8 Mayıs 2017 Pazartesi

Buradayım

Biten evlilikler, yıkılan devletler...
Jonathan Safran Foer, keşfettiğim ilk andan beri herkese tavsiye ettiğim bir yazar. Peş peşe okuduğum ve etkisinden uzun süre kurtulamadığım, illa bir yerlerinde ağladığım, tekrar tekrar okumayı istediğim romanları Her Şey Aydınlandı ve Aşırı Gürültülü İnanılmaz Yakın’dan sonra -arada yayımlanan deneme kitabı Hayvan Yemek’i çok pis bir etobur olduğum için okumaya cesaret edemedim- son romanı Buradayım’ı okumaya başladığımda eski bir arkadaşıma kavuşmuşum gibi hissettim.
Amerika’da yaşayan Polonya kökenli bir Yahudi olan Foer’in romanlarında anlatılanların arkasında hep “Yahudilik” yer alır. Bu dinle ilgili de değildir aslında, çoğu karakterinin ateistliği mutlaka vurgulanır romanlarda, o kimliğin getirdikleri, götürdükleri, yaşam tarzıyla ilgilidir. Ve tabii Yahudilikle birlikte soykırımdan, kaçıp kurtulan ya da ölen dedelerden, ninelerden bahsetmek elzemdir ki Foer bunu okurun gözüne sokmadan ama en can acıtıcı detayı en olmadık yerde vererek yapar genelde. O detay romanda yediğiniz yumruklardan biri olur, sonra bir daha bir daha derken, iki kahkaha bir gözyaşı arasında, sözcük tekrarlarıyla, yer yer büyük harflerle, sayılarla, resimler ve fotoğraflarla nasıl farklı ve görsel bir edebiyat yarattığını görürsünüz.
Foer’in yumruklarına alışkın bir okur olarak Buradayım beni serseme çevirdi diyebilirim. Çünkü bu roman okuduğum en kişisel ve en acı dolu Foer romanı. Yazarların özel hayat dedikodularıyla çok ilgili değilim ama Buradayım’ın daha yirminci sayfasında Foer’in özel hayatını araştırmaya başladım ve çok kısa bir süre önce yazar Nicole Krauss’la boşandıklarını, bu evlilikten iki çocukları olduğunu öğrendim. O zaman taşlar yerini oturmaya başladı çünkü en baştan söyleyeyim ki Jonathan Safran Foer içindeki tüm acıyı, aklındaki tüm karışıklığı, karısına ve çocuklarına duyduğu sonsuz sevgiyi bu romana ilmek ilmek işlemiş. Yazdıkça iyileştiğini umuyorum çünkü belli ki acıyla yoğrulmuş, gözyaşıyla ilerlemiş bir roman Buradayım.
Mutsuz evlilikler
Bütün mutlu sabahlar birbirine benzer, tıpkı bütün mutsuz sabahlar gibi ve bunca mutsuzluğun nedeni, bütün bunların yaşanmış olma hissidir; kaçınma çabalarının en iyi ihtimalle mutsuzluğu güçlendireceği veya muhtemelen artıracağı ve evrenin, birtakım anlaşılmaz, gereksiz, haksız nedenlerden ötürü masumane bir sıra uyarınca birbirini izleyen giysilere, kahvaltıya, diş fırçalamaya, jöleyle yapıştırılmış korkunç saçlara, sırt çantalarına, ayakkabılara, ceketlere ve vedalara karşı bir komplo yürüttüğü hissi.”
Anna Karenina’ya ve Tolstoy’a selam eden bu cümlelerle başladığı Mutluluk bölümünde on beş yıldır evli olan, Sam, Max ve Benjy adlarında üç oğul sahibi Julia ve Jacob’ı iyice tanımaya başlarız. Büyük bir aşk, ateşli bir cinsellik, kendilerine has ritüellerle besledikleri sevgi, peş peşe üç çocuk ve çocuğa duyulan sevginin her şeyin ötesine geçmesi, bir süre sonra evden kaçıp gitme hissi, evden kaçıp gidince duyulan pişmanlık... Bu romanın öncekilerden farklı olarak en büyük özelliği herkesin kendinden ya da çevresinden görüp bildiği şeyleri bulması, tanıdık hayatların, tanıdık duyguların okuru ele geçirmesi diyebilirim... Foer her zaman yaptığı gibi birçok olayı düz bir zaman çizgisine uymadan bitmeyen bir enerji, uzun cümleler, yoğun duygularla aktarıyor, nelerle karşılaşıyoruz: Jacob’ın başkasına yazılıp da yakalanan pornografik mesajları, ölen ve İsrail’e gömülmeyi vasiyet eden bir büyükbaba, Sam’in bar mitzvahı öncesi çıkan sorunlar, üstüne Ortadoğu’da patlak veren büyük deprem ve savaş, İsrail'den Amerika'ya tatile gelmişken memleketlerine dönemeyen kuzenler... Tüm bunların arasında yazarın esas yaptığı ise Jacob ve Julia'nın duygularını tartmalarını, artıları ve eksileri sonuna kadar ölçüp biçerken yaşanan gelgitleri okura eksiksiz bir biçimde anlatmak.
Jacob, aynen Foer gibi çok genç yaşında Yahudi Yazar Ödülü’nü kazanmış, dizi senaryosu yazarak geçimini sağlayan, her erkek gibi geç büyümüş, her erkek gibi biraz ergen kalmış bir karakter. Julia’yı “gerçek anlamda” aldatamayacak kadar korkakken sanal dünyada bir iş arkadaşına gönderebildiği pornografik mesajların yakalanmasıyla alt üst olan, başına gelmekte olanı son âna kadar ertelemeye çalışan bir kaybeden.
Julia ise Foer romanlarında rastladığımız türden kararlı, güçlü bir kadın. Verdiği doğru kararlar, eşsiz öngörüsü, etrafındaki üç oğul ve bir kocadan oluşan erkek topluluğunu idare edişiyle özellikle kadın okurların en baştan kahramanı olabilir.
Karakterleri tanıdıkça, olaylar geliştikçe neredeyse kendi anne babamızın boşanma hikâyesine tanıklık ediyormuşçasına arada kalıyor, bir bölümde Jacob’ı tutarken başka bir bölümde Julia’nın arkasında oluyor, kavga anlarında neredeyse “Keşke bunu söylemeseydin!” derken buluyoruz kendimizi. Ve birbirine paralel birçok hikâye ilerlerken, bu ilişkinin tüm sırlarına, mahrem anlarına tanıklık ederek hayatın, zamanın ve evlilik kurumunun acımasızlığını bir kez daha anlıyoruz.
Buradayız
Romanın kilit karakterlerinden biri de en büyük oğul Sam. Bir Foer karakteri olarak on üç yaşındaki Sam de aynı anda birçok duygunun ve sorumluluğun etkisi altında; ailesinin çok önem verdiği Bar Mitzvah'ının öncesi yapmadığı bir şeyle suçlanmakta, ağır bir biçimde ergenlik yaşamakta, annesiyle babasının arasında yaşananların farkında ve üstelik ilk aşkını yaşıyor.
