ege etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ege etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2018 Pazartesi

Deniz Bize İyi Gelecek


Yalnızlıklar ve hastalıklar
Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından yayımlandı. İlk kitabı Ağaçlar Yanıyor’la arasında dört seneye yakın bir zaman var. Bu aralar ritüellerimi bozuyor ve farklı okumalar deniyorum. O nedenle Özlem Akıncı’nın önce son sonra ilk kitabını okudum. Aslında böylesi de iyiymiş diyebilirim, yazarın ne denli geliştiğini anlamak için doğru bir yöntem olabilir.
Deniz Bize İyi Gelecek’te kendine daha çok güvenen bir Özlem Akıncı, bu nedenle ayakları daha yere basan, daha net öyküler var. Kitaba genel olarak bir yalnızlık duygusu hâkim, anlatılan karakterlerin içinde bulundukları koşullara, yaşamlara göre değişiklik göstermeyen bir yalnızlık. Kimisi evliyken bu yalnızlığı yaşıyor, kimi arkadaşlarıyla... Bazısı bilerek ve isteyerek bunu seçtiğinin farkındayken bazısı ana-babasının yanındayken bile bu duyguyla boğuşmanın kaygısını çekiyor. İlk öykü Örtülü Dinamikler’de de kitabın bir başka öyküsü Yakınlık’ta da orta yaşa, annesinin bir zamanlar olduğu yaşa gelmiş ve bugüne dek aslında onu ne kadar tanıdığını pek de düşünmemiş iki karakter var. Bu duygu gençliği deviren herkesin aşina olduğu, anneler artık “annelik”ten çıkıp da farklı bir role bürünmeye başladığında uç veren bir duygu sanıyorum. Örtülü Dinamikler’de kocasının ölümünden yıllar sonra evlenmek isteyen bir anne ve bunun çok mantıklı olduğunu kabullenen ama içten içe bunu reddeden orta yaştaki çocuğun çatışması ustalıkla verilmiş. Öykünün sonundaki hırsını başkalarından çıkarma hâli ise incelikli detayları ve doğal anlatımıyla dikkat çekiyor.
Yakınlık öyküsünde ise hastalanan annesine bakmak durumunda kalan büyümüş bir çocuğun annesini aslında hiç tanımamasıyla yüzleşmesi var. Özlem Akıncı hepimizin yaşadığı ama farkına varmadığımız ya da dillendirmediğimiz duyguları büyük bir dikkatle gözlemleyip müthiş detaylarla dile dökmüş, çünkü şu yazdıklarının aynısını geçen yaz hastanede babama refakat ederken yaşadım: “Kaşığın ucunu açık ağzına dayadım. Önceden dikkat etmediğim ayrıntılarına baktıkça ilk kez görüyormuşum duygusuna kapıldım. Dudaklarıyla sıyırıp yuttu çorbayı. Boğazından yutkunma hareketiyle geçişini gördüm. Ağzını yeniden açtı, bir kaşık daha verdim. Seyrek saç tellerinin deriden çıktığı gözeneklere baktım. Sanıyordum ki annemin hayatı bizdik, eviydi, o kadar. Ne geçmişi vardı ne âşık olmuştu ne genç ne çocuk. Onu tanımıyorum bile. Ağzının kenarını sildim. Uzanıp peçeteyi aldı. Serum hortumları elinin hareketiyle kıpırdadı.”
Kitapta en sevdiğim öykülerden biri Sonra Derya oldu. Yaşattığı macera duygusu ve yine tabii ki ince detaylar, seçilen sözcüklerle kadın arkadaşların hep beraber çıktıkları yolculuğu havasıyla, suyuyla, topraktaki sesiyle yaşamamızı sağlıyor. Öykünün en önemli kişilerinden Tomris, ki daha sonra kendisiyle başka bir öyküde, Bir Tomris Vardı’da karşılaşacağız, güçlü, farklı bir kadın figürü çiziyor. Arkadaşlarını toplayıp çıkardığı o yolculuğun sonunda ise öykünün başına, Tomris’in bir sözüne dönüyoruz: “Cesur olmayan kadınlar, derdi. Korkak kadınlar yani, derdik bir ağızdan. Hayır, derdi. Söylediğim kesinlikle başka, cesur olmayan kadınlar.” Gerçekten de bu öyküdeki Derya olsun, Otel öyküsünün kadın karakteri olsun, yine etrafımızda bildiğimiz onlarca kadın olsun, bize “cesur olmayan kadınlar”ı olanca açıklığıyla kavratıyor. Öyküde kadınların zorlu patikalardan denize inerlerken betimlenmesi “Derya uslu bir hışırtıyla kaydığında bile saygın tören havası dağılmıyor.” ya da denize ulaştıklarındaki hâllerinin anlatımı “Yumurtadan çıkmış yavrular gibi, kıyıya ulaşan kendine yer buldu.” okura Özlem Akıncı’nın ustalıklı sözcük seçimi ve yaratıcı benzetmeleri hakkında fikir verebilir.
Hepimizin yaşadığı ama dile dökemediği ayrıntılar, duygular demiştim, Bir Tomris Vardı öyküsünde de anlatıcının ölenin ardından hissettiği üzüntü bir yandan yapılması gereken ritüellere katılamamasının çaresizliği bir yandan, Akıncı yine yüreğimize çöreklenmiş bir duyguyu anımsatıyor: “Geride kalmanın kıyıcılığını çocuklar iyi bilir. Akşamüstü çağırmak için birisinin kapısını çalarsın. Kapıyı açan anne seni görünce şaşırır, Yavrum haberin yok mu, der, onlar oynuyor şu karşı evde. Duyduğunda yüzün kızarır. Kaldırımın kenarına oturup süklüm püklüm kalırsın o küçücük boyunla. Kumdan tepeler yaparsın.” 
Kitaptaki öykülerde tekrarlanan bir diğer izlek hastalık. Hastadan çok hastanın etrafındakilere odaklanıyor Özlem Akıncı, onların hastayla ilişkisini, geçmişlerini didiklerken bir biçimde bahsettiğim iki izleği de kaynaştırmış oluyor, hastalık ve yalnızlık; bazen hastalığın yol açtığı yalnızlık, bazense yalnızlığın yol açtığı hastalık.
Kitabı anne ve babasına ithaf etmiş Özlem Akıncı. Son yıllarda ben de babamla rolleri değiştiğim için, benim ebeveyn, onunsa çocuk olmasına alışamayan ve içinden isyan eden biri olarak hem öyküleri çok sevdim, hem de sanırım yazarı çok iyi anladım.

