5 Nisan 2015 Pazar

Aksi Gibi

Detaylardaki dünya
Bu senenin hoş sürprizlerinden biri oldu Pınar Öğünç'ün öykü kitabı Aksi Gibi. Köşe yazılarında, yaptığı röportajlarda hep “öykünün” o gizli varlığı hissediliyordu aslında, hiçbir zaman kurgusuz, kuru kuru bir yazı yazmadı Öğünç. Yazılarının da kahramanları, olay örgüsü vardı.
Toplam on dokuz öyküden oluşuyor Aksi Gibi. Kapağındaki kibrit kutusunun anımsattığı gibi bir kibrit yakımı zamanda okunuyor öyküler, tertemiz bir dille akıp gidiyor. Öyküler bittiğinde ise bize son sayfada resmedilmiş, o son yanmış kibrit kalıyor.
Öykülerin birkaçı hariç çoğu kısa, 2-3 sayfa süren anlatılar. Ben de kitapta kısa olanları uzun olanlara yeğlediğimi söyleyebilirim. Pınar Öğünç'ün öykülerinin en parlak kısmı “ayrıntılar”, günlük hayatta bakıp da görmediğimiz, aklımıza bile gelmeyen öyle ayrıntılar yakalamış ki okur olarak ıskaladıklarımıza hem şaşırıyor, hem de utanıyoruz.
Hayvan Kaynakları uzun bir süredir sokaklarda rastladığımız onar onar gezdirilen köpekleri de konu edinen bir öykü. Beyaz yakalı ve işten kaytaran bir insan kaynakları çalışanıyla köpek gezdiricisinin şaşkınlıklarla ilerleyen doğal muhabbeti, ayrıntıları da önüne katarak ilerliyor. Gezdirilmeye vakit olmadığı halde alınan köpekler, gezdirilmekten çok “sıçırtmak” üzerine bir iş, muhabbete eklenen kırmızı biralar derken öylece başlayıp biten bir öykü. Köpekleri çözüp giden adamın görüntüsü öykünün en dikkat çeken cümlesi: “Dev bir ahtapotun yüzüşü gibi ilerleyip sola döndüklerinde sekizi birden yok oldu.” Bu benzetmeyi okuduğumda sokakta o köpekleri gördüğümde bir türlü aklıma gelmeyen ama tam da aklımdakini betimleyen cümle olduğunu fark ettim. Öğünç ayrıntılarla hep dilimizin ucundakini, gözümüzün önündekini anımsatıyor aslında bize.
I love you Şermin öyküsündeki yol kenarında ev işi salça, domates satan genci aşağılayan, hiçbir şeye güvenmeyen yeni moda organik kentlilerden mi istersiniz? Yoksa Soğuk ama girince alışıyor insan öyküsündeki üstten bakmayayım, eşit olayım köylülerle deyip kazıklanan ve kazıklandığını kendine bile itiraf edemeyen yorgun demokrat kentlilerden mi? Apartmanda medeni medeni yaşarken hiç komşularınıza tehdit mektubu döşeyecek duruma geldiniz mi mesela? Pınar Öğünç o kadar iyi tanıyor ki memleket insanını, bir başarısı da hemen her öyküde kendimizden bir şeyler bulmamız.
Son yıllarda daha sık rastladığımız hakkını arayan insana topluca saldırma ânlarından birini öyküleyen Köşkteki Kumanda bu ânı ve sonrasını dikkatle resmediyor. “Büyük ve uzun süreli gürültüler aniden çekildiğinde bir mekân da açar, sesin eksikliğiyle bıraktığı boşluk etrafınızı sarar, içine yuvarlanarak girebilirsiniz. Öyle oldu. Herkes durduğu yerde düşünen haline döndü. Bacaklar titremeye, sağ yanak içleri dişlenmeye, gözler boşlukta kırpışmaya başladı.” Kavga hâli bitmiş, bağıranlar susmuştur, her zaman olduğu üzere yolculuk bittiğinde her şey unutulacak, günlük sorunlarına dönecektir herkes. Öykü türünün en değerli varlığı bu ânı anlatabilmek belki de, romandan farklı olarak.
Pınar Öğünç kaçıp giden sağ göz, mantı yerken patlayan apandist gibi organları da öykü kişisi olarak seçiyor kendine. Eşyalara hak ettiği ilgiyi göstererek yıllardır durup duran bir çalışma masasından, sokak kenarına öylece konuvermiş eski dergilerden, evin kadınına âşık bir sokak kapısından öykü kuruyor. Bir yandan absürte göz kırparken gerçekleri de unutmuyor.
Sokak Kasları öyküsünde sokaklara konduruluvermiş spor aletleri ve onları kullanan kadınlar anlatılıyor. Kocasından izin alıp gelen, eşofmanla gelmesi yasak olduğu için üstüne pardösü giyen, önce üç beş kişiyken bayağı bayağı bir kadınlar topluluğuna dönüşen bir grup. Havada uçuşan yemek tarifleri, püf noktaları, kaynana dedikoduları arasında kurulan sıcacık bir dostluğu anlatıyor Öğünç, öykünün sonu aynı zamanda tepe noktasını oluşturuyor. Bilinçsizce, kendiliğinden doğan bir “kızkardeşlik” nasıl olur, görüyoruz. Öyküde kadınların kurduğu dostluk anlatılırken bir paragrafta aynı yere pazar günü gelen erkeklerden bahsediliyor, yine detaylarla bezeli bir biçimde tek izin günü olan işçilerden, cep telefonlarından dinledikleri Ahmet Kaya şarkılarından bahsediliyor. Bu paragraf ve buradaki detaylar -her ne kadar yine iyi gözlemlenmiş de olsa- öykünün doğal akışını bozuyor, öyküye hiçbir katkısı olmayan bu gibi ayrıntılara bazen fazlasıyla kaptırıyor kendini Pınar Öğünç. Özellikle uzun öykülerde bu duruma daha sık rastlanıyor.
Yine de bir ilk kitap için oldukça başarılı, iyi öykü okumanın verdiği o hazzı sıkça tattıran, düzgün Türkçesi, yalpalamayan cümleleriyle insanı mutlu eden bir kitap Aksi Gibi.

Banu Yıldıran Genç
Pınar Öğünç, Aksi Gibi, İletişim Yayınları, 120 s.
* Bu yazı Notos'un 51. sayısında yayımlanmıştır.