Bu önemli törende Tevrat'tan bir bölüm (Tora) okuması gerekir, Sam'e düşen bölüm romanın adını anlamamızı sağlar. "Sonra Tanrı, İbrahim'i sınadı. Ona 'İbrahim!' diye seslendi. İbrahim 'Buradayım.' dedi. İbrahim, Tanrı'nın seslendiğini duyunca karşılık olarak 'Ne istiyorsun?' demiyor. 'Efendim?' de demiyor. Bir beyanatla karşılık veriyor: 'Buradayım.' Tanrı'nın neye ihtiyacı olursa olsun, Tanrı ne istiyor olursa olsun, İbrahim onun için her şeyiyle orada olduğunu ifade etmek istiyor; koşulları, çekinceleri, açıklama yapma ihtiyacı yok." Jonathan Safran Foer bu ifadeyi romanın mihenk taşlarından biri yapıyor çünkü Foer böyledir, bazı sözcükleri, bazı anları roman boyunca okurun karşısına çıkarıp durur, tekerrür hissi yaratır. İbrahim'in hep hazır olması gibi Julia da çocukları için hep "oradadır". Sam'in çocukken yaşadığı trajik kaza sık sık geri dönüşlerle anımsanır, Julia, Jacob ve Sam bu konuda ayrı ayrı hatıralara sahip ama en belirgin olan an Julia'nın oğluna sarılıp "Buradayım, buradayım." demesi. Roman Tevrat'tan anneliğe ustaca bağlanıyor.
Sam'in bir önemi de büyük dedesi Isaac'la kurduğu ilişki. Isaac için gerçekten "orada" olan tek insan, Sam. Ailede geri kalan herkes onunla vakit geçirmeyi mecburiyet olarak görürken Sam mutlaka haftada bir skype'la görüşür, beraber vakit geçirmekten hoşlanır ve yaşlı adamın neredeyse fikri sorulmadan bir huzur evine yatırılması kararına da en başından beri karşıdır. Anne ve babasına tam anlamıyla ergen davranışları sergilerken soyunun dayandığı yegâne insana, Isaac Bloch'a karşı çok yumuşaktır, neden onlarla beraber yaşayamadığını anlamaz bir türlü. Ve Bar Mitzvah'ını göremeden ölen büyük dedenin kaybı, Sam'i bir anda büyütür.
"Isaac Bloch hakkında ne diyebiliriz, onun yasını nasıl tutmalıyız? Onun kuşağında iki tür Yahudi vardı; yok olanlar ve hayatta kalanlar. Kurbanlara sadakat yemini ettik, onları asla unutmayacağımıza söz verdik ve sözümüzü tuttuk. Fakat hayatta kalanlara sırtımızı döndük ve onları unuttuk. Bütün sevgimiz ölüler içindi."
Cenazede hahamın söylediği bu sözler bir bakıma Foer'in ve Amerika'daki Yahudilerin günah çıkarması gibi. Ansızın çekip giden Isaac'in yaşarken yapamadığını ölünce yapması, defnedilene kadar aile üyelerinin her gün sinagogda onun cesedi başında bekleyip onla vakit geçirmeleri -buna şemira oturmak deniyormuş- ise yine yazarın bizi gülümsettiği oyunlarından biri.
Foer'in yumruklarından bahsetmiştim, bir tanesini de Jacob, Isaac'in mezar yerini dolaşırken yiyeceğimizi söyleyeyim. Söylenmeyeni bir anda okura sezdiren Foer, yaşlılara vakit ayırma ve huzurevi konularında zaten rahatsız olan vicdanlarımızı iyice rahatsız ediyor.
Ve bir savaş daha
Roman boyunca Jacob'ın düşünceleri ve İsrail'den gelen kuzenleri sayesinde Amerika'da yaşayan Yahudilerle İsrail'de yaşayan Yahudilerin farkları hakkında bilgileniyoruz. Toplumsal tavırlardan bireysel tepkilere, parayla kurulan ilişkiye, azınlık olmaktan çoğunluk olmaya değişen farklar bunlar. Jacob, kendisinden yola çıkarak insani olanı bulmaya, doğruyu görmeye çalışırken İsrail'de yaşayan kuzeni Tamir, özellikle Filistin'le ilgili meselelerde bambaşka bir tavır sergiler, çoğu zaman tutunduğu tek dalın güçlü bir devlete sahip olmak olduğunu sezeriz. Aslında roman boyunca başımıza gelen şey yine olacak, bir o tarafa bir öbürüne meyledeceğiz çünkü zamanında korkunç bir eziyete uğramış, hâlâ da sürekli ayrımcılığa uğrayan bir ırkın arkasında duracak bir devlet ihtiyacını dinlediğimizde bir karaktere, İsrail'in haksız bir biçimde topraklarda ilerlemesini başka bir karakterden dinlediğimizde ona hak vereceğiz.
Güçlü devlet derken bir anda Ortadoğu merkezli büyük depremlerin yaşanması, İsrail'in bu depremlerden en çok etkilenenlerden biri olması, Ağlama Duvarı'nın, Kudüs'ün büyük bir bölümünün, askeri üssünün yıkılması roman boyunca ağır bir biçimde ilerleyen çatışmayı bambaşka bir yere taşır. Etrafındaki bütün ülkelerin -Türkiye dahil- teker teker savaş ilan etmelerinin ardından bu güçlü devlet dünyanın dört bir tarafındaki Yahudileri savaşmak üzere yurda çağırmak durumunda kalır. Zaten büyükbabasının ölümünün yarattığı vicdan azabı, boşanmanın eşiğinde olmak gibi türlü sorunla boğuşan Jacob bu kez de ne derece Yahudi olduğunu ve "yuva" kavramını sorgulamak zorunda kalacak.
Buradayım, Jonathan Safran Foer'in diğer romanlarından farklı bir olgunlukta. Anne ve baba olmanın verdiği sorumluluk, ömür boyu duyulacak vicdan azabını gönüllü yüklenmiş olma hâli ve ebediyen sürecek sanılan bir ilişkinin bitmesinin verdiği acı tüm roman boyunca hissediliyor. Çaresiz ve zayıf Jacob'un hasta köpekleri Argus'la kurduğu sembolik ilişki roman boyunca bir ilerleyecek bir gerilecek, çözümsüzlüğü bazen kronikleşecek ve en sonunda Argus hakkında "gerçeği" kabullenince her şey rayına oturacak. Düşünmek, kendi içinde kavga etmek ve kabullenmek, romanda her konuda iyileşmeye giden yol bu aşamaları kapsıyor. Neyse ki tüm bu üzüntü verici ölümler, ayrılıklar, savaşlardan sonra yazar biz okurlarına az da olsa acıyor, son bölüm Yuva'da yüzümüze o huzuru, yuvaya dönmüş olmanın huzurunu yerleştirerek bitiriyor romanını. Aykırı yazarı Jonathan Safran Foer, usta çevirmeni Begüm Kovulmaz ve çok sevdiğimiz yayınevi Siren Kitap'la Buradayım, okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç

Buradayım
Jonathan Safran Foer
çev: Begüm Kovulmaz
Siren Kitap, Nisan 2017, 678 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

30 Nisan 2017 Pazar

Çocukluk, o gizli bahçe

Çocukluk, o gizli bahçe...
Çocukken en sevdiğim şey, eğer vakti varsa annemin yoksa ablamın kucağına ilişip kendimle ilgili sorular sormaktı. Bebekliğimden başlayıp anımsayamadığım üç dört yaşıma uzanan dönemle ilgili ne varsa bilmek istiyor, sorduğum sorularla herkesi bıktırıyordum. Şimdi bile hayal meyal hatırladığım bazı sahneler var sorduğum sorulara dair... Evden kimseyi bulamadıysam benle ilgilenen akrabalardan birine sırnaşıyor -çünkü itiraf etmeliyim ki oldukça sırnaşık bir çocuktum- “sonra ne yapmıştım, sonra ne demiştim” diye bitmez tükenmez sorularıma başlıyordum.
Ailenin son ferdi olduğum, üstüne üstlük babaannemin sarışınlık genlerini bir şekilde kaptığım için el üstünde tutulan, sevilen, şımartılan bir çocuk oldum. Ablamlar bazı yaptıklarımı çok hoş sözlerle anmasalar da kimseyi üzmeden büyüdüm de diyebilirim. Çocukluğuma ait anımsadığım net şeylerden biri benle kim oyun oynuyorsa o dönem en çok onu sevdiğim. Bu sevilen kişi sık sık değişiyordu çünkü büyükler çocuklarla oyun oynamayı pek sevmiyordu. Baba çalışıyordu ki babalar oyun oynamazdı, anne zaten misafirdi, yemekti, temizlikti hep meşguldü.
Kitap okudukça yıllar boyu normal sandığım bir olgunun -büyüklerin işleri vardır, çocuklar birbiriyle oynar- o kadar da normal olmadığını anlamaya başladım. Okuduğum Amerikan, İngiliz, İskandinav ve hatta Latin Amerika romanlarında, öykülerinde, tanık olduğum, şaşırdığım bir şeydi bütün ailenin toplanıp oyun oynaması, çocuklarla beraber bir şeyler yapması... Sınıfsal bir ayrımı da yoktu oyun oynamanın, çünkü en fakir aileler bile hiçbir şey yapamasa Noel'i, Paskalya'yı çocuklarla oyun oynama zamanına dönüştürüyordu. Düşünün ki dini bayramların çocuğu bu kadar merkeze koymasının dışında, Cadılar Bayramı diye tamamen çocuklara hitap eden eğlenceler yaratmış ülkelerden bahsediyorum.
İlk kez bir oyuncak müzesi gezdiğimde bu ayrım gözümde daha da netleşti. Toplum olarak hiçbir şeyi saklamamamızı geçelim, böyle bir oyuncak kültürümüz de yoktu. Burjuva ailelerin bebek evlerinden, porselen bebeklerinden söz etmek abes belki ama onun dışında orta sınıf için de yüzyılın başından beri bin bir çeşit oyuncak yapılmıştı başka memleketlerde. İstanbul gibi büyük bir kentte bile elimizde kalan Eyüp oyuncakçılarının yaptığı üç beş parça oyuncak, onun dışında evlerde kızlara dikilen bez bebekler, oğlanlara alınan meşin toplar, misketler...
Yine memleketin büyük bir kısmında o meşin topla, bez bebekle oynama yaşı da en fazla yedi sekizdir. Çünkü bizde çocuğun işi çok erken başlar, bırakın birey olarak saygı görmeyi, ilgilenilmeyi, hani neredeyse işe güce yardım etsin diye doğurulmuştur. Erkekler evin dışındaki işlere yardım eder, gerektiğinde çalıştırılırken, kızlar ev işi yapar, kardeş bakar, on yaşına geldiğinde birçok işte ustalaşmıştır bile.
Bu anlattıklarımın sosyolojik konular olduğunun farkındayım, az gelişmişlik, eğitimsizlik, dini inanç çok etkili ama işte o hep şikâyet ettiğimiz gerçek bariz bir biçimde karşımızda duruyor. Toplum olarak bireyleşme aşamasına geçemediğimizi, bu nedenle hep ergen davranışlar sergilediğimizi psikologlar ağız birliği etmişçesine tekrarlıyorlar. Edebiyattan yola çıkıp sosyolojiyle, psikolojiyle vardığımız nokta yine aynı: Yaşanamayan çocukluk, kendi çocuklarını bile başkalarının yanında sevmenin ayıp sayıldığı bir toplum, sonuçta büyüyemeyen insanlar...
Yazının başına dönersek çocukluğu hatırlamanın ya da hatırlamak istemenin mutlu, belki de en azından birey olunan bir çocuklukla ilgisi olduğunu düşünüyorum. O zaman kendimizden kaçmamız gerekmiyor çünkü. Yıllar içinde çocukluğu anlatan roman ve öykülere özel bir ilgi duyduğumu fark ettim. Hatırlamaya değer anılarla dolu bir çocukluk mutlaka edebiyata yansıyor. Geçmişi bir yapboz gibi parça parça anılarla kurmak, onu bir biçimde bugüne bağlamak ise her yazarın üstesinden gelebildiği bir şey değil.
Nasıl Amerikan edebiyatı bireysel bunalımları anlatmakta usta ise, İskandinav edebiyatı da çocukluk konusunda, o yılları tüm detayıyla, rengiyle, tadıyla, kokusuyla, dokusuyla, duygusuyla, hiçbir biçimde büyüklerin değer yargısını katmadan anlatabilmesiyle usta bence. Savaş döneminde geçen çocukluğu bile büyülü bir anlatıya dönüştüren Per Petterson ve At Çalmaya Gidiyoruz, yoksulluk içinde geçen çocukluğu anlatırken ormana yapılan ağaç evlerden, okunan çizgi romanlardan dem vuran Ralf Rothmann ve Genç Işık, babası öldükten sonra ortaya çıkan gayrimeşru kız kardeşe abilik yapan Finn’in anlatıldığı, ailecek oynanan Mikado oyunları, partiye dönüşen Noel ağacı süsleme detaylarıyla aklımda kalan Roy Jacobsen ve Harika Çocuk, bu konuda ilk aklıma gelen romanlar.
Edebiyatımızda çocukluk hep vardı, Füruzan'dan, Sabahattin Ali'den, Tezer Özlü'den biliyoruz ama anıların baskın olduğu, çocukluğun bir biçimde görünmez iplerle büyüklüğe bağlandığı romanları, öyküleri son yıllarda okumaya başladık. Ne de olsa ülkenin sosyolojik yapısının değişmeye başladığı yetmişler, seksenlerde doğanlar günümüzün genç yazarları sayılıyor. İlk olarak Ayfer Tunç ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’in adını anmak isterim. Anı türündeki bu kitap detayların, çocukluk sırlarının, unutmaya çalıştığımız saçma geleneklerin bile ne önemli olduğunu anımsattı bize. Ahmet Büke ve taşrada geçen çocukluğa hayran olduğumuz Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi serisi, Emrah Serbes’in arıza erkek çocukları ve Erken Kaybedenler, ilk aklıma gelenler.
Latin Amerika romanlarında örneklerini gördüğümüz tarzda, politik bir ortamda geçen çocukluğun anlatıldığı romanlara bir örnek ise Ece Temelkuran’ın Devir’i, fakat çarpıcı bir konuyu fazlaca detaya ve doğal olmayan çocuk diyaloglarına, düşüncelerine boğduğunu, bu nedenle de konuya yazık olduğunu söyleyebilirim. Doğallık, olduğu ya da olması gerektiği gibi anlatmak, duygusal aforizmalar yerine çarpıcı anlar, durumlarla okuru romanda yaşatmak sanırım çocukluğa değinen edebiyatla ilgili önemli noktalar. Politik baskılarla dolu bir ortamda geçen çocukluğun anlatıldığı Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları, okuduğun en iyi örneklerden biriydi.
Bu saydığım kitaplar öyle bir etkiliyor ki okuyanı, bir de bakıyorsunuz ki dakikalardır aynı sayfaya bakarken geçmişe dalmış gitmişsiniz... Çocukluk bir büyülü dünya, bir gizli bahçe... Bu bahçeye geri dönmek isteyenlerle "gözümüzü kapatıp en eski anımızı bulmaca" oyunu oynayalım mı?


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Oggito'da yayımlanmıştır.