Banu Yıldıran Genç

Deniz Bize İyi Gelecek
Özlem Akıncı
Notos Kitap, Şubat 2018, 107 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2018 sayısında yayımlanmıştır.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Bir Kırık Segâh


Hem düne hem bugüne ait öyküler...
Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çekmişti. Birçok dergide, internet sitesinde ve sosyal medyada öykülerinin, dilinin inceliğinden bahsedilirken, ilk kitabını geç yaşta yayımlayan bir yazar olduğuna da değiniliyordu.
Arayı çok uzatmadan yeni öykülerini Bir Kırık Segâh adıyla kitaplaştırdı Kâmil Erdem. Yaşın, erken veya geç sözcüklerinin edebiyatta hiçbir önemi olmadığını bir kez dana kanıtlayan öyküler bunlar. Açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı okumak aklımdayken zamansızlık ve araya başka kitapların girmesi nedeniyle Şu Yağmur Bir Yağsa’yı okumayı daha ileri bir tarihe ertelemiştim. Öyle de kaldı. Bu nedenle Bir Kırık Segâh’ı gördüğümde hiç ertelemeden okumaya karar verdim ve iyi ki de öyle yapmışım.
Kâmil Erdem ilk kitabını geç yaşında yayımlasa da dilini, anlatımını oluşturmaya, olgunlaştırmaya belli ki çok zaman harcamış. Öykülerde karakterine göre biçimlenen dili -bazen eski İstanbullu, bazen 70’lerde Türkoloji öğrencisi, bazen dindar bir belediye çalışanı, bazen yaşlanmaya başlamış bir Ege çiftçisi- doğallığıyla okuru hayran bırakıyor. Bunun yanında öykülerinin yine içeriğine bağlı olarak bazen iç monologlarla, bazen tutuk diyaloglarla, bazen de sular gibi çağıldayan detaylarla kurduğu akışı ne denli uğraşıldığını gösteriyor. Pazartesi öyküsünde seçilen fiil kipinin bile yabancılaşmanın anlatımını ne denli üst seviyelere taşıdığına şahit olmak, öykünün gerçekten de romandansa şiirin kardeşi olduğunu anımsatırcasına tek bir sözcükle kuruluveren dünyası, edebiyatın çokça emek isteyen bir sanat olduğunu anımsatıyor bizlere.
Kitabın ilk öyküsü Menfez’de büyükşehirlerden birinde yerin altındaki bir metro istasyonundaki kart dolum merkezinde çalışan Erol’la tanışıyoruz. Erol, kendine koyduğu adla İbrahim, bol amcalı, abili, yengeli, eltili muhafazakâr bir ailede doğmuş, küçük yaşta yatılı yollanıp hocalarla hacılarla büyümüş dini bütün biri. İşyerinde yaşadığı haksızlıklar, söz verildiği hâlde yemeğe bile çıkamaması, insanlık dışı bir biçimde günde on altı saat çalışması yüzünden sistemi, amirlerini, emirleri sorgulama raddesine gelmiş ama bunu yapacak cesareti kendine bulamayan bir aykırı karakter. İsyan edemeyip, herkesin birbirinden şüphelendiği bir dönemde kimseyle konuşamayıp kendince hayallerle avunuyor İbrahim. “Ardından şu beni ve bizi on altı saat çalıştırıp, metronun raylarına karşı tenhada el kol hareketi yapmaktan öteye gitmememizi Tanrı’nın bir lûtfu olarak kabul eden, göbeği baseni biraz büyüdüğü için ve gut, tansiyon, nefes darlığı gibi zarif illetler yüzünden çağa özgü mazeretler üreterek namaz eda etmekten de kaçınan ama neredeyse tümü, mahallenin seyahat acenteleriyle umreye gitmiş, eşlerini de göndermiş ve sekiz saatlik mesai bitiminde, park yerindeki jiplerine çilekeş bir tavırla yürüyen amirlerimizin örneğin güçlü bir depremde bizimle birlikte öte dünyaya ulaşmaları halinde, o koca yıkımı ve ayağa kalkmayı içeren meydanda, şaşkın, çaresiz bakışlarla dolaşıp durması!” İnandıklarının ihanetine uğramanın, yalnızlaşmanın, kimseye sığınamamanın, arada kalmışlığın öyküsü anlatılmış Menfez’de.
