boşanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
boşanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2018 Cuma

Doğal Roman


Tuvalet, sinek ve diğer şeyler...
“Hayatım roman.” cümlesinin edebiyatta nasıl bir karşılığı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Ya da bu romanı yazmaya çalışsanız nasıl bir yol izleyeceğinizi biliyor musunuz? Georgi Gospodinov’un Doğal Roman’ını okuduktan sonra bu sorulara cevap verebilmek gözüme çok daha zor göründü. Normalde doğrusal bir çizgiymişçesine düşünülen yaşamların aslında parça parça gerçekliklerden, iç içe geçmiş halkalardan, zamanı kıran, büken tesadüflerden oluştuğunu bazen duygusal bir tonla, bazense çok komik bir biçimde anlatıyor Gospodinov. Bunun yanında yaşamın en önemli ve kişisel kesitleri olmadan, mesela kaba bir hesapla yaşamımızın yüz gününün geçtiği düşünülen tuvaleti edebiyatın dışında bırakarak anlatacaklarımızın ne kadar “doğal” olabileceğini de sorgulatıyor bize.
Yazar bir söyleşisinde bu roman fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: “Büyük klasik romanların başlangıçlarını (adeta simya aracılığıyla) birbirine katan anlatıcı, kendi kendine yaratılan, bir yazarın aracılığı olmadan kendi kendine yazılan bir roman elde etmek istiyor. Bana izin veren bir etken gibi hissettiğim diğer şey de, romanı yazmaya başladığım 1998 yılında otuz yaşında ve yeni boşanmış olmamdı. Romanda anlatıcının telefonsuz bir odada aylarca yaşamasının benim için kişisel, otobiyografik bir karşılığı vardı. İşte böyle herkesten kaçtığım tuhaf bir dönemde defterlerimi çıkardım –on beş kadar vardı– ve sayfalara rasgele dağılmış notları yansıtan bir roman yazmak istedim.”
Romanın merkezinde kendisi de bir yazar olan anlatıcının karısıyla boşanma süreci yer alıyor. Parça parça bölümlerden -deftere alınmış notlardan da diyebiliriz- anladığımız kadarıyla birkaç yıllık mutlu bir birlikteliğin ardından nedensiz bir biçimde kavga etmeye, bir süre sonra ise neredeyse apayrı hayatlar yaşamaya başlamış bir çift karşımızdaki. Sonra iki kedi sahipleniyorlar ama çocukların evlilikleri kurtaramadığı gibi kediler de bunu yapamıyor ve Ema başka bir adamdan hamile kalıyor. Karnı belirginleşmeye başlamışken resmi olarak boşanıp sonraki aylarda da birlikte yaşamayı sürdürüyorlar, her ikisinde de bitmek bilmeyen bir atalet hâli söz konusu, anlatıcı hiçbir şey yazamaz, okuyamaz durumda, Ema da boşandığı adama “git” diyemiyor. Neyse ki bir gün anlatıcı artık kendisine ayrı bir hayat kurması gerektiğini kesin olarak fark ediyor ve aynı sokakta başka bir eve taşınıyor. 
Okur olarak biz evliliği parça parça sahneler biçiminde takip ediyoruz. Anlatıcı kâh çocukluğuna, kâh Ema’yla tanışmasına dönerek doğrusal olmayan yaşamını birbirini takip etmeyen bölümlerle aktarıyor. Hatta bu parçalanmış çizgide geleceği, anlatıcının sonunu bile öğreniyoruz. Bazen başkaları karışıyor lafa, anlatıcının öykülerinden bölümler yer alıyor, romanın en başındaki bir not ilerideki bir âna bağlanıyor, bazense anlayabilmek için geri dönmek gerekiyor. Böylelikle doğal bir romanın, insan yaşamına benzer bir romanın aslında nasıl olacağının ipucu veriliyor biz okurlara. 
