polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2019 Cumartesi

Ian Rankin Polisiyeleri


Edinburgh’da depresif bir polis
Çocukluğumdan beri polisiye okumayı çok severim. Hatta kitap okuma maceram sahaflardan alınmış Altın Yayınları’nın o eski Agatha Christie kitaplarıyla başladı diyebilirim. 90’lı yıllarda polisiye basan birkaç yayınevine ve belli yazarlara mahkum oluşumuz şimdi düşününce bana o kadar acıklı geliyor ki her yeni yayımlanan polisiyeyi okuma açgözlülüğümün o dönemden kaynaklandığını düşünüyorum.
Tabii ki her yayımlanan kitap biz polisiyeseverleri tatmin etmiyor, beğendiğim kitapları ya da serileri Kirk’e yazmayı sevdiğimden Alfa Kitap’ın geçtiğimiz eylül ayından beri düzenli bir biçimde yayımlamaya başladığı Dedektif John Rebus serisinden mutlaka bahsetmek istedim. Ian Rankin’in yarattığı bu müthiş dedektifin bazı maceraları daha önce yayımlanmıştı ama ilk kez en baştan ve sırayla yayımlanıyor.
Başka derdin mi yok diyenler olabilir ama Türk yayıncılığında baskısı biten kitabı telifini hâlâ elinde bulundurduğu halde basmamak ve seri halinde olması gereken kitapları ortadan, sondan canları istediği basıp bırakmak gibi iki büyük sorun var bence. Ian Rankin de ikinci sorundan mustarip olmuş bir yazar. Bugün adını aratırsanız farklı farklı yayınevlerinden alakasız bir biçimde sırasına bakılmadan yayımlandığını göreceksiniz. Hatta Rebus serisinin son kitabı neredeyse ilk yayımlananlardan ve bunu ülkenin en büyük banka destekli yayınevi yapıyor. 
Bu çok önemli derdimi açmamın sebebi esasen John Rebus polisiyelerinin her birinin farklı konusuna rağmen arka planda Rebus ve arkadaşlarının yaşamlarının gerçek zamanlı devam ediyor olması. Bu nedenle ilk kitaptan başlanıp sıranın takip edilmesi, hele de polisiye serisiyse çok önemli... Geçtiğimiz sene ansızın kaybettiğimiz Philip Kerr’in Bernie Günter polisiyelerini doğru ve düzenli bir biçimde yayımlamasıyla gönlümüze taht kuran Alfa Kitap, Ian Rankin’e de el atarak içimizi ferahlattı diyebiliriz.
Kişisel bir dava
John Rebus’la ilk olarak Düğümler ve Haçlar’la tanışıyoruz. Dedektifler neredeyse yaşadıkları şehirle özdeşleşirler, İsveçli Wallander’in kıyı şehri Ystad, Miss Marple’ın köyü St. Mary Mead gibi Rebus da İskoçya’nın başkenti Edinburgh’la anılıyor. Hatta ilk kitaptan başlayarak doğup büyüdüğü yer olan Fife’ın ne hâle geldiğini, şehirdeki inşaat patlamasını, zenginlerin gittikçe kuzeye doğru gelmelerini okuyoruz. John Rebus bu kitapta kırka yaklaşmış, karısı Rhona’yla yeni boşanmış, sekiz yaşında Samantha adında bir kızı var. Tabii ki bol içki, bol sigara, depresif bir ruh hâli de dedektifimize eşlik ediyor. Karısı evi boşalttığından beri eşyaları hatta kitapları bile düzenlemediğini sık sık tekrarlıyor. Sonraki kitaplarda söylediği bir söz aslında evliliğini çok net anlatıyor: “Rhona kıtaların ayrılması gibi olduğunu söylerdi: O kadar yavaş ki çok geç olana kadar fark edemedik. İkimiz ayrı adalardayız ve arada da kocaman bir deniz var.”
Düğümler ve Haçlar’la ilgili bir diğer söylenebilecek şey en kişisel Rebus macerası olduğu, Ian Rankin bu romanı yazdığında devamı olacağını hiç düşünmemiş, hatta kahramanını da öldürecekmiş, son anda vazgeçmiş. Bu nedenle kitapta Rebus’un abisi ve babasıyla ilişkisi de var, polis olmadan önce SAT komandosu olduğu askerlik macerası da... Ian Rankin iyi ki kıymamış Rebus’a diyoruz çünkü John Rebus görüp görebileceğimiz en inatçı ama bir yandan da en vicdanlı polislerden biri. Ne olağanüstü bir eğitimi, ne suçluyu şıp diye tanıyan içgüdüsü ne de anlatıla anlatıla bitirilemeyen başarıları var. Hepimiz gibi sıradan, sıklıkla hata yapan, hatta hiç durmadan yanlış kişilere âşık olan bir polis karşımızdaki. Ekibinden bir polisin söylediği “Bence çok kötü birisi sayılmaz ama sevmesi kolay biri de değildir.” cümlesi Rebus’u en iyi tanımlayan cümle olabilir.

