çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2020 Cumartesi

Hodan

 

Sevgisiz çocukluktan, kovulan halklara... 

Memleket tarihi gibi bir roman


Geçtiğimiz yılın kasım ayında yayımlanan Hodan’ı yazmak için geç kaldığımı düşünerek, işaretlemeden, not almadan okumaya başladım. Biraz okuduktan sonra, hele yazımın sonlarına doğru bahsedeceğim ağlaya ağlaya okuduğum bölümü gördükten sonra, yazmam gerektiğini anladım. Bazen böyle olur, aslında en güzeli de budur. Kitap o yazıyı size zorla yazdırır.

Hodan bir bildungsroman sayılabilir. Hodan lakaplı Hasan’ın doğup büyüdüğü günden ellili yaşlarına dek geçirdiklerini, olgunlaşmasını, ince ince, derin bir biçimde okuyoruz. Sayılabilir dememin bir sebebi, Hodan’ın çocukluktan itibaren toplumla uyumlu olması. Yaşadığı hayal kırıklıklarını, acıları içine atıp hayatının iplerini hep başkasının eline vermesi Hodan’ı klasik oluşum romanlarının kahramanlarından bir nebze ayırıyor.

Terk Edilmiş Sofralar 1 alt başlığını taşıyan romanda Hodan’dan başka pek çok yaşama ve terk edilmiş sofraya tanıklık ediyoruz. Doğan Yarıcı’nın nereden ilerleyeceğini sanırım ikinci kitapla daha iyi anlayacağız. 

Roman, Hodan’ın çocukluğuyla başlıyor. Anadolu’nun dağlık bir köyünde annesi ve halasıyla yaşayan çocuk Hodan’ın hayalleri hep babasına dair. Kızıl Mustafa diye bilinen babası rüyalarında, gündüz düşlerinde, hayallerinde... 

“Kızılca’nın üzerinde, ılgar gidiyor. En sık gördüğü bu. Sağdan sola doğru dizemle sallanıyor. Gövdesi bir önde Hodan’ın, yüzüne koyu yeleler çarpıyor, gövdesi bir geride, sırtı dağa çarpıyor. Böyle Kızılca’nın üzerinde çığlıklar ata ata giderken doludizgin, sırtını vurduğu dağ Kızıldağ, babası Kızıl Mustafa. Yüzü yok, yüzü neden yok, babasının yüzü yok gözünde, bir türlü göremiyor. Babasının bacaklarının arasında sıkışmış, öne oturtulmuş da Kızılca’nın yelelerine yapışmış. Kızıl Mustafa vuruyor topuklarını hızlanıyorlar. Hodan öyle mutlu ki, anımsadığı tek mutluluk ânı bu, babasıyla ilgili.”

Hodan köyden çıkıp askere gidinceye dek mutluluk adına bu andan başka bir şey olmayacak hayatında... Hodan’ın hayallerinin tersine babası kızıl değil kara, kapkara bir adam: Deli Vezir. Kız kardeşinin sözüyle Hodan’ın anasını evden gönderip yine kardeşinin bulduğu başka kadınla hemen evlenen, köye döner dönmez Hodan’ı önce Kırıkdağ’daki hocanın yanına çırak, sonra kilometrelerce ötedeki Papakçı’nın yanına ırgat veren, babalığın b’sini yapmamış Deli Vezir. 

O Hodan ki kendisini okula yollayan, çocuklarıyla aynı sofraya oturtan, oda veren, bildiği her şeyi öğreten Papakçı’ya yanlışlıkla “baba” diye seslendiğinde, ağzından çıkanı duyduğu an utanan, havada kalmış “baba”nın titreşimiyle yıllarını geçiren bir kimsesiz.

Hodan’ın ömründe başka bir mutluluk ânı, babasını öldürdüğü an. Ama gerçek değil.

 “Yatakta uyurken başucuna kadar sokuldu. Ağılda koyunların arasından gölge gibi süzüldü. Kapı önünde baltayla odun kesişini bir süre izleyip usul usul yaklaştı. Haince, hep arkasından. Harman yerinde elinde yaba rüzgâra dururken, buğdaylar babasının ayakları dibine düşerken, samanlar Hodan’ın saçlarına savrulurken. Tüfeğinin kırığını sessizce dikledi, namluyu doğrulttu, horozu kaldırdı, kaç kere kaç kere. Üst üste vurdu onu başından göğsünden sırtından karnından ellerinden ve bacaklarından ve tam iki gözünden.”

