8 Şubat 2016 Pazartesi

Kırlangıç Dönümü

Eski Türk filmlerinin tadı...
Kırlangıç Dönümü genç yazar Sinan Sülün'ün Karahindiba adlı öykü kitabından sonra ilk romanı. İletişim Yayınları'ndan çıkan kitabın kapağının hoş illüstrasyonu bile aslında okura nasıl bir roman okuyacağına dair ipucu veriyor. Suda yansıyan birbirine iyice yaklaşmış iki âşık, yerde ağaçlardan düşmüş yapraklar ve hepsinin merkezinde küçük bir kırlangıç... Bir film karesine benzeyen bu görüntü bizi çocukluğumuzda çokça izlediğimiz Türk filmlerine götürüyor ki roman da aynı tadı veriyor diyebilirim. Samimiyetini ve saflığını hâlâ aradığımız, bir döneme damgasını vurmuş '70'li yılların Yeşilçam sinemasından bir film izliyormuşum duygusuyla okudum kitabı, bittikten sonra ise aynı kekre tat, aynı kavuşamamış âşık hüznü, aynı kahreden dünya.
Sinan Sülün o içten ve alçakgönüllü atmosferi 2000'li yıllarda, İstanbul'da ve üstelik Nişantaşı'nda kurmayı ustalıkla başarmış diyebilirim. On sene hapiste haksız yere yatan orta hâlli bir ailenin dâhi çocuğu Ali'yle zengin bir aileden gelen Verda'nın kısa süren aşkı diye kabaca bahsedebiliriz olay örgüsünden.
Oldukça klişe diye tabir edebileceğimiz bu olay örgüsünü gayet aşina olduğumuz bir biçimde işliyor Sinan Sülün. Üçüncü şahsın her şeyi bilen bakış açısıyla anlatılan olaylar, tarih sırası da gözettiğinden hiçbir biçimde okuru zorlayacak bir roman değil. Hatta aşk romanları seven öğrencilerime rahatlıkla tavsiye edebileceğim, gençlerin çok seveceği bir kitap diyebilirim.
Romanda bu klasik akışı zaman zaman bozan tek şey Ali'nin rüyaları. Oldukça farklı, hatta çocukken otizmli sanılmış olan Ali, gördüğü işkenceler sonucu işlemediği suçu sahiplenmiş, yine de koğuş arkadaşları sayesinde yaşama sıkıca tutunmuş naif bir karakter. Suçsuz yere hapis yatmasının üzerine bir de Türkiye tarihinin utançlarından biri, Hayata Dönüş Operasyonu denk gelince psikiyatrik tedavi görerek akıl sağlığını korumaya çalışmış. Ona sonuna kadar destek çıkan anne saydığı ablası ve eniştesine, yalnız bırakmayan arkadaşlarına rağmen yaşadığı zor günler bilinçaltından rüyalarına süzülüyor ve Sinan Sülün bu rüyalarla aslında Ali'nin göründüğü kadar huzurlu olmadığını imliyor bize.
Ali'nin ilk görüşte âşık olduğu Verda ise geçmişte aldatılma acısı yaşamış, akademik kariyer yapmaya çalışan, apolitik ama vicdanlı bir Nişantaşı kadını. Kendi adıma Verda'nın dünyasına Ali'ninki kadar giremedim diyebilirim. Her ne kadar Verda o güne dek bihaber olduklarını yavaş yavaş öğrense ve anlasa, Ali'nin gecekondu mahallelerinde yaşayan arkadaşlarıyla tanışsa, devrimci bir mahallenin yardım kampanyasında gözaltına alınsa da, bir türlü ortama uyamama hâli var sanki.
Romanda Verda ve Ali'nin tanışmalarına vesile olan Başak karakteri ise kurgu ilerledikçe daha da işlevsizleşiyor, hatta değişmeye başlayan Verda'nın her gün onunla görüşmesi pek de mantıklı gelmiyor okura. Ailesinin Ali'ye tepkisini gayet sert karşılayıp onların sağladığı konfordan; evinden, arabasından bir celsede vazgeçen Verda, ilişkisini baştan beri onaylamayan apolitik Başak'la o steril hayatı daha fazla paylaşmaz gibi hissediyoruz ama öyle olmuyor. Başak işlevsiz bir biçimde Verda karakteriyle iç içe durmaya devam ediyor.
Sinan Sülün'ün klasik kurgunun dışına çıktığı 18. bölüm romanın en parlak bölümü gibi duruyor. Ali'yle Verda'nın aşklarının en güzel anlarının peş peşe, hızlıca, çarpıcı ara başlıklarla, yağmurun sağanak halinde yağması gibi anlatıldığı bu bölüm, genç bir yazardan beklediğim yaratıcılığın ve farklılığın yansıması diyebilirim.
Genç okurlarca romanın çok sevileceğini tahmin etmemin bir nedeni de çok yaygın bir biçimde kullanılan aforizmamsı cümleler, okura pek de tahmin şansı bırakmayan benzetmeler. “Aşk o an, iki göz bebeği arasındaki en kısa mesafeydi. Bir kelebeğin çiçeğe dokunuşu gibi sessizce eğildi. Kendini dudaklarının arasındaki boşluğa bıraktı. İki güzel ihtimal gibiydiler birbirlerinin hayatında. İhtimal gerçekleşti. (...) Kollarını Ali'nin boynuna doladı. Bakışları güneşte ısınmış bir su gibi parıltılarla doluydu. Verda elinden tuttu, yatak odasına götürdü. Ali büyülü bir ülkeden çıkıp geldi. Yeni açmış bir gül tüm yapraklarıyla titredi.”
Özellikle yeni kuşak yazarların daha farklı anlatım biçimleri denemeleri, klasik ve hatta artık eskimiş cümle tiplerinden vazgeçmeleri, karakterleri en içsel özellikleriyle anlatıcılara aktarmak yerine okurun çözmesini sağlamaları gerektiğini düşünüyorum. Onun dışında evet, çocukluğumuzun filmlerini izler gibi kolayca okuyoruz, duygulanıyoruz ama Türkçe edebiyatın okuru kolayca tavlayacak klişelerden, her şeyi aktaran anlatıcı kolaylığından çok, zoru ve yeniyi deneyen cesur yazarlara ihtiyacı var.
Sinan Sülün yaşadığımız kirli çağda pek de bulamadığımız temiz duygular, birbirine sıkıca kenetlenmiş aile gibi ruhsal ihtiyaçların anlatımına öncelik vermiş. Bunun üstesinden başarıyla geldiğini söyleyebilirim. Özellikle 1 Mayıs Mahallesi'nden bahsetmesi, Hayata Dönüş'ün kirli yüzünü anlatması ve kısacık bir paragrafta Ali İsmail'e gönderme yapması okuru gülümseten, okura iyi gelen ayrıntılar. Umarım bir sonraki kitabında biz okurları biraz daha fazla zorlar.

Banu Yıldıran Genç
Sinan Sülün, Kırlangıç Dönümü, İletişim Yayınları, 2015, 257 s.

* Bu yazı Notos'un 56. sayısında yayımlanmıştır.


