2 Eylül 2016 Cuma

Unutkan Ayna

Aynanın unutamadığı Ermeniler...
1915'in üzerinden geçen yüz yılın ardından Ermeni kıyımını Türklerin gözünden anlatan, benim de birkaçını okuduğum onlarca roman yayımlandı. Okuduklarım arasında hem içeriği hem de dili, kurgusuyla beni çok etkileyen olmadı diyebilirdim, Unutkan Ayna'yı okuyana dek. Nisan ayında yayımlanan Unutkan Ayna'da Gürsel Korat uzun yıllar unutamayacağımız bir 1915 portresi çiziyor bize. 
Gürsel Korat daha önce yazdığı romanlarla da İç Anadolu'yu diliyle, sesiyle, coğrafyasıyla ustalıkla anlatmış bir yazar. Bugüne dek genellikle Doğu'dan dinlediğimiz kıyımı Nevşehir'de yaşıyoruz bu kez. İç içe hep beraber yaşanan bir Nevşehir burası, Nevşehir'in merkezi Anadolu'nun birçok bölgesinin aksine  dine, kökene göre mahallelere ayrılmamış. Kitapta birkaç kez söylendiği gibi sayıca çok da fazla değildir Ermeniler, “gavur niyetine kim varsa Rum”dur. Rumların nüfusu Ermenilerin on katıdır. Ermenilerin de Rumların da anadili Türkçedir, okula gidene kadar etnik dillerini öğrenmezler. O nedenle Teşkilat'ın buralara pek de dokunmayacağını düşünürler, özellikle de Papaz, Müftü gibi din adamları bu fikri sık sık dillendirmekte, Osmanlı'ya güvenmekte ve kıyım hikâyeleriyle panik yaşayan cemaati sakinleştirmeye çalışmaktadırlar.
12 Haziran 1915'te, gündoğumunda “Nevşehir'in tek çerçisi Boğos'u sabaha karşı vurdular.” cümlesiyle başlar roman. Önce çerçinin aklından geçen öylesine bir cümle olduğunu düşündürür yazar bize, sonrasında ise bu cümlenin doğrulanmasıyla anbean gerçekleşecek felaketlere yaklaşırız. Boğos en başta beliren varlığı ve hemen ardından yokluğuyla romanın en önemli düğümlerinden. Peşinden gelenlerle romanın kötüleriyle tanışırız, İttihat Terakki'nin önemli figürlerinden Miralay Ziya Bey Ermenilere duyduğu nefretin kökenlerinin derinlemesine işlendiği bir karakter. Makedonya'da tüm ailesini gömüp de gelen Miralay nefretini kime yönelteceğini şaşırmış bir katil aslında. Kendisiyle yapılanların yanlışlığını konuşmaya gelen Rum Papazını işgalle suçlamasının ardından “Biz Yunan değiliz, Rumuz... Onların yaptığı şeye sevinecek halimiz yok.” diyen papazı da, “Ben hiçbir Ermeni'nin ülkemize zarar verdiğini görmedim. Fikirler ayrı olabilir, başıbozuklar her yerde var. Birkaç gündür bu şehirde İslam'ın ışığı söndü.” diyen Müftü'yü de kovmaktan beter eder. Ona göre Rumeli'de İslam'ın ışığını söndürmeleriye başlamıştır her şey. Ziyaretçilerine anlattığı anısı da bunu destekler. Memleketi Ohri'de arkadaşı Yanko çocuğuna vaftiz babası olarak Ziya'yı seçmiştir. “Gelinin kız kardeşi vaftiz annesi oldu, ben de vaftiz babası... İşte... Kimsesizlikten, vaftiz babalığı edecek benden başka dost bulamayan Yanko, seneler sonra babamdan kalma evi ateşe verdi.” Bu nefret dolu konuşmalardan sonra Müftü de Papaz da olacakların durdurulamayacağını anlamışlardır. “Miralay'ın sözlerindeki 'siz' ve 'biz' ayrımını şimdiye dek hiçbir devlet yöneticisinden işitmemiştiler.” Ve hiçbirinin aklına o soruyu sormak gelmez: “Sizi Rumeli'nden Ermeniler mi sürdü?”
Miralay Ziya Bey bir yandan, Kolağası Hurşit bir yandan şehri aynı intikam duygusuyla, aynı yaşadığını yaşatma emeliyle birbirine katarlar. Onların yapacaklarını birer akbaba gibi izleyen şehrin nüfuzlu Türkleri de az değildir elbet. Yağcı Hacı Nuri, Öğretmen Bilal ve daha birçokları şimdiden hangi Ermeni kadınına el koyacaklarını, hangi evlere, tarlalara çökeceklerini hesaplamışlardır bile. Ama elbet iyiler de vardır, İttihat ve Terakki'nin ne olduğunu erkenden anlayıp fırkadan ayrılmış, 1908 anayasasına kalbiyle bağlı, Ermenilerin kültürüne, okullarına, kadınlarına hayran Binbaşı Fuat Hilmi, Demirci Kirkor'un en yakın dostu Berber Memet, bütün saflığıyla Ermenilerin gitmeyeceklerine inanan Çoban Muharrem... ve daha niceleri. 