Ritmi, tekrarları, noktalamasıyla romanın en etkili bölümlerinden biri olan bu öldürme hayali, bizi romanın asıl derdine getiriyor. Babalar ve oğulları. Büyüyüp erginleşmesi gereken oğullar, Tanrılaşması gereken kahramanlar. Hodan da Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda aktarılan adımları atıyor birer birer. Kendisine bir koruyucu bulur, maceralara atılır, sağ kalır ve erginleşmek için son olarak babayı öldürür.  Hodan’ın hayalinde öldürdüğü babası gerçekte de ölünce evine geri dönmek, neden istenmediğine dair gerçekleri öğrenmek kalıyor geriye. Sonrasında ise büyümeye son adım: Askerlik.


Romanın taşrada geçen ilk kısmının dili, anlatımıyla, İstanbul’da geçecek bölümlerin dili oldukça farklı. Doğan Yarıcı bunun üstünde epey çalışmış belli ki. Yukarıda alıntıladığım bölümlerde de görüldüğü gibi atlara, çiftçiliğe dair terimler metne ustalıkla yedirilmiş. Bazen noktalama kullanmadan sürgit okunan heyecanlı bölümler, bazense akışı kesip ritmi bozarak yavaşça yüreğe dokunan bölümler ince ince düşünülmüş. Bir sürgünden diğerine giderken yarı uyur yarı uyanık kabuslara karıştığı bölüm bu farklı dil kullanımının iyi bir örneği:


“Sefalar getirdin kara çocuk.

Baban.

Seni istemiyor mu?

Tanrın.

Da, bize geldin?

O.

Yücelerden yüce.

Seni.

Yanılttı mı?

Arafta mısın?

Aldandın.

Sıratta mısın?

Şaşırdın.

Da mı geldin?

Bu yolu.

Geçerken mi?

Doğruyu.

Bulacaksın?

Uzat dilini.

Tadımıza.

Bak!”

Kent romanlarına, öykülerine daha alışkın olsam, daha çok sevsem de edebiyatımızda pek çok eser birbirine benzemeye başlamışken Hodan’ın yaşamının ilk perdesindeki bu taşra bölümü, masalsı dili, kurduğu dünyası, iki yüzlü ama iyi insanlarıyla hoşuma gitti doğrusu.


Taşı toprağı altın İstanbul


Romanı hem tematik hem dilsel olarak, İstanbul öncesi ve İstanbul sonrası diye ele almak mümkün. Hodan, hiç bilmediği İstanbul’a tam da eski Türk filmlerinden tanık olduğumuz biçimde geliyor, Haydarpaşa’da trenden inip hemen yakındaki Selimiye kışlasında, yine herkesten ayrı, yabancı, garip duracağı askerliğine başlıyor. 

Romanın en önemli ve etkileyici bölümlerinden biri askerlikte yaşanıyor. “Terk edilmiş sofralar”ın artmasına sebep olacak o korkunç iki günün anlatımı aynen olması gerektiği gibi, ne romantize edilmiş ne de dramatize. Olaylara el koyan askerlere emirleri kâğıtla verecek üstteğmen Hodan’ı da yanına alır. Bir cipin içinde, elinde dosyalar, kâğıtlar, yaşanan vahşeti görecek, izleyecek ama hiçbir şey anlamayacak Hodan. “Kurban bayramı gibi, herkes mutlu, ortalık kan revan.” Sıraselviler, Tünel, Şişli, Galata, Dolapdere, Sirkeci ve Büyükdere derken iki gün iki gece uyumadan memleketini, insanlarını gerçek anlamda tanıdığı tarih, 6-7 Eylül 1955, Hodan için tek bir şey demek olacak: Utanç.

Romanın tekrar bu meşum tarihe bağlanması, askerliğini Ankara’da tamamlamış, bir hayal kırıklığı daha yaşamış Hodan’ın İstanbul’a dönüp aile bildiği tek kişiye kavuşmasından sonra oluyor. Kocası Papakçı’nın ortadan kaybolması sonrası, Kayaköy’ün boşaltılmasıyla göçe zorlanan Nazmiye kadın, terk edilmiş bir başka sofrayı simgeliyor. Yine de askerden daha da garipleşmiş gelen Hodan’ı kanatları altına alarak her şeye yeniden başlıyor.  

Şimdi yavaş yavaş romanı okurken hüngür hüngür ağladığım bölüme doğru yaklaşıyoruz. Çocuk yaşta Kırıkdağ’da ustasıyla yaşarken buğdayla, unla haşır neşir olmuş, dillerden düşmeyen börekler yapmayı öğrenmişti Hodan. Aslında mutluluğa en çok yanaştığı anlar da hamurla uğraştığı anlardı da mutluluk nedir bilemediğinden anlamıyordu pek. İşte biraz şans, biraz da hünerini göstermesiyle Kurtuluş’ta, o korkunç gecede paramparça vitrinini hatırladığı Stavro Pastanesi’nde çalışmaya başlayınca bu mutluluk anlarını yeniden yaşamaya başlıyor.