26 Mart 2015 Perşembe

Hadula -Bir Ada Öyküsü-

Acıdığı için öldürmek...
Modern Yunan edebiyatının kurucusu olarak bilinen Aleksandros Papadiamantis'in en önemli eseri Hadula Bir Ada Öyküsü geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Herkül Millas'ın da önsözde belirttiği üzere Türk ve Yunan edebiyatı çok da kaynaşmadı bugüne dek. Halit Ziya, Hüseyin Rahmi gibi yazarların Yunancaya çok geç çevrilmesini açıklayamadığımız gibi, Papadiamantis'in Türkçeye ancak bu yıl çevrilmesini de açıklamak güç. Oysaki bu novella'yı okuyan Türkiyeli okuyucu gelenek göreneklerin, hele kadına bakışın nasıl da benzer olduğunu fark edecektir.
Yazarın da doğup öldüğü Yunan adası Skiathos'ta film sahnesi gibi bir sahneyle başlıyor roman. Romana adını veren Hadula -kitabın orijinal adının “kadın katil” anlamına geldiğini, Türkçede bu kavramı karşılaşan bir sözcük bulmadığı için Hadula adıyla yayımlandığını da belirtelim- yeni doğmuş üçüncü torununa bakmaktadır. Sürekli öksüren, yokluk içine doğan bu bebek üstüne üstlük “kız”dır.
Daha ilk sayfadan geçmişini anımsamaya başlar Hadula. Bu anımsayışta 1900'lerin başındaki Yunan toplumunun geleneklerinden bazılarını da öğrenme fırsatı buluruz.
“Hayatını düşünüyor, hayatı boyunca başkalarına hizmet etmekten başka bir şey yapmamış olduğunu görüyordu: Küçük bir çocukken ailesine hizmet ediyordu, evlendiğinde de kocasına kul köle olmuştu. Belki kendi mizacından, belki de kocasının yetersizliğinden, onun bakıcısı olma noktasına gelmişti. Çocukları olduğunda, onlar için saçını süpürge etmiş, çocukları da çoluk çocuğa karışınca, kendini tamamen torunlarını büyütmeye adamıştı.”
Bizim için ne kadar tanıdık bir hayat! Torunun öksürükleri arasında annesini babasını, ona az çeyiz vermek için neler yaptıklarını, tarlaların en değersizini nasıl kakaladıklarını bir bir anımsar. Anımsadıkça bu hayatta kadın olmanın bir lanet olduğunu düşünmeye başlar, doğumdan ölüme dek gün yüzü görmeden, çalışıp didinmekle geçen bir hayat... Yazar uykuyla uyanıklık arasındaki bu hezeyanları oldukça ustaca bir biçimde verir, öyle ki Hadula kendini kaybedip hasta olan küçük kızı bu hayattan kurtarmak adına öldürdüğünde, okur onla empati kurmuştur bile. Aleksandros Papadiamantis “suç” kavramını ele alışı ve anlatışıyla Albert Camus'nün Yabancı'sına, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sına yaklaşır.
Yıllar geçtikçe adı bile unutulan, Hadula diye değil Yannis Frango'nun dulu anlamına gelen, kocasının adıyla, Frangoyannu olarak çağırılan yaşlı kadın, bu düzene, bu ataerkil sisteme isyan etmenin çaresini böyle bulmuştur. Torunundan sonra başka hayatları da kurtarmak isteyecek, çok kız çocuğu olanlara kendince iyiliklerde bulunacaktır.
Elbette küçücük bir kasabada peş peşe gelen bu ölümler, kuyuya düşmelerin kaza olmadığı şüphesini doğuracak, her seferinde olay yerinde olan Hadula'ya da kaçmak düşecektir. Kaçarken bir yandan da şifacı olarak yetenekleri kullanarak hayatta kalır Hadula, karın tokluğuna ot kaynatır, hastalara bakar. Geceleri uyuyamayan, uyuduğu an vicdan azabına yenik düşen, rüyasında masum çocukların yüzlerini gören Hadula, sürekli geçmişe döner, oğulları için yaptığı fedakârlıklardan, köyde istenmedik bir gebelik yaşayan bir kadının düşüğüne yardım etmesinden anlarız ki aslında iyi yürekli bir katille karşı karşıyayızdır.
Katı Ortodoks inancının da verdiği azapla günden güne gerçeklikle bağını kaybetmeye başlayan Hadula'nın çile dolu yaşamı, ailesinin ona layık gördüğü verimsiz çeyiz toprağının yakınında ilahi ve beşeri adalet yolunun ortasında son bulur.
Döneminin yazınsal özelliklerini taşıyan romanda çevirmeni Yasemin Aydın'ın da belirttiği üzere zamanında gazetelerde bölüm bölüm tefrika edilmekten kaynaklanan, bölümler arasında kopukluklar, dilbilgisi uyumsuzlukları var. Yine o dönemin tatlı acemiliklerinden okura durmaksızın her şeyi açıklama özelliğinden de bahsetmek gerekir.
Son dönemde yayımladığı kitaplarla, seçtiği kapaklarla dikkatleri çeken Jaguar Yayıncılık Hadula Bir Ada Öyküsü'yle bir kez daha okurları sevindirecek.

Banu Yıldıran Genç

Hadula Bir Ada Öyküsü, Jaguar Yayınları, Şubat 2015, 167 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2015 sayısında yayımlanmıştır.