2 Şubat 2016 Salı

Berlin Noir

1936'dan 1947'ye Bir Almanya Panoraması...
Alfa Yayınları özellikle polisiye serileriyle 2015 yılına hızlı bir giriş yaptı. Yılı bitirmeden önce Philip Kerr'in Dedektif Bernie Günther serisini okumaya karar verdim. Şu ana kadar sekiz kitabı yayımlanan serinin ilk üçü Berlin Noir olarak geçiyor.
Gündemin, ölümlerin altında boğulduğumuz şu günlerde biraz kafamı dağıtayım, hafifleyeyim diye başladığım bu polisiye serisi bırakın hafiflemeyi daha da daralmama, hatta bazen soluksuz kalmama neden oldu aslında. İlk kitap Mart Menekşeleri, 1936 yılında Berlin'de geçiyor. Ana karakter Bernie Günther bir dönem polislik yapmış, Nazi Partisi'nin iktidarıyla birçok şeyin değişeceğini öngördüğünden istifa edip dedektif olmuş, vicdanlı, iyi bir adam. Çok gençken İspanyol gribinden öldüğünü öğrendiğimiz karısından başka ailesine dair hiçbir şey bilmiyoruz.
Ünlü işadamı Hermann Six'in Günther'i, kızı ve damadının ölümünü ve kasadan çalınan mücevherleri araştırması için tutmasıyla başlayan Mart Menekşeleri, adını Nazi Partisi'nin başına Hitler geçtikten sonra partiye çıkarları için katılanlardan alıyor. Kitabın adının politikliğinden de anlayacağımız gibi, silah zoruyla götürüldüğü evde işi kabul etmekten başka pek de şansı olmayan Günther, ölümleri araştırdıkça bunun hırsızlıktan çok politik kirli işlerle ilgili olduğunu fark ediyor.
Philip Kerr'in çok iyi bir araştırmacı olduğu yazdıklarından belli, birçoğu gerçeğe dayanan olayların dizilişini, nedenselliğini araya polisiye unsurlar katarak anlatıyor. Bu nedenle romanları “whodunit” (kim yaptı) polisiyelerinden daha çok Dashiel Hammett, Raymond Chandler tarzı kara polisiye sayılabilir. Şu farkla ki, burada anlatılan Amerika'nın ahlaki çöküntüsü değil, Almanya'nın siyasi ve ahlaki çöküşü. Kerr, dedektifi Bernie Günther karakterinde de kara polisiyecilere selam gönderiyor aslında. Güzel kadınların hayır diyemediği, bol sigara-içki denizlerinde yüzen, kafasına bolca darbe alıp kendini bilmediği yerlerde bulan, “Kapıcı yaşı geçmiş ve kullanılmayan maden kuyusuna dönmüş bir fahişeydi.” gibi döneminin klişe erkek laflarını bol kullanan bir dedektif Günther.
Yazının başında belirttiğim üzere okudukça kalbimin sıkışmasına sebep olan ise Kerr'in ayrıntılı dönem betimlemeleri ve Almanya'da faşizme giden yolun taşlarının nasıl döşendiğiydi. Mart 1933 seçimlerinde Hitler'in galip gelmesinden sonra herkesin yavaş yavaş değişen politik görüşleri, 1934'te işsizlikle mücadele yöntemi olarak kadınların işten çıkarılıp boşalan yerlere erkeklerin geçirilmesi, 1936'da Almanya'da büyüyen şeylerin sadece otoban inşaatı, muhbirlik ve polislik olması, sokakta sigara içen bir kadına herhangi bir Alman'ın yaklaşıp kadınlığın kutsallığı, yerinin kocası ve çocuklarının yanı olması, ahlaklı yeni nesiller yetiştirmesi gerektiği konusunda ahkâm kesmesi... Bunların dışında rehinci dükkânlarının önünde eşyalarını, kuyumcuların önünde mücevherlerini satmaya çalışan ve tabii ki üç kuruş teklif edilen yaşlı Yahudiler, yurt dışına çıkmaya çalışıp reddedilen Yahudiler, Nuremberg Kanunlarıyla kitap satması yasaklanan Yahudiler... diye uzayıp giden kahredici bir liste daha var.
Philip Kerr okuyucusunu şaşırtmayı seven bir yazar, bu nedenle her kitabın sonunda tam “bitti” diyecekken, yaşananların sandığımızdan çok daha kötü olduğunu anımsatacak detaylar veriyor. Mart Menekşeleri'nin finalindeki Dachau kampını unutmak pek kolay olmayacak.

Dachau'da, oradaki mahkûm kadınların doğurduğu birkaç çocuk vardı. Bazıları kamptan başka bir hayat bilmiyordu. Mendelssohn yataklardan birinin altında bacağı kırık bir çocuk saklıyordu. Çocuk hapishanenin taş ocağında oynarken düşmüştü ve SS onu aramaya geldiğinde üç gündür bacağı tahtalara sarılmış orada yatıyordu. SS'i görünce o kadar korkmuştu ki dilini yutup boğularak öldü.
Ölen çocuğun annesi onu görmeye gelip kötü haberi aldığında Mendelssohn tam bir profesyonel gibi davrandı. Ama daha sonra kadın gittiğinde onun kendi kendine sessizce ağladığını işittim. Artık hiçbir şey beni şaşırtmıyordu. Sanki muazzam bir deprem geçirdiği için yolların artık düz, binaların da dik olmadığı, çivisi çıkmış bir dünyada yaşamaya alışmıştım.”