7 Nisan 2017 Cuma

Ah Mercimeğim

Eskiyi özleten öyküler...
Ne olursa olsun bir yerinden tutulduğumuz bir nostalji duygusuna sahibiz. Eski Türk filmlerinin aşırı romantizmine sinir olurken bir yandan izleyip bir yandan ağlayabiliriz. Ah nerede o eski ekmekler’den ah nerede o eski mahalleler’e kadar bazen geçerli bazen geçersiz nedenlere bağlı olan bir özleyiş hâkim tüm yaşantımıza. İnsanın büyürken gördükleri, işittikleri, kokladıkları, izledikleri ve okudukları unutulmaz bağlar yaratıyor. Hatta bir kitabı bir kokuyla, bir filmi bir renkle eşleştiriyoruz bazen beynimizde, artık o an bize ne anımsatmışsa...
Edebiyatta bu özlemi sinemaya göre daha az hissediyorum. Artık romanın geldiği yer, yazarın oynadığı oyunlar, modernden postmoderne giden yol, farklı teknikler benim edebiyat zevkimi tatmin etmeye yetiyor. Ama işte bazen bir kitap okuyorsunuz, sanki kitabın sayfalarıyla beraber başka bir zamana yolculuk ediyorsunuz. Mustafa Çiftci'nin öykü kitabı Ah Mercimeğim de bende böyle bir etki yarattı. Çiftci İç Anadolu'da doğup büyümüş bir yazar, öykülerinin coğrafyası da dili de oraya ait. Anlattıklarının bazıları bugüne dair, bazıları ise zamansız... Küresel markalardan bahsedilen bir öyküde bile okuru o eski Türk filmlerinin, o ortaokulda okunan Orhan Kemal'lerin, Yaşar Kemal'lerin, biraz da Aziz Nesin'lerin dünyasına götürüyor. Ve bunu hiçbir klişeye sığınmadan, tamamen kendine has dili, anlatımı ve karakterleriyle yapıyor.
Üniversitede en, belki de tek sevdiğim ders olan Halk Edebiyatına Giriş'te meselleri, masalları, halk hikâyelerini okumaya doyamazdım. Sonradan yazıya geçirilmiş olan o hikâyelerde anlatıcı âşığın birbiri ardına en yakışan sözcükleri bulup çıkarması, anlatımdaki ritim, dilin tüm doğallığıyla çağıldaması bugün edebiyatta eksik sanki... Bunun sebepleri türlü türlü, kentleşme, İstanbul ağzının hâkimiyeti, yerelliği kaybetme... ama işte yaşadığı, büyüdüğü coğrafyayı diliyle, karakterleriyle, sevgi sözcükleriyle yaşatabilen yegâne yazarlardan biri Mustafa Çiftci. Bu nedenle de öyküleri okurken aslında bir âşığın, bir meddahın karşıma geçmiş anlatıyor olduğunu hissettim bazen.
Kitap altı öyküden oluşuyor. Ben ilk öyküleri son öykülerden daha çok sevdim, özellikle kitaba adını veren Ah Mercimeğim yukarıda anlattığım tadı en iyi veren öykü diyebilirim. Olaylara fon olan o küçük kasabada kendinden büyük bir kıza âşık olan delikanlının trajedisini anbean biz de yaşıyoruz. Anlatıcı, üç ablanın ardından gelen bir erkek çocuk, evin gözdesi, az biraz şımarık... En büyük ablanın arkadaşı Aslı'ya çocukluktan beri hayran, bunu büyüdükçe dillendirmeye çalışsa da gülüp geçiliyor. Aslı bile onu ciddiye almıyor. Aslı'nın bahçede üstünde oturduğu minderi çalmaya çalışırken yakalandığında öykünün adı da ortaya çıkıyor: "O sırada Aslı geldi. Bana baktı. Ama öyle ezerek değil, ipek kumaş seçer gibi, tül perdeye dokunur gibi baktı ve 'Hayırdır kuzum, ne yapacaksın o minderi?' dedi. Ben laf bulamadım. 'Hiç, yani öylesine...' dedim. Aslı, sabun kokulu ve serin eliyle yanağımı okşadı, 'Ah mercimeğim,' dedi. Kızlar yine gülüştüler. Ben rezil oldum. Üstelik minderi de alamadım. Ama bana 'mercimeğim' demişti, daha ne desin? Anlayana büyük laf! Mercimeğim; yani küçüğüm, bicimciğim. Yani sen daha çok küçüksün, çok küçük!"
Bu küçücük farklı sevgi sözcüğü bile Aslı'ya derinlik katmaya yetiyor. Mustafa Çiftci tek bir sözcükle öykünün temel çatışmasını yakalıyor. Trajedi büyüyor, Aslı ta Marmaris'e gelin gidiyor, anlatıcı da büyüyor ama aşkı bitmiyor. Sonrasını ise yine bir meddahın saatlerdir merakta bıraktığı dinleyicileri misali bekliyoruz, anlatıcı da bu beklentimizi boşa çıkarmıyor, masalsı bir biçimde sonlandırıyor öyküsünü.
Mustafa Çiftci'de asıl sevdiğim şey bazı öykülerinde bu memlekette yaşanan zorlukları anlatsa da yine de her şeye, tüm yaşananlara rağmen "insana" inanan metinler yazması. Köfte Ekmek'te anlatılan franchasing öyküsünde kahramanın yaşadığı maddi zorluk, kapitalizm ve küreselleşmenin vahşi yanları, mahvolan hayatlar bile sonunda bir şenlikle biter. Öyküleri okudukça insanın aklına geliveren Adile Naşit-Münir Özkul'lu aile filmleri de bu yüzden biraz, hem güldüren hem ağlatan hayatlar... Yine de bu öyküyle ilgili olarak Demet tipinin fazla yüzeysel ve cinsiyetçi bir biçimde ele alındığını buraya şerh düşeyim.
Öyküler okurun içini ısıtıyor, nostaljik bir mutluluk veriyorsa da Çiftci'nin Anadolu'yu tüm yanlışlarıyla iyi tanıyan bir yazar olduğunu eklemek gerek. Kâh çocuk yaşta zorla evlendirilen kızlardan, kâh nüfus kâğıdı bile çıkartılmayan, emeği sömürülecek bedava bir işçi gibi görülen çocuklardan, kâh kasabalarda acımasızca dönen dedikodu çarklarından dem vuruyor. Ama hep birbirine sığınan, birbirini anlayan insanlarla sonlandırıyor öykülerini.
Mustafa Çiftci, Anadolu'nun artık duymaya hasret kaldığımız hikâyelerini taşıyor bizlere. Öykülerdeki duygunun okura çabucak geçebilmesi onun anlatım ustalığını gösteriyor. Diyaloglarda yer verdiği ve Türk edebiyatında artık pek de rastlanılmayan yerel ağzın yerinde ve dozunda kullanımı da bu ustalığın bir parçası. Edebiyatın da küreselleştiği bugünlerde belki de Türk edebiyatının böylesi bir damardan, yerelden beslenmesi asıl karakterini kazanmasında daha çok rol oynayacak.

Banu Yıldıran Genç


Mustafa Çiftci, Ah Mercimeğim, İletişim Yayınları, 2017, 107 s.
* Bu yazı Notos'un 63. sayısında yayımlanmıştır.