30 Ocak 2015 Cuma

Mavi Geceler

Geçmişe bir ağıt...
Biyografi, anı, günlük gibi insan yaşamını temel alan türlerde Batı edebiyatına yaklaştığımızı söylemek pek mümkün değil. Joan Didion'un ölen kızının ardından yazdığı Mavi Geceler'i okurken neredeyse her sayfada bunu düşündüm.
Doğar doğmaz evlatlık aldıkları kızları Quintana'nın uzun süren bir hastalık dönemi sonrası ölmesinin ardından içini dökmek için yazmış Joan Didion Mavi Geceler'i. Bir süre sonra bu iç dökümü ölüm ve ölümsüzlük üzerine felsefi bir metne dönüşmüş.
İnsanın çocuk sahibi olamadan ölmesi, korkunç bir şey. Bunu Napoléon Bonaparte söylemiş.
Ölümlüler için, çocuklarının ölümünü görmekten daha büyük bir acı olabilir mi? Bunu da Euripides söylemiş.
Ölümsüzlükten söz ederken, çocuklarımızdan söz ederiz.
Bunu ben söyledim.”
Kızının ölümünden sonra yaşadığı rahatsızlıklar, her yaşadığı rahatsızlıkta yıllarca hastane odalarında boğuşan kızının çektiklerini düşünmek, birden yaşlandığını fark etmek, aslında ölümsüz olmaktan her geçen gün uzaklaştığını anımsatır Didion'a.
Bu aslında bir hesaplaşmadır, çocuk büyütmenin vicdan azabına eşit olmasının getirdiği bir hesaplaşma. Didion, Quintana'nın yaşadığı sorunların temeline inmeye çalışır yazdıklarıyla. Bu arada okura kendini tamamen açar, çok çalıştığından, kızına yeterince vakit ayıramadığından, Quintana'nın daha beş yaşındayken farklı kişilik özellikleri gösterdiğinden ama kendisinin bunları anlayamamış olmasından tutun da evlatlık olmasını söylememek mi gerekirdi'ye kadar yaşamının her adımını sorgular.
Yirmili yaşlarında bipolar teşhisi konan Quintana'nın çocukluğuna gideriz hep beraber, anne babasının ilgisini çekmek için roman yazmasını, beş yaşındayken bir akıl hastanesini arayıp delirirse ne yapması gerektiğini sormasını, uydurduğu ve korktuğu hayali kahramanları, beraber çektirdikleri fotoğrafların tarihini öğreniriz. Joan Didion bunları son derece içten bir biçimde anlatır, sorular sorar, bazen yanıtlar bulur, bazen kendini suçlar, bazen kimi suçlayacağını bilemez, sadece hissettiklerinden bahseder.
Aynı yıl içinde kocasını ve kızını kaybeden yazar, duygu sömürüsü tuzağına düşmeden cenaze hazırlıklarını hatta cenazede okuduğu şiiri ve niye onu seçtiğini anlatır. Sonra korkunç geçen o yılı O Yılın Büyüsü adlı oyununda anlatır, kendi kurgusunda farklı bir son seçer. Oyun büyük bir başarı kazanır, uzun süre sahnelenir. Her şeyi unutmaya çalıştığı bu yoğun günler aslında anlatının en duygusal yerlerinden birini oluşturur çünkü başrol oyuncusu Vanessa Redgrave'le aynı kaderi paylaşmış iki annedir onlar. Yakın arkadaş olan iki anne çocukluktan beri arkadaş olan kızlarını erkenden kaybetmişlerdir ve O Yılın Büyüsü onları için bambaşka bir anlam taşır.
Oyunun son sahnelenişinden sonra Joan Didion evinde bayılır ve uzun süre teşhis konamadan hastanelere taşınır durur. Mavi Geceler'in yazılmasını bir bakıma bu dönem sağlar. Cenazelerden sonra kendisini işine vererek aslında olmayan enerjisini sonuna dek kullanmış ve sonra dibe vurmuştur.
Şu an hissettiklerimin ne olduğunu biliyorum.
Acizliğin ne olduğunu, korkunun ne olduğunu biliyorum.
Bu, kaybedilmiş olan için duyulan bir korku değil.
Kaybedilen, duvardaki yerini aldı bile.
Kaybedilen, çoktan kilitli kapıların ardında.
Korku, hâlâ kaybedilecek olan için.”
Anlatının son satırlarında Didion hâlâ neyi kaybetmekten korktuğunu da açıklıyor okurlarına, boğazda bir yumru bırakarak.
İçten, doğal, duygu sömürüsü yapmayan, sorgulayıcı, şiirsel bir metin Mavi Geceler. En başta da söylediğim gibi Türkiye edebiyatında yazılmış anılar var, hatta kaybedilen çocuklardan sonra yazılmış anılar var ama bu denli cesur bir biçimde ruha ayna tutan bir eser var mı, tartışılır.

Banu Yıldıran Genç

Mavi Geceler, Joan Didion, çev. Püren Özgören
Domingo Yayınları, 195 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te 30 Ocak 2015 tarihinde yayımlanmıştır.