Polisiye romanın konusundan bahsetmek çok zor olsa da bu ilk romanın en sertlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Çocuk cinayetleri zaten konuyu olabildiğince zorlaştırıyor. Tüm bu cinayetler sırasında Rebus’a gelen mektuplar ve mektuplardaki düğümler geçmişinin bu cinayetlerde nasıl bir rol oynadığını da gözler önüne serecek. Son âna kadar heyecanlı, açıklanmayan herhangi bir soruya yer bırakmayan ve Rebus’un adalet duygusunu tam olarak anlamamızı sağlayan çok iyi bir ilk roman olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Rebus’un unutamayacağı aşkı Gill Templer’la nasıl tanıştığını da bu ilk kitapta öğreniyoruz.
Sağlanamayan adalet
İkinci kitap Saklambaç, Edinburgh’u daha iyi tanımamızı sağlıyor. Şehrin leş gibi yerlerine yapılan lüks siteler ve hemen hepsinin birkaç ismin elinde olması bize de bayağı tanıdık gelecek hatta. “Sadece birkaç yüz metre ötede bir müteahhit yeni apartmanlar yapmaya koyulmuştu. İnşaat sahasına konan tabelada LÜKS MUIR KÖYÜ yazılıydı. Rebus kanmasa da pek çok genç alıcının bu zokayı yutacağından emindi. Burası Pilmuir’di ve oldu olası çöplüktü.” İşte bu çöplüğün içinde gencecik bir çocuğun uyuşturucudan ölmesi çok polisiye bir vaka değilken cesedin taşınmış olması ve çürük izleri Rebus’un dikkatinden kaçmıyor. Böylelikle politikacıların, hakimlerin, kirli polislerin karıştığı bir suç örgütüne doğru ilerliyoruz. Romanın sonu adalet açısından çok iç açıcı olmasa da bence bu ikinci macera Rebus’un çaylağı Brian Holmes ve sevgilisi Nell’i tanımamız açısından önemli çünkü ilerleyen maceralarda da karşımıza çıkacaklar. Ian Rankin ilk kitapta Rebus’u öldürmeyip devam kararı aldıktan sonra klasik olarak ona bir de yardımcı bulmaya karar vermiş. Rebus fevri ve duygusalken Holmes daha mantıklı, sağduyusuyla çalışan bir polis.
Ayrımcı İngiliz polisi
Üçüncü kitap Diş izleri en sert maceralardan biri. Düğümler ve Haçlar’da çocuk ölümleri söz konusuyken bile hiçbir cinayet ayrıntısı yer almazken bu kez Londra’da kurbanlarını işkenceyle öldüren, makatını oyup karnından ısıran psikopat bir katil var karşımızda. Rebus bir önceki kitapta bahsettiğim sağlanamayan adaletten sonra sinirlerine pek hakim olamadığından üstlerinin dikkatini çekmiş ve bu kitapta bir şekilde seri katil uzmanı vasfıyla Londra cinayet masasına gönderiliyor. Rebus başkasının işine “uzman” olarak gönderilmekten zaten rahatsız ama Londra’ya gittiğinde kendisini bekleyenlerin daha da rahatsız olduklarını görüyor. İskoç olduğu için aşağılanmasının yanı sıra ne dediğinin anlaşılmaması sorunu da var. “Bir anlık tereddüdün ardından Laine gülümsese de bir şey demedi. Rebus acı gerçeği o anda idrak etti: Dediğini anlamıyorlardı! Aksanını çözemedikleri için ona gülümsemekle yetiniyorlardı.” Herhangi bir İskoç filmi, dizisi izleyenler Rebus’un aksanını tahmin edeceklerdir. Vakanın sertliği, Londra’nın büyüklüğü, hiçbir yere ulaşmayan