2 Nisan 2017 Pazar

Eileen

Bir evden kaçış hikâyesi...
Amerikan edebiyatının kendine has bir yanı var. O karmaşa, o sorunlu aileler, o arızalı toplum nasılsa edebiyatı şahlandıran bir itici güç oluşturuyor. Oysa bizde de aynı ya da farklı bir sürü sorun var -daha azı mı çoğu mu tartışılır- fakat çocuklukta, gençlikte, çoğu zaman ömür boyu süren bu arızalar Türk edebiyatına böyle çarpıcı bir biçimde yansımıyor, genellikle kendine acıyan, duygularla yoğrulan, fazla kişisel, arabesk bir edebiyata dönüşüyor. Ottessa Moshfegh'in yazdığı, 2016 yılının Hemingway İlk Roman Ödülü’nü kazanan, ayrıca 2016 Man Booker Kısa Listesine kalmayı başaran Eileen aslında Amerikan edebiyatının başarısına dair ipuçları veriyor bize.
Eileen, Ottessa Moshfegh’in ilk romanı fakat ondan önce birçok yerde yayımlanan ve başarısı konuşulan öyküleri var. Babası İran, annesi Hırvat kökenli, yani aslında pek çok örneğine rastladığımız gibi etnik kökenini hissettiren, biraz yerel tatlar içeren bir roman yazsa satması daha garanti olur diye tahminler yürütebiliriz. Oysa Moshfegh’in adı kulağımıza değişik gelmese, Eileen’i yüzyıllardır Amerika’da yaşayan tipik beyaz, Hıristiyan, Anglosakson kökenli bir yazarın yazdığını düşünürdük, çünkü roman, içeriği ve tarzıyla tam bir Amerikan anlatısı. 
Eileen, yetmişlerini süren anlatıcının yani Eileen’in kendisinin bundan tam elli yıl önceki evden kaçışını anlattığı bir roman. Moshfegh 1964 yılındaki New England kasabasını toplumsal yapısı, kilise baskısı, sınıf ayrımlarıyla oldukça etkili bir biçimde aktarıyor ama asıl başarısı anlatımın doğallığından kaynaklanıyor. Yaşlı Eileen’in eskileri anlatırken yeri geldiğinde “siz” diye hitap ederek okuru metne katması ve en mahremini anlatması kahraman anlatıcının ustalıklı kullanımının bir örneği.
Emekli polis, ağır alkolik babasıyla aynı evi paylaşan, yirmi dört yaşında, annesini kısa süre önce kaybetmiş, hiç sevgilisi olmamış, anoreksik denecek kadar zayıf, garip takıntıları, cinsel problemleri olan bir kahraman: Eileen Dunlop. Yazar 1964 adındaki ilk bölümde ana karakterinin ailesinden, babasından, nasıl büyüdüğünden biraz bahsettikten sonra asıl çarpıcı girişi şöyle yapar: “İşte buradayız. Adım Eileen Dunlop. Artık beni tanıyorsunuz. Anlattığım dönemde yirmi dört yaşındaydım ve erkek çocukların kapatıldığı özel bir ıslahevinde sekreterlik yaparak haftada elli yedi dolar kazanıyordum. Şimdi o yerin tam olarak ne olduğunu anlıyorum: Bir çocuk hapishanesi. Bir hafta içinde oradan kaçıp bir daha asla geri dönmeyeceğim. Bu, benim ortadan kayboluşumun öyküsü.”
Romanın neredeyse yarısına kadar Eileen okura kendisini tanıtır. Islahevinde çalışan doktorun emeklilik partisinde eğlenceye katılmayıp ne yaptığını şu doğallıkta anlatır mesela: “Bir ara külotumun altındaki bölge kaşındı, beni görecek kimse olmadığından kaşınan yeri eteğimin üstünden ovuşturdum. Kundaklanmış olduğundan, özel bölgemi kaşımak zordu. Sonunda elimi eteğimin ve korsemin altına soktum, iç çamaşırımı kenara çektim; kaşıntı geçince parmaklarımı burnuma götürüp kokladım. İnsanın parmaklarını koklaması doğal bir merak bence. Daha sonra, gün bitiminde kapıdan çıkarken Doktor Frye’a mutlu bir emeklilik dönemi dilemek için, hâlâ yıkamadığım o parmakları uzattım.”
Eileen iç çamaşırının üzerine sımsıkı korseler giyer çünkü iffetlidir, yine bu nedenle makyaj yapmaz, oje sürmez, kapalı giyinir, çünkü 1964'te kadınlar iffetli ve iffetsiz diye ikiye ayrılır. Oysa bütün gün gardiyan Randy’yi izleyen, çaktırmadan onun cinsel organına bakan ve kaçırılmadan tecavüze kadar fanteziler kuran da iffetli Eileen'dir. Hiç arkadaşı olmadan, kimsenin dönüp de ikinci kez bakmayacağı kadar silik olduğu takıntısıyla yaşayan Eileen'in iç dünyasıyla yaşamı neredeyse taban tabana zıttır. Annesinin yokluğuyla baş edememesi, babasının tam bir bela olması, çalıştığı yere duyduğu nefret, kendisiyle ilgili önyargılarıyla zaten kaçıp gitme fikriyle yaşarken, ıslahevine eğitim danışmanı olarak gelen Jessica bu kaçışı hızlandırır.
Moshfegh yine kolaycılığa kaçmayarak 1964'te ıslahevinde yaşanacağını tahmin ettiğimiz kötü olayları da romanının merkezine koymuyor. Oldukça trajik bir olay kaçışın gerçekleşmesini sağlayan son nokta oluyor, o kadar. Çocukların ilaçlarla uyuşturulmaları, sürekli cezalandırılmaları, dini bir fırsatçılık olarak kullanan kilise dışında bu çocuklarla kimsenin ilgilenmemesi bile satır aralarında veriliyor. Eileen bu konuda da dürüst: "Çocukların, ziyaret odasına getirilirken gardiyanlar tarafından kelepçelendiğinin bile farkında değildim. Kendimden başkası için neden üzülecektim ki? Tutsak olan, acı çeken, suistimal edilen bendim. Yalnızca benim acım gerçekti. Benim."
Bütün bencilliğini okura anlatabilen bu karakteri de, alkolik babasını da, tecavüz mağduru katil çocuğu da, çocuğuna yapılanlara ses çıkarmayan annesini de anlayabildiğimiz bir roman yazmış Ottessa Moshfegh. Romanın etkili başlangıcı, geçmişle bugün arasında birkaç cümleyle kurabildiği köprü, karakterini her şeyiyle bir bütün olarak kurabilmesi başarısının devam edeceğini müjdeler gibi.
Bu vesileyle edebiyat dünyasının yeni yayınevi Hep Kitap'a hoş geldin diyelim ve bu iyi roman, başarılı çeviri ve özenli basım için teşekkür edelim.

Banu Yıldıran Genç

Eileen
Ottessa Moshfegh
çev: Begüm Kovulmaz
Hep Kitap  237 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2017 sayısında yayımlanmıştır.