Romanda babamla karşılaşmak


Burada bir es veriyorum. Hodan’ı yaratan Doğan Yarıcı benim arkadaşım. Yıllarca aynı yerde kampçılık yaptık. Çocuklarımız beraber büyüdü. Ve ne gariptir ki baba mesleklerimizden dolayı edebiyattan çok börekçilik, pastacılık konuştuk. En son babamın büyük bir ameliyatı sonrası görüştük uzun uzun. Hep babamla ilgili bir kitap yapılması gerektiğini söylerdi Doğan. Son on yılda babamı gazetelere, televizyonlara çokça çıkardık, hakkında yazılar yazdım ama kitaba gelene kadar babam daha da büyük bir ameliyat daha geçirdi... Ardından karantinaydı, 65 yaş yasaklarıydı derken fikirler kendiliğinden rafa mı kalktı ne oldu bilmiyorum açıkçası. Sürgünün Ayıramadığı İki Dost: Yorgo ve Fehmi babamla ilgili yazdığım son yazı oldu.

İşte Hodan’ın Stavro Pastanesi günlerini öyle bir anlatmış ki Doğan Yarıcı, yıllardır konuştuğumuz şeyleri bir bir yazıya dökmüş sanki, tabii çok daha fazlasını araştırmış, kendini, damağını katmış, haldır haldır mutlulukla çalışmanın şevkini yuvarlana yuvarlana akıp giden sözcüklere aktarmış... Hani Hodan’ın yeni öğrendiği, alışmaya çalıştığı bu düzen tıpkı bizim Paskalya’larda maaile üç gün üç gece doğru düzgün uyumadan ama adrenalin sayesinde capcanlı ayakta durabildiğimiz zamana benzemiş.

“Bu işe ömrüm yetmeyecek diye düşündü. Dondurmasından drajesine, baklavasından kiraz şekerine her şeyi kendilerinin ürettiği bir pastaneydi Stavro. Karamela şekeriyse içlerinde en zoru. Şeklini hayal bile edemediği, adını söylemesi tadı kadar güzel, fakat akılda tutması bir o kadar zor nisuaz, trigona, adisebaba, patasu, kasato... Daha neler neler.”

Zaten düzenini, tarihini bildiğim bir işin bu kadar güzel, detaylı ve doğru anlatılmasından etkilenmiş, sayfalar arasında uçarken kalakaldım sonra bir anda:

“Tam yedi kez elden geçiriyordu, haftaları ayları gidiyordu şuncacık vişne likörlü çikolataya. Bu başka türlü yapılamaz mı? Yapılmaz! Senden başka yapmayı bilen var mı? Fehmi adında bir delikanlıdır. Bir tek o çocukta bu özen ve sabır var.”

Babamın adını, hem de hâlâ en ünlü olduğu çikolatasıyla yan yana görünce, yazının başında bahsettiğim şey oluverdi işte. Hüngür hüngür ağladım. Bu ince selam çakış, tarihiyle kültürüyle tam olması gereken yere bir roman karakteri olarak yerleşivermiş babam, Hodan’la hemen hemen aynı yaşta oluşları, aynı belaları yaşamışlıkları, yalnızlıkları, çocuk yaşta büyümek zorunda kalmışlıkları, birkaç senedir görmediğim Doğan’ı ve ailesini özlediğimi fark etmek... her şey ağlattı işte beni.

Her güzel şeyin sonu olduğu gibi Hodan’ın mutluluğu da Nazmiye anasının ona devlette iş bulmasıyla sona eriyor. Hayatının iplerini başkalarına bırakmaktan hiç vazgeçmeyen Hodan bir kez daha bambaşka yerlere sürükleniyor. Sonrasında severek evlendiği Sede’yle ziyaret ediyorlar Stavro Pastanesi’ni son kez çünkü 1974 yılında ellerinde bir bavulla ülkelerini terk etmek zorunda Rumlar. Öncesinde ‘70 darbesi, sonrasında ‘77 kanlı 1 Mayıs’ı, Hodan’ın tanıklık ettiklerinin sonu gelmiyor. Bu memlekette herhangi bir zamanda doğmuş herkes gibi...


Coğrafya kaderdir


Ve Hodan’ı romanın sonunda daha ellili yaşlarındayken, hastalıkla kuşatılmış bir dönemde, elinde fotoğraf albümüyle gördüğümüzde, tüm bu yaşanan travmatik olayları her fotoğrafla yeniden hatırlarken buluyoruz. İlk başta okurken fazla mı gelmiş bu kadar olay romana diye düşündüm açıkçası ama sonra bizim son yıllarda yaşadıklarımız geldi aklıma, vazgeçtim bu düşüncemden. Yine de bazı detaylar olmasa da olurmuş diyebilirim, Hodan’ın optalidon bağımlılığının, arkadaşı Abdullah’tan kopma sebebinin uzun uzun anlatılmasının, sonda fotoğraflara bakarken hatırlanan aile kavgalarının romana ve asıl çatışmaya pek de katkısı yok sanki. 