ipuçları, Rebus’un medyayla ilişkilerinde hata üstüne hata yapması derken işler bayağı içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Aynı zamanda Rebus’un eski karısı ve kızının Londra’ya taşınmaları, kızının okulu bırakıp serserilerle takılıyor olması da sorunları artırıyor. Bu kitapta Ian Rankin polisiyelerde çok rastlanan bir tekniği kullanarak bazı bölümlerde katili anlatıcı yapıyor ve hislerini, sayıklamaları, cinayet anlarını aktarıyor fakat Rankin’de bu tekniği çok sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim. Yine de Rebus’un küçük ipuçlarını birleştirmesi, İskoç inadı ve gözü pekliği sayesinde Londra polisi bu işten yüzünün akıyla çıkıyor. Rebus da George Flight gibi ırkçı olmayan iyi bir polis arkadaş ediniyor ki kendisine başka kitaplarda da rastlayacağız. Son ana kadar okuru katil konusunda ters köşeye yatırmasıyla, katilin psikolojik geçmişiyle bir hayli ilgilenmesiyle ilk iki kitaptan farklı bir macera Diş İzleri.
Rebus yine yanılıyor
Bir ihbar üstüne yapılan genelev baskınında yakalanan milletvekili Gregor Jack bu maceranın ana karakteri. İşçi Partisi’nden gelen, bağımsız olarak oldukça düşük gelirli bölgelerin milletvekili seçilen ve halk tarafından çok sevilen Jack ve polis baskını gazetelere düşmesine rağmen bir türlü ortaya çıkmayan karısı, Rebus’u tabii ki tedirgin ediyor. Rebus’un her zaman olduğu gibi korktuğu başına geliyor, kaybolan kadının cesedi bulunuyor. Liseden beri değişmeyen arkadaş çevresiyle bu genç milletvekili konusunda tam olarak ne düşüneceğini bilemeyen Rebus inadı ve başına buyruk hareketleri yüzünden yine hata yapıyor, hatta bu kez ona çok güvenen yardımcısı Brian Holmes’u bile hayal kırıklığına uğratıyor. Aslında Rebus bu kitapta iyice orta yaş bunalımına düşmüş, ilişkisi olduğu kadına ne vaat etmesi gerektiğini bilemez durumda ve kafası karışık olarak yansıtılıyor. Hatta şöyle sayıklıyor: “John Rebus hayatını ne hale getirdin? Gregor Jack daha genç olduğu halde ondan çok daha başarılıydı. Barney Byars da ondan daha genç ve başarılıydı. Ondan daha yaşlı ve başarısız bir tanıdığı var mıydı?” Bu kafa karışıklığı ve depresif ruh hâli kararlarını da etkilediğinden olsa gerek bazen gözünün önündekileri bile görmeyi reddediyor . Belki de bu yüzden bu dört kitap arasında sonu beni en tatmin etmeyen, belirsizlikler ve cevaplanmayan sorularla dolu olan Masadaki Düşman oldu. Ian Rankin’in kitaplarının sonunda herhangi bir belirsizlik bırakmadığını bildiğimden belki de bu cevaplanmayan sorular sonraki maceralarda karşımıza çıkacak, kim bilir?
Sonuç olarak eğer polisiye seviyorsanız, iyi polisiyeye hasretseniz 90’lı yıllardan başlayarak yirmi iki kitap boyunca sürecek John Rebus polisiyelerini kaçırmayın, hatta Rebus’un emekli olup sonrasında geri döndüğü maceralar da var... Umalım ki Alfa Kitap iyi çevirileri, özenli kapakları ve aynı düzeniyle bu kitapları yayımlamaya devam etsin.