Romanın olay örgüsü oldukça karışık, toplam on günü, 12-22 Haziran arasını anlatan romanda bir gün neredeyse dört-beş parçaya bölünerek italik ve şiirsel başlıklarla anlatılıyor. Her şeyi bilen Tanrı anlatıcının şehrin dört bir yanını, kimin ne yaptığını, ne düşündüğünü, ne planladığını okura bu başlıklar altında aktarmasıyla örülüyor roman.
Çerçi Boğos bu örgünün en önemli düğümlerinden biri demiştim. Boğos'un taşıdığı bir çocuk tabutu, tabutun içindekiler ve bu tabutu bekleyen bir kadın romanın sacayağını oluşturmakta. Gürsel Korat bunca kalabalık ve genelde erkek ağırlıklı kadroyla bile kadını güzelleyen bir roman yazmayı başarmış. Tüm olayların bağlandığı yeri anlayacak, anlatacak tek bir kişi roman var romanda: Güzel, alımlı, eğitimli ve gizemli Zabel Minasyan. Kocası asılan, çocuklarıyla var olma savaşı veren güçlü bir masal prensesi sanki. Anadolu'da Ermenilere yapılanları Avrupa'ya duyurabilme amacıyla yola çıkmış kocasının izinden gitmeye çalışırken kendini Nevşehir'de bulan, bir çıkış yolu arayan, inançlı, umutlu bir masal prensesi. Yaşanan türlü zorluğa göğüs gererken Ermeni olsun Türk olsun bütün kadınlarla “kızkardeşlik” ilişkisi kuran, daha bu topraklarda adlandırılmayan feminizmi iliklerinde hisseden bir prenses. Romandaki tüm erkekler gibi onu tanıdıktan sonra sevdalanan ve bunu herkesin içinde davranışlarıyla fazlaca belli eden Bediros'tan rahatsız olduğunda, Bediros'un karısı Diruhi'ye söylediği gibi: “Hangi kadın, yanında kocası varken bir erkeğe aynı şeyi yapar? Yeni bir dünya kurmalıyız, çocuklarımız bize öğretilen kadınlığı ve erkekliği bilmeden büyümeli.”
Kitabın adını aldığı “Unutkan Ayna” en önemli imgelerden. Muharrem'in fotoğrafını çeken Dikran, suretinin kağıtta nasıl belirdiğini bir türlü anlamayan çobana şöyle anlatıyor: “Seni çektiğim şu makinenin içinde ayna var, göz açıp kapayıncaya kadar seni görüyor ve içinde unutuyor. (...) De ki aynaya bakmışız, orada resmimiz kalmış! Unutmuş ayna bizi. İşte ben o aynadaki resmi alıyorum. Bunları leğene koyuyorum ve Allah'ın işine bak ki, aynada unutulan o resim kağıda çıkıyor.” Ve roman boyunca çalışıyor Dikran, tehcir emrinden önce, her şey, herkes yok olmadan önce aynada unutulanları belgeliyor. Köyün meydanını, kilisesini, cemaati, komşuları, çocukları... 
On günde bir şehir talan ediliyor, insanların yaşamak uğruna neler yaptıklarına şahitlik ediyoruz. Önce Müslüman olanlar kalacaktır, deniyor, Ermenilerin birçoğu sünnet oluyor, gururuna yediremeyenler intihar ediyor, sonra bu sözden vazgeçiliyor sıraya diziliyor herkes... O güne dek olmaz sanılan oluyor. Yardım etmeye çalışan Müslümanlar dayaktan geçiriliyor, mallar talan ediliyor. Kimse bir şey yapamıyor. Teşkilatın “Gereğini yapın” telgrafı Miralay'ın iç cebinde geleceğinin garantisi olarak duruyor. Suçlar saklanıyor, her şeye bir kılıf uyduruluyor. Nevşehir'in Ermenilerinden bir unutkan aynanın hatırladıkları kalıyor.
Gürsel Korat bu trajediyi olay örgüsüne yedirerek anlatıyor, tehcir gününü sonradan safça anlatan Çoban Muharrem'in sözü bitsin diye bekliyoruz, bitsin ki sevdiğimiz insanlar kurtulacak mı, giriştikleri macera nasıl sonuçlanacak, öğrenelim. Ve her şeye rağmen gülümsemeyi, umudu, mutluluğu anımsatıyor bize Gürsel Korat. Edebiyatın gücü de burada kendini gösteriyor. Yaşananların tüm korkunçluğuna, binlerce insanın ölümüne rağmen on günde yaşantımızdan biri olup çıkıveren insanların kurtulup kurtulmayacakları oluyor asıl derdimiz. Sanki onlar kurtulunca düzelecek, geçecek her şey.
Unutkan Ayna'yı, çocuğu olmadığı için doğum yapan ineğiyle buzağısına bakıp hüngür hüngür ağlayan Memet'i, onca güzellemeyle anlatılan Çanakkale cephesinde döve döve öldürülen er Agop'u, yaptıklarını yüzüne vuran fotoğrafları görünce bir nebze olsun utanmayan insanlığını kaybetmiş İttihatçi Miralay Ziya'yı ömrümce unutmayacağım. Gürsel Korat bu aynada insanı tüm iyiliği ve kötülüğüyle gösterirken, hayvanları, ağaçları, yıldızları da katmayı unutmamış. Ah'ından kurtulamayacağımız bu topraklarda yaşananları aktarırken usta işi bir romana imza atmış. 