29 Ocak 2015 Perşembe

Dünyanın En İyi Kitabı

Bir kitap nasıl çok satar?
Taksim meydanının daha güzel olduğu yıllarda, tam meydana bakan bir kitabevinde çalışıyordum. Çok satması beklenen bir kitap için yapılan hazırlıkları ilk orada gördüm. Verilen siparişler, yetişmeyen kitaplar... Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanı içindi bunlar. Bir sonraki hazırlık imza günüyle beraberdi ve bugünkü anlamıyla “bestseller”a daha yakın bir kitaptı söz konusu olan. Birkaç yıl sonra da yine Orhan Pamuk'un bir romanına billboard'larda rastladık. Evet, 2000'li yıllara yaklaşırken içine kapanık edebiyat dünyamız değişmeye, küreselleşme ve kapitalizmden nasibini almaya başlamıştı.
Bugün artık ortalık bestseller dolu, bu İngilizce sözcüğe “çok satan” diyen de var, “yığın kitabı” diyen de. Bazıları gerçekten iyi ve çok satan kitaplarken, bazıları ikinci anlamı daha çok karşılıyor. Bu konuda diğer ülkelerle ne denli benzediğimizi anlamamızı sağlayacak oldukça hoş bir kitap yayımlandı son günlerde. İsveçli yazar Peter Stjernström'ün yazdığı Dünyanın En İyi Kitabı.
Yazarlık hayatı edebi öykü ve romanlarla başlayan ama alkolik olmaya ve orta yaşlarına yaklaşan Titus Jensen'in bir bestseller yazmaya karar vermesiyle başlar roman. Bir kitap nasıl bestseller olur? Bunun formülleri var mıdır? Çok sarhoş oldukları bir gün şair Eddie X'le bu fikirleri tartışır, sonrasında da sızar giderler.
Titus Jensen kariyerini toparlamak için son şansının bu fikir olduğunu düşünüp çalışmaya girişir. Bir bestseller biraz polisiye olmalıdır ki Titus ana karakteri bir polis dedektifi yapar, bir bestseller'da katil sanat ve tarihle kafayı bozmalıdır ki Titus, Da Vinci yerine Dali'yi kullanır, yerine göre sağlıklı yaşam formülleri ve yemek tarifleri verilmelidir ki ana karakter polis dedektifi roman boyunca kendi sağlık reçetesi ve yaptığı yemeklerle 40 kilo verir, araya bol bol aforizma serpiştirmelidir ki dedektif Hakån Rink bir yaşam koçu sayılır, bir bestseller her zaman mutlu sonla bitmelidir ki bu bütün yayıncıların üstünde anlaştığı bir konudur, Titus bunu tabii ki sağlayacaktır.
Tasarısını anlattığı yayınevi bu fikre bayılır ve gerekli anlaşmaları yapar. Tek şart Titus'un içmemesidir ve bu da birtakım önlemlerle sağlanır. Winchester Yayınevi ülkenin en büyük iki yayınevinden biridir ve bu büyüklüğünü marketlere kitap dağıtarak sağlamıştır! Patron Evita oldukça akıllı ve işini bilen bir iş kadınıdır. Marketlerde yerlere saçılmış kitapları her gördüğünde içiniz acısa da kitaptaki şu söz maalesef doğru: “İlgi çeken kitaplar kitap endüstrisinin dolaşım sisteminin alyuvar hücrelerinin ta kendisidir. Böyle kitaplar olmasa sektör kuruyup giderdi.”
Titus'un kitabının en önemli fuarlardan biri olan Göteborg fuarına yetişmesi planlanır, çok hızlı ve planlı olmaları gerekmektedir. Editör Astra'nın dediği gibi: “Son zamanlarda kitapların sahne ömrü altı ay kadar. Bu süre içinde elimizden geldiğince çok sahneye çıkmasını sağlamalıyız.” Titus Jensen kitabını yazmaya başlar ve alkolü bırakmanın verdiği zindelikle oldukça hızlı bir biçimde ilerler.
Peter Stjernström, samimiyetle belirttiği bu çok satma kurallarına kendisi de ustalıkla uyar, romanındaki heyecan unsuru, Titus'un sarhoşken fikrinden bahsettiği Eddie X'in de aynı kitaba başlamış olmasıdır. Bu iki yazar arasındaki çekişme, romanın bulunduğu belleğin çalınması, kaçırılan insanlar, baştan çıkarılmaya çalışılan editörler, romanın oldukça hızlı ve heyecanlı bir biçimde okunmasını sağlıyor ki bu bestseller olmanın en önemli şartlarından biri.
Peter Stjernström postmodern oyunlarla kitabını zenginleştirmekte, okurlara Titus Jensen'in yazdığı kitaptan parçalar okuturken bir yandan da kendi yazdığı Dünyanın En İyi Kitabı'nı okutarak kitap içinde kitap okumamızı sağlıyor. Yine elimizdeki kitap aslında Titus'un formülleri uygulanarak oluşturulmuş bir kitap, heyecan, korku, gerilim unsurları, araya serpiştirilmiş bilgiler, herkesi birbirine bağlayan olaylar, mutlu son kuralı ve son dakikada okuru ters köşeye yatıran sürprizli final... Hepsi her iki kitapta da mevcut.
Roman oldukça eğlenceli ve içi boş bir bestseller değil ama Peter Stjernström'ün değinip geçtiği bazı konular ve onlara değinme şekli ileride ondan daha iyi bir roman okuyabileceğimizin işareti sayılabilir. Özellikle İsveçlilerin günlük hayat rutinlerinden, ailelerin mutlu ve zengin görünme çabasından, eski devrimcilerin bir şiir dinletisiyle gençliklerini hatırlayıp hemen ertesi sabah ev ve araç kredisini ödemek için çalıştıkları işlerinden bahsettiği yerler dünyada her şeyin aynı olduğu hissiyle ve üzüntüyle okunuyor.
Peter Stjernström'ün İsveç'te bir telif ajansı var, yani aslında bu eleştirilerin hepsi sektörün kalbinden eleştiriler. Bu saatten sonra bunu değiştirecek ne yapılabilir? Belki de bunu düşünmemiz gerekir. Zamanında Genç Werther'in Acıları'nın bestseller olduğunu düşünürsek, bugün büyük bir AVM'deki kitap zinciri mağazasına gidip “Çok Satanlar” bölümüne bakıp ağlayabiliriz bence.
Kitapta üstü kapalı de olsa Paulo Coelho'yla ilgili çok komik yerler var, “Altın Yapan” kitabının yazarıyla ilgili bu acayip bilgiler Peter Stjernström'ün yayın dünyasından olmasıyla daha da ilginçleşiyor. Doğru olma olasılığı bir yana bence birinin çıkıp da tüm bu olanlarla ilgili böylesine cesur bir kitap yazabilmesi keşke Türkiyeli yazarlara da örnek olsa da böyle “içerden” bir şeyler okuyabilsek.
Çok rahatça okunabilen bu kitabın tek zorlayıcı tarafı eylemlerin şimdiki zamanla çekimleniyor olması. Çeviriden kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilemediğim bu anlatım, okuru oldukça uzaklaştıran bir etkiye sahip. Stjernström'ün orijinalinde nasıl yazdığını bilemiyorum tabii, onun dışında Boran Evren'in oldukça temiz bir çevirisi var.

Banu Yıldıran Genç

Dünyanın En İyi Kitabı

Peter Stjernström, Yabancı Yayınları, Aralık 2014, 332 s.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Küçük Prens