Yazım hem kişiselleşti hem fazlasıyla uzadı ama şunu eklemeden geçmeyeyim, Hodan’ın Kartal SSK’da çalışmaya başladığı zamanların saatli maarif takvminden alıntılanmış cümlelerle iç içe geçmiş bir teknikle anlatılması, romanın dil ve teknik açısından en iyi bölümlerinden biri. Tatavla neresi, Kartal neresi? Hodan nerede, hayalleri nerede? Bu tezat çok iyi işlenmiş.

Hodan’ın önce baba sonra anne travmasından dolayı hep bir eksikle geçen hayatını çektiği bir fotoğraf çok iyi özetliyor. Hatta albüme bakmaya başladığındaki ilk fotoğraf bu, Sede’nin yarım çıktığı bir fotoğraf: 

“İlkbahardı. Nevzat’ın verdiği Zenit makineyle, iyi anımsıyor, çektiği ilk fotoğraf bu. Beceremedi hiç, düzgün fotoğraflar çekemedi. Hepsi hayata baktığı gibi, tam ortalayamamış. Ya titrek, ya bir kenarından yakıcı ışık girmiş.” 

Bir insan kendi hayatını bundan daha iyi nasıl anlatır ki?

Hodan hem taşra hem kent romanı, hem politik hem bireysel. Doğan Yarıcı karakterini ilmek ilmek örmüş. Hodan’ın erginleşmeden olgunlaşmaya yaşadıkları, gördükleri, bildikleri derinlemesine araştırmanın, çalışmanın ürünü, bu her satırda belli oluyor. Ve asıl önemlisi aktarılanlar “bilgi” kokmuyor. 

İçinde babamın olduğu bir roman hakkında elbette nesnel olduğumu savunamam ama son dönemde okuduğum romanlar arasında içimi aydınlatan bir yere sahip oldu Hodan. Terk Edilmiş Sofralar’ın ikinci kitabını merakla bekliyorum.


                                                                                                                 Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı Ekim 2020 tarihinde Parşömen Sanal Fanzin'de yayınlanmıştır.