Berlin Noir'in ikinci kitabı, Solgun Suçlu. Bu kez 1938 yazındayız ve başlarında bir delinin olduğunu düşünen ama kimseye söylemeyen Almanlar Münih Konferansı'nın sonucunu beklemekte ve içten içe İngilizlerin bu savaşa izin vermeyeceğini ummaktadırlar. Geçen iki yılda eski bir polis arkadaşıyla ortak olan Bernie Günther, ortağının ölümüyle kendisini yine karışık bir davada bulur. Vahşice öldürüldükleri aylardır halktan gizlenen Alman genç kızlarla ilgili davada bir türlü yol alamayan gizli polis de işin içindedir. Üst düzey bir SS olan Reinhard Heydrich bunları çözmesi için Günther'e sunar ve dedektifin kimsenin boyunduruğu altında çalışmamak adına istediği komiser rütbesini vermeyi kabul eder.
Hayatına ikinci kez resmi bir polis olarak devam eden Bernie Günther bu kez daha büyük bir komploya çekildiğini bilir. İşin içinde parası parti tarafından kullanıldığı için eşcinsel olmasına rağmen “pembe üçgen”le damgalanıp hapse atılmayan bir dergi sahibi ve Almanlara uygun psikiyatri teknikleriyle ünlenen psikiyatrist sevgilisi vardır. Bu bilimin babası sayılabilecek Freud'un Yahudi olması sebebiyle kendilerine başka bir şey bulmak durumunda olan Almanlar, psikanalizin sadece seksle kafasını bozmuş Yahudiler için olduğunu, oysa Almanların sorunlarının çözümünün psikoterapi olacağı varsayımıyla kendilerini ve hastaları kandırmaktadır.
Bernie, kısa sürede genç kızların ayine benzer biçimlerle öldürüldüğünü, bunun da Yahudi düşmanı gazeteler tarafından Yahudilere mal edileceğini keşfeder. Küçük şehirlerde yavaş yavaş başlayan sinagog yangınlarını körükleyen nefret daha başkente ulaşmamıştır ve amaç, hedef göstererek ulaşmasını sağlamaktır. Bu davayı çözmek, suçluları bulmak, hatta kraldan çok kralcıların partiye verdiği zarardan bıkmış Heydrich'in yardımlarıyla cezalandırılmalarını sağlamak bile yaklaşan kötülüğü engelleyemeyecektir. Ok yaydan çıkmış, Yahudiler kesin bir biçimde topun ağzına konmuş, “tesadüf” eseri genç bir fanatik Yahudi Paris'te Alman diplomatı öldürmüştür.
Philip Kerr yine romanını çarpıcı bir biçimde bitirirken, hiçbir zaman akıllardan çıkmayacak bir Kristal Gece betimlemesi yapıyor. Bernie Günther pisi pisine öldürülen ortağının Yahudi düşmanı bir faşiste dönüşen oğluna mı, kurukafalı yüzükler, hançerler, kılıçlarla törenler düzenleyecek kadar delirmiş SS subaylarına mı, bu oyuna kolaylıkla gelen, Yahudi malları üzerinde tepinen Almanlara mı, aşkta hep kaybeden olmasına mı üzülsün, insan bilemiyor.

Alman halkının öfkesinin kendiliğinden ifadesi.” Radyo böyle söylüyordu. Camların kırıldığını ve sokaklarda yankılanan küfürleri duyduğum, yanan binaların duman kokusunu aldığım bir gece. Utançtan evden çıkmıyordum. Bu olanları asla unutabileceğimi sanmıyorum. 1933'ten beri kırık vitrin camları bütün Yahudi işletmeler için mesleki tehlikeydi, gamalı haç veya uzun çizme gibi Nazizmle eş anlamlıydı. Ama bu kez her şey çok farklıydı, birkaç sarhoş SA haydutunun rastgele vandalizminden çok daha sistemli bir şey söz konusuydu. Her yerde cam kırıkları vardı. Sanki huysuz bir kristal prensi öfke nöbeti sırasında devasa, buzdan bir yapbozu yeryüzüne fırlatmıştı. S-Bahn demiryoluna yakın yerdeki sinagog hâlâ dumanı tüten, içi boşaltılmış, kirişleri ve duvarları kararmış bir harabe gibi duruyordu.

Serinin üçüncü kitabı Alman Usulü Bir Ağıt, okuru tam dokuz yıl sonraya, savaşın bittiği, her yerin yıkıntılarla dolduğu, açlık ve sefaletin hüküm sürdüğü, ülkenin her bölgesinin başka bir ülke tarafından ablukaya alındığı, 1947 yılının Berlin'ine götürüyor. Gıdasızlıktan zayıflamış, artık ofis olarak da kullandığı soğuk evinde titreyerek karısını bekleyen bir özel dedektif, Bernie Günther. Olmaz dediği her şeyin olduğunu görmüş bir harabe. Bu kez polislik günlerinden bir arkadaşına yardım için Viyana'ya gidecektir. Bir Amerikan askerini öldürmekle suçlanan arkadaşı, Bernie'nin onu kurtaracağına emindir. Bernie her zamanki gibi araştırdıkça dibe batacak, öğrendikleri hayatını tehlikeye atacaktır.
Ülkeyi önce deliliğe, sonra savaşa sürükleyen Nazi Partisi'nin ileri gelenlerinin gayet akıllıca yöntemlerle yok olmaları, kendilerini ölmüş gibi gösterip Latin Amerika başta olmak üzere birçok ülkeye kaçmaları değildir sadece söz konusu olan. Almanya'ya düzen ve demokrasi getireceği vaatlerine karşın Amerika, eski üst düzey SS'leri casusluk becerileri için himayelerine almakta, gizlice kullanmaktadır. Tüm bunların karşısında Rusya Almanya'dan geri kalanı yakıp yıkmaktadır. İngiltere ve Fransa ise ne koparırız mantığıyla küçük birer piyona dönüşmüştür. Bu ortamda Bernie'nin önceliği bir şeyleri çözebilmekten çok, canını kurtarmak olacaktır.

Ve sonra, taburcu olmadan birkaç gün önce ne olduğu mide bulandırıcı bir farkındalıkla kafama dank etti. Alman olduğum için bu Amerikalılar benden korkuyordu. Ve gözlerinde hep şu soru vardı: bunun olmasına nasıl izin verebildin? Böyle bir şeyin sürmesine nasıl izin verebildin?
Belki en az bir kuşak boyunca, başka uluslar gözlerimizin içine bakarken yüreklerinde hep aynı sorulmamış soru olacaktı.

Bu kitaplar, kötülerin cezalanmadığı, bir şekilde yine yollarını bulduğu, inançlıları ilahi adalet kavramına, inançsızları ise mutsuzluğa ve umutsuzluğa iten bu düzenin hiç ama hiç değişmeyeceğini bir kez daha anımsattı bana. Anlatılanların kısa cumhuriyet tarihinde yaşamış olduğumuz günlere benzerliğinden daha korkuncu, yaşamakta olduğumuz günlere benzerliği... İngiliz yazar Philip Kerr bu kötücül çağı detaylı bir biçimde araştırmış ve gerçekleri kurguyla ustaca kaynaştırmış. Avrupa'nın bizden farkı ne kadar da olsa yaptıklarıyla yüzleşiyor olması ya da yüzleşenlerin sayısının bu topraklara oranla fazlalığı. Bizse yüzleşilmeyi bekleyenlerin üstüne yeni dertler katmaktan başka bir şey yapmıyoruz.
Kısa aralıklarla yayımlanan bu romanların biraz hızlıca çevrilmiş olduğu bazen göze çarpıyor, seri umarım daha dikkatli bir editoryal çalışmadan geçerek yayımlanmaya devam eder. Bir de küçük öneri: Romanlarda sıkça geçen Kripo, Sipo, Alex, Gestapo, Orpo, M2 gibi terimlerin dipnotlarla açıklanması, okurun çok işine yarayacaktır.

Banu Yıldıran Genç

Philip Kerr Çev: Zeliha Babayiğit
Alfa Yayınları
Mart Menekşeleri
Solgun Suçlu
Alman Usulü Bir Ağıt

*Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2016 sayısında yayımlanmıştır.