                                      Kalbi Kırık Bir Prens
Çocukluğu 80’li yıllara denk gelenler öyle şanssızdı ki, anne babası ortalama bir Türk ailesiyse, yani kitapla pek ilgisi yoksa, kendi çabasıyla ulaşabildiği kitaplar kırtasiyelerde bulunan Kemalettin Tuğcu’lar, Gülten Dayıoğlu’lar, en iyi ihtimalle Jules Verne’ler olurdu. Bu nedenle şimdi çizgi romanından tutun üç boyutlusuna kadar çeşitleri olan Küçük Prens’in varlığını öğrendiğimde ergenliğe erişmiştim. Çocuk kitabı diye bilindiğinden olsa gerek burun kıvırıp okumadım, ta ki ailemden ayrı geçirdiğim ilk yaza, on sekiz yaşıma erişinceye dek.
Küçük Prens çocuk kitabı mıdır, belki de önce bu soruyla başlamak lazımdı yazıya. Antoine de Saint-Exupéry’in basit ve çocuğa hitap edecek denli düz cümlelerini, insanı kalbinden yakalayıp bırakmayan suluboya resimlerini düşünürseniz, evet, öyledir. Saint-Exupéry, çizdiği resimlere “yukarıdaki gibi, yandaki gibi, şekil 1’deki” gibi o dönem için farklı açıklamalar koyabilecek kadar cesur, çocukların bilemeyeceğini düşündüğü sözcükleri kahramanına sorduracak denli öngörülü, yaşamının en önemli dönemini anlatısına konu edecek kadar da içten bir yazar. Çocukları o kadar iyi tanıyor ki onların cevap vermede değil soru sormada usta olduğunu, sordukları sorunun cevabını alıncaya kadarki inatlarını biliyor ve buna kitabında sıkça yer veriyor.
Farklı kaynaklarda Küçük Prens’in gerçekte kim olabileceğine dair bilgiler var. Yine bazı kaynaklar sembollerden bahsediyor. Küçük Prens’in nazlı, kaprisli gülü, yazarın karısı Consuelo’ymuş aslında. Gezdiği her gezegen bir ülkeyi simgelermiş. Gezegenini istila etmeye çalışan baobab ağacı da Hitler’i temsil edermiş. Ama Küçük Prens’in kimden esinlenildiği nasıl önemsizse, bunlar da öyle... Bilsek de bilmesek de hissettiğimiz aynı. Sonuç olarak Saint-Exupéry bu kitabı bir yılda yazmış ve çocuklara dünyanın en güzel armağanlarından birini bırakmış.
Küçük Prens bir çocuk romanıysa, 18 yaşımın tüm asiliğiyle okuduğumda beni neden sabaha kadar ağlatmış olabilir? Kaçmak için fırsat kolladığım ailemi aslında ne kadar özlediğimi anlayabilmek için Küçük Prens’in de çıktığı yolculuktan pişman olduğunu görmem gerekiyordu belki de. O zaman az önce sorduğumuz soruyu biraz değiştirip tekrar sorabiliriz: Küçük Prens bir gençlik kitabı mıdır? Buna da evet diyebiliriz çünkü Küçük Prens her sayfasında, her satırında büyümeyi anlatır aslında. Bu küçük kitap bir kere okundu mu insanın kalbinde sonsuza kadar yer edecek denli de büyüktür. Daha başında “fili yutan boa yılanı”nı büyüklerin anlayamadığından bahseder anlatıcı, ama bu resim ömrü boyunca çocuk ruhunu kaybetmeyenleri anlayabilmek adına deney olacaktır, eğer testi geçemezlerse ne olacağı belli: “... briçten, golften, siyasetten, bir de kravatlardan konuşuyordum.”
Küçük Prens, büyükler dünyasına girmek üzere olan genç birey için kurtarıcıdır. Onun Dünya’ya gelene kadar gezdiği gezegenler mesaj vermekten hiç hazzetmeyen Saint-Exupéry’in gizli öğütleridir aslında. İlk gezegende gördüğü kral, ikinci gezegendeki kendini beğenmiş, üçüncü gezegendeki ayyaş, dördüncü gezegendeki işkolik hep kendiyle ilgili tipler. Gençlikte en önemli olan “ben” kavramının ilerde nasıl başa bela olabileceğini örnekler hepsi de. Beşinci gezegende kendisiyle değil, işiyle ilgilenen bir fenerci vardır ama o da yönetmeliğe göre yaşadığından iradesini kullanamamaktadır. Altıncı gezegen ise mesleklerin bir süre sonra ne kadar anlamsız olabileceğini kanıtlar niteliktedir. Küçük Prens’i okuyup da bu gezegenleri onun rehberliğinde gezen bir genç ilerde bu tiplerden biri gibi olmayı hayal ediyorsa da, ne diyelim, kitabı bir kez daha okumanın vakti gelmiş de geçiyor demektir.
Belki de bu noktada, büyümüşken okunan Küçük Prens’ten bahsetmek gerekir çünkü günleri, ayları, yılları geride bırakmış, hayatından insanlar eksilmeye başlamış biri ancak tilkinin şu sözlerinin ne demek olduğunu tam anlamıyla kavrar: “Gülüne harcadığın zamandır onu bunca değerli kılan. İnsanlar bu gerçeği unuttu, ama sen unutmamalısın. Kendine alıştırdığın şeyden sonsuza dek sorumlu olursun. Gülünden sen sorumlusun...”
Küçük Prens bir büyük kitabı mıdır? Bunun cevabı da evet. Kitabın en bilge kişisi tilki bir çocuğun anlayamayacağı derinlikle, bir gencin kavrayamayacağı acılıkla konuşmaktadır. Çocuklar eğlenmek, gençler yaşamadan öğrenmek ister, oysa tilki bu ikisini de yaptırmaz onlara. Saint-Exupéry büyüklerle ilk bağı tilkiye kurdurtur.
“Ama beni kendine alıştırırsan, bana gün doğar. Herkesinkinden farklı bir ayak sesi duyarım. Başka ayak seslerini duyunca yerin altına kaçıveririm ben. Seninkini duyuncaysa inimden fırlarım, ezgi gibi gelir kulağıma. Hem baksana şuraya! Oradaki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim işime yaramaz. Buğday tarlaları bana hiçbir şey anımsatmaz. Bu da üzücü bir şey! Ama senin altın rengi saçların var. Ah beni kendine bir alıştırsan öyle güzel olur ki! Altın rengi buğday bana seni anımsatır. Rüzgârın buğdaylar arasındaki sesine dalar giderim o zaman...” Bu satırlardan sonra okura kalan, yaşanmışlıklar, kurulan bağlar, alışkanlıklar, denizin, bulutun, buğdayın, rüzgârın anımsattıklarıdır artık... Tilkiyle Küçük Prens ayrılırken ağlayan bu nedenle tilki olur.
Küçük Prens her yaşta okunacak bir kitap. Öyle bir kitap ki dünyanın en çok satanlarından biri olmuş, adına farklı farklı kıtalarda müzeler açılmış. Heykeltıraşlar onun uçuşan atkısının, sarı saçlarının hatta üç yanardağlı –biri sönmüş– gezegeninin heykellerini yapmışlar. Okullar onun adını seçmiş çocukları eğitmek için. Ondan uyarlanmış tiyatrolar oynanmış, filmler çekilmiş. Ondan esinlenilmiş motifler, resimlerle dolu birçok çanta, defter, giysi... Onu unutamayanlar hep hatırlamak adına çeşit çeşit hâllerini dövme olarak bedenlerine işletmiş. Öyle bir kitap ki Küçük Prens, bu kadar seveni olduğunu görünce insan bir umutlanıyor, sanki herkes tilkinin sırrını bilecek ve hep ona göre davranacakmış gibi, dünya daha güzel bir yer olacakmış gibi.
Antoine Saint-Exupéry bu kitabı yazalı 71, hemen ardından savaşta uçağıyla vurulup öleli 70 yıl olmuş. Ne kitabının bu denli okunup sevildiğini ne de sözünü dinlemeyip savaşa gönüllü olduğu karısını görebilmiş bir daha. Derler ki kitabın orijinalinde Saint-Exupéry Küçük Prens’in üzgün olduğunda 43 gün batımı izlediğini yazmış, bunu yazdıktan hemen sonra 44 yaşında ölüverince editörler gün batımı sayısını 44’e çıkarmışlar, onun anısına. Bu sayı daha fazla olabilseydi keşke, nasıl bir unutulmaz kahraman yarattığını bilseydi yazar.
Nazlı bir çiçeğe âşık Küçük Prens. Onun değerini küçükken bilememiş, Dünya’da geçirdiği bir yılda büyümüş, bambaşka biri olmuş. Kalbi kırık bir çocuk Küçük Prens. Çekip gittiği için pişman, dönemeyecek kadar yorgun. Yüreğiyle bakmayı öğrenmiş bir gönül insanı Küçük Prens. Sevdiği için canını verecek denli olgun, bedenin kabuk olduğunu bilecek denli kalender. Onu çok özleyen arkadaşına hepimizin sözü var: “... olur a bir gün yolunuz Afrika’ya, çöle düşer. Olur a oradan geçersiniz, yalvarırım size, acele etmeyin, yıldızın altında azıcık bekleyin! Olur a bir çocuk gelir yanınıza, güler, saçları da altın rengidir, sorduğunuz sorulara yanıt vermez, o olduğunu anlarsınız. İşte o zaman, ne olur, gözünüzü seveyim, içime bir su serpiverin: Çabucak bana yazıp, ‘O geri dönmüş,’ deyin...”
Küçük Prens’i, bu kez Orçun Türkay’ın yetkin çevirisiyle Notos da yayımlamış, bambaşka kapaklarla okunmayı bekliyor. Küçük beyimizi bekletmeyelim.