30 Nisan 2017 Pazar

Çocukluk, o gizli bahçe

Çocukluk, o gizli bahçe...
Çocukken en sevdiğim şey, eğer vakti varsa annemin yoksa ablamın kucağına ilişip kendimle ilgili sorular sormaktı. Bebekliğimden başlayıp anımsayamadığım üç dört yaşıma uzanan dönemle ilgili ne varsa bilmek istiyor, sorduğum sorularla herkesi bıktırıyordum. Şimdi bile hayal meyal hatırladığım bazı sahneler var sorduğum sorulara dair... Evden kimseyi bulamadıysam benle ilgilenen akrabalardan birine sırnaşıyor -çünkü itiraf etmeliyim ki oldukça sırnaşık bir çocuktum- “sonra ne yapmıştım, sonra ne demiştim” diye bitmez tükenmez sorularıma başlıyordum.
Ailenin son ferdi olduğum, üstüne üstlük babaannemin sarışınlık genlerini bir şekilde kaptığım için el üstünde tutulan, sevilen, şımartılan bir çocuk oldum. Ablamlar bazı yaptıklarımı çok hoş sözlerle anmasalar da kimseyi üzmeden büyüdüm de diyebilirim. Çocukluğuma ait anımsadığım net şeylerden biri benle kim oyun oynuyorsa o dönem en çok onu sevdiğim. Bu sevilen kişi sık sık değişiyordu çünkü büyükler çocuklarla oyun oynamayı pek sevmiyordu. Baba çalışıyordu ki babalar oyun oynamazdı, anne zaten misafirdi, yemekti, temizlikti hep meşguldü.
Kitap okudukça yıllar boyu normal sandığım bir olgunun -büyüklerin işleri vardır, çocuklar birbiriyle oynar- o kadar da normal olmadığını anlamaya başladım. Okuduğum Amerikan, İngiliz, İskandinav ve hatta Latin Amerika romanlarında, öykülerinde, tanık olduğum, şaşırdığım bir şeydi bütün ailenin toplanıp oyun oynaması, çocuklarla beraber bir şeyler yapması... Sınıfsal bir ayrımı da yoktu oyun oynamanın, çünkü en fakir aileler bile hiçbir şey yapamasa Noel'i, Paskalya'yı çocuklarla oyun oynama zamanına dönüştürüyordu. Düşünün ki dini bayramların çocuğu bu kadar merkeze koymasının dışında, Cadılar Bayramı diye tamamen çocuklara hitap eden eğlenceler yaratmış ülkelerden bahsediyorum.
İlk kez bir oyuncak müzesi gezdiğimde bu ayrım gözümde daha da netleşti. Toplum olarak hiçbir şeyi saklamamamızı geçelim, böyle bir oyuncak kültürümüz de yoktu. Burjuva ailelerin bebek evlerinden, porselen bebeklerinden söz etmek abes belki ama onun dışında orta sınıf için de yüzyılın başından beri bin bir çeşit oyuncak yapılmıştı başka memleketlerde. İstanbul gibi büyük bir kentte bile elimizde kalan Eyüp oyuncakçılarının yaptığı üç beş parça oyuncak, onun dışında evlerde kızlara dikilen bez bebekler, oğlanlara alınan meşin toplar, misketler...
Yine memleketin büyük bir kısmında o meşin topla, bez bebekle oynama yaşı da en fazla yedi sekizdir. Çünkü bizde çocuğun işi çok erken başlar, bırakın birey olarak saygı görmeyi, ilgilenilmeyi, hani neredeyse işe güce yardım etsin diye doğurulmuştur. Erkekler evin dışındaki işlere yardım eder, gerektiğinde çalıştırılırken, kızlar ev işi yapar, kardeş bakar, on yaşına geldiğinde birçok işte ustalaşmıştır bile.
Bu anlattıklarımın sosyolojik konular olduğunun farkındayım, az gelişmişlik, eğitimsizlik, dini inanç çok etkili ama işte o hep şikâyet ettiğimiz gerçek bariz bir biçimde karşımızda duruyor. Toplum olarak bireyleşme aşamasına geçemediğimizi, bu nedenle hep ergen davranışlar sergilediğimizi psikologlar ağız birliği etmişçesine tekrarlıyorlar. Edebiyattan yola çıkıp sosyolojiyle, psikolojiyle vardığımız nokta yine aynı: Yaşanamayan çocukluk, kendi çocuklarını bile başkalarının yanında sevmenin ayıp sayıldığı bir toplum, sonuçta büyüyemeyen insanlar...