3 Aralık 2015 Perşembe

Tuhaf Şeyler Oluyor

Birtakım tuhaflıklar...
Fantastik edebiyat tam benim harcım olmasa da “tuhaf” şeyler okumaya bayılıyorum. Aylak Kitap geçen sene okuyup unutamadığım Zeplin'den sonra yine farklı bir kitap yayımladı. Kelly Link'in yazdığı Tuhaf Şeyler Oluyor, sözlü edebiyattan, masallardan, destanlardan, söylencelerden beslenen öykülerden oluşuyor, tüm öykülerin ortak yönü bilimkurgu ya da fantastik edebiyat olmaktan çok, tuhaflıklar barındırmaları diyebiliriz. Arka kapağında Karen Russell'dan alıntılanan söz aslında tam da bunu ifade edebilecek nitelikte: “Kelly Link'in hiçbir tarza sığmayan eserini sınıflandırmak zorunda olan biçare kütüphanecilere üzülüyorum.”
Ölünce gittiği ve neresi olduğunu bilmediği araf misali bir yerden, adını unuttuğu karısına durmadan mektuplar yazan bir adam; takma bacaklı anne ve takma burunlu babası, bir de arada bir köpek gövdesine bürünme ihtimali olan, dünyalar güzeli bir genç kızın aşkı uğruna tuhaflığa alışan delikanlı; anne ve babasından uzakta, mutsuz, yalnız, eşyaları dokunmadan hareket ettirip uçabilen kız çocuğu... Öykü kahramanları Kelly Link'in eşsiz hayal gücünü ve yaratıcılığını türlü biçimlerde ortaya koymakta. Yine tüm öyküler, tuhaflıklarının yanında, okurda merhamet uyandıracak, içini birkaç yerde cız ettirecek duygusal anlar da içermekte.
Gotik edebiyat örneği olan Uzman Şapkası'nda, anneleri 282 gün önce ölmüş olan 10 yaşındaki tek yumurta ikizleri Claire ve Samantha, babalarıyla birlikte Sekiz Bacalar adı verilen eski bir eve yaşamaya gelirler. Gotik denince perili ev, hayaletler, garip olaylar olmazsa olmaz, Kelly Link öyküde bunları yerinde ve ustaca veriyor, hatta okuru bayağı tedirgin ediyor. Bütün bunların yanında anneleri 282 gün önce ölen ikizlerin 274 gündür “hadi ölü numarası yapalım” oyunu oynamaları, onlarla pek de ilgilenmeyen babalarının öğleden sonra yaptığı yürüyüşlerin süresinin ve yanına aldığı içki miktarının günbegün artması gibi yalnızlığın ve çaresizliğin okura hissettirildiği satırlar, öyküyü klasik gotik edebiyattan ayıran yönler.
Tuhaf Şeyler Oluyor'un sözlü edebiyattan beslendiğini söylemiştim, Antik Yunan mitolojisinden, özellikle Orfeus ve Ölüler Ülkesi mitinden esinlenen Uçuş Dersleri öyküsünde dikkatli bir okur “Paris'in yargısı”ndaki altın elmanın bir benzerinin öyküde rüyada görülen golf topu olarak belirdiğini fark edebilir. Kelly Link çoğu öyküsünde ince göndermelerle, bazen bulmacalar, hayal ve rüyalarla okuru zorlamayı, metinlerarası ilişkiler kurmayı seviyor. Vampir hikâyelerinden yola çıkılmış Hayatta Kalanlar Balosu ya da Donner'ın Partisi, Külkedisi masalından esinlenilmiş ve bir yerlerinde Filipinler'in eski diktatörünün karısı Imelda Marcos'a bile rastlayabileceğiniz Ayakkabı ve Evlilik, Karlar Kraliçesi masalını çok hoş bir kadın hikâyesine dönüştürmüş Karlar Kraliçesiyle Yolculuk, geleneksel edebiyatla modern edebiyatın hoş bir birleşimi sayılabilir.
Karlar Kraliçesiyle Yolculuk'un kahramanı Gerda, çocukluk aşkı Kay'la birlikte yaşayan, biraz kilolu sayılabilecek bir anti-masal kahramanı aslında. Sevgilisinin Karlar Kraliçesi tarafından kaçırıldığını öğrenip de peşine düşen Gerda'nın yolculuğu bildiğimiz masallardan farklı. Hanlarda gecelerken kendisini koruyan muhafızlarla yatan Gerda, Kay'ın peşinden Uyuyan Güzel'i ziyaret ettiğinde, onun da Kay'la yattığını öğreniyor! En sonunda Karlar Kraliçesi'ni bulduğunda Kay'ın pek de matah biri olmadığını çoktan fark etmiş durumdadır. Kelly Link zaten öykü boyunca Gerda'ya masallarda fedakârlık yapan kadınları sorgulatmıştır: “Hayır, cidden, bir düşün. Aşk için kuyruğunu feda edip yerine iki bacakla iki ayak alan küçük denizkızını düşün. Her adımında bıçaklar üstünde yürüyordu sanki. Peki bu ona ne kazandırdı? Bu soruyu laf olsun diye soruyoruz elbette. Bir de şu güzel, kırmızı dans ayakkabılarını giyen kız var. Oduncu, ayaklarını baltayla kesmek zorunda kaldı. Külkedisi'nin iki üvey ablası ayak parmaklarını kesti...” Bu sorgulamalardan sonra öykü gelenekselden moderne hızlı ve etkili bir biçimde evriliyor.
Kitabın uzun öykülerinden biri olan Louise'in Hayaleti de değinilmesi gerekilen öykülerden. Çocukluklarından beri ayrılmaz iki dost olan Louise ve Louise'in hikâyesi anlatılan. Aynı ismi taşıyan arkadaşların, birbirini tamamlamanın, bazen araya girenlerin hikâyesi... Louise'lerden birinin kendini küçükken köpek sanan kızı Anna, bu öyküdeki tuhaflıkların ilki. En iyi arkadaşın çocuğu çok sevilir, diye bir kural yok ama diğer Louise'in Anna'da hiç hazzetmemesi de tuhaflık sayılabilir. Sonra evde yaşayan hayaletler var, önce insan boyutunda olup sonra küçülen, hatta gidince özlenen hayaletler... Yazar tüm bu tuhaflıklarla beraber insana dair en acı duyguları öyle ustalıkla serpiştirmiş ki araya, evli ve karşısındakine değer vermeyen erkekle sırf yalnızlıktan kaçabilmek için birlikte olmak, alzheimer'lı anneye sürekli kendini, öz çocuğunu hatırlatmak zorunda olmak, en yakınını kaybetmek, bu kayıpla baş etmeye çalışmak... bunlardan bazıları. Louise'in Hayaleti, okuru aynı anda hem gülümsetip hem hüzünlendirmeyi başaran sıcacık bir dostluk öyküsü.
Kelly Link'in eşsiz hayalgücü ve sürekli sezdirdiği “kızkardeşlik” duygusu, ne çevirse okurum diyebileceğim bir çevirmen olan Seda Çıngay'ın usta ve doğal çevirisi, bu tuhaf kitabı 'okunması gerekenler' kategorisine sokuyor.