Ian Rankin 
Düğümler ve Haçlar – Saklambaç – Diş izleri – Masadaki Düşman
çev: Esin Eşkinat – Cem Demirkan
Alfa Yayıncılık
*Bu yazı Agos Kirk'te Nisan 2019 tarihinde yayımlanmıştır.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Agatha Christie

Okumayı sevmeyen çocuklar ve Agatha Christie

Çocukken okuduğum bazı kitapların arkasında el arabasıyla kitap taşıyan bir çocuk figürü vardı. O resme dalar giderdim. Tüm hayalim o el arabasını dolduracak kadar kitaba sahip olmaktı. Öğretmenlerin önerdiği Gülten Dayıoğlu ve Kemalettin Tuğcu'lar doluydu evde ama kitap okumanın zevkini bu yazarlarda bulduğumu pek de söyleyemem. Onlu yaşlarımın ilk bir iki yılı Enid Blyton ve Yaramaz Kızlar serisi sayesinde rüya gibi geçmişti. Daha küçükken Gizli Yediler ve Afacan Beşler serilerini de okumuştum ama artık farklı bir şeyler arıyordum.

Bilinçli bir biçimde kitaplarını topladığım ilk yazar olan Agatha Christie'yi nasıl keşfettim hiçbir fikrim yok. O kadar hızla ve aşkla okumaya başladım ki, bir süre sonra kendi başıma sahaflara gidip eski baskılarını bulmaya başlamıştım bile. Bu süre hazırlık okuduğum bir yıl olsa gerek çünkü çok net hatırladığım bir şey var ki altıncı sınıfta coğrafya öğretmenimle Agatha'larımızı değiş tokuş edecek kadar kitabım birikmişti. Kendimi durduramıyordum, ilk başta Miss Marple'ı severken yaşım ilerledikçe Mösyö Poirot'ya hayran olmuştum. Gönül ve Gülten Suveren'in doğal çevirilerini ve kitapların başında öznel yorumlarıyla hazırladıkları kim-kimdir bölümünü ayrıca seviyordum. Ortaokul yıllarım biterken herhalde Türkiye'de yayımlanmış çoğu Agatha Christie macerasını da okumuştum.

Lise yılları tabii ki daha farklı, daha edebiydi... Artık deliler gibi polisiye okumayı bırakmış, Türk ve dünya edebiyatının bilinmeyen dehlizlerine dalmıştım. Tam da olması gerektiği gibi. Sınıfta en yakın arkadaşlarımdan biri kitap okumayı sevmediğini söyleyip duruyordu, ortaokuldayken dedesi zorla Rus klasiklerini okutmuştu. Kendi kendime kitap seçimime karışmayan bir ailem olduğu için şükretmiştim. O zamanlar sezdiğim şeyi bunca yıllık okurluk ve öğretmenlik deneyimimden sonra artık net bir cümleyle söyleyebilirim: Yanlış yaşta yanlış kitabı okutmak çok vahim bir hata.
Bahsettiğim yıllardan bugüne yayıncılıkta çok şey değişti. Çocuk kitaplarının önemi anlaşıldı, sadece bu işi yapan yayınevleri kuruldu, hatta son beş senedir gençlik yayıncılığı da revaçta. Ama bunlara rağmen yeni tanıştığım öğrencilerimde hâlâ aynı hataya rastlıyorum. Bilinçli ebeveynlik ya da öğretmenlik yapmaya çalışanların ve bu çağda hâlâ dümdüz mesaj vermeyi yeğleyen yazarların da katkısıyla birçok çocuk okumayı sevmediğini düşünüyor. Bu nedenle liseye başladıklarında ilk okuttuğum kitap şaşırtıyor genellikle onları. "Evet, dersimiz edebiyat, dört sene boyunca birçok kitap okuyacaksınız, bazen sıkılacaksınız ama önce okumayı bir serüvene dönüştürelim, ilk kitabımız Agatha Christie'den On Küçük Zenci." diyorum.