* Bu yazı 20 Ocak 2015 tarihinde Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.

19 Aralık 2014 Cuma

Aşkın Suçları

Cevaplanamayan soru: Dâhi mi deli mi?
Herhalde yaşadığı dönemden bugüne bu denli konuşulmak, 250 yıl sonra bile savunmak mı gerekir eleştirmek mi emin olunamamak, roman ve öyküleriyle başka sanat dallarında başka başyapıtlara esin vermek, adından yola çıkılarak psikolojide bir terim olmak herkesin başaracağı bir şey değildir.
Marquis de Sade doğmuş olduğu 1740 yılından itibaren çocuk sayılabileceği on beş yıl dışında hep bir olayın, sansasyonun içinde olmuş. Daha on beş yaşındayken şehvet düşkünü diye anılmaya başlaması aslında gelecekteki kişiliği hakkında ipucu vermekte.
Notos'un Klasik Kitaplar serisindeki güzel özelliklerden biri olan kronoloji sayesinde hem Sade'ın yaşamını, hem edebiyattaki gelişmeleri, hem de Fransız Devrimi'nin yaklaşmasını ve yaşanmasını adım adım takip edebiliyoruz.
Sade on beş yaşından sonra meslekten men edilmeler, taciz ve eşcinsellik suçlamaları, hapishane ve akıl hastanesi günleri, ölüm cezalarıyla dolu bir yaşam sürer. Kronolojideki üç ayrı koldan takip ettiğimiz kadarıyla edebiyatın ve dünya tarihinin en önemli dönemlerinden birinde yaşıyor olması aslında onun için büyük şanstır.