Banu Yıldıran Genç

Tuhaf Şeyler Oluyor, Kelly Link
Çev: Seda Çıngay Aylak Kitap

Ekim 2015, 272 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

30 Kasım 2015 Pazartesi

En Çok Onu Sevdim

Yıkılan evler, atılan eşyalar...
Ne zamandır beklediğim bir şeydi büyük şehirlerde yaşamımızı cehennem azabına çeviren “kentsel dönüşüm” hakkında bir şeyler okumak. Neyse ki bir yazar, hem de mimar olan bir yazar bu ruhsuz dönüşümü kurgunun merkezine alan bir roman yazdı da, yalnız olmadığımı hissettim. Gamze Güller iki öykü kitabından sonra ilk romanı En Çok Onu Sevdim'de günlük rutinlerimizde kaybettiğimiz ince duygularla okurun kalbine giden yolu kolayca bulabiliyor.
İncecik bir kitap En Çok Onu Sevdim. Uzun zamandır birlikte olan Asuman ve Mete'nin süper lüks bir siteden alacakları daireyi görmeyi gitmesiyle başlayan romanda, site – apartman – mahalle gibi kavramların sorgulanacağını Asuman'ın düşündükleri aracılığıyla hemen hissedebiliyor okur.
Asuman bütün korkunçlukları, çirkinlikleri, kiri pasağıyla bu evi kirletmeye gelmiş gibi hissetti kendini. Yalnızca fotoğrafı çekilmesi için tasarlanmış, insanı dışlayan, dekor bir ev. Bu evin onun hikâyesine ihtiyacı yoktu. Tam tersine onu dışarıda tutmak için kapı dışına itmeye çalışıyordu.”
Asuman ve Mete'nin süper lüks dairenin teslim tarihini beklerken iki kira ödememek için Ankara'nın eski mahallelerinden birinde bütçelerine uygun geçici bir ev kiralaması, romanın belkemiğini oluşturuyor diyebiliriz. Gömme dolaplarıyla, parkeleriyle, topuzlu kapı kolları, vitraylı camlarıyla 1950'lerden kalma seçkin evlerden biridir bu. Geçen zamana karşı koyamamış, yenilenememiş, eski ve köhne bir hâl almıştır. Asuman daha görür görmez çarpıldığı bu daireyi sahiplenir. Öyle ki roman iki koldan ilerler: Asuman'ın “ev”le arasında her geçen gün büyüyen uyum, Asuman'ın Mete'yle arasında her geçen gün büyüyen uçurum.
Asuman, evi sevdikçe ev de onu sever, Mete ise eskilikten, köhnelikten şikâyet ettikçe evde terslikler yaşar. Tanrı anlatıcı her şeyi Asuman'ın gözünden anlattığı için hızla ilerleyen olaylarda hep onun tarafında olur okur. Mete ne kadar da bencil bir “yuppi” olmuştur böyle, Asuman'ı neden kimse anlamaz, eski ve güzel nesnelere değer veren kalmamış mıdır, gibi sorularla ilerleyen okur, Asuman'ın yaşamının hızla savruluşuna tanıklık etmektedir.
Evde hiç kapı yoktu neredeyse. Hepsi çıkarılmış, ahşap kemerli kasalarla çerçevelenmişti. Odalar birbirinin içine akıyordu. Bu akışkanlığı seviyordu Asuman. Durduğu her yerde, evin geri kalanını da hissedebiliyordu. Bütün odalar birbirinin parçasıydı. Zemin kaplaması kesintiye uğramadan sürüyordu ayaklarının altında. Evin tam kalbinde durduğunda oraya ait hissediyordu kendini. Odalardan biri, o evin çıkarılamaz, değiştirilemez parçası gibiydi.”
Gamze Güller belli ki mimarlığının da kendisine kattığı detaycı gözlemleri ve ince duyarlığı sayesinde okuru da Asuman'la beraber bu eski evin hayranı durumuna getirecek denli usta bir anlatıcı. Çiftin kopuşunu usul usul ama şüpheye yer bırakmayacak biçimde aktarıyor. Asuman'ın ruhunda kopan fırtınaları, ilişkisinin geldiği durumun verdiği acıyı teselli edecek tek şey durumuna geldiğinde “ev”, okur aslında yaşanan sürecin çok da mantıklı olmadığını idrak etmeye başlıyor. Anlatıcının tamamen Asuman'ın tarafında olduğu roman sonlara doğru okuru ters köşeye yatırarak nesnel bir bakışa yöneliyor. Ve o zaman okur Asuman'ın ne zaman bu kadar değiştiğini, ilişkinin başında Mete'de ne bulduğunu sormaya başlıyor kendine.
Bana biraz da rahmetli Cahide Birgül'ü anımsatan bir biçimde sürprizli bir kurguya sahip En Çok Onu Sevdim. Gamze Güller bu kurguya Asuman'ın duygularını da, eski bir evin yaşanmışlığını da, bir kentin değişmemesi gereken dokusunu da ustaca yerleştirmiş. Bazı terimlerde yazarın mesleği fazlaca hissedilse de bu okuru çok rahatsız etmiyor.
İçeri girerlerken Bayram'ın sindiği ağacın arkasından onlara baktığını biliyordu. Ve birkaç gün sonra, alttaki dairelerden birine buradan tırmanarak hırsız girdiği için erik ağacını kesmekten beter edip budayacaklarını.” Doğrusal bir zaman akışına sahip romanda bunun kesildiği tek yer bu alıntıda anlatıcının önceden ağacın kesileceğini bildirdiği yer. Romanın kurgusunda ve anlatıcının tavrında bu geçişe pek de gerek yokmuş denebilir, çünkü ağacın kesilmesinden olay ânı geldiğinde de bahsediliyor.
Romanda mekân-insan ilişkisinden başka birbirine karşı açık olamayan iki sevgilinin ilişkisi, mecburiyetten yapılan iş arkadaşlığı, apartmanlarda yeni ve kiracı olanla eski ve ev sahibi olanın gergin komşuluğu, emekli asker tadındaki yöneticilerle her fırsatta aşağılanan kapıcıların alt-üst ilişkisi gibi yaşama dair birçok ilişki okurun gözleri önüne serilmekte. Yazarın çok fazla anlatmadan, birkaç detayla, birkaç sözcükle bu ilişkileri betimlemesi öykücülükten geldiğinin en güzel kanıtlarından biri.
Zevkle okunan, eşyalara bir başka gözle bakmayı sağlayan, akıcı dili, farklı kurgusuyla okunmaya değecek bir roman En Çok Onu Sevdim.

Banu Yıldıran Genç


Gamze Güller, En Çok Onu Sevdim, İletişim Yayınları, 131 s.
* Bu yazı Notos'un 55. sayısında yayımlanmıştır.