Banu Yıldıran Genç

Gürsel Korat
Unutkan Ayna
Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2016, 277 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Eylül sayısında yayımlanmıştır.


7 Ağustos 2016 Pazar

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız

Alabildiğine garip, alabildiğine dokunaklı...
Okurları bu yazıyı okumadan önce kitabın konusundan bahsettiğime, güncel terimle “spoiler” verdiğime dair uyarmak isterim. Romanın farklılığını ve güzelliğini olay örgüsünden bahsetmeden anlatmak pek mümkün değildi.
Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, Kanadalı yazar Gaétan Soucy'nin 1998 yılında yayımlanan ve çok ses getiren romanı. Gerek farklı konusu, gerek bu konuyu işlerken zaman zaman uydurulan kelimelerle oluşturduğu dili, gerekse olay örgüsünü ilmek ilmek incelikle kurma başarısıyla bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamadığım bir roman oldu Kibritleri Çok Seven Küçük Kız.
Roman ıssız bir ormanın içinde yaşayan iki kardeşin babalarının ölümüyle başlar. Oldukça korkulan despot babayı çekinerek uyandırmaya çalışan kardeşlerden korkak olanı odaya titreyerek girer ve babanın kendini asarak intihar ettiğini keşfeder. Romanda hiçbir olay net bir biçimde açıklanmamaktadır, babanın intiharını “Neticede, sarıp sarmalayacağımız babayı aşağı indirip dünya âlemdeki evimizin mutfağındaki masanın üzerine koymak üzere harekete geçtik. Bu pek kolay olmadı, özellikle onu asılı olduğu yerden indirmek gerekince.” cümlesinden anlıyoruz. Kural koyucu, kural uygulayıcı baba olmadan çocukların hayatlarına nasıl devam edecekleri romanın asıl çatışmasını oluşturuyor.
Olanları yazdığını söyleyen, hatta okuyucuları düşünerek sık sık açıklamalar yapan kardeş, daha olgun ve daha becerikli olanı. Anladığımız kadarıyla baba günlük tutar gibi her gün yaşanılanları kaydetmeleri için kardeşleri görevlendirmiştir, daha iyi “yazıcı” olan kardeş de yaşadıklarını babanın yaşadığı dönemdeki gibi yazarak bizi bilgilendirir. Yaşadıkları ortamı da uzun uzun gözümüzün önünde canlandırmaya çalışır, babanın garip ritüellerinden, evde geçen zamandan bahsederken bazı detayları atlayıp “bundan daha sonra bahsedeceğim” diyerek kendince bir kurgu yaptığını da anlarız.
En başta anladığımız kadarıyla iki oğlan kardeş ve baba kimseyle görüşmeden yaşamaktadır. Baba sık sık çocukları dövmektedir ama geçmişte -baba Uzakdoğu'da görev almış bir misyonerdir- onlarla daha çok ilgilendiği, resimli kitaplar hazırladığı, okumaları ve bilgilenmeleri için elinden geleni yaptığı da sezdirilir. Anlatıcının sık sık başına bir iş geldiği ve “taşaklarını kaybettiğini” söylemesi okurda bir şüphe uyandırsa da, cenaze için bir tabut bulmak üzere kasabaya indiğinde taşkınlık yapıp belediye başkanının huzuruna çıkarılana kadar şüphelerimizi doğrulayacak bir cümleye rastlayamayız. Orada geçirdiği sara krizinin adını dahi bilmeyen, durumuna “Kasmaca, babamda da vardı.” diyen anlatıcının oldukça güzel bir genç kız olduğu onu daha önce de görmüş maden müfettişinin cümleleri sayesinde öğrenilir.
Kasabada müffetişe karşı uyanan vahşi cinselliği bir yandan, babasının çok zengin bir maden yatakları sahibi olduğunu öğrenmesi bir yandan, anlatıcı neredeyse kaçarak evine geri döner. Dilbilgisi kurallarına son derece hakim olduğunu söyleyen anlatıcı, müfettişin kişi zamirini karıştırıp ona dişil zamirle seslenmesine bozulmuş, kafası karışmıştır. Oysa sayfalar ilerledikçe garip yaşantıları iyice gözler önüne serilir. Birinci bölümün sonunda anlatıcının cinsiyet meselesi çözülür hatta “Kardeş yamacıma sokulur, gülmekten patlayacak gibi olurdu, kardeşimin tek bildiği ya gülmek ya zırlamak ya da üstümde gidip gelmek.” cümlesiyle yazar ensestten hiç bahsetmeden bir sırrı daha sezdirmiştir.
Babalarının onları topraktan yoğurup canlandırdığını sanan kardeşlerin toplamda gördükleri insan sayısı dörttür, bu nedenle anlatıcı insanları “benzerler” diye niteler, kasabada gördüğü çocuğa “yarım”, tüm kadınlara da “kutsal bakire ya da orospu” diye seslenir. Gündelik hayatla, insanlarla ilgili bilgileri bu kadar kötü olmasına rağmen Spinoza'nın Etik'ini okumuşlardır, hatta anlatıcı-yazıcı cümlelerinde sık sık Hamlet'e, Pascal'a atıflarda bulunur, bayağı eski kelimeler ve kitabî cümleler kullanır. Bir süre sonra aydınlanan bir giz de yaşadıkları yer hakkındadır, okuyuca ilk başta sefil bir köy evi gibi tanıtılan mutfak, odalar, asıl binaya sonradan eklenmiş yapılardır. Asıl bina dans salonu, heykel galerisi, kütüphanesi olan koca bir malikânedir.
Kitabın ikinci bölümü ilk bölüme göre daha hızlı ilerler, artık Pandora'nın kutusu açılmıştır. Babanın geceleri ağlaya ağlaya ziyaret ettiği Adil Ceza, tozlarını özene bezene aldığı cam sandık gibi sırlar bir bir aydınlanır. Mutlu bir yaşamları varken küçük bir dikkatsizlikle dağılan bu ailenin geçmişini öğrendikçe en başta nefret edilen despot baba figürü bambaşka bir yere doğru evrilir.
Gaétan Soucy'nin bunu okura karışmadan hissettirmesi anlatım gücünü örneklemekte. Yazar kurguyu o kadar dikkatli bir biçimde yapmış ki romanda var olan birçok sırrı tek tek, hiç acele etmeden neredeyse son bölüme dek yavaş yavaş açıyor. Sonda ise tek bir gizemli cümle kalmıyor ki açıklanmamış olsun, ailenin geçmişinden bugüne yaşadıkları her şeyi tatmin edici bir biçimde öğreniliyor.
Müfettişin, babanın ölümü üzerine işlerin karışacağını anlayıp kurtaracağına söz verdiği genç kızın cinsel hamlelerinden neredeyse kaçarcasına uzaklaşmasının sırrı beni en çok etkileyenlerden biri oldu diyebilirim. Romanın son derece olgun, aklı başında kararlar verebilen yegâne kadın karakteri yazarken arada neden “ayy” ünlemini kullandığını da bu sırla beraber açıklayacaktır.
Böylelikle hiçbir şey bilmedikleri bir dünyada birbirini keşfeden iki kardeşin yaşadıklarına daha da empatiyle yaklaşır okur. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, aslında tam bir kadın romanı diyebilirim çünkü yazar Gaétan Soucy roman boyunca babanın ve erkek kardeşin acımasızlıklarını anlatırken doğayla barış içinde, uyumlu, akıllı biri olarak tasvir etmekte genç kızı. Romanda erkekler gerçekte de olduğu gibi yakıp yıkmakta, her şeye zarar vermektedirler, aklı başında olan, zarar vermekten korkan, doğada hayvan ve bitkilerle bir arada yaşayabilecek olan kadındır. Bu nedenle romanın belirsiz sonu, kadına, kadının barışçıllığına, uyumuna, doğurganlığa bir övgüdür. Artık adını öğrendiğimiz genç kız arkasında bir yıkıntı bıraksa da karnındaki bebeğin varlığıyla güçlenmiş, onunla yeni bir yaşama başlayacak kararlılıktadır.
Olay örgüsünün dışında romanın dilinden de mutlaka bahsetmek gerekiyor. Roman anlatıcının yaşadıklarını yazmasıyla oluşuyor, eski kitaplardan okuma yazma öğrenen ve onlarla yaşayan anlatıcının dili tam da buna göre belirlenmiş. “Bir gün, yemek yemenin uygun olmadığı bir saatte, kardeşimi parmağını salatalık turşusu kavanozuna daldırırken yakalayınca, tokacı kaptığı gibi, adı böyle, öyle bir indirdi ki, kardeş üç gün yataklık olup onu gelecekteki naaşını giyinmiş olarak dünyaya getiren bahtına ilenip durdu.” Bu gibi cümlelerden, uydurulmuş sözcüklerden, başka eserlere, tarihi olaylara yapılmış atıflardan söz ederken çeviriye değinmeden olmaz. Aysel Bora bu farklı kitabı son derece usta bir biçimde çevirmiş, gerektiğinde dipnotlarla okuru aydınlatmış, uydurulan kelimelere ya da kelime oyunlarına en uygun karşılıkları bulmuş.
Okurken ayrı, okuduktan sonra üzerine düşünürken ayrı etkileyen bir roman yazmış Gaétan Soucy. Bu derece detaylı bir kurguyu ince bir dille işlemiş, okuyanı derinden etkileyecek bir konuyu son derece tarafsızca vermiş. 2013'te genç bir yaşta vefat eden yazarın diğer kitaplarını da yayımlayan Can Yayınları neyse ki bizi bu önemli romanla da kavuşturdu.