Gospodinov olanca açıklığıyla bunu da şöyle aktarıyor: “Eleştirmenlerden bazıları ‘doğal’ teriminin çift anlamlı ve ironik kullanıldığını söylüyor, edebiyatın doğal olmasının imkânsızlığını –bu metnin ikincil karakterini, postmodern stratejilerini– göstermek için. Bu muhtemelen doğru. ‘Doğal roman’ tamlamasında bir paradoks, bir çelişki var, neredeyse bir oksimoron. Romanın hiçbir yeri doğal ya da kendiliğinden yaratılmış değil. Ama diğer yandan aynı imkânsız doğallık hayali kitabın içinde var.”
Romanda anlatıcının boşanması ve sonrasında her ne kadar kendi kendine söz verse de bir türlü hayatını rayına oturtamaması, anılarla beslediği evliliği, romanın duygusal yönünü oluşturuyor. Gerçekten de bu kadar parçalı, duygusallıktan özellikle kaçınarak yazılmış gibi görünen, birbiriyle alâkasız bölümlerin ardından son derece acı bir ayrılık kalıyor aklımızda. Yazar bunu klasik romandan bambaşka bir form kullanarak hissettirebiliyor. Bu da aslında bu kadar farklı bir romanın birçok dile çevrilmesi ve beklenmeyen bir ilgi görmesini açıklıyor aslında.
Romandaki öteki doğallığın karşılığı ise daha eğlenceli bölümlerde yatıyor. Edebiyattan itinayla uzak tutulan tuvalet bölümleri hemen hemen hepimizin hafif sarhoşken ve hemcinslerimizle edebileceğimiz muhabbetlerden oluşuyor. Tuvaletten ayrı düşünemeyeceğimiz sinek kısmı ise daha da eğlenceli. Anlatıcının sineklerle yaptığı öğle sonrası muhabbetleri, sineğin bu muhabbetlerin kaleme alınmasına tepkisi, anlatıcıyla beraber ‘68 yılının güzelliğine yaktıkları ağıtlar ve kitabın sonuna doğru her şey iyice birbirine karışmışken, varlığı ve Tanrı’yı sorgulayan anlatıcının doğa bilimlerine kafayı takıp yazdığı Sineklerin İncili, Gospodinov’un zekâ dolu mizahından parçalar sunuyor. Sineklerin İncili, insanların İncil’iyle hemen hemen aynı: “Geride kalan her şeyi göz verdi, göz tarafından yaratılmayan hiçbir şey yoktu. Göz ışık buyurdu ve [ışık] oldu. Gökyüzünü ve yeryüzünü buyurdu ve gökyüzü ile yeryüzünü gördü. Sonra da canlı hayvanlar, insanlar ve dışkı buyurdu ve canlı hayvan, insan ve dışkı gördü. Ve [göz] bu güzel dedi ve onların yanına uçtu. Böylece [Tanrı] sinekleri kendi suretinde yarattı. Ve onları yarattıktan sonra onları kutsadı: ‘Verimli olun, çoğalın,’ dedi.”
Bu parçalanmışlık, araya giren öyküler, roman içinde roman yazma çabaları, yaratmanın sancısı aslında okurlara gerçekten de bir romanın yazılma sürecini aktarıyor. Doğal Roman’ı bitirdikten sonra komünist Bulgaristan’da doğup büyümüş birinin çocukluğunu, gençliğini, ilk yolculuğunu, ilk aşkını, ilk sevişmesini (romanın en komik bölümlerinden biri), evliliğini, ayrılığını ve yaşlanmasını okuduğumuzu biliyoruz aslında. Neredeyse yapboz parçalarından bir bildungsroman oluşturuyoruz. İnsan beyninin eksikleri tamamladığı, parçaları bütünlediği bilinen bir gerçek ne de olsa...
Böylelikle anlatıcının bize sorduğu tüm soruları da bir şekilde yanıtlıyoruz: “Şimdi odamda oturmuş, öyküler düzüyorum ve mutlu olmaya çalışıyorum. Tüm bunları niye yapıyorum? Niye bir Doğal Roman yazmaya çalışıyorum? Unutmam gereken bir kadından dolayı mı? Eskiden nasıl yaşadığımı hatırlamak için mi?”