20 Mart 2017 Pazartesi

Bir zamanlar TRT ve dizileri

Bir zamanlar TRT ve dizileri...
Ortaokulda apolitik arkadaşlarıma, sağcı-solcu ne demek bilmeyen ve umru da olmayan insanlara sinir oluyor, içime kapanıyor, 12 Eylül’ü konu alan romanlar, öyküler okumaya devam ediyordum. O abiler, ablalar ne güzel yıllarda yaşamışlardı, oysa biz Özal çocuklarıydık, küreselleşme ve kapitalizm gençliğimizin tam ortasına denk gelmişti. Ah her şey ne kötüye gidiyordu... 1990'lı yıllarda büyüyen bir çocuğun hezeyanlarıydı bunlar, oysa şimdi...
Derslerde Servet-i Fünun dönemine gelince Aşk-ı Memnu'yu izletiyorum yıllardır, tabii ki 1975 yılında Halit Refiğ tarafından yönetilen versiyonu. Geçtiğimiz yıllarda iki üç yıl sürmüş, olabildiğince sündürülmüş diziyi altı bölümde izleyince bir şaşırıyor çocuklar. İlk bölümlerde sıkılsalar da bir süre sonra dizideki teatralliğe, klasik müzik kullanımına ve Halit Ziya'nın farklı cümlelerine alışıyorlar. Sonra sorular sormaya başlıyorlar, başka hangi diziler vardı böyle, hep böyle kısa mı sürüyordu, o zaman rating yok muydu, insanlar bu dizileri anlıyor muydu?
Benim yaşım Aşk-ı Memnu'ya yetmiyor ama ne çocukluğumda ne ilk gençliğimde rating'in adını duydum, diyorum. O kadar güzel edebiyat uyarlamaları izledim ki hâlâ tatları damağımda, diyorum. Biz her şeye rağmen şanslı bir kuşakmışız, diyorum. Devlet televizyonu olduğunu unutmamış, kültüre sanata yer veren bir TRT vardı. Bugünkü dizilerin kalitesiyle, misyonuyla karşılaştırılmayacak denli farklıydı her şey. Şimdi siz öyle uyarlamaları ancak İngiliz devlet televizyonu BBC'den izleyebiliyorsunuz, internet, torrent, dizi siteleri bir şekilde bunlara ulaşıyorsunuz en azından, diyorum.
Çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım Kartallar Yüksek Uçar geliyor mesela ilk olarak aklıma. Hanım Ağa ve Banazlı İsmail, bir de Karayolları'nın Zincirlikuyu'daki binası... Konusunu hatırlamıyorum ama senaryosunu Attila İlhan'ın yazdığını yıllar sonra öğrendim, 1991'de senaryosunu yine onun yazdığı Yıldızlar Gece Büyür'ü izlerken... Bu dizideki hapisten çıkmış devrimci tiplemeleri, bir grup arkadaşın 1980 sonrası geçirdiği değişimin anlatımı beni büyülemişti.
Bu andıklarım televizyon için bir yazar tarafından yazılmış senaryolar, uyarlama değil. Yine öğrencilerin sorularına dönüyoruz tabii, bugün kanallardaki birçok dizinin senaryosunda da yazar imzaları var ama ne dönem aynı dönem ne izleyici aynı izleyici...
Yıldızlar Gece Büyür'den hemen sonra aklıma gelen, Mehmet Eroğlu'nun romanından uyarlanan Okan Uysaler'in yönettiği Issızlığın Ortasında. Fikret Kuşkan'ı televizyonlarda ilk görüşümüzdür herhalde. Canlandırdığı Ayhan karakterinin sürekli üşümesi, paltosunu çıkarmaması, kaybolan arkadaşlarını araması, hayal meyal anılan geçmiş politik eylemler... On dört yaşında bu kadar farklı bir dizi izleyince hemen romanını okumuştum ve Mehmet Eroğlu çok erken yaşlarda keşfettiğim yazarlarımdan biri oldu.
Okan Uysaler demişken Gecenin Öteki Yüzü'nü anmak gerekir. Füruzan'ın kendi eserinden uyarladığı, senaryosunu yazdığı bir şaheserden bahsediyorum. Zuhay Olcay'ın Haluk Bilginer'in oyunculukları zaten unutulmazdı ama aklımdan çıkmayan isim Müşfik Kenter. Bu diziyle ölümün acısını, tutulan yasın hiç bitmeyebileceğini öğrendim. Ve sonra ne yaptım? Tabii ki Füruzan'ın kitaplarını okumaya başladım.
Bu verdiğim örnekler günümüzle arasındaki farkı yeterince izah ediyor aslında. Annemler izlemiyordu mesela bu dizileri, isteyen komediye yakın Perihan Abla'yı, Bizimkiler'i izliyor ama daha iyisini, farklısını isteyen de devlet televizyonunda bulabiliyordu. Kültürlü olmak, sanattan anlamak hâlâ geçer akçeydi. Sonra özel kanallar geldi ama hiçbir dizi TRT'nin o dönemki kalitesini yakalayamadı. Özel kanalların uyarlamalarında en son Sinekli Bakkal'ı izleyeyim demiştim, onu da Şemsi İnkaya'nın canlandırdığı baba tiplemesi Fethullah Gülen'e benziyor ve aşağılıyor diye iki bölümde kaldırmışlardı. Şimdi unutuldu gitti o günler.
Uyarlamaların sonu gelmez, bugün internette yıl yıl TRT'nin çektiği dizilerin adlarına ulaşabilirsiniz. Kimler kimler yok ki? Reşat Nuri'den Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Acımak, Yaprak Dökümü; Refik Halit Karay'dan Bugünün Saraylısı; Erhan Bener'den Yalnızlar... Saymakla bitmez. Birçoğuna özel kanallar el attı, tekrar tekrar çekildi, bazıları hiç tutmadı, hemen yayından kaldırıldı, tuttuysa daha fena yıllarca uzatıldı da uzatıldı. Ama bugün bile belli bir yaş üstüne Çalıkuşu deyin, Aydan Şener ve ağlayınca hemen kızaran o burnu gelecektir akıllarına.
Sonuç olarak ergenlik gereği midir bilmem yaşadığım dönemden nefret ediyorken, yine yaşlanma belirtisi midir bilmem şimdi hep o dönemlere özlem duyuyorum. En azından televizyon dizileri açısından. Çünkü daha önce Agatha Christie yazısında da belirtmiştim iyi sanat birbirini tetikler. İyi uyarlama kitabı, iyi kitap uyarlamasını merak ettirir. Bahsettiğim dizileri izlettiğim çocuklardan okumayı sevenler uyarlamayla aralarındaki farkları merak edip romanları okudular. E ben de diziler sayesinde oldukça erken bir yaşta Mehmet Eroğlu, Füruzan ve Attila İlhan'la tanıştım. Daha ne ister ki bir insan?

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayınlanmıştır.