Banu Yıldıran Genç

Gaétan Soucy
Kibritleri Çok Seven Küçük Kız
çev: Aysel Bora

Can Yayınları, Mayıs 2016, 152 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ağustos 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Temmuz 2016 Cuma

Paris Öyküleri

Paris'in Bin Bir Yüzü
Yüz Kitap çok yeni bir yayınevi. Daha önce Türkçeye çevrilmemiş yazarları yayımlamayı amaçlayan bu genç yayınevinin ilk kitabı, Grace Paley'nin İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden adlı öykü derlemesiydi. Bir kitabevinin rafında kapağına ve adına çarpılarak aldığım bu kitap sayesinde Paley'nin ne kadar önemli bir yazar olduğunu öğrenmiş bulundum. İkinci kitapları ise daha bu ay yayımlanan Paris Öyküleri. Kanadalı yazar Mavis Gallant'ın genellikle Paris'te geçen öyküleri, yavaş yavaş ve sindirilerek okunması gereken metinlerden.
Mavis Gallant, Montreal'de doğup genç yaşında Paris'e yerleşmiş ve geçimini sadece yazarak sağlamış bir yazar. İkidilli olmasına rağmen İngilizce yazan Gallant'ın öykülerin pek çoğu New Yorker'da yayımlanmış. Öykülerinde İkinci Dünya Savaşı'ndan Paris'in bohem sanat çevrelerine, başka bir ülkede yaşamayı tercih etmiş göçmenlerden Fransa'da adım adım kendini gösteren küreselleşmeye ve kapitalizme kadar birçok farklı konuya değiniyor. Konuya değinmek derken ne yargılıyor ne de yorumluyor, dikkatli gözlemciliği ve inceliğiyle öykü karakterlerinin bazen içine giriyor bazen dışında kalıyor, anlatılan ânın öncesine ya da sonrasına pek değinmiyor, dikkatli okurlar için birkaç sözcükle ipuçları bırakıp geçiveriyor.
Kitabı derleyen Michael Ondaatje önsözde Gallant'ın öykücülüğünden oldukça detaylı bir biçimde bahsediyor. “Çoğu zaman Gallant, karakterlerden oluşmuş bir opera komik yaratır. İnsanların zihnine ve ruh hallerine öyle bir hızda girip çıkar ki bu yolculukta gösterilen teknik hüneri çoğu zaman gözden kaçırırız. (...) Gallant, karakterlerinin davranışını cüretle, merakla, yetişkinleri izleyip incelemekte olan bir çocuğun aman tanımazlığıyla irdeler.”
Mavis Gallant'ın öyküleri genel olarak Paris'te ve 1970-1980'lerde, henüz Fransız Frangı'nın kullanıldığı, AB'nin değil AT'nin olduğu zamanlarda geçiyor. Ressamlar, galericiler, yazarlar, yazar ajanları, işsiz tiyatrocular Paris öykülerinin başlıca kahramanlarından. Sanatçıların gittikleri tarihi kafelerin birer birer el değiştirip bozulması, büyük bir savaşın yıkımı hâlâ sürerken kitapçılarda el altından dağıtılan antisemitist broşürler, şehrin merkezî birçok yerinin yıkılıp otopark yapılması, büyük sinemaların bölünüp bir sürü cep salonuna dönüşmesi... Satır aralarına serpiştirilmiş bu değişimler, kapitalizmin bu yüzüyle Fransa'dan yirmi sene kadar sonra tanışsak da ortak duygular uyandırıyor.
Katherine Mansfield'a bir selam çakarak başlayan Müslüman Zevce, Paris'te geçmeyen öykülerden. Fransa'nın güneyinde, 1930'lardaki bohem hayattan bir kabus gibi içine düşülen 1940'ları genellikle ana karakter Netta'nın gözünden anlatan yazar, duygu sömürüsünden uzak, klişelere başvurmayan ama okuyucuyu etkilemeyi başaran bir dil kullanıyor. İnsanın sonu gelmez kötülüğünü savaştan çok gündelik hayata dikkat çekerek vermeyi başarıyor. Savaşın yıkıntıları arasında, şans eseri hayatta kalmış birinin ettiği söz üzerine Netta'nın düşündükleri bunun iyi bir örneği: “'Ölmüştür umarım.' Kampları ziyaret etmiş biri diyordu bunu. Netta, yanağı avucunda oturup dinledi. Hep bildiği bir şeydi bu. Ölüm ölümü sıradanlaştırıyordu. Ne ölümden kaçarken yitip gidenler, ne geri dönüp molozları eşeleyen galipler, mürebbiyesinden nefret etmiş olan trajik bir kızın yarısı kadar kin dolu olabiliyordu demek ki.”
Paris'i anlatan en etkileyici öykülerden biri ise Ağustos. Doğru ilişkiyi bulamamış bir anne-kızın hikâyesi anlatılan. Depresyondan çıkamayan kızın annesiyle bir türlü kuramadığı bağ, çektiği acı ve nasıl anlamlandıracağımızı bilemediğimiz ucu açık son, okurları bir ağustos ayında Paris sokaklarında, Seine nehri kıyılarında gezdirirken, içten içe kış karanlığı yaşatıyor. Flor'un yalnızlığını ve mutsuzluğunu okur da anbean hissediyor. Akıllı telefonlar, her şeyi yapabilen fotoğraf makineleri öncesi yapılan şu tespit ise yazarın gözlem gücü açısından dikkat çekici: “Yabancı istilası, otobüsler dolusu turistin Pompei'ye girmesine benziyordu. Yönlerini şaşırmışlardı ve o manzarada sırıtıyorlardı. Kameralarıyla kayıt yaparak o günü yaşamaya değil, kendilerin ait olmayan bir günü sabitlemeye çalışıyorlardı.”
Kitabın sonunda yazarın mutlaka okunması gereken bir sonsözü var. “Öyküler roman bölümleri değildir. Sanki birbirlerini takip edecek şekilde yazılmış gibi arka arkaya okunmamalıdırlar. Birini okuyun. Kitabı kapatın. Başka bir şey okuyun. Sonra geri gelin. Öyküler bekleyebilir.” diyen Gallant'ın bu sözü çok doğru çünkü Paris Öyküleri'ndeki bazı öyküler aslında 50 sayfadan uzun süren novella'lar diyebiliriz. Peş peşe okunduğunda tadının tam farkına varılamayacak bu metinleri dinlene dinlene, ara vererek okumak gerekiyor.
Bizleri yeni yazarlarla tanıştıran, etkileyici kapakları, sağlam çevirileriyle iyi bir butik yayınevi olacağını müjdeleyen Yüz Kitap'ın bir sonraki kitabını merakla bekliyorum.