Yazının başına dönersek çocukluğu hatırlamanın ya da hatırlamak istemenin mutlu, belki de en azından birey olunan bir çocuklukla ilgisi olduğunu düşünüyorum. O zaman kendimizden kaçmamız gerekmiyor çünkü. Yıllar içinde çocukluğu anlatan roman ve öykülere özel bir ilgi duyduğumu fark ettim. Hatırlamaya değer anılarla dolu bir çocukluk mutlaka edebiyata yansıyor. Geçmişi bir yapboz gibi parça parça anılarla kurmak, onu bir biçimde bugüne bağlamak ise her yazarın üstesinden gelebildiği bir şey değil.
Nasıl Amerikan edebiyatı bireysel bunalımları anlatmakta usta ise, İskandinav edebiyatı da çocukluk konusunda, o yılları tüm detayıyla, rengiyle, tadıyla, kokusuyla, dokusuyla, duygusuyla, hiçbir biçimde büyüklerin değer yargısını katmadan anlatabilmesiyle usta bence. Savaş döneminde geçen çocukluğu bile büyülü bir anlatıya dönüştüren Per Petterson ve At Çalmaya Gidiyoruz, yoksulluk içinde geçen çocukluğu anlatırken ormana yapılan ağaç evlerden, okunan çizgi romanlardan dem vuran Ralf Rothmann ve Genç Işık, babası öldükten sonra ortaya çıkan gayrimeşru kız kardeşe abilik yapan Finn’in anlatıldığı, ailecek oynanan Mikado oyunları, partiye dönüşen Noel ağacı süsleme detaylarıyla aklımda kalan Roy Jacobsen ve Harika Çocuk, bu konuda ilk aklıma gelen romanlar.
Edebiyatımızda çocukluk hep vardı, Füruzan'dan, Sabahattin Ali'den, Tezer Özlü'den biliyoruz ama anıların baskın olduğu, çocukluğun bir biçimde görünmez iplerle büyüklüğe bağlandığı romanları, öyküleri son yıllarda okumaya başladık. Ne de olsa ülkenin sosyolojik yapısının değişmeye başladığı yetmişler, seksenlerde doğanlar günümüzün genç yazarları sayılıyor. İlk olarak Ayfer Tunç ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’in adını anmak isterim. Anı türündeki bu kitap detayların, çocukluk sırlarının, unutmaya çalıştığımız saçma geleneklerin bile ne önemli olduğunu anımsattı bize. Ahmet Büke ve taşrada geçen çocukluğa hayran olduğumuz Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi serisi, Emrah Serbes’in arıza erkek çocukları ve Erken Kaybedenler, ilk aklıma gelenler.
Latin Amerika romanlarında örneklerini gördüğümüz tarzda, politik bir ortamda geçen çocukluğun anlatıldığı romanlara bir örnek ise Ece Temelkuran’ın Devir’i, fakat çarpıcı bir konuyu fazlaca detaya ve doğal olmayan çocuk diyaloglarına, düşüncelerine boğduğunu, bu nedenle de konuya yazık olduğunu söyleyebilirim. Doğallık, olduğu ya da olması gerektiği gibi anlatmak, duygusal aforizmalar yerine çarpıcı anlar, durumlarla okuru romanda yaşatmak sanırım çocukluğa değinen edebiyatla ilgili önemli noktalar. Politik baskılarla dolu bir ortamda geçen çocukluğun anlatıldığı Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları, okuduğun en iyi örneklerden biriydi.
Bu saydığım kitaplar öyle bir etkiliyor ki okuyanı, bir de bakıyorsunuz ki dakikalardır aynı sayfaya bakarken geçmişe dalmış gitmişsiniz... Çocukluk bir büyülü dünya, bir gizli bahçe... Bu bahçeye geri dönmek isteyenlerle "gözümüzü kapatıp en eski anımızı bulmaca" oyunu oynayalım mı?