9 Mart 2017 Perşembe

Hadi, Yarın Görüşürüz

Yazarların yazarı ilk kez Türkçede...
Yazılarımı takip edenler Jaguar Yayınları’nı çok beğendiğimi bilirler. Bu yayınevinden kötü bir şey okuma ihtimaliniz pek yoktur. O nedenle yeni kitaplarını alır ama hemen ama sonra illa okurum. Yeni çıkan ve farklı kapak tasarımıyla dikkatimi çeken Hadi, Yarın Görüşürüz’ü alır almaz okumaya başladım. İlk kez okuduğum William Maxwell, Amerikan edebiyatının pek çok ünlü ismine editörlük yapmış, aynı zamanda birçok ödülün de sahibi usta bir yazar.
1980’de yayımlanan, iki yıl sonra National Book Award’ı kazanan Hadi, Yarın Görüşürüz, 1920’li yılların başında işlenen bir cinayeti ve bu cinayete giden yolu anlatıyor. Bu doğrusal olmayan anlatım, yani en başta yaşanan trajediyi bilip sonra olayın öncesini okumamız aslında aynı yıllarda yayımlanan Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sini getiriyor akla, ama olayların dizilişi dışında hiçbir ortak noktaları yok.
Hadi, Yarın Görüşürüz’de anlatıcı önce çocukluğunun geçtiği yerde, Illinois’de yaşanan bir cinayeti ve taraflarını anımsar. Sonra yavaş yavaş kasabayı ve anlatıcıyı tanımaya başlarız. Adını bilmediğimiz anlatıcı Yas Dönemi başlıklı bölümde okura bu kitabı niçin yazdığını anlatır: “Eğer (1) katil tanıdığım birinin babası olmasaydı ve (2) daha sonra utandığım bir şey yapmamış olsaydım, hayatımda görmediğim bir ortakçının öldürülüşünü elli yıl sonra hatırlayacağımı pek sanmazdım. Bu anı yazısı -eğer bu yazıya anı yazısı diyebilirsek- bir laf kalabalığı, özür dilemenin nafile bir yolu aslında.” Böylelikle anlatmaya başlar; küçük bir kasabada bir bacağını araba tekerine kaptırmış abisi, sigorta satıcısı babası ve annesiyle çocukluk denen o güzel ve uzak ülkede yaşamaktadır, ta ki 1918’deki grip salgınında küçük kardeşinin doğumundan hemen sonra annesini kaybedene dek. Yazarın özyaşamından izler taşıyan bu geçmişin anlatımı, bir iç dökümü gibi devam eder. Babasının istediği gibi dışa dönük, oyunbaz bir erkek çocuk olmayan anlatıcının içe kapanması, kendine kurduğu küçük dünya, bu dünyaya bir süre sonra misafir olacak üvey annesi sırayla yerlerini alırlar. Babası tekrar evlendikten sonra taşınacakları evin inşası sırasında tanıştığı sessiz arkadaşı Cletus Smith, bu romanın yazılmasının sebebidir aslında. En başta anlatılan trajedide cinayeti işleyenin oğludur Cletus ve bu olaydan sonra da anlatıcının hayatından çıkmış gitmiştir.
Çocukluğu anımsamak acayiptir gerçekten de, tamamen sizin kurduğunuz, gerçek olup olmadığından hiçbir zaman emin olamayacağınız uzak bir masal dünyasıdır sanki. Bu nedenle çocukluğu anlatan romanları, öyküleri ayrı severim. Hayatınıza girenler, çıkanlar siliktir. Bugün büyüklerin travma yaşatacağını düşündüğü birçok şeyi sorunsuzca atlatır ve unutur çocuklar. Taşınma, okul değişikliği, bir anda gelen ve bir anda giden arkadaşlar... Kitabı okurken ilkokulda ansızın okulu bırakan, sonra ailecek Almanya’ya döndüğünü duyduğumuz bir sınıf arkadaşım geldi aklıma. Ve tabii sorular, ne olmuştu, ansızın dönemin ortasında niye gitmişlerdi? Çocuk dünyası bu sorularla dönmüyor, aklımıza geldiyse bile bir teneffüs sonra unutmuşuzdur herhalde, arayıp sorma inceliği ya da hatırşinaslık dediğimiz özellik pek de çocuklara özgü bir şey değil. Burada da anlatıcı yıllardır vicdanını rahatsız eden küçücük bir olaydan yola çıkıp bu "anı yazısını" yazar. Bu olay, ailesiyle taşındığı Chicago’da lise koridorunda Cletus’u görüp tanıyıp konuşmamasıdır. Bu anı, o konuşmama ânı, niye konuşmadığını kendisinin de bilemediği bu garip tutukluk aklından çıkmamıştır. Ve geçmişi araştırmaya başlar, elinde çok az şey vardır. Bir aldatma, bir cinayet, bir intihar. Bu üçgeni bir araya getirmek anlatıcının hayal gücüne ve anlatma ustalığına kalmıştır ki kitabın ikinci bölümü bu ustalığı sonuna kadar gözler önüne serer.
Kitap bölümsel olarak ikiye ayrılmıyor fakat anıdan kurmacaya geçerken William Maxwell anlatıcısı aracılığıyla okuru uyarıyor: “Eğer ileride okuyacağı gerçek ve hayal karışımının herhangi bir parçası okuyucuyu rahatsız edecek olursa, benden izin, bunu dikkate almayabilir. Eğer elimde gerçekler olsaydı seve seve onlara bağlı kalırdım. Okur aynı zamanda hatırı sayılır bir miktarda da hayal gücünü kullanmak zorunda kalacaktır. Bir masanın üzerine kapalı olarak yayılmış bir paket iskâmbil kâğıdı hayal etmeli okuyucu; sonra birini açmalıdır ama bu kupa sekizlisi veya karo valesi olmayacaktır, onun yerine Cletus’un geçmiş yaşamının sıradan bir on beş dakikası olacaktır.”
Ve ilk iskâmbil kâğıdıyla birlikte kurmacanın en can alıcı karakteri, Trixie’yi yaratır anlatıcı. Cletus’la çiftliğin köpeği Trixie arasındaki o acayip sevgi duygusallıktan olabildiğince uzak durmaya çalışılarak yazılmış bu romandaki en acıklı ilişki olacaktır. Çünkü anlatıcı gerektiğinde bir köpeğin zihninin nasıl çalıştığını gösterecektir; Trixie’nin evliliğini bitirmeye karar veren bir kadının çocuklarını da alıp gitmesini anlamamasını, en sevdiği insan Cletus gitmiş olsa da sonuna kadar sadakat göstererek Clarence’ı beklemesini, yeni sahibinin onun için hiçbir zaman “sahip” olmayacağını ve yaklaşmakta olan sonu...
Sonra yavaş yavaş etraftaki başka kişilerin kartları da açılır, Cletus’un yaşamı hakkında bilgi sahibi olmaya başlarız. Bu kez bir kurmaca içinde Cletus için önemli olan insanları bir bir tanır, doğrusal olmayan bir çizgide geçmişi ve bugünü öğreniriz. Olay önemli bir olay değil, hemen hemen her gün gazetelerde rastlayacağımız türden bir yasak aşk hikâyesi. Kardeş kadar yakın olan Lloyd Wilson’la Clarence Smith’in arkadaşlıklarının Lloyd’un Clarence’ın karısı Feyn’e âşık olmasıyla son bulması ve dağılan hayatlar. Anlatıcının yıllar sonra bu kurguyu hayal etmesinin de çok önemli bir tarafı yok. Evet, bir zamanlar kısa bir süreliğine iyi arkadaş olduğu çocuk bir trajedi yaşamış, kasabadan gitmiş, anlatıcı yıllar sonra başka bir şehirde lise koridorunda onla karşılaşmış ve konuşmamış. Hayatta vicdan azabı çektirecek öyle meseleler yaşıyoruz ki şu küçük olay bizi bu kitabın bunlar üzerine yazılmış olmasına inandırmayacak neredeyse. Oysa William Maxwell bu önemsiz olayı ele alarak büyük bir roman yaratmış. Burada asıl önemli olan o.
Yazar anlatıcının tavrını ustalıkla belirlemiş, ilk başlarda kendi çocukluğunu anlatırken kullandığı dil oldukça düz, duygusallıktan uzak bir dil. Hatta Çiğdem Erkal İpek’in usta çevirmenliğini çok iyi bildiğimden ilk bölümlerdeki kuru anlatıma şaşırdığımı söyleyebilirim. Oysa sonradan anladım ki bu kuru dil, öznel olmamaya çalışılarak aktarılan çocukluk anıları, anne kaybının yarattığı acının birkaç kısa cümleyle, uzatılmadan geçiştirilmesi, hepsi planlanarak yapılmış şeyler.
Oysa bize iskâmbil kâğıtlarından bahsettikten sonra bu metnin artık bir anı yazısı olmadığını, yaratılan, hayal edilen detaylar, duygularla müthiş bir kurmacaya imza atıldığını görüyoruz. Roman bittikten sonra ilk olarak yaratıcı yazı ve -bizdeki müfredatla mümkün değil tabii- edebiyat derslerinde okutulması gerektiğini düşündüm. Anlatıcı büyüdüğü kasabayı en başta tarihi ve kimliğiyle öne çıkarırken sonradan nasıl o atmosferi canlı bir biçimde hissettiriyor, kasaba halkını sınıfsal farkları, önyargılarıyla ete kemiğe büründürüyor, anılarından bahsederken kullandığı dili nasıl bir anda değiştirip daha duygusal bir tona geçiyor, anılarında ailesini mesafeli bir biçimde tanıtırken romanı kurduğu bölümde nasıl derinlikli karakterler yaratıyor, bizim katile de maktule de, âşıklara da bu aşkın mağdur ettiklerine de aynı anlayışı göstermemizi sağlıyor, satır satır incelenmeli. Açılan iskâmbil kâğıtlarıyla attığı ilmekleri nasıl birleştiriyor, sonucunu en baştan bildiğimiz trajediye giden yolun taşları nasıl döşeniyor, neredeyse bir yazarlık dersi vererek gösteriyor.
Herkese üzülüyor, herkese hak veriyoruz, en yakın arkadaşını öldüren Clarence’e bile, çünkü edebiyatın ve genel olarak sanatın en büyük mucizesi budur. Ama tüm olayların merkezinde yer alan Cletus, sonrasında ne olduğunu bilemediğimiz, anlatıcının vicdan azabıyla karşımıza çıkan Cletus, en unutulmayan karakter olacak bizim için. Ve arka kapakta Hadi, Yarın Görüşürüz’ün niçin “Okuyanın, bir gün tekrar okumak isteyeceği kitap.” olarak nitelendirildiğini anlayacağız. Çocukların kendi istekleri dışında maruz ve mecbur kaldıkları, bu düzenin böyle işliyor olması canımızı acıtacak. Cletus’un babasına annesiyle ilgili bir şey söyledikten sonra okkalı bir tokat yiyip ağlamadan, dudaklarını ısırarak inek sağmaya devam ettiği o ân mesela, bizim için unutulmaz olacak. Ve şu satırlar hiç aklımızdan çıklmayacak:
Onlar mı evin bir parçası, yoksa ev mi onların bir parçası sorusu, çocukların cevap vermeye hazır olmadıkları bir sorudur. Madem köpeği elinden aldınız, onu aldıktan sonra mutfağı da alın -akşam yemeği için pişen şeyin fırındaki kokusunu da. Sonra çamaşır gününün kokusunu, tahta askılarda kuruyan yünlülerin kokusunu. Küllerin kokusunu. Ocağın üzerinde için için kaynayan sabunun. Otlak çiti yanında bekleyen yaşlı, uslu atı alın. (...) Atların ahırını da alın -saman, toz, at sidiği ve terle lekenmiş eski derilerin kokusunu, açık kapının ardında uzanan sürülmüş tarlayı döven yağmuru. Tüm bunları alırsanız ona ne yapmış olursunuz? O kadar büyük bir yokluk karşısında ona eskisi gibi iyi bir oğlan olmaya devam etmesini söylemenin yararı ne?”
Jaguar Yayınları bugüne kadar Türkçeye niye çevrilmediğini anlamadığım William Maxwell'in diğer eserlerini de umarım yayımlar. John Cheever, Salinger, Nabokov gibi isimlere editörlük yapmış, yazarların yazarı olarak nitelendirilen Maxwell'in bu romanı gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Hadi, Yarın Görüşürüz
William Maxwell
çev: Çiğdem Erkal İpek   Jaguar Kitap, 2017, 155 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2017 sayısında yayımlanmıştır.