Bulgaristan’ın 1989 sonrasında en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov 1968 yılında Yambol’da doğmuş. Sofya Üniversitesi’nde Bulgar filolojisi okuyan Gospodinov, 1992’de yayımladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yapmış. Bir süre şiire ağırlık verdikten sonra düzyazıya yönelerek Doğal Roman’ı yayımlamış. Uluslararası çapta ilgi gören roman yirmi üç dile çevrilmiş; onu takip eden ilk öykü kitabı Ve Başka Öyküler ise sekiz dile çevrilmiş. İkinci romanı Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görülmüş. Bir ilk roman olmasına rağmen üzerinde çok çalışılmış, çok düşünülmüş, edebiyatın oyunlarından hoşlananların kaçırmaması gereken bir roman Doğal Roman. Gospodinov’dan önce bu kitabı okuyarak uzunca bir süredir kütüphanemde bekleyen Hüznün Fiziği’yle ilgili vicdan azabı duymaktan da kurtuldum çünkü Doğal Roman sonrası hemen okunacaklar listeme tepeden giren Hüznün Fiziği, aslında yazılış sırasına göre ikinci romanmış, bunu da öğrenmiş oldum.
Hasine Şen Karadeniz’in Bulgarca aslından çevirisi oldukça pürüzsüz, sadece Türkçede normalde nesneyle kullandığımız kanamak fiilinin “Adam kanadığımı görünce neredeyse aklını kaçırıyordu.”  biçiminde çevrilmesi okurken de söylerken de beni rahatsız ediyor. Türkçede “Bir yeri kanamak” ya da “kanaması olmak” biçiminde kullanıyoruz.
Romanda 00 olarak numaralandırılan tuvalet bölümlerinin birinde modern WC’yi icat eden Thomas Crapper’a yazılan bir şiir yer alıyor. Biz de bu yazıyı Salâh Birsel’in Hacivat Günlüğü’nden bir alıntıyla bitirelim. “Bu sabah ayakyolunda kafamın iyisinden çalışmaya başladığını gözlemledim. Çok yaşayın ayakyolları. Sizin bağrınızda yazılmış dizelerim bile vardır. Çevremdeki oyunları, çekemezlikleri çokluk sizin yanınızda sezmişimdir.” 

Banu Yıldıran Genç

Doğal Roman
Georgi Gospodinov
çev: Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayınları, Şubat 2018, 143 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Mart 2018 tarihinde yayımlanmıştır.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Buradayım

Biten evlilikler, yıkılan devletler...
Jonathan Safran Foer, keşfettiğim ilk andan beri herkese tavsiye ettiğim bir yazar. Peş peşe okuduğum ve etkisinden uzun süre kurtulamadığım, illa bir yerlerinde ağladığım, tekrar tekrar okumayı istediğim romanları Her Şey Aydınlandı ve Aşırı Gürültülü İnanılmaz Yakın’dan sonra -arada yayımlanan deneme kitabı Hayvan Yemek’i çok pis bir etobur olduğum için okumaya cesaret edemedim- son romanı Buradayım’ı okumaya başladığımda eski bir arkadaşıma kavuşmuşum gibi hissettim.
Amerika’da yaşayan Polonya kökenli bir Yahudi olan Foer’in romanlarında anlatılanların arkasında hep “Yahudilik” yer alır. Bu dinle ilgili de değildir aslında, çoğu karakterinin ateistliği mutlaka vurgulanır romanlarda, o kimliğin getirdikleri, götürdükleri, yaşam tarzıyla ilgilidir. Ve tabii Yahudilikle birlikte soykırımdan, kaçıp kurtulan ya da ölen dedelerden, ninelerden bahsetmek elzemdir ki Foer bunu okurun gözüne sokmadan ama en can acıtıcı detayı en olmadık yerde vererek yapar genelde. O detay romanda yediğiniz yumruklardan biri olur, sonra bir daha bir daha derken, iki kahkaha bir gözyaşı arasında, sözcük tekrarlarıyla, yer yer büyük harflerle, sayılarla, resimler ve fotoğraflarla nasıl farklı ve görsel bir edebiyat yarattığını görürsünüz.