Genelevde bir fahişeye kötü davranmakla ilk kez iki hafta yattığı hapishane, bir süre sonra onun için olağan bir yer haline gelecektir. Habire “adaba aykırı hareket etmek”le suçlanmasının dışında, bir kadını şatosuna hapsedip tacizde bulunması, yine eve kapadığı fahişeleri zehirlemek, daha sonra hizmetçi kızları eve kapatıp taciz etmesi, uzun bir süre hapiste kaldıktan sonra bir erkek mahkumu baştan çıkardığı gerekçesiyle akıl hastanesine kapatılması, kitapları yüzünden yayıncısıyla beraber tutuklanması... 74 yıllık bir ömre daha ne sığabilir diye düşünüyor insan?
Yukarıda yaşananlar, uzun yıllarını tutsak olarak geçirmesi, Sade'ın yaratıcılığını hiçbir biçimde sekteye uğratmamış, durmaksızın yazmış, yayınlamış, eleştirilere karşı mektuplar yazarak kendini savunmuş, hiçbir şey yapamasa akıl hastalarına tiyatro oynatmış.
Bu nedenle karşımızdaki yaratıcı bir dahi mi, yoksa sapığın teki mi hiçbir zaman emin olamayacağız. Ama bildiğimiz bir şey daha var ki şans diye bir şey varsa onun Sade'dan yana olduğu. Taciz edip ölümüne sebep olduğu hizmetçi kızlardan birinin babasının intikam almak için ona doğrulttuğu silah tutukluk yapmasaydı genç yaşında ölmüş olacaktı; Bastille Hapishanesinde kendi yaptığı basit bir megafonla mahkumların öldürüldüğünü yaydığı için akıl hastanesine gönderilmeseydi belki kısa bir süre sonra devrimcilerin ele geçirdiği hapishanede soyu nedeniyle öldürülecekti; son olarak ölüm cezasına çarptırılmasından kısa bir süre sonra Fransa'da terör dönemi bitmeseydi “Madam Giyotin”le tanışacaktı.
Şansının yaver gitmediği tek durum en uzun süreli hapis cezasını kayınvalidesinin baskılarıyla almış olması belki de. Eh, o da evlilik hayatının cilvelerinden biri diyebiliriz.
Aşkın suçları ya da Sade'ın fantezileri
Edebiyatın katı kuralları olan Klasisizmin baskısından kurtulması, Antik Yunan ve Roma'da yazılmış tragedya ve komedyalara, şiirlere öykünme hâlinden çıkması belki de 18. yüzyılın en hayırlı olaylarından biri olmuş.
İnsanın var olduğundan beri en büyük gereksinimlerinden biri olan “anlatma”nın, bir olayın başıyla sonuyla, kişileriyle var edilmesinin doğurduğu türlerin olgunlaşması da bu yüzyıla denk geliyor. Daha önceleri destanlar, masallar, halk ve şövalye hikâyeleriyle giderilen bu gereksinim, yavaş yavaş yerini roman ve öykü denen türlere bırakmaya başlamıştır. Klasisizmin neredeyse yok saydığı bu türler birbiri ardına yayımlanan kitaplarla yayılacak, Fransız Devrimi'ni doğuran ortama tam anlamıyla hâkim olacaktır.
Aşkın Suçları, on bir novella'dan oluşan kapsamlı bir eser, roman türü daha emeklerken Sade, kitabını Roman Üstüne Düşünceler adını verdiği önsözüyle yayımlamış ve bu tür hakkında derinlemesine düşündüğünü kanıtlamıştır. Önsözde roman adının etimolojisinden ve nasıl olması gerektiğinden bahsederken, kendisini ahlaksız olarak nitelendiren bir “gazeteci parçasına” da bol bol veriştirmektedir.
Cemal Süreya'nın yetkin ve kıvrak çevirisiyle Türkiye'de yayımlanan versiyonda novella'ların üçü yer almakta. Memleketin en büyük dertlerinden olduğunu düşündüğüm baskısı bitmiş kitaplardan birine daha neyse ki Notos sayesinde kavuştuk. Kitapta novella'lara ek olarak Kronoloji, Sade'ın Roman Üstüne Düşünceler'i ve Iwan Bloch'un yazdığı Marquis de Sade'ın Felsefesi makalesinin dışında Cemal Süreya'nın önsözü var ki Aşkın Suçları'nın uzun süredir okuduğum en güzel çeviri olduğunu eklemem gerek.
Novella'lardan ilki Florville ile Courval ya da Kadercilik adını taşıyor. Doğduğu günden beri üzerinde bir lanet taşırmışçasına şanssız olan Florville'in yaşam hikâyesi, anlatının çatısını oluşturuyor. Florville de Sade'ın diğer kadın karakterleri gibi yaşamında önemli bir hata yapar ve bu kaderinde belirleyici olur. Romanın daha emekleme döneminde olduğundan bahsetmiştik, kurguya tam hakim olamamak, bazen lafı gereksiz yere uzatmak, betimlemeleri bir amaç dahilinde değil de süsleme öğesi olarak kullanmak bu acemiliklerden bazıları. Romanın 250 yılda nasıl bir yol kat ettiğini anlamak adına klasikleri okumak oldukça faydalı oluyor, benim en çok hoşlandığım acemilikler Sade'ın dipnotları oldu. Florville yaşamını evleneceği Courval'a anlatırken rüyasından bahseder: “Bir gece Senneval girdi düşüme... Senneval bir türlü unutamadığım o mutsuz sevgilim, beni tekrar Nancy'e sürükleyen varlık... Evet, Senneval iki ceset gösteriyordu bana, biri Saint-Ange'a, öbürü tanımadığım bir kadına ait iki ceset.” Sade burada ceset sözcüğü için bir dipnot ekler: “Bu deyim unutulmasın; 'tanımadığım bir kadın' diyor. Florville, gözündeki perde kalkmadan ve düşünde gördüğü kadını tanımadan daha başka bazı yıkıntılara uğrayacak.”
Buradaki dipnot okura güvensizlikten mi, anlaşılamama korkusundan mı hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama Sade bizi kitap boyunca uyarmaya devam edecek. Aşkın Suçları'ndan hemen hemen 80-90 yıl sonra Ahmet Mithat Efendi'nin de aynı yollardan geçtiğini düşünürsek, hatta şu zamanda hâlâ lafa karışmadan duramayan yazarlar olduğunu hatırlarsak, romanın gelişebilmesi için bu yanlışların yapılması gerektiği kanısına varabiliriz.
İkinci novella Faxelange ya da Hırsın Zararları'nın kadın karakteri de bir suç işler ama bu suç Florville'inki gibi “aşk suçu” değildir, Matmazel Faxelange aşk yerine hırslarına yenik düşer ve maddiyatı tercih eder, tabii ki o dönemin edebiyat anlayışında olduğu üzere kötüler cezalarını alır, Faxelange da tek bir hatasının bedelini öder. Burada da Sade anlatının kötü tipi Franlo'dan o kadar nefret eder ki Matmazel Faxelange'ı evlendikten sonra da o adla anmaya devam eder ve bunu okura açıklar: “Yine Matmazel Faxelange diyelim, çünkü kadınlık adından artık tiksiniyoruz.” Çok değil bir 50 yıl sonra yazarın tarafsız olması gerektiği Realistler tarafından ortaya konacaktır neyse ki.
Kitaba alınan son novella Dorgeville ya da Erdemin Suç İşlettiği'nde en kötü kadın karakterle tanışırız, Virginie. Son derece iyi kalpli Dorgeville evleneceği kadının kendisine gönül borcu olmasını tercih edeceğini söyledikten kısa bir süre sonra tam da böyle bir kadınla karşılaşır ve evlenir. Büyük bir tezgâhın içine düştüğünü anlaması ise uzun sürmez. Sade bu hikâyenin sonunda ansızın bir vahşet sahnesiyle okuru şaşırtır çünkü bu kitabında ne Juliette'teki, ne Yatak Odasındaki Felsefe'deki gibi okuru rahatsız edecek fikirler, ilişkiler ve cinsellik yoktur. Hatta hapishanede tamamlamaya fırsat bulamadığı Sodom'un 120 Günü'nü düşündüğümüzde Aşkın Suçları oldukça masum sayılır.
Sade yazdığı önsözde bu kitabın masumiyetinden bahsetmekten çok, daha önceki romanlarını savunur, hiçbir biçimde suçluları ve suçu savunmadığını, kötülüğün, pisliğin iyice anlatılarak iyinin belirlenebileceğini söyler.
Sade'ın kişiliğini ve suçlarını düşündüğümüzde aslında bu dediklerinin samimiyetini sorgulayabiliriz. İlk novella'da Florville'in hata yapmasına sebep olan Madam Verquin zevkin, hazzın dünyadaki en önemli şeyler olduğunu savunan Epikürcü bir kadın. Anlatılan diğer ölümlerde hastalık, gözyaşı, günah korkusu ve af dilenme varken Madam Verquin'in ölüme gidişi insanı suça davet eder nitelikte: “Ben kadınlığımın gerektirdiği ölçüde kâm almışım dünyadan. Şimdi ise yeterince zevk duyamayacağım yılları kaybediyorum. Oysa o zevkler olmadan hayatın ne önemi var? (...) Ölüm, yalnız inançlı kimseler için korkutucudur yavrum. (...) İşte ölümü böyle istiyorum Florville'ciğim, ölürken yanımda papazlar, acılar, umutsuzluklar yerine böyle bir ezgi istiyorum... Senin o papazların, o sahte yobazların bilsinler ki onlarsız daha rahat ölünebilir; bilsinler ki rahat bir ölüm için din değil, cesaret ve mantık gereklidir.”
Ateist olduğunu beyan eden Sade'ın bu sözlerinde kötülüğü, pisliği iyice anlatmayı amaçlamadığı az çok belli aslında. Sürekli suçlandığı ve eleştirildiği için gizliden gizliye romandaki sevdiği karakterlere istediği şeyleri söyletmektedir. Simone de Beauvoir da Sade'ı Yakmalı mı adlı deneme kitabında “Aslında kendini yazılarında savunurken ileri sürdüğü fikirlerin tam tersini düşünmektedir; iyinin aldatıcılığını kavramamış okurlara kötünün tatlarını aşılamaya çalışmaktadır.” diyerek bu düşünceyi destekler.
Aşkın Suçları Marquis de Sade'la tanışmak için iyi bir fırsat, bu zararsız hikâyelerden sonra onu daha iyi tanımak isteyen okurlar diğer kitaplarına geçip “sadizm” sözcüğünün nereden geldiği hakkında fikir sahibi olabilirler. Roman türünün gelişimine, geçirdiği değişikliklere meraklı olan edebiyatseverlerin dışında Cemal Süreya'nın akıp giden çevirisini tatmak isteyenlere hararetle önerilir.