5 Kasım 2015 Perşembe

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz

Yıllar sonra gelen bir ilk roman
Semih Gümüş'ün romanını “yeni çıkanlar” listesinde gördüğümde birçok okur gibi ben de şaşırdım. Tabii ki hemen okudum. Bugüne dek, tanıdığım bir yazarın kitabı hakkında yazmadığım için bu yazıyı yazsam mı yazmasam mı emin değildim, ya beğenmezsem, objektif olamazsam diyordum... Neyse ki romanın daha ortalarında bu kuşkularım uçtu gitti, Semih Gümüş tanıdığım Semih Abi olmaktan çıkıp yepyeni bir yazar oldu benim için.
Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, iki yönüyle farklı bir roman. Öncelikle, doğanın bu denli anlatının içinde yer alması, çok de alışık olduğumuz bir şey değil. Yaşadığı zor yılı ardında bırakmak için evini, karısını terk edip bir Ege kasabasına giden Sinan'ın hikâyesi anlatılan, bu hikâyenin en önemli kahramanlarından biri de her şeyiyle doğa; başta zeytin ağaçları, türlü türlü kuşlar, deniz, yılanlar, meyve bahçeleri, köpekler...
Sinan politik sebeplerle atıldığı zindanda yaşadıklarının üstesinden gelmeye çalışırken bir yandan da doğa-insan ilişkisinin nasıl bu hâle geldiğini sorgular roman boyunca. Taşındığı kasabada yolu kapatıyor diye kadim zeytin ağaçlarını kestiren yazlıkçılar da vardır, doğru düzgün meyveyle sebzeyle ilgilenmeyen, zeytinliklerine bile bakmayan köylüler de... Temiz havası, maviliklerin ortasındaki adası, kutsal ağaçları, sabahı güzelleştiren bülbülleri, akşam ziyaretlerine gelen baykuşlarıyla bir armağandır bu kasaba insana. Oysa insan, nedense doğadaki her şeyin sahibi ve en akıllısı olduğu yanılgısıya bu armağanları hora kullanmaktadır. Sinan yaşadığı cehennemden doğayla çıkabileceğini düşünür, doğa sağaltır, umut verir ona. “Tek tek almıştı yaprakların tozlarını, parlatmış, bozulanları koparıp toplamış, dallarını sıvazlayıp temizlemiş, düzenli sulayarak canlarına can katmıştı. Beni burada en çok bu ağaçlar getiriyor kendime. Ben onların meyvelerini de alırım, yaparım bunu da. Narlarım benim, derim onlara, şeftalilerim, kayısılarım.”
Belki de kentte yaşıyor olmak bu denli duyarlı yapıyor insanı doğaya karşı, Sinan kasabalıyla kaynaşmaya çalıştığı her an doğaya bakıştaki farklılığın duvarına toslayıp duruyor. Armağanlarının değerini bilmeyen bu insanlar cahil mi kurnaz mı, karar veremiyor. Neyin ne olduğunun anlaşılabilmesi için ise kasabada neden hiç köpek olmadığı sorusunun sorulması gerekiyor romanda.
Romanın ikinci farklı yönü ise 70'lerden, 80'lerden beri yazılan işkence romanlarında olmayanı anlatmak diyebilirim. İşkencelerde neler yapıldığını maalesef hepimiz fazlasıyla biliyoruz, bunun edebiyata yansımasını da uzun süredir görüyoruz. Nedense kadınlara yapılan cinsel tacizleri, tecavüzleri, bunun yaşamlara nasıl yansıdığını çokça okuduk, belki de çoğunu kadın yazarlar cesurca yazdığından. Oysa biliyoruz ki yaşanan cinsel şiddet sadece kadına yönelik değil, romanlarda diğer tüm işkence yöntemlerini, elektrikleri, suları sıkça okumamıza rağmen, erkeğe yönelik taciz ve tecavüzleri dillendiren, hele bunun sonraki yaşamı nasıl etkilediğini anlatan pek olmadı. Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz'da Sinan yaşadıklarını tüm açıklığıyla anımsıyor, anımsıyor ama anlatamıyor. Yirmi yıllık karısı Leyla'yı iyileşebilmek umuduyla terk ediyor.
Aynaya bakarken, tavanı seyrederken, duvardaki çatlağı fark ettiğinde bir anda hücum eden anılar, kendine, bedenine yabancılaştırıyor Sinan'ı. Haksız yere tutulduğu o üç ayda başına gelenlerin insanın kendisine saygısını yitirmesi için yapıldığının farkında olsa da düşüncelerini değiştiremiyor.
İşte bu zor günlerinde yaşamına umut ışığı gibi giriveriyor Mina. Aynı kasabada evi olan, boşanmış, orta yaşlarda, akıllı, güçlü bir kadın Mina. Sinan'a iyi gelecek bir kadın. Okuru da içine alan bir heyecanla başlayan bu ilişki, yapılan yemekler, mezeler, kahveler, içilen şaraplar, rakılar, edilen sohbetler derken Sinan'a yaşadıklarını unutturmaya başlıyor. Gerçekten de romanın ilk yarısında daha çok sözü edilen, anımsanan işkenceler, Mina'dan sonra azalıyor.
Sinan yıllar sonra yeniden bir kadına âşık olmaktan hem tedirgin hem mutlu. “Sevgisini göstermeyen bir hâli var. O zaman ben giderim yanına, dibine oturur, başımı kucağına koyarım, seni istediğim zaman öpebilir miyim, diye sorarım. Yanlış bir şey yapar mıyım. Kendimi kontrol edemeden. Zihnimde çakan siyah ışık kör ederse bilincimi, nasıl davranırım.” Durmaksızın sorular soran, kendini sorgulayan Sinan, günlük yaşamda değilse de cinselliğin söz konusu olduğu anlarda, zihninde çakan siyah ışığın etkisine girebileceğinden korkmaktadır. Gerçekten de en ateşli sevişme anlarında farkına varmaksızın kendi işkencecilerine dönüşmeye başlar. O heyecanlı umutlu aşk dolu günlerin tam tersine dönüşünü ustalıkla verir Semih Gümüş. “Mutluluk nedenleri azalırken mutsuzluk nedenlerinin çoğalmasıymış aşk.”

Semih Gümüş'ün eleştiri yazılarını takip edenler uzunca bir süredir “anlatıcı” sorununun çözümüyle uğraştığını bilirler. Romanında bunun hakkından gelmiş görünüyor, aynı paragrafta anlatıcılar durmaksızın değişebiliyor, okuru zorluyor, ama okumak zaten çaba isteyen bir iş. Romanda diyalogların, hatta köylülerle sohbetlerin bile doğala uzak, edebi olması göze batabiliyor ama Sinan'a “Bazen kitap gibi mi konuşuyorum” dedirten Gümüş'ten cevabımızı almış olabileceğimizi düşünüyorum.
Anlattıklarının çarpıcılığıyla, üzerinde çok düşünülüp emek harcanmış ve okurdan da aynı emeği isteyen diliyle, okuru anlatının içinde başka yazarlar başka kitaplarla karşılaştırıp yüzleştirmesiyle olgun bir “ilk roman” diyebiliriz Belki Başka Şeyler de Konuşuruz için.

Banu Yıldıran Genç

Semih Gümüş
Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz
Can Yayınları, Ekim 2015, 300 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2015 sayısında yayımlanmıştır.