Foer’in yumruklarına alışkın bir okur olarak Buradayım beni serseme çevirdi diyebilirim. Çünkü bu roman okuduğum en kişisel ve en acı dolu Foer romanı. Yazarların özel hayat dedikodularıyla çok ilgili değilim ama Buradayım’ın daha yirminci sayfasında Foer’in özel hayatını araştırmaya başladım ve çok kısa bir süre önce yazar Nicole Krauss’la boşandıklarını, bu evlilikten iki çocukları olduğunu öğrendim. O zaman taşlar yerini oturmaya başladı çünkü en baştan söyleyeyim ki Jonathan Safran Foer içindeki tüm acıyı, aklındaki tüm karışıklığı, karısına ve çocuklarına duyduğu sonsuz sevgiyi bu romana ilmek ilmek işlemiş. Yazdıkça iyileştiğini umuyorum çünkü belli ki acıyla yoğrulmuş, gözyaşıyla ilerlemiş bir roman Buradayım.
Mutsuz evlilikler
“Bütün mutlu sabahlar birbirine benzer, tıpkı bütün mutsuz sabahlar gibi ve bunca mutsuzluğun nedeni, bütün bunların yaşanmış olma hissidir; kaçınma çabalarının en iyi ihtimalle mutsuzluğu güçlendireceği veya muhtemelen artıracağı ve evrenin, birtakım anlaşılmaz, gereksiz, haksız nedenlerden ötürü masumane bir sıra uyarınca birbirini izleyen giysilere, kahvaltıya, diş fırçalamaya, jöleyle yapıştırılmış korkunç saçlara, sırt çantalarına, ayakkabılara, ceketlere ve vedalara karşı bir komplo yürüttüğü hissi.”
Anna Karenina’ya ve Tolstoy’a selam eden bu cümlelerle başladığı Mutluluk bölümünde on beş yıldır evli olan, Sam, Max ve Benjy adlarında üç oğul sahibi Julia ve Jacob’ı iyice tanımaya başlarız. Büyük bir aşk, ateşli bir cinsellik, kendilerine has ritüellerle besledikleri sevgi, peş peşe üç çocuk ve çocuğa duyulan sevginin her şeyin ötesine geçmesi, bir süre sonra evden kaçıp gitme hissi, evden kaçıp gidince duyulan pişmanlık... Bu romanın öncekilerden farklı olarak en büyük özelliği herkesin kendinden ya da çevresinden görüp bildiği şeyleri bulması, tanıdık hayatların, tanıdık duyguların okuru ele geçirmesi diyebilirim... Foer her zaman yaptığı gibi birçok olayı düz bir zaman çizgisine uymadan bitmeyen bir enerji, uzun cümleler, yoğun duygularla aktarıyor, nelerle karşılaşıyoruz: Jacob’ın başkasına yazılıp da yakalanan pornografik mesajları, ölen ve İsrail’e gömülmeyi vasiyet eden bir büyükbaba, Sam’in bar mitzvahı öncesi çıkan sorunlar, üstüne Ortadoğu’da patlak veren büyük deprem ve savaş, İsrail'den Amerika'ya tatile gelmişken memleketlerine dönemeyen kuzenler... Tüm bunların arasında yazarın esas yaptığı ise Jacob ve Julia'nın duygularını tartmalarını, artıları ve eksileri sonuna kadar ölçüp biçerken yaşanan gelgitleri okura eksiksiz bir biçimde anlatmak.
Jacob, aynen Foer gibi çok genç yaşında Yahudi Yazar Ödülü’nü kazanmış, dizi senaryosu yazarak geçimini sağlayan, her erkek gibi geç büyümüş, her erkek gibi biraz ergen kalmış bir karakter. Julia’yı “gerçek anlamda” aldatamayacak kadar korkakken sanal dünyada bir iş arkadaşına gönderebildiği pornografik mesajların yakalanmasıyla alt üst olan, başına gelmekte olanı son âna kadar ertelemeye çalışan bir kaybeden.
Julia ise Foer romanlarında rastladığımız türden kararlı, güçlü bir kadın. Verdiği doğru kararlar, eşsiz öngörüsü, etrafındaki üç oğul ve bir kocadan oluşan erkek topluluğunu idare edişiyle özellikle kadın okurların en baştan kahramanı olabilir.