Banu Yıldıran Genç
Aşkın Suçları, Sade

 Notos Kitap Yayınevi, Kasım 2014, 199 s.
* Bu yazı Radikal Kitap'ın 19 Aralık 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Güzey

Taşrada peş peşe intiharlar...
İlk kitabını okuduğum ve hakkında yazdığım yazarları takip ettiğimden, 2008'de Çeşitli Yalnızlık Söylentileri'yle tanıdığım Mehmet Can Şaşmaz'ın romanı çıktığında hemen alıp okudum.
Güzey adını taşıyan roman Anadolu'nun ıssız bir kasabasında geçiyor. Kurtuluş Savaşı sırasında bulabildikleri en güvenli yere, bir dağın kuzey ucuna, tepelerine düştü düşecek koca bir kayanın altına yerleşen bir grup insan, sonraki yıllarda “Coğrafya, kaderdir.” dedirtecek denli yanlış bir karar almışlardır aslında. Tepelerindeki kocaman kaya, kasaba halkının geçmişten bugüne taşıdığı bir lanet gibi içine işlemiştir. Yoğun oranda intiharlar yaşanmakta, kimse buna engel olamamaktadır. Hatta bir atın bile intihar edebildiği yegâne yerdir. Çocuklar oyun oynamamakta, gençler eğlenmemekte, okuyup bir meslek sahibi olan da ilk iş oradan kaçmaktadır.
“Coğrafyayı buradan giden bir yol bulmak için, fiziği o yolu kat etmek, dilbilgisini gidecekleri şehirdekilerle anlaşmak, tarihiyse burayı unutmak için öğrenip kitapları sular seller gibi ezberlemişlerdi.”
Roman, Kaymakam Ekber'in aldığı sıkı tedbirlerle başlıyor. Günümüzde alışık olduğumuz yönetici tiplemesinin bir temsilidir Ekber. Şimdiye kadar görev aldığı yerlerde hırsızlığı bitirmiş, kan davasını sonlandırmış olmakla övünür. Oysa öğreniriz ki kan davası da hırsızlık da başka şehirlere kaymıştır. Bu zorlu kasabada da intihar edenin cenaze namazının kılınmayacağından tutun da, malının devlete kalması, mezar yerinin belli olmamamasına kadar “devlet baba tutumuyla” tedbirler almaya çalışır. Yaptığı en mantıklı şey Ankara'dan bu konuda uzman bir psikolog çağırtmaktır.
Romanın ana karakteri Devran, dürüst, kendi halinde ama yalnızlıktan bunalmış bir istasyon görevlisi. Arada bir aklına gelen intihar düşüncesinden babasını hatırlayınca vazgeçen, kararı pamuk ipliğine bağlı bir genç adam. Devran karakteriyle hemen hemen aynı ağırlığa sahip bir de Kaptan karakteri var ki Kaptan için kasabanın akıl babası, sağduyusu da denebilir. Hemen her koşulda söyleyecek afili bir lafı, aforizması, ders içeren cümleleri olan Kaptan aslında bu mükemmelliğiyle bir süre sonra okur için sıkıcı bir kişiye dönüşüyor. Hatta romanın sonlarına doğru anlatıcı bile bunu vurgulamakta: “Devran, Kaptan'ın böyle bir durumda bile 'felsefe' yapmasına şaşırdı...”
Roman bir kasabayı bütünüyle anlatmayı çalıştığı için kişi sayısı oldukça fazla, bu kişiler arasında Efsun Nine gibi değinilip geçen, daha fazla etkisinin olmasını bekleyeceğimiz kişiler de var. Özellikle romanın ortalarında dahil olan Psikolog Samet'in en azından olayların düğüm noktasında ve çözüme giden yolda daha etkili bir karakter olabileceğini umduğumu belirtmeliyim. Romanın farklı ve yaratıcı konusu psikoloğun “intihar” çözümlemeleriyle daha derinlikli işlenebilirdi hissi okuduktan sonra aklımdan hiç gitmedi. Mehmet Can Şaşmaz'ın psikolog olması belki bu beklentiyi artırmış olabilir ama Samet maalesef romanın en havada kalmış karakterlerinden biri olmuş.
Romandaki diğer bir sorun anlatıcı sorunu. Semih Gümüş, geçen aylarda Radikal Kitap'ta anlatıcı sorununun nasıl çözülmesi gerektiğiyle ilgili birkaç yazı yazdı. Türkiye edebiyatındaki tarihi ancak yüz elli yılı bulan roman türünde, artık her şeyi bilen Tanrı anlatıcının geçerliliğini kaybettiğini nedenleri ve örnekleriyle anlattı. Güzey'de de Tanrı anlatıcının sözcüklerle hissetmemiz gereken yerde peşinen anlattıkları, hatta bazen bir biçimde lafa karışması rahatsız ediyor.
“Leyla, dudağını sudan çekmiş ceylan misali doğruldu, doğrulmasıyla sanki bir sokak öteye uzaklaştı. Şimdi daha da güzelleşmişti! Kadınlar böyledir, gittikçe güzelleşir!”
Son cümle de anlatıcı yorum yapmasa, tarafsız bir biçimde anlatılsa olan biten daha etkili olur oysaki.
“Emin'in annesi Mehtap bencil hatta kötü yürekli bir kadındı. Öyle olmasa oğlu bu kadar sever miydi Zeliha'yı? Bütün karasevdalı adamların anneleri sevgisiz kadınlardır.”
Bu parça da Mehtap'ın kötü yürekli olduğunu yaşananlar zaten okura imlemiş durumda, anlatıcının karışıp soru sormasına, sonunda da tespit yapmasına hiç gerek yok.
Mehmet Can Şaşmaz genç bir yazar. Öykülerini daha başarılı bulmuş olsam da romanın ilginç konusu ve taşranın ele alınışı yaratıcı düşüncenin varlığını gösteriyor. Sonu bizim de tepemizde kaya varmış gibi hissettiğimiz bugünlerde umut aşılıyor, oldukça da etkili bitiyor. Umalım ki Şaşmaz bir dahaki romanında anlatıcı ve kişi sayısı sorununu daha yetkin bir biçimde çözebilsin.
Adını, dağın gölgelik, verimsiz kuzey yamacından alan roman, “taşra ve intihar”ı bir araya getirdiği için ilginç bir okumalık olabilir.

Banu Yıldıran Genç

Mehmet Can Şaşmaz, Güzey, Pan Yayıncılık, Eylül 2014, 264 s.
* Bu yazı Notos'un Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştır.


Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...