1 Ekim 2015 Perşembe

Hammadde

Yazar olmanın dikenli yolları
Geçtiğimiz ay yayımlanan Hammadde, çağdaş Alman Edebiyatının önemli yazarlarından Jörg Fauser'in ilk ünlendiği roman sayılabilir. Fauser, 1944 yılında doğmuş. Özgeçmişine bakarsak gazeteci, yazar, çevirmen, vicdani retçi ve ex-junky gibi birçok titre sahip. Bir dönem İstanbul'da yaşayan, havaalanında bagaj işçiliği, gece bekçiliği gibi işler deneyen Jörg Fauser 1974'ten itibaren yazarlıkla geçinmiş.1987 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeden yazarın birçok romanı bulunuyor.
Hammadde, otobiyografik bir roman olarak adlandırılabilir. İstanbul'da başlayan roman daha ilk satırlardan anlatıcı Harry Gelb'le Jörg Fauser arasındaki benzerlikleri ortaya koyuyor. Bugün bize rüya gibi gelen 68'li yıllarda Sultanahmet'te bir otelde kalan Gelb, tüm gerçekçiliğiyle, Sultanahmet'teki hippi tayfasını, Tophane'nin tehlikeli kahvelerini, turistler için bir nevi kesişme noktası olan muhallebicileri anlatıyor.
Ressam olmak isteyen oda arkadaşı Ede'yle sabah akşam uyuşturucu kullanan, büyük bir yazar olma hayalleri ve çabaları genellikle yorgan altında sızma şeklinde sonlanan Harry Gelb daha romanın başında eşsiz bir İstanbul tasviriyle çıkıyor karşımıza. Bu şehrin sabahlarının güzelliğinden, Haliç'ten esen rüzgârdan, peş peşe başlayan ezanlardan bahsedilmesi ve anlatıcının sınır dışı edilirken bile tekrar tekrar buraya geleceğini bilmesi, Jörg Fauser'in de İstanbul'u sevdiğinin bir kanıtı niteliğinde.
İstanbul'da başlayan roman bazen Amsterdam'a, Viyana'ya, Berlin'e uğrayarak ama genellikle Frankfurt'ta devam ediyor. Tüm Avrupa'yı etkisi altına alan 68 ruhu, kamulaştırılan evler, bu evlerde hep beraber yaşamaya çalışan devrimci gençler, edebiyatta Beat kuşağı, yeraltında Baader Meinhof, bir tarafta Uzakdoğu öğretileriyle mutluluk bulmaya çalışanlar, hep var olan uyuşturucu ve alkol...
Tüm bunların içinde yazar olma isteği ve inancını kaybetmeyen Harry Gelb, sevgilisi Sarah'nın hediye ettiği Olympia daktilosunda cut-up yöntemiyle yazdığı Stamboul Blues'u tamamlar: Bir buçuk satır aralığında, 117 sayfa. Bu kitabın yayımlanma aşaması ise bugün Türkiye'de şiir yayımlama aşamalarıyla aynıdır diyebiliriz. Sert, farklı tarzlara ve daha önemlisi bilinmeyen yazarlara yanaşmayan büyük yayınevleri, daha cesur olan ama parası olmayan küçük yayınevleri derken uzun aşamalardan, uyulmayan sözleşmelerden, batan şirketlerden sonra en sonunda Stamboul Blues basılır ama satar mı? Hayır.
Jörg Fauser gibi kahramanı Harry de başına ne gelirse gelsin, ne pis işlerde çalışırsa çalışsın pes etmeyen biri, bence Hammadde'nin başarısı bu pes etmeme üzerine. Romanın bitiş cümlesi dahi bunu örnekliyor. Kitabın sonundaki söyleşide klasik Alman edebiyatından hazzetmediğini, romanların 250. sayfasından itibaren esnenmeye başlanan bir edebiyat geleneğini reddettiğini açıkça belirten Fauser de pes etmeyerek yeni bir edebiyat anlayışının kapısını açanlardan olmuş.
Hammadde'nin dikkat çeken bir diğer özelliği sağ-sol-alt-üst demeden tüm sınıfların eleştirilerden nasibini alması. Jörg Fauser hem öncü hem de lafını sakınmayan bir yazar, girdiği tüm ortamların, birlikte yaşadığı devrimcilerin, çiçek çocukların yine de ne denli muhafazakâr, ne denli üstten tavırlı olduklarının farkında. Harry Gelb'in bir komün evinde tanıştığı, 2. Dünya Savaşı'nda Yunanistan'da elinde silahıyla direnişe katılmış ama 68'lerde devrimci bile sayılmayan Dimitri'yle olan ilişkisinde bu eleştiri kendini belli etmekte.
İşçilerin karşısına o gazozumsu sidik ile çıkamazdınız. Öte yandan, işçilerin karşısına bundan başka her şeyle çıkılıyordu. En çok da dünyayı değiştirmek zorunda olduklarıyla. Yani kendilerinin dünyayı değiştirmeleri değil ama bunu hedefleyenleri katil ve mayın eşeği olarak desteklemeleri gerektiğiyle. Devrimcilerin yalanları, insanın kulağına gericilerin yalanlarından çok farklı gelse de, sonuçta onlar da yalandı. Devrimler birer sahtekarlıktı. Bir egemen sınıfın yerini bir diğeri alıyordu ve kültür aygıtı bunun için gereken makaleleri, düşünce, kültür-sanat, propaganda yazılarını, aforizmaları kusuyordu.”
Bugün dahi oldukça cesur sayılabilecek bu söylem Jörg Fauser'in yaşadıklarını açıkça yazması sayesinde inandırıcı olabiliyor. Ortak bir hareket uğruna işgal edilen evlerde çıkan “o oda benim” kavgaları, durmaksızın yapılan anlamsız toplantılar, kurallar, devrim yapmak uğruna yola çıkanların eleştirdikleri düzenden çok da uzaklaşamadıklarını ortaya koyuyor. Bu nedenle kahramanımız Harry Gelb ne devrimcilerle, ne junky'lerle, ne de eski kız arkadaşı Sarah'nın güne güneşi selamlayarak başlayan arkadaşlarıyla devam edebiliyor yoluna. Kendisini en iyi hissettiği yer bir süre sonra işçilerin yanı oluyor.
Dünyayı değiştireceğini düşündüğü Zero Zeitung adında bir derginin yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra derginin çıktığı gün işsiz kalması, gayet sert bir kitap olan Stamboul Blues'un ilk okur buluşmasının limonata içen kilise gençliği komitesiyle olması gibi trajikomik ayrıntılarla bezeli olan romanda yazar olmayı kafasına koyan, kendi kendine uyuşturucuyu bırakan, mesai saatinde kitap okuyabildiği için bavul taşıma işine razı olan, her “daha dibe düşemez” dediğimizde silkinip ayağa kalkan, unutulmayacak bir karakter yaratmış Jörg Fauser.
Akıcı dilinin yanında o yılların fraksiyonlarını, uyuşturucu jargonunu açıklayıcı dipnotlarla veren çevirmen Levent Konca'ya ve buralarda pek bilinmeyen yazarları yayımlama inatları için Sel Yayıncılık'a teşekkür etmek gerekiyor.

Banu Yıldıran Genç

Hammadde, Jörg Fauser

çev: Levent Konca, Sel Yayıncılık, 287 s.
*Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2015 sayısında yayımlanmıştır.