Banu Yıldıran Genç

Mavis Gallant
çev: Özden Arıkan
Paris Öyküleri

Yüz Kitap, Haziran 2016, 453 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran sayısında yayımlanmıştır.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Ev Anası

Ev hanımı değil ev anası

Zamanında iki sene ev analığı yapmış biri olarak Birgül Özcan’ın Ev Anası adlı romanını görür görmez aldım. Ev analığımın üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen romandaki kadınların mutsuz yaşamlarını okuyunca o iki yılı, hiç hazzetmediğim halde içine çekildiğim komşuculuk oyunlarını anımsadım. Birgül Özcan, Nur’un ve apartmandaki komşularının yaşamını o denli gerçekçi detaylarla işlemiş ki anımsamamak mümkün olmazdı zaten.
Kendisi gibi Radyo-Televizyon bölümünü bitirmiş, birkaç sene dergilerde çalışmış ama daha sonra çocuk doğurup ev analığını seçmiş Nur’un yaşamını anlatıyor Birgül Özcan. Nur’un yaşamı bu ülkede yaşayan hiçbir kadına uzak değil. Kadınların çalışma hayatında nasıl silkelenip atıldığını, Türkiye’deki çalışma şartlarının ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunların üstüne, yemek dergisinde çalışırken de, life style dergisinde çalışırken de uyumsuz bir kadın Nur, çünkü çok okumuş, çok bilmiş, bildiklerini kendine kariyer basamağı yapmak için değil kendisi için öğrenmiş, vicdanlı bir anne babayla büyümüş, doğruları, tabuları sorgulamış bir kadın.
Evlendikten sonra birkaç kez taşındıktan sonra şu anki evine, “Âkiller Apartmanı”na taşınıp rahat etmiş. Biri çalışmayan hemşire, biri kilo aldığı için işten atılan hostes, iki yakın komşusu var. Üçünün de ortak özelliği meslek sahibi ev hanımı olmalarının yanında haşimato”ları olması. Eğer bunun ne olduğunu bilmiyorsanız roman boyunca o kadar çok tekrarlanacak ki bakıp öğrenmek zorunda kalacaksınız. Çalışan yegâne komşusu kocası çekip gidince oğlunu tek başına büyütmek zorunda kalan emlakçı Kamuran Teyze ki o da Virginia Woolf’tan tutun dünya sinemasına kadar bilmediği olmayan bir kadın. O nedenle Nur’un aslında Türkiye şartlarında oldukça şanslı bir ev anası olduğunu söylesek çok da yanılmış olmayız. Nur ve arkadaşları arka kapak yazısında da söylendiği gibi zekâları, hünerleri ve emekleriyle hapsedildikleri alanları aşmışlar.
Ev Anası tam bir roman bütünlüğüne sahip değil. Nur’un anne sözü dinleyerek içinde birikenleri yazmaya karar vermesi ve bu yazdıklarını apartman yöneticiliği kadrosundan apartmanın panosuna asmaya karar vermesiyle, kitapta Nur’un yazdıklarını ayrı parçalar hâlinde okuyoruz. Hemen her yazıda başka bir soruna el atan Nur’un dilinden kimler kimler kurtulamıyor: Özel sektör çalışanlarından tutun performans sanatçıları Marina Abramovic ve Ulay’ın olaylı aşk hayatına, Virginia Woolf ve kocasına kadar aklına geleni, eteğinde biriken taşları yazıyor Nur.
Bu yazılarda da romanın diğer bölümlerinde de gereğinden fazla anlatıyor sanki Birgül Özcan. Nur’un bir yazısında söz ettiği editörünün söylediklerini belki de aynen alabiliriz buraya. Atlı kovalıyor gibi yazıyorsun Nur, hiç yavaşlamıyorsun, derinleşmiyorsun, yazdıkların soluk almaya izin vermiyor. Sen yavaşlamayı bilmiyorsun.” Romanın başlangıcında sadece televizyonda izlenen bir ünlünün, Defne Bücüroğlu’nun hayatı (kim olduğunu buldum!) kurguya hiçbir katkısı olmamasına rağmen, sadece Nur’un söylenmeleriyle sayfalar boyunca devam ediyor. Yine kitabın sonunda, tam da karakterler biraz daha okurun kafasında oturmaya başlamışken, her şeyi yediği hâlde hiç kilo almayan sunucu Damla Fitol’un Nur ve arkadaşları tarafından kaçırılması hiç gereği yokken absürtlük katıyor romana diyebilirim. Okurlar olarak o örnek alınan sunucunun da çok mutsuz olduğunu, aldatıldığını kadın dayanışmasıyla hoş bir biçimde öğreniyoruz ama gerek var mıydı?
Tüm bunların yanında yaşamını ve düşüncelerini her şeyiyle okura açan Nur’un kocası Kerem hakkında hiçbir fikir sahibi olmamamız romanın geveze”liğine ters düşüyor diyebilirim. Kerem kimdir, Nur’la ilişkisi nasıldır, hayatla, çocukla bu kadar boğuşan Nur’u kıyısında nasıl bir yan karakterdir, öğrenemiyoruz. Birkaç kere vicdanlı, iyi ve işkolik olduğu söyleniyor laf arasında o kadar. Romanda konu komşunun yaşamına, Kamuran hanımın çekip giden kocasına kadar bilince, ana karakterin kocası sanki koca bir boşlukta diyebilirim.
İlk romanda böylesi küçük kusurların olması doğal, fakat şunu söyleyebiliriz ki Birgül Özcan inanılmaz bir gözlemci. Kadınların yaşamlarında, günlük rutinlerinde kendilerinin bile fark etmediği onca ayrıntıyı öyle bir sığdırmış ki anlattıklarına, insanın kendinden bir şeyler buldukça satırların altını çizesi geliyor… Otelde oda toplamalar, babamız diye konuşan anneler, herkesi saran led ışık çılgınlığı, Yıkanmayı Sevmeyen Çocuklar” kitabını okumuş biri olarak zorla çocuk yıkamalar… Her sayfa bunun gibi birçok ayrıntıyla dolu. Yaşamlarımızın ve hatta varoluşumuzun çelişkisini sorgulayan bir kitap olmuş Ev Anası.
Roman sonlara doğru bambaşka bir yol çiziyor. Birgül Özcan’ın duyguları anlatma ustalığını ve dilinin kıvraklığını asıl olarak Nur’un son yazdığı yazıda bulabileceğimizi düşünüyorum. Kaç kere okuduysam ağladığım bu yazı bence biz okurlara Birgül Özcan’ın bundan sonra yolunun açık olduğunu muştuluyor.

Banu Yıldıran Genç

Birgül Özcan, Ev Anası, Sel Yayıncılık, Şubat 2016, 115 s.
* Bu yazı Notos'un 58. sayısında yayımlanmıştır.