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Oggito'da yayımlanmıştır.

9 Mart 2017 Perşembe

Hadi, Yarın Görüşürüz

Yazarların yazarı ilk kez Türkçede...
Yazılarımı takip edenler Jaguar Yayınları’nı çok beğendiğimi bilirler. Bu yayınevinden kötü bir şey okuma ihtimaliniz pek yoktur. O nedenle yeni kitaplarını alır ama hemen ama sonra illa okurum. Yeni çıkan ve farklı kapak tasarımıyla dikkatimi çeken Hadi, Yarın Görüşürüz’ü alır almaz okumaya başladım. İlk kez okuduğum William Maxwell, Amerikan edebiyatının pek çok ünlü ismine editörlük yapmış, aynı zamanda birçok ödülün de sahibi usta bir yazar.
1980’de yayımlanan, iki yıl sonra National Book Award’ı kazanan Hadi, Yarın Görüşürüz, 1920’li yılların başında işlenen bir cinayeti ve bu cinayete giden yolu anlatıyor. Bu doğrusal olmayan anlatım, yani en başta yaşanan trajediyi bilip sonra olayın öncesini okumamız aslında aynı yıllarda yayımlanan Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sini getiriyor akla, ama olayların dizilişi dışında hiçbir ortak noktaları yok.
Hadi, Yarın Görüşürüz’de anlatıcı önce çocukluğunun geçtiği yerde, Illinois’de yaşanan bir cinayeti ve taraflarını anımsar. Sonra yavaş yavaş kasabayı ve anlatıcıyı tanımaya başlarız. Adını bilmediğimiz anlatıcı Yas Dönemi başlıklı bölümde okura bu kitabı niçin yazdığını anlatır: “Eğer (1) katil tanıdığım birinin babası olmasaydı ve (2) daha sonra utandığım bir şey yapmamış olsaydım, hayatımda görmediğim bir ortakçının öldürülüşünü elli yıl sonra hatırlayacağımı pek sanmazdım. Bu anı yazısı -eğer bu yazıya anı yazısı diyebilirsek- bir laf kalabalığı, özür dilemenin nafile bir yolu aslında.” Böylelikle anlatmaya başlar; küçük bir kasabada bir bacağını araba tekerine kaptırmış abisi, sigorta satıcısı babası ve annesiyle çocukluk denen o güzel ve uzak ülkede yaşamaktadır, ta ki 1918’deki grip salgınında küçük kardeşinin doğumundan hemen sonra annesini kaybedene dek. Yazarın özyaşamından izler taşıyan bu geçmişin anlatımı, bir iç dökümü gibi devam eder. Babasının istediği gibi dışa dönük, oyunbaz bir erkek çocuk olmayan anlatıcının içe kapanması, kendine kurduğu küçük dünya, bu dünyaya bir süre sonra misafir olacak üvey annesi sırayla yerlerini alırlar. Babası tekrar evlendikten sonra taşınacakları evin inşası sırasında tanıştığı sessiz arkadaşı Cletus Smith, bu romanın yazılmasının sebebidir aslında. En başta anlatılan trajedide cinayeti işleyenin oğludur Cletus ve bu olaydan sonra da anlatıcının hayatından çıkmış gitmiştir.
Çocukluğu anımsamak acayiptir gerçekten de, tamamen sizin kurduğunuz, gerçek olup olmadığından hiçbir zaman emin olamayacağınız uzak bir masal dünyasıdır sanki. Bu nedenle çocukluğu anlatan romanları, öyküleri ayrı severim. Hayatınıza girenler, çıkanlar siliktir. Bugün büyüklerin travma yaşatacağını düşündüğü birçok şeyi sorunsuzca atlatır ve unutur çocuklar. Taşınma, okul değişikliği, bir anda gelen ve bir anda giden arkadaşlar... Kitabı okurken ilkokulda ansızın okulu bırakan, sonra ailecek Almanya’ya döndüğünü duyduğumuz bir sınıf arkadaşım geldi aklıma. Ve tabii sorular, ne olmuştu, ansızın dönemin ortasında niye gitmişlerdi? Çocuk dünyası bu sorularla dönmüyor, aklımıza geldiyse bile bir teneffüs sonra unutmuşuzdur herhalde, arayıp sorma inceliği ya da hatırşinaslık dediğimiz özellik pek de çocuklara özgü bir şey değil. Burada da anlatıcı yıllardır vicdanını rahatsız eden küçücük bir olaydan yola çıkıp bu "anı yazısını" yazar. Bu olay, ailesiyle taşındığı Chicago’da lise koridorunda Cletus’u görüp tanıyıp konuşmamasıdır. Bu anı, o konuşmama ânı, niye konuşmadığını kendisinin de bilemediği bu garip tutukluk aklından çıkmamıştır. Ve geçmişi araştırmaya başlar, elinde çok az şey vardır. Bir aldatma, bir cinayet, bir intihar. Bu üçgeni bir araya getirmek anlatıcının hayal gücüne ve anlatma ustalığına kalmıştır ki kitabın ikinci bölümü bu ustalığı sonuna kadar gözler önüne serer.
Kitap bölümsel olarak ikiye ayrılmıyor fakat anıdan kurmacaya geçerken William Maxwell anlatıcısı aracılığıyla okuru uyarıyor: “Eğer ileride okuyacağı gerçek ve hayal karışımının herhangi bir parçası okuyucuyu rahatsız edecek olursa, benden izin, bunu dikkate almayabilir. Eğer elimde gerçekler olsaydı seve seve onlara bağlı kalırdım. Okur aynı zamanda hatırı sayılır bir miktarda da hayal gücünü kullanmak zorunda kalacaktır. Bir masanın üzerine kapalı olarak yayılmış bir paket iskâmbil kâğıdı hayal etmeli okuyucu; sonra birini açmalıdır ama bu kupa sekizlisi veya karo valesi olmayacaktır, onun yerine Cletus’un geçmiş yaşamının sıradan bir on beş dakikası olacaktır.”
Ve ilk iskâmbil kâğıdıyla birlikte kurmacanın en can alıcı karakteri, Trixie’yi yaratır anlatıcı. Cletus’la çiftliğin köpeği Trixie arasındaki o acayip sevgi duygusallıktan olabildiğince uzak durmaya çalışılarak yazılmış bu romandaki en acıklı ilişki olacaktır. Çünkü anlatıcı gerektiğinde bir köpeğin zihninin nasıl çalıştığını gösterecektir; Trixie’nin evliliğini bitirmeye karar veren bir kadının çocuklarını da alıp gitmesini anlamamasını, en sevdiği insan Cletus gitmiş olsa da sonuna kadar sadakat göstererek Clarence’ı beklemesini, yeni sahibinin onun için hiçbir zaman “sahip” olmayacağını ve yaklaşmakta olan sonu...