30 Ağustos 2015 Pazar

Friedrich Balkonunda

Ütopyadan distopyaya...
Carlos Fuentes'in ölmeden önce tamamladığı son romanı Friedrich Balkonunda Can Yayınları tarafından yaz başında yayımlandı. 1928'de Panama'da doğan yazar çağdaşları Marquez ve Llosa gibi Latin Amerika Edebiyatında çığır açan isimlerden oldu, İspanyolca yazan yazarlara verilen ödüllerin hemen hepsini kazandı, 2012 yılında vefat ettikten sonra ise Meksika devleti tarafından her yıl doğum gününde verilmek üzere adına bir ödül adandı.
Romanlarında tarihi bir gerçeklikten yola çıkarak onu büyülü bir biçimde işleyen yazarın asıl amacı her zaman insan ruhunun karmaşası ve özü olmuştur. Gerçeğine benzer bir biçimde hayalî ülkeler yaratsa da, gerçek kişilerden yola çıkıp bambaşka karakterler yaratsa da asıl derdi hep “insan”dır. İşte bu son romanında da “Neyse ki tamamlayabilmiş!” dedirtiyor okurlara çünkü Friedrich Balkonunda'yı okuyunca göreceksiniz ki bu roman olmadan Fuentes eksik kalırdı.
Meksika ulusal marşının dizeleriyle adlandırılmış dört bölümden oluşan roman, neredeyse her karakterin kendi başından geçenleri anlattığı parçalarla ilerliyor. Bu parçaların başlıkları karakterin adı ve sonuna onun kaçıncı kez anlattığını belirten sayılarla oluşturulmuş: Friedrich (11) gibi. Kim olduğunu sonradan anlayacağımız anlatıcının sıcak bir günde serinlemek amacıyla çıktığı otel balkonunda karşılaştığı tanıdık yüzle başlar roman. Tanıdık yüzün kim olduğunu bir süre sonra hatırlar; kendine has pos bıyıklarıyla Friedrich Nietzsche.
Ünlü Alman filozof “Tanrı öldü.” dediği için Tanrı tarafından tekrar dünyaya gönderilmiştir. Bu arada dünya ve insanlık üzerine yeniden düşünecektir Nietzsche. Adı verilmeyen ama Meksika olduğu anlaşılan bir ülkede askeri diktatörlükten kurtulmak için uğraş veren devrim âşığı üç arkadaşın devrim öncesi ve sonrası yaşadıkları diye kısaca özetlenebilecek olan roman, aslında dönüyor dolaşıyor yine Fuentes'in en sevdiği konuya odaklanıyor: İnsan ruhu.

Kendi anlatımlarıyla hikâyelerini dinleyeceğimiz bu üç arkadaş, Saúl, Dante ve Aarón'dur. Askerlerin ayaklanıp halkla beraber iktidarı devirmeleri sonucu devrim bir anda gerçekleşir. Her devrimin bir öndere ihtiyacı olduğu için grubun en deneyimlisi Saúl kendini en basit ev hâliyle, ellerinde devrilmiş başkan Solibor'un mızrağa geçirilmiş kafasını sallayan halkın karşısında “balkon” konuşması yaparken bulur. Halk onu önder kabul etmiştir fakat “Devrim istiyorum, güç değil.” diyen bir önderdir o. Bedenindeki stigmata'ları saklamaya çalışan, eski bir manastır rahibesiyle evlenmiş bir Yahudi'dir. Dürüst ve temkinlidir. Kısa bir sürede dükkânlar yağmalanır, meclis basılır, insanlar öldürülür, Saúl umudunu kaybetmeye başlamıştır, karısına dert yanar: “...ne yaptıklarını bilmiyorlar, bu başkanın hiçbir gücü yoktu, o zavallı bir semboldü, sana başkanın yetersiz biri, sadece bir sembol olduğunu söylüyorum María-Águila, gerçek güç bir denizdir, plaj değil, kumun üzerine taş döşeyebilirsin, denizle nasıl mücadele edeceksin?”
Saúl, önderliğe alışamayacağını tahmin eden karısı tarafından devreden çıkarılır. Bir sonraki önder aristokrat bir aileden gelen, kardeşi Leonardo'nun tersine insancıl ve barışçıl duygularla yaşama bakan Dante'dir. Dante halkın galeyana gelip devrime zarar vermeye başladığını hissettiğinde geçici meclisle bu konuda anlaşamayacağını anlar ve onları hor gören bir sözcük çıkıverir ağzından. Böylelikle kısa süreli önder Dante aristokrat köklerinden kopamadığı gerekçesiyle düşman ilan edilir ve en yakın arkadaşı Aarón'un da oyuyla kurşuna dizilir. Fuentes'in en sevdiği karakterin Dante olduğu zaman zaman hissedilir romanda, kurşuna dizilen Dante'nin Friedrich'le sohbet eden anlatıcı olduğu anlaşılacaktır roman ilerledikçe, peki balkondan sokakları izledikleri yer bu dünya mıdır başka bir dünya mı?
İnsan haklarına son derece saygılı, suç ve suçluya bakışı bambaşka olan, devletin ıslahevine kapatacağı “kader kurbanı” bir çocuğu kaçırıp yanına alacak kadar insancıl olan Aarón'un en yakın arkadaşını öldürttükten sonra önderlik vasfını alması, maalesef okurun devrime olan inancını da umudunu da yok ediyor. “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.” sözü elbet Aarón'un da kaderini belirleyecek, her zamanki gibi asıl oyuncular ilk fırsatta eski yerlerini alacaklardır. Eski başkanın yardımcısı Andrea del Sargo'nun Dante'nin kardeşi Leonardo'ya söylediği gibi: “Yönetime el koymak en iyisi; çünkü devrimciler çuvalladılar. Devrimi kurtarmak için devrim adına yönetime el koymak.” Böylelikle devrimciler ve birkaç politikacı öldürülür, bazıları kahraman olur ama asıl oyuncular oyuna devam eder.

83 yaşında ölen bir yazarın son romanının devrim karşısında bu denli umutsuz olması, insan ruhunun kötü yanlarını bu denli açığa çıkarması okuru da umutsuzluğa itiyor mu? Kesinlikle evet.
Savaşmayı reddeden askerlerin başını çektikleri ama çığrından çıkan bir devrim, umutla yola çıkıp birbirlerinin kuyusunu kazan yoldaşlar... En sonunda Friedrich'e hak veren Fuentes bizlere pek de umut dolu bir miras bırakmamış.
Bu yazdıklarım dışında daha birçok karaktere ve anlatıcıya yer veriliyor romanda, tacize uğrayan çocuklar, fuhuşa sürüklenen eşcinseller, annesinin gölgesinde kalan kadınlar... Yazar az vakti kaldığını bilircesine biraz fazlaca ve acele anlatmış olsa da bu karakterleri, ütopyanın nasıl distopyaya dönüştüğünü adım adım görmek için okunması gereken bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Carlos Fuentes, Friedrich Balkonunda 
Çev: Süleyman Doğru, Haziran 2015, 359 s.

* Bu yazı Agos Kirk'in Ağustos 2015 sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...