27 Mayıs 2016 Cuma

Cadıbostanı Cinayeti

Her şeyiyle bizden bir dedektif: Berna Pekdemir
İlk romanlarını keşfettiğim yazarların yeni kitaplarını daha bir heyecanla beklediğimi kabul etmeliyim. Esra Türkekul’un ilk romanı Kapalıçarşı Cinayeti’ni çıkar çıkmaz okumuş ve Kasım 2013 tarihli Kirk’e yazmıştım. Kitap okumaya neredeyse polisiyeyle başlayan, dönüp dolaşıp en sevdiği Agatha Christie’leri tekrar okuyan benim gibi bir okur için bu geçen sürede sadece polisiye basan bir yayınevinin ve polisiye dergisinin edebiyatımıza dahil olması oldukça sevindirici gelişmeler.
Türkekul’un bu romanında Kapalıçarşı Cinayeti’nde tanıştığımız Berna’yla maceramız devam ediyor. İlk kitapta turist rehberliği yaparken bir anda içinde bulunduğu bir cinayeti çözme yolunda bulmuştu kendini, heyecanlı gelişmeler, polisle koşuşturmalar derken on dört yıllık bir evlilikten sonra boşanma, tekrar anne evine dönme, aldığı kiloları ve depresyonuyla uğraşma gibi dertlerinden uzaklaşmıştı. 
Kitap adını nereden aldığıyla başlıyor. “… bugünkü Göztepe, Erenköy, Fenerbahçe semtleri arasına rastlayan bölge büyük bir bostanla, tarla ve ağaçlarla kaplı olduğundan, 18. yy. ortalarına değin asker kaçaklarının, hırsızların ve diğer kanundışı unsurların saklandıkları, bostancı devriyelerinin kol gezdiği bir yerdi. Bu niteliğinden ötürü Cadı Bostanı olarak adlandırılan bostan ve çevresinde önce Bağdat yolunu koya bağlayan Cadıbostanı yolu (bugünkü Caddebostanı Caddesi) açıldı, sonra tarlalar şahıslara bağışlandı ya da satıldı ve yavaş yavaş yerleşime açıldı.” 
Bu kez yaşadığı mahallede işlenen cinayete tamamen kendi isteğiyle dahil oluyor Berna, bu nedenle ilk kitaba göre ipleri daha çok eline alıyor diyebiliriz. Hayatına biraz heyecan katmak için soruşturmalara başlayan amatör dedektif, gözlemleri, kendine has yalanları, komşu teyzeler ve amcalarla girebildiği garip sohbetleriyle bu macerasında kişiliğini iyice oturtuyor. Örneğin Caddebostan sahilinde bütün gün güneşlenen “zenci” amcalarla girdiği diyaloglar ayrı, Berna’nın iç sesi ayrı cezbediyor okuru. “İkisi de pişmiş kelle gibi sırıtıyordu şimdi. Yetişkin bir kadın olarak, cinsel cazibemle hitap ettiğim yegâne kitlenin birkaç yıl sonra çişini tutamayacak olması böğrüme bir hançer gibi saplansa da bu düşünceleri aklımdan kovaladım.” 
Kocasıyla boşandığından beri kendisiyle pek de barışık yaşamayan Berna’nın aşk hayatına dair düşündüklerine, yeri geldiğinde erkeklere ve kadınlara dair yorumlarına, içten içe ettiği küfürlere yani kitapta italikle yazılmış iç sese özellikle dikkat etmek gerekiyor. Bu ses, temsil ettiği kadın dünyasını o kadar net bir biçimde yansıtıyor ki Esra Türkekul’un gözlem ve mizah gücü kendisini tüm ustalığıyla belli ediyor. Kendisi bir röportajında iyi bir dedektif olamayacağından, dikkatli olmadığından bahsetse de kadın dünyasını -anneler, teyzeler, komşularla- bu denli bilmek bile yanıldığını gösteriyor. 
Berna sıradan ve mutsuz bir kadın, antidepresanlarla ve içkiyle arası bayağı iyi. Etrafımızda rastlayabileceğimiz, annesiyle yaşamaktan bıkmış ama onu üzmekten de çekinen herhangi bir kadın olabilir. İşlenen cinayet de öyle Jo Nesbo romanlarında rastladığımız türden girift olaylarla dolu değil. Bunu yazar da oldukça makul bir biçimde ifade etmiş: “İleride fikrim değişebilir ama ben şimdilik sıradanlığı tercih ediyorum. Kahramanım Berna da bu tercihin bir ürünü. Çözeceği cinayet de onun yetenekleri ve karakteriyle uyumlu ve orantılı olmak zorundaydı.”
Bu tercihin bir sonucu olarak meraklı Miss Marple nasıl küçük bir İngiliz köyüne yakışıyor ve yirminci yüzyılın başına ait soğukkanlı suçlarla uğraşıyorsa, Berna da 2000’li yıllarda İstanbul’da işlenebilecek cinayetlerle uğraşıyor. İlk romanda bu şehir neredeyse ana karakterlerden biriydi, bu kez şehri ele geçiren korkunç canavar “kentsel dönüşüm” romanda oldukça büyük yer kaplıyor. Hafriyat kamyonlarından tutun da hiç bitmeyen toza, gürültüye kadar günümüze dair bir roman Cadıbostanı Cinayeti.
Romanda Berna’nın bir yerden sonra yardım aldığı karakter en son seviştiği erkek olan avukat Levent oluyor. Levent’in gey olduğuna karar vermiş olması Berna’yı kendisiyle ilgili küçük bir bunalıma soksa da bunu çabuk atlatıyor, avukat ve amatör dedektif olarak yollarına devam ediyorlar. Kurgu ve olayların ilerleyişi ilk romana göre daha başarılı, fakat “kim yaptı” polisiyelerinde biraz daha uzamasını beklediğimiz merak duygusunu romanda çabuk tatmin ediyoruz çünkü suçlunun kim olduğu erken belli oluyor. Katili bu denli kolay ve çabuk tahmin etmesek, yolumuzu şaşırtacak başka yan yollara sapsak daha heyecanlı bir son olurdu diye düşünüyorum. Yine de ikinci romanda olgunlaşmış, dilini ustalaştırmış, karakterini artıları eksileriyle ve tüm komikliğiyle bize sevdirmiş bir yazar var karşımızda. Ben de bir okur olarak Berna’nın bir sonraki macerasını heyecanla bekliyor ve kitapların adına “Bir Berna Pekdemir Macerası” eklenmesini umuyorum.

Banu Yıldıran Genç

Cadıbostanı Cinayeti
Esra Türkekul 

Mylos Kitap, Nisan 2016, 196 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs sayısında yayımlanmıştır.