Sonra yavaş yavaş etraftaki başka kişilerin kartları da açılır, Cletus’un yaşamı hakkında bilgi sahibi olmaya başlarız. Bu kez bir kurmaca içinde Cletus için önemli olan insanları bir bir tanır, doğrusal olmayan bir çizgide geçmişi ve bugünü öğreniriz. Olay önemli bir olay değil, hemen hemen her gün gazetelerde rastlayacağımız türden bir yasak aşk hikâyesi. Kardeş kadar yakın olan Lloyd Wilson’la Clarence Smith’in arkadaşlıklarının Lloyd’un Clarence’ın karısı Feyn’e âşık olmasıyla son bulması ve dağılan hayatlar. Anlatıcının yıllar sonra bu kurguyu hayal etmesinin de çok önemli bir tarafı yok. Evet, bir zamanlar kısa bir süreliğine iyi arkadaş olduğu çocuk bir trajedi yaşamış, kasabadan gitmiş, anlatıcı yıllar sonra başka bir şehirde lise koridorunda onla karşılaşmış ve konuşmamış. Hayatta vicdan azabı çektirecek öyle meseleler yaşıyoruz ki şu küçük olay bizi bu kitabın bunlar üzerine yazılmış olmasına inandırmayacak neredeyse. Oysa William Maxwell bu önemsiz olayı ele alarak büyük bir roman yaratmış. Burada asıl önemli olan o.
Yazar anlatıcının tavrını ustalıkla belirlemiş, ilk başlarda kendi çocukluğunu anlatırken kullandığı dil oldukça düz, duygusallıktan uzak bir dil. Hatta Çiğdem Erkal İpek’in usta çevirmenliğini çok iyi bildiğimden ilk bölümlerdeki kuru anlatıma şaşırdığımı söyleyebilirim. Oysa sonradan anladım ki bu kuru dil, öznel olmamaya çalışılarak aktarılan çocukluk anıları, anne kaybının yarattığı acının birkaç kısa cümleyle, uzatılmadan geçiştirilmesi, hepsi planlanarak yapılmış şeyler.
Oysa bize iskâmbil kâğıtlarından bahsettikten sonra bu metnin artık bir anı yazısı olmadığını, yaratılan, hayal edilen detaylar, duygularla müthiş bir kurmacaya imza atıldığını görüyoruz. Roman bittikten sonra ilk olarak yaratıcı yazı ve -bizdeki müfredatla mümkün değil tabii- edebiyat derslerinde okutulması gerektiğini düşündüm. Anlatıcı büyüdüğü kasabayı en başta tarihi ve kimliğiyle öne çıkarırken sonradan nasıl o atmosferi canlı bir biçimde hissettiriyor, kasaba halkını sınıfsal farkları, önyargılarıyla ete kemiğe büründürüyor, anılarından bahsederken kullandığı dili nasıl bir anda değiştirip daha duygusal bir tona geçiyor, anılarında ailesini mesafeli bir biçimde tanıtırken romanı kurduğu bölümde nasıl derinlikli karakterler yaratıyor, bizim katile de maktule de, âşıklara da bu aşkın mağdur ettiklerine de aynı anlayışı göstermemizi sağlıyor, satır satır incelenmeli. Açılan iskâmbil kâğıtlarıyla attığı ilmekleri nasıl birleştiriyor, sonucunu en baştan bildiğimiz trajediye giden yolun taşları nasıl döşeniyor, neredeyse bir yazarlık dersi vererek gösteriyor.
Herkese üzülüyor, herkese hak veriyoruz, en yakın arkadaşını öldüren Clarence’e bile, çünkü edebiyatın ve genel olarak sanatın en büyük mucizesi budur. Ama tüm olayların merkezinde yer alan Cletus, sonrasında ne olduğunu bilemediğimiz, anlatıcının vicdan azabıyla karşımıza çıkan Cletus, en unutulmayan karakter olacak bizim için. Ve arka kapakta Hadi, Yarın Görüşürüz’ün niçin “Okuyanın, bir gün tekrar okumak isteyeceği kitap.” olarak nitelendirildiğini anlayacağız. Çocukların kendi istekleri dışında maruz ve mecbur kaldıkları, bu düzenin böyle işliyor olması canımızı acıtacak. Cletus’un babasına annesiyle ilgili bir şey söyledikten sonra okkalı bir tokat yiyip ağlamadan, dudaklarını ısırarak inek sağmaya devam ettiği o ân mesela, bizim için unutulmaz olacak. Ve şu satırlar hiç aklımızdan çıklmayacak:
Onlar mı evin bir parçası, yoksa ev mi onların bir parçası sorusu, çocukların cevap vermeye hazır olmadıkları bir sorudur. Madem köpeği elinden aldınız, onu aldıktan sonra mutfağı da alın -akşam yemeği için pişen şeyin fırındaki kokusunu da. Sonra çamaşır gününün kokusunu, tahta askılarda kuruyan yünlülerin kokusunu. Küllerin kokusunu. Ocağın üzerinde için için kaynayan sabunun. Otlak çiti yanında bekleyen yaşlı, uslu atı alın. (...) Atların ahırını da alın -saman, toz, at sidiği ve terle lekenmiş eski derilerin kokusunu, açık kapının ardında uzanan sürülmüş tarlayı döven yağmuru. Tüm bunları alırsanız ona ne yapmış olursunuz? O kadar büyük bir yokluk karşısında ona eskisi gibi iyi bir oğlan olmaya devam etmesini söylemenin yararı ne?”
Jaguar Yayınları bugüne kadar Türkçeye niye çevrilmediğini anlamadığım William Maxwell'in diğer eserlerini de umarım yayımlar. John Cheever, Salinger, Nabokov gibi isimlere editörlük yapmış, yazarların yazarı olarak nitelendirilen Maxwell'in bu romanı gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Hadi, Yarın Görüşürüz
William Maxwell
çev: Çiğdem Erkal İpek   Jaguar Kitap, 2017, 155 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2017 sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...