlerce öğrenciyi yerinden yurdundan eden ise küresel ısınma değil inşaat firması. Gerçeğin kurmacadan daha korkunç olduğu bir durum. İkincisi ise bu memlekette her gün yaşanılan adaletsizliklerin başka yerlerde de olduğunu bilmenin, hissedilen haksızlığın bir olmasının verdiği "yalnız değilim" duygusu. Belki çok bencilce ama bu duygu rahatlatıcı.
David Constantine okurken kentte doğup büyümüş biri olarak neden bu kadar az ağaç adı bildiğime, yeryüzü şekillerine ne kadar az dikkat ettiğime hayıflanıp durdum çünkü yazar mekânı öyle bir anlatmaya başlıyor ki, o tasvirlerdeki ayrıntıları okudukça gözünüzün önünde anbean öykünün yaşandığı atmosfer canlanıyor. Öykülerin bu denli etkileyici olabilmesinin en önemli sebebi bu.
Aylin Ülçer'in ustaca çevirdiği Midland Oteli'nde Çay gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Midland Oteli’nde Çay
David Constantine
çev: Aylin Ülçer
Notos Kitap, Ekim 2017
* Bu yazı Express dergisinin Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...