29 Nisan 2016 Cuma

Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz

Asiye Kabahat'in dinleyeni ağlatan şarkıları
Okuması kolay bir kitap değil Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Karin Karakaşlı'nın anlatısı. Aklımdan çıkaramadığım, yatınca anımsadığım, rüyamda gördüğüm, okudukça utandığım, utandıkça soluk alamadığım günler yaşattı bana. Şikâyetçi olduğum sanılmasın, yazanı da okuyanı da sağaltan bir kitap bu, içimizde biriktirdiğimiz zehri bir nebze de olsa akıtmamızı sağlayan, her şeye rağmen yaşamı, edebiyatı savunan bir kitap.
Bir iç dökümü Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Karakaşlı'nın Hrant Dink'le tanışmasından, ondan öğrendiklerinden, o berbat 19 Ocak gününe kadar yaşananlardan, “o gün”den ve hissettiklerinden bahseden, bugüne dek içinde tuttuklarını bir dosta anlatır gibi samimi, hiç bilmeyene anlatır gibi açıklayıcı bir metin... Düz bir zaman çizgisinde ilerlemeyen, bazen şimdiye bazen önceye, bazen gerçeğe bazen kurguya meyleden sarmal bir anlatı bu.
Bugüne kadar yazdığı şiirlerden, gençlik romanlarından, öykülerden başka bir kitap Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Hiçbir şey kalmasın içimde demiş sanki, acılarla, pişmanlıklarla, kaybedilenlerle ama hep sözcüklerle, edebiyatla geçen bir yaşam... Çoğunluktan farklı bir dil konuştuğunu fark eden iki örgülü küçük Karin'e de rastlıyoruz anlatılanlarda, gençliğinde kulağında walkman'le aşk şarkıları dinleyen Karin'e de, aldatılmaktan yaralanmış, incinmiş bir genç kadın olan Karin'e de... Berlin'deki aşk acısını fısıldıyor kulağımıza mesela, sırdaşıymışız gibi, kimseye söylemeyeceğimizden emin, onu anlayacağımıza güveni tam... İstediği kadar dost bildiklerinden yediği kazıklardan, hep dert dinleyen olmaktan bıkmasından, iyi niyetinden çektiklerinden bahsetsin, değil mi ki biz okurlarına da bu denli güveniyor, içini döküyor, değişmeyecek Karin, hep o naif kız çocuğu olacak.
Bu toprakları anlatan bir kitap Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Bu memlekette doğmuş olmak demek çocukluktan itibaren tembihlerle büyümek demek. Büyüyüp de Hrant'la tanışınca, Agos'u çıkarmaya başlayınca, davalar, yargılanmalar, mahkeme kapıları, tehditler, cezalar ve göz göre göre gelen cinayet demek. Cinayet sonrası devletin yaptıklarını saklamak için elinden geleni ardına koymaması demek. Üstünden geçen dokuz yıla rağmen yılan hikâyesine dönen mahkemeler silsilesi demek... “Öldürüldüğü günü çok feci sahnelerle yaşadım. Hayat olamayacak denli kurguydu sanki. Hani yazsam nasıl da sahne yaratmış, edebiyat yapmış diyecekleri cinsten. Oysa hayattı işte. Şu bizim kara mizah, şu bizim hoyrat hayat. Bazı şeylerin sözcüğü yokmuş diye düşündüm ilk kez. O an hayat, edebiyata beş basar dedim. Aklım, yüreğim ve kalemim durdu.” Bu cümleleri kurduğu Melek Mikael'in “Sen de tam bunu yazar ve altıdan başlarsın o zaman...” diye cesaret vermesiyle, bunca zaman sonra Hrant'la tanışmasını, çalışmasını ve 19 Ocak'ı anlatıyor Karin Karakaşlı, altıdan başlayarak, sıra gözetmeyerek, farklı bir kurguyla acısına ortak ediyor bizi.
Çok yakın tarihte yazılmış bir kitap Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Bu nedenle daha sindiremediğimiz birçok acı çıkıyor karşımıza... Başka bir bölümde gömülme hakkı gasp edilen Taybet Ana'yı, Hrant gibi göz göre göre katledilen Tahir Elçi'yi okuyoruz, okudukça soluğumuz kesiliyor, ara veriyoruz. Neyse ki yazarımız insaflı, biraz vurucu başlayan bölümleri atlattıktan sonra Thomas'la tanıştırıyor bizi. Thomas daha yazılamamış bir kahraman, sırasını bekliyor ama Karakaşlı'nın can yoldaşı olma yolunda. Yazarın kafasında kurgulanmış hikâyesi gün yüzüne çıkmayı bekliyor, Thomas da yazarının peşini bırakmayacak denli hırslı, beni yazmadan hiçbir yere gidemezsin, diyen bir delikanlı. Bir roman kahramanının nasıl oluştuğuna şahit oluyoruz yavaş yavaş, kaybettiği annesi, cinsel kimliği, sevgilisi, tikleri derken Thomas kanıyla canıyla var oluyor gözümüzün önünde. Thomas'ın ortaya çıkmayı beklediği kadar biz okurlar da bekliyoruz artık onu, hevesle.
Karin Karakaşlı'nın dilindeki inceliğini, kurgudaki mahirliğini hissettiğimiz bir kitap olmuş Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Bölümler arasındaki ilişkinin hiç kopmaması, en vurucu anılardan sonra Hrant Dink cinayetiyle ilgili gerçek mahkeme kayıtlarına, ifadelere, gazete kupürlerine yer verilmesi Karakaşlı'nın kitabı ne denli ustalıkla kurduğunun bir göstergesi. Bölümler demişken, internet sitelerinden alınmış Rüyada Ermeni Görmek başlığındakileri okuyup insanlığınızdan utanabilir, Soru İşareti, Virgül ve Nokta bölümlerinde yanaklarınızdan süzülen yaşları silebilirsiniz.
Kolay bir kitap değil Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Eminim yazması da kolay olmamıştır. Uzun zamandır bu kadar ağlayarak okuduğum başka bir kitap olmamıştı ama bittiğinde bana varlıklarına şükrettiğim Karin Karakaşlı ve onun can dostları Levent'le Yıldız kaldı. Hem Hrant'a hem gerçek dostluklara adanmış bu kitap adının hikâyesini de sona saklıyor. Asiye Kabahat hep şarkılarını söylesin, biz de hep dinleyelim. Bu hayat ancak böyle geçer.

Banu Yıldıran Genç
Karin Karakaşlı, Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz

Can Yayınları, Mart 2016, 303 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.