Yine güncele, yaşadığımız günlere dair ama şiirselliğinden, arka kapakta yazıldığı üzere nahifliğinden hiç ödün vermeyen Ahlat Altı, en sevdiğim öykü oldu. Bir Ege kasabasında kendi kendine dünü, bugünü, eline almadığı sazını, uzunca zamandır söylemediği sözünü düşünen eskinin devlet fabrikasının şoförü, şimdinin dolmuş şoförü isimsiz anlatıcının ahlat ağacı altındaki iç sesiyle başlıyor öykü. Onun düşünceleriyle beraber biz de son yıllarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını, direncimizi artıran her umutlu olaydan sonra daha da dibe batmamızı görüyoruz içten içe. “Devletimiz fabrikamı satacağım diye tutturdukta, biz de kapıya konuldukta, bu Veysel Dayı’nın oğlu Arif, ki neredense bir sarışınlık bulaşmıştı bu Arif’e, iri kıyımdı, gözü pekti, önayak olmuştu da direnme mirenme yapmıştık.” diye anımsanan o güzel günler... Greve başlama, halaylar, davullar, çevre illerden ziyarete gelenler, köylülerin yolladığı yemekler, sazlar, türküler derken “... her şey devlete çarpıp tuzla buz oldu. Polis oldu, nezaret oldu, hâkimin seyrek beyaz bıyığı oldu.” Artık eski patronu sayesinde dolmuş şoförlüğü yapsa da eski günler, fabrikası, kamyonu “kınalısı” sık sık hatırına düşer anlatıcının. Şimdinin, o güzel günlerden sonra yaşanan dönemin özeti ise dolmuşuyla köye dönerken yaşadığında yatıyor: “Polis var, kavşağa yakın, durduruyorlar araçları. Polis deyince, Eğik Necmettin geliyor aklıma. Çadırımızı yıktırmamak için başka hiçbir şey yapmadan, kollarını açıp önünde durması, üstüne çullanmaları, yerde tekmelemeleri. Kimse kimseye güvenemesin, bir zayıf insan bir koca devlete güvenemesin geliyor aklıma o kara sonbahardan bu yana. Fabrikanın kapısı, çadır, Arif geliyor aklıma, Arif’e su götürüşümüz birbuçukluk pet şişede, nezaret parmaklıklarının ardında, kaşı yarılmış.” İşte küçük bir kasabada yaşananlar bizim son yıllarımızı özetlerken, hem anlatımdaki şiirsellik, hem duygulardaki incelik, hem de öykünün sonunda her şeye ama her şeye rağmen bir bebeğin doğumuna söylenen türküler, Çökertme’deki “teslim olmayalım” kısmının üç dört kere tekrarı bir damla gözyaşı olup akıyor gözlerimden.
Kâmil Erdem umarım ki daha uzun yıllar yazsın, onun öykülerinde hem bugünü hem dünü yaşayalım. Bazen bir eski İstanbul hanımefendisinin terennüm ettiği Klasik Türk Musikisi parçasını, bazen halk ozanlarından deyişleri, manileri okuyalım, Datça’nın payam derdine düşmüş köylüsünün de ömrünün aylarını, yıllarını taksite bağlayan, güvenlikli site sakini plaza çalışanının da endişesine ortak olalım.

Banu Yıldıran Genç

Kâmil Erdem, Bir Kırık Segâh, Sel Yayınları, Şubat 2018, 135 s.
* Bu yazı Notos'un 69. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...