Karakterleri tanıdıkça, olaylar geliştikçe neredeyse kendi anne babamızın boşanma hikâyesine tanıklık ediyormuşçasına arada kalıyor, bir bölümde Jacob’ı tutarken başka bir bölümde Julia’nın arkasında oluyor, kavga anlarında neredeyse “Keşke bunu söylemeseydin!” derken buluyoruz kendimizi. Ve birbirine paralel birçok hikâye ilerlerken, bu ilişkinin tüm sırlarına, mahrem anlarına tanıklık ederek hayatın, zamanın ve evlilik kurumunun acımasızlığını bir kez daha anlıyoruz.
Buradayız
Romanın kilit karakterlerinden biri de en büyük oğul Sam. Bir Foer karakteri olarak on üç yaşındaki Sam de aynı anda birçok duygunun ve sorumluluğun etkisi altında; ailesinin çok önem verdiği Bar Mitzvah'ının öncesi yapmadığı bir şeyle suçlanmakta, ağır bir biçimde ergenlik yaşamakta, annesiyle babasının arasında yaşananların farkında ve üstelik ilk aşkını yaşıyor.
Bu önemli törende Tevrat'tan bir bölüm (Tora) okuması gerekir, Sam'e düşen bölüm romanın adını anlamamızı sağlar. "Sonra Tanrı, İbrahim'i sınadı. Ona 'İbrahim!' diye seslendi. İbrahim 'Buradayım.' dedi. İbrahim, Tanrı'nın seslendiğini duyunca karşılık olarak 'Ne istiyorsun?' demiyor. 'Efendim?' de demiyor. Bir beyanatla karşılık veriyor: 'Buradayım.' Tanrı'nın neye ihtiyacı olursa olsun, Tanrı ne istiyor olursa olsun, İbrahim onun için her şeyiyle orada olduğunu ifade etmek istiyor; koşulları, çekinceleri, açıklama yapma ihtiyacı yok." Jonathan Safran Foer bu ifadeyi romanın mihenk taşlarından biri yapıyor çünkü Foer böyledir, bazı sözcükleri, bazı anları roman boyunca okurun karşısına çıkarıp durur, tekerrür hissi yaratır. İbrahim'in hep hazır olması gibi Julia da çocukları için hep "oradadır". Sam'in çocukken yaşadığı trajik kaza sık sık geri dönüşlerle anımsanır, Julia, Jacob ve Sam bu konuda ayrı ayrı hatıralara sahip ama en belirgin olan an Julia'nın oğluna sarılıp "Buradayım, buradayım." demesi. Roman Tevrat'tan anneliğe ustaca bağlanıyor.
Sam'in bir önemi de büyük dedesi Isaac'la kurduğu ilişki. Isaac için gerçekten "orada" olan tek insan, Sam. Ailede geri kalan herkes onunla vakit geçirmeyi mecburiyet olarak görürken Sam mutlaka haftada bir skype'la görüşür, beraber vakit geçirmekten hoşlanır ve yaşlı adamın neredeyse fikri sorulmadan bir huzur evine yatırılması kararına da en başından beri karşıdır. Anne ve babasına tam anlamıyla ergen davranışları sergilerken soyunun dayandığı yegâne insana, Isaac Bloch'a karşı çok yumuşaktır, neden onlarla beraber yaşayamadığını anlamaz bir türlü. Ve Bar Mitzvah'ını göremeden ölen büyük dedenin kaybı, Sam'i bir anda büyütür.
"Isaac Bloch hakkında ne diyebiliriz, onun yasını nasıl tutmalıyız? Onun kuşağında iki tür Yahudi vardı; yok olanlar ve hayatta kalanlar. Kurbanlara sadakat yemini ettik, onları asla unutmayacağımıza söz verdik ve sözümüzü tuttuk. Fakat hayatta kalanlara sırtımızı döndük ve onları unuttuk. Bütün sevgimiz ölüler içindi."
Cenazede hahamın söylediği bu sözler bir bakıma Foer'in ve Amerika'daki Yahudilerin günah çıkarması gibi. Ansızın çekip giden Isaac'in yaşarken yapamadığını ölünce yapması, defnedilene kadar aile üyelerinin her gün sinagogda onun cesedi başında bekleyip onla vakit geçirmeleri -buna şemira oturmak deniyormuş- ise yine yazarın bizi gülümsettiği oyunlarından biri.