4 Nisan 2016 Pazartesi

Kalabalıkta Yüzler

Kurmaca ve gerçek arasında edebiyat
Son dönemlerde en beğendiğim romanlar, en farklı kurgular Latin Amerika Edebiyatı'ndan çıkıyor. Bu nedenle Siren Yayınları'nın ocak ayında yayımladığı Kalabalıkta Yüzler'i hemen alıp okudum. Meksikalı genç yazar Valeria Luiselli'nin yazdığı bu küçük ama bambaşka romanı iyi ki gözden kaçırmamışım, diyorum. Politikası, geçirdiği zor zamanları, ekonomisiyle çokça benzetildiğimiz Latin Amerika ülkeleriyle aslında ne kadar farklı olduğumuzu, bu benzerliğin pek de doğru olmadığını oranın romanlarını, hikâyelerini, insanlarını okudukça daha iyi anlıyor insan.
Kalabalıkta Yüzler, adını Ezra Pound'un yazdığı Bir Metro İstasyonunda adlı şiirinden alıyor: “Belirişi bu yüzlerin, kalabalıkta; / Taç yaprakları, yaş, kara bir dalda.” Başka birçok edebiyatçı gibi Pound da bu romanın silik karakterlerinden biri. Kitap adını bilmediğimiz anlatıcının yazmaya çalıştığı romanla başlıyor. Bir yandan geçmişiyle hesaplaşırken hayaletler üzerine bir roman yazan, bir yandan iki çocuğu ve kocasıyla gündelik hayatını kotarmaya çalışan genç kadının yazdıkları kitapta asteriksle ayrılmış bölümlerle devam ediyor. Anlatıcı ve ana karakter, bir zamanlar özellikle üstünde sık sık durduğu gibi genç ve güzelken, Harlem'de yaşayıp bir yayınevi için Latin Amerika Edebiyatı'ndan keşfedilecek yazarlar araştıran, bir parka bakan evinde siyahilerle aynı mahalleyi paylaşan bir kadın. Arkadaşlarıyla, sevgilileriyle yaşadıklarını bir iç dökme gibi kurgusuna aktaran anlatıcı, hemen ertesinde kocasının yazdıklarını okuduğunu okura belirterek aralarındaki diyalogları aktarır: “Kocam bu sayfaların bir kısmını okumuş yine. 'Kadınlarla yattın mı?' diye soruyor.” Kocasının metne müdahalelerini oldukça mizahi bir üslupla anlatsa da bunlardan bıkan anlatıcı aynı anda iki roman yazmaya karar verir. “Bir dosyadaki hikâyeyi silip başka birinde yeni bir kurgu inşa etmek. Olanları ve olmayanları yazmak. Her çalışma gününün bitiminde paragrafları ayırmak, kopyalamak, yapıştırmak, saklamak ve kocanızın gelip okuyabilmesi, merakını dindirebilmesi için bu dosyalardan sadece birini açık bırakmak. Romanın, diğerinin adı Philadelphia.”
Böylelikle Luiselli aslında nasıl bir roman yazdığıyla ilgili ipuçlarının en detaylısını verir. Çünkü buraya dek metnin sessiz, bebek kalbi gibi yoğun ve gözenekli bir roman olması gerektiğini söylemiştir. Kalabalıktaki Yüzler'i anlatacak en net cümle ise bu ipucundan sonra gelir: “Dikey anlatılan yatay bir roman. İçeriden okunabilmesi için dışarıdan yazılması gereken bir roman.”
Bu ipucu ve kitabın nasıl olmasına dair son açıklamadan sonra yazar gerçekten de iki roman yazmaya başlar. Buraya dek anlatıcının Harlem'deki bohem hayatını, Latin Amerikalı yazar arayışını, şans eseri bulduğu şair Gilbert Owen'in takıntı haline gelmesini, şiirlerini İngilizceye Amerikalı yazar Zvorsky'nin çevirdiği yalanıyla kendisinin çevirmesini ve yayınevine kabul ettirmesinden sonra son anda yalanını itiraf edip işsiz kalmasını anlatmasıyla kurulan birinci anı-roman vardı. Altmış üçüncü sayfadan itibaren anlatıcının yukarıda söylediği gibi bir ikinci roman kurulmaya başlar, bu da Gilbert Owen'in romanıdır ve onun ağzından aktarılmaktadır. İşte buradan sonra edebiyat nedir, yaratıcılık nedir, kurmaca nerede başlar, nerede biter gibi soruları kendinize sormaya başlayabilir, eşsiz bir edebiyat şölenine tanık olmanın zevkiyle kitabı sindire sindire okuyabilirsiniz.
İkinci romanda Gilbert Owen'in gerçek yaşamında olmayan ama üst-anlatıcının Owen'i daha mutlu edeceğini düşündüğü ve olmasını istediği karakterlerle 1930'ların Amerika'sında geçen fantastik ve hüzünlü anlara tanık oluruz. Zvorsky'yle ve Federico Garcia Lorca'yla yakın arkadaş olan Owen'in çocuklarından ayrı kalışına, günbegün yalnızlaşmasına ve öldüğünü düşünmesine tanık olmak bu kurmacanın bir parçası.
İkinci romanla beraber her iki romanın ana karakterinin birbirleriyle karşılaşmasına da tanık oluruz ki, bunu da Luiselli birtakım oyunlarla daha önceden okura belli etmiştir. Ezra Pound'un şiirinin geçtiği metro istasyonunda birer hayalet gibi bambaşka yaşamlardan birbirlerini görür Owen ve kırmızı paltolu anlatıcı kadın. Çocuklarına yaptığı “hayaletlerle ilgili bir roman yazdığı ama ölü olmadıkları” açıklamasının ardından Saul Bellow'dan yaptığı alıntı da okuru oyunun içine çekmek için: “Bir seferinde, Saul Bellow'un bir kitabında yaşayanlarla ölüler arasında yalnızca görüş farklılığı olduğunu okumuştum. Yaşayanlar merkezden dışarıya doğru bakarken ölüler dışarıdan merkeze bakarmış.”
Tüm bunların dışında her iki romanda da beliren portakal ağacı saksısı, aniden ortaya çıkan ve sonra kuyruklarını kaybeden kediler, yanlış evlerde bulunan notlar, büyük çocuk “ortanca”nın garip kehanetleri gibi okura bir bulmacanın içinde olma tadını veren ayrıntılar var. Kitabın sonu ise Valeria Luiselli'nin yaratıcı gücünü ve Kalabalıkta Yüzler'i nasıl ilmek ilmek kurduğunu kanıtlar nitelikte. Tabii burada bahsettiğim bu ayrıntıların, oyunların tadı asıl olarak ikinci okumayla çıkıyor, bunu da belirtmem gerek.
Kalabalıkta Yüzler hakkında bugüne dek çıkan yazılarda eksik gördüğüm bir konudan bahsetmeden geçemeyeceğim. Valeria Luiselli, eşi ve kızıyla Harlem'de yaşayan bir yazar. Romanı ne denli otobiyografik ögeler taşıyor bilemiyorum ama iki çocuğuna bakarken roman yazmaya çalışan bir kadının yaşadıklarını bu kadar gerçekçi betimlemesi beni oldukça etkiledi. Kitapta anlatıcının ev hayatını anlattığı bölümler -benim bu yazıyı yazmayı bırakıp az evvel oğluma köfte kızartmam gibi- yaşamın içinden ayrıntılarla dolu. Günden güne uzaklaşılan bir koca, sürekli ilgi isteyen bir çocuk, emzirilmesi gereken bir bebek, sosyalleşilmesi gereken komşular, gençliğini ve güzelliğini kaybetmiş bir beden, yazdıkça anımsanıp özlenen bir geçmiş... Kitabın kurgusuna, iskeletinden odalarına özenle inşa edilen bir eve benzeyen yapısına hayranlığımdan başka, Luiselli'nin oldukça samimi bir biçimde verdiği, yaşamın zorluklarıyla baş etmeye çalışan kadın anlatıcısı da benim için unutulmaz olacak.
Türkçeye çevrilmemiş parlak yazarları bulup yayımlayan Siren Yayınları'na da, romanı ustalıkla çeviren Seda Ersavcı'ya da bu farklı, oyunbaz ve has edebiyat için teşekkür etmek gerekiyor...

Banu Yıldıran Genç