Adını duymuş olsalar da çok bilmedikleri bir yazar Christie, merakla On Küçük Zenci'ler alınıyor ve her ders bir sürü yorum yapılarak hızla okunuyor. Sonrası ise hep aynı, "Hocam, başka hangi kitabını tavsiye edersiniz?", "Hocam ben bunu aldım, okudunuz mu?" gibi sorularla gelen öğrenciler, kütüphanemdeki kitapları paylaşmamla sonuçlanan harçlık sorunları. Üzerinde numaram ve 6-B yazan kitaplarımın yıpranmasın diye hemen okunması, değiş tokuş süreci, Marple mı Poirot mu tartışmaları... Ve kitaplar okunduktan sonra BBC'nin çektiği üç bölümlük muhteşem On Küçük Zenci uyarlamasını izleyerek yaptığımız final...

Agatha Christie kitapları en sevdiğim kaçış yöntemim. Canım mı sıkılıyor, gündem çok mu korkunç, yüreğimi sıkıştıran kitaplar mı okudum... ilk fırsatta elime bir Agatha Christie alıp yeniden yeniden okuyorum. Katili hatırlamak hiç sorun değil çünkü Agatha Christie'nin romanlarında İngiltere taşrasındaki iki yüzlülüğü, saçma ahlak anlayışını, sınıf ayrımını, 60'lı yıllarda gençlerin yaşadığı zorlukları, Belçikalı olsa dahi bir yabancının yaşadığı ırkçılığı da okuyorum. Ayrıca hiçbir şeye inancımın kalmadığı bugünlerde o dedektiflerin her ne olursa olsun suçluyu bulacağını, adalete teslim edeceğini biliyorum ve bu beni saçma bir biçimde rahatlatıyor.
En önemli iki dedektif olan Miss Marple'ın da Hercule Poirot'nun da eleştirebileceğimiz tarafları var, Miss Marple tabiri caizse tam bir dedikoducu teyze, her işe burnunu sokuyor ve fil gibi hafızasıyla geçmişten bir şeyleri bulup buluşturuyor. Poirot ise ukala, fazlasıyla titiz bir kendini beğenmiş. Yine de Agatha Christie kısa cümleleri, net tavrı ve konuyu işleyişiyle bir iki kitapta okuru tavlayacak, Miss Marple da, Mösyö Poirot da kendisini sevdirecek. Bu iki birbirinden garip dedektifin çok önemli ortak özellikleri var: Aşka, gençliğe ve adalete inanıyorlar. Yeri geliyor bu ikisi için yalan bile söylüyorlar. Okur zamanla o kadar derin bir ilişki kuruyor ki onlarla bugün tekrar okuyamadığım tek Agatha Christie romanı Poirot'nun son macerası olan Ve Perde İndi. Onun ölümünü okumak yıllar sonra bile çok üzücü.

Polisiye yıllarca üvey evlat muamelesi gördü, edebiyat sayılmadı oysa edebiyatın ne işe yaradığını tam olarak kim biliyor? Okumayı sevdirmesi, kitaplarla ilgili önyargıları yıkması ve yeni yollar açması benim için yeterli. Agatha Christie yeni bir dil, yeni bir imge dünyası yaratmıyorsa da içerikteki yaratıcılığı, ustalıklı kurgusu ve insana dair iyi ve kötüyü açıkça göstermesiyle polisiye edebiyatın hep kraliçesi olacak.

Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı oggito.com sitesinde yayımlanmıştır.


Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...