27 Şubat 2017 Pazartesi

Çocuk klasikleri

Çocuk kitabı ciddi bir iştir
Edebiyat yayıncılığı zor bir iş, hem maddi hem manevi anlamda. Çocuk edebiyatı yayıncılığı çok daha zor, ciddiyet, profesyonellik ve iş ahlâkı isteyen bir iş. Bunlardan herhangi birinin eksikliğinin vereceği zarar ise büyük. Çocukların zorla değil isteyerek, severek kitap okumasının hayalini kuran anne-babalar, öğretmenler olarak onlara "doğru" kitabı almamız çok önemli. Doğruyu bulmak ise her zaman kolay olmuyor.
Yayıncılık seçkin bir sektör, okumuş etmiş insanın, yazarların çizerlerin işi diye düşünmemek lazım. Sonuç olarak ticaret her zaman ticarettir ve iş ahlâkı konusunda çok da iyi bir yerde olmadığımız gayet açık. Evet, canlı bir sektör, genç nüfusun da katkısıyla özellikle son on yılda hızla büyüyen bir sektör. Bu büyümeye karşın denetlenmeyen ve suistimale açık bir sektör.
Bu yazıda günümüz çocuk edebiyatından çok özellikle okulda önerilen çocuk klasiklerinden, her çocuğun mutlaka okuması lazım diye düşündüğümüz, unutamadığımız kült kitaplardan bahsetmek istiyorum. Birbirin ardına açılan yayınevleri, basılan binlerce kitap, aynı kitabın on farklı baskısı, kafası karışan veliler, peki, hangisini, nasıl seçmeli?
Öncelikle klasikler için şöyle bir problemimiz var: Bir yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiğinde telif hakkı ortadan kalkıyor. Bu demektir ki o yazarın her eserini herhangi bir yayınevi kimseye telif ödemeden yayımlayabiliyor. Bu kültür ve sanat tarihi açısından yararlı ama bazı sakıncalar içeren bir kanun. Bu sakıncaların en önemlisi önüne gelenin kitap basması diyebiliriz. Özellikle bu konuda çok sıkıntı yaşanıyor. Sıkıntı yaşamamak için doğru kitapları nasıl seçebileceğimize dair aklıma gelenleri şöyle sıraladım:
1- Okula giden bir çocuğunuz varsa ucundan kıyısından kitaplarla ilgilenmelisiniz. Birçok gazete kitap eki veriyor, sömestr ve yaz tatili öncesi bu ekler çocuk özel sayılarıyla çıkıyor. Orada önerilen, yeni çıkan, tanıtılan kitaplara mutlaka göz atın, beğendiklerinizi listeleyin.
2- Bu göz atmalar sayesinde birazcık da olsa yayınevlerine aşina olacaksınız. Hangi yayınevi neler basıyor, az da olsa bileceksiniz demektir. Böylelikle tamamen tüccar mantığıyla okullarla anlaşmak üzere kurulmuş dandik yayınevlerini tespit edebilirsiniz. Adını hiç duymadığınız yayınevlerine şüpheyle yaklaşın.
3- Öğretmenlerin önerdiği kitapları da hemen almayın. Ben de bir öğretmenim ve hiç kitap okumayan, özensizce ya da maddi çıkar karşılığı kitap öneren öğretmenlerin varlığından da maalesef haberdarım. Kitabı mutlaka araştırın, eğer belli bir yayınevi belirtilmişse, o yayınevini araştırın. Artık bu tip bilgileri bir tıkla bulabileceğimiz bir çağdayız. Örnek vermek gerekirse, oğluma ortaokuldayken Tolstoy'un İnsan Neyle Yaşar adlı kitabı ödev olarak verilmişti. Tolstoy öleli yıllar yıllar olduğu için bu kitabı yirmi farklı yayınevinden bulabilirdiniz. Biraz internet araştırması, birkaç kitapçı gezmesiyle kitabın çok acayip versiyonları olduğunu keşfettim. Tolstoy'un daha dindar olduğu bir dönemin kitabıdır bu ama bazı yayınevleri kahramanları neredeyse bismillah'larla filan konuşturmuştu. Bu da maalesef çok sık rastlanan sorunlardan biri. O nedenle en düzgün bulduğumu, İş Bankası Yayınları edisyonunu almıştım.
4- Aslında büyüklerin okuması gereken klasiklerin çocuklar için kısaltılmış versiyonlarından uzak durmaya çalışın. "Çocuklar için Don Kişot" mesela. Cervantes'in yazdığı Don Quijote modern romanın ilk örneğidir ve çocuklar için yazılmamıştır. Çocuklar için bunca kitap varken onu kuşa çevirip, biçimini içeriğini bozup çocuklara okutmanın ne mantığı var, bunca yıldır anlayabilmiş değilim.
5- Yabancı kitapların çevirmenine mutlaka bakın. Hatta çevirmeni var mı diye bakın çünkü birçok düzenbaz yayınevi "derleyen" ya da "düzenleyen" adı altında, farklı yayınevlerinden kopyala-yapıştır biçiminde kolaj yaparak yayınlıyorlar klasikleri. Yabancı dildeki bir kitabın çevirmeninin ve editörünün olması gerekir.
6- Çevirmeni de google'layın. Birkaç yorum sitesinde illaki adına rastlarsınız. Yukarıda bahsettiğim düzenbaz çevirmenlerin birçoğu ekşisözlük'te bu bilgileriyle yer alıyor mesela. Kötü çevirmen okuru kitaptan soğutur, cümleler akmaz, kitap ilerlemez, bir de bakmışsınız çocuğunuz kitap okumayı sevmediğini düşünmeye başlamış. Aman!
7- İyi çevirmen nerede olur? İşini hakkıyla yapan, insanlara emeğinin karşılığını veren yayınevlerinde. Yine birçok küçük yayınevi üniversite öğrencilerine çok ucuza çeviri yaptırıp, deneyimsiz çocukların yaptığı kötü çevirileri piyasaya salıyor. O nedenle klasikler konusunda kurumsal bir yayınevi olması önemli.
8- Bu bilgiler ışığında çocuk klasikleri için önerebileceğim başlıca yayınevleri İş Bankası Kültür Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, Can Çocuk. Gerek kitap çeşidi, gerek çeviri ve editoryal çalışması, gerekse kitaplara yansıtmadığı dini ve siyasi görüşleriyle güvenebileceğimiz en kurumsal yayınevleri bunlar. Bazen baskıları olmasa da Remzi Kitabevi, Arkadaş Yayınları, yeni yeni çocuk klasiklerine başlayan Kırmızı Kedi'nin kitapları da önerilebilir.
9- Şunu da eklemek gerekiyor ki günümüzde çocuklar klasikleri okumakta zorlanıyor, sıkılıyor, hatta bir süre sonra bırakıyor. Çok zorlamayın. Klasik bir kitap okuyorsa yanında mutlaka eğlenceli bir şeyler de okusun. Bu çocukların doğduğu çağla o kitapların yazıldığı çağ birbirinden o kadar uzak ki! Yine de emin olun, kitap okumanın hazzına varırsa elbet okuyacaktır.
10- Son olarak, günümüz çocuk edebiyatı ayrı bir yazı konusu ama Günışığı Kitaplığı ve Tudem'e sımsıkı sarılın, bırakmayın, diyorum.

İyi okumalar...

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı blogcuanne.com'da yayınlanmıştır.


Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...