Foer'in yumruklarından bahsetmiştim, bir tanesini de Jacob, Isaac'in mezar yerini dolaşırken yiyeceğimizi söyleyeyim. Söylenmeyeni bir anda okura sezdiren Foer, yaşlılara vakit ayırma ve huzurevi konularında zaten rahatsız olan vicdanlarımızı iyice rahatsız ediyor.
Ve bir savaş daha
Roman boyunca Jacob'ın düşünceleri ve İsrail'den gelen kuzenleri sayesinde Amerika'da yaşayan Yahudilerle İsrail'de yaşayan Yahudilerin farkları hakkında bilgileniyoruz. Toplumsal tavırlardan bireysel tepkilere, parayla kurulan ilişkiye, azınlık olmaktan çoğunluk olmaya değişen farklar bunlar. Jacob, kendisinden yola çıkarak insani olanı bulmaya, doğruyu görmeye çalışırken İsrail'de yaşayan kuzeni Tamir, özellikle Filistin'le ilgili meselelerde bambaşka bir tavır sergiler, çoğu zaman tutunduğu tek dalın güçlü bir devlete sahip olmak olduğunu sezeriz. Aslında roman boyunca başımıza gelen şey yine olacak, bir o tarafa bir öbürüne meyledeceğiz çünkü zamanında korkunç bir eziyete uğramış, hâlâ da sürekli ayrımcılığa uğrayan bir ırkın arkasında duracak bir devlet ihtiyacını dinlediğimizde bir karaktere, İsrail'in haksız bir biçimde topraklarda ilerlemesini başka bir karakterden dinlediğimizde ona hak vereceğiz.
Güçlü devlet derken bir anda Ortadoğu merkezli büyük depremlerin yaşanması, İsrail'in bu depremlerden en çok etkilenenlerden biri olması, Ağlama Duvarı'nın, Kudüs'ün büyük bir bölümünün, askeri üssünün yıkılması roman boyunca ağır bir biçimde ilerleyen çatışmayı bambaşka bir yere taşır. Etrafındaki bütün ülkelerin -Türkiye dahil- teker teker savaş ilan etmelerinin ardından bu güçlü devlet dünyanın dört bir tarafındaki Yahudileri savaşmak üzere yurda çağırmak durumunda kalır. Zaten büyükbabasının ölümünün yarattığı vicdan azabı, boşanmanın eşiğinde olmak gibi türlü sorunla boğuşan Jacob bu kez de ne derece Yahudi olduğunu ve "yuva" kavramını sorgulamak zorunda kalacak.
Buradayım, Jonathan Safran Foer'in diğer romanlarından farklı bir olgunlukta. Anne ve baba olmanın verdiği sorumluluk, ömür boyu duyulacak vicdan azabını gönüllü yüklenmiş olma hâli ve ebediyen sürecek sanılan bir ilişkinin bitmesinin verdiği acı tüm roman boyunca hissediliyor. Çaresiz ve zayıf Jacob'un hasta köpekleri Argus'la kurduğu sembolik ilişki roman boyunca bir ilerleyecek bir gerilecek, çözümsüzlüğü bazen kronikleşecek ve en sonunda Argus hakkında "gerçeği" kabullenince her şey rayına oturacak. Düşünmek, kendi içinde kavga etmek ve kabullenmek, romanda her konuda iyileşmeye giden yol bu aşamaları kapsıyor. Neyse ki tüm bu üzüntü verici ölümler, ayrılıklar, savaşlardan sonra yazar biz okurlarına az da olsa acıyor, son bölüm Yuva'da yüzümüze o huzuru, yuvaya dönmüş olmanın huzurunu yerleştirerek bitiriyor romanını. Aykırı yazarı Jonathan Safran Foer, usta çevirmeni Begüm Kovulmaz ve çok sevdiğimiz yayınevi Siren Kitap'la Buradayım, okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç

Buradayım
Jonathan Safran Foer
çev: Begüm Kovulmaz
Siren Kitap, Nisan 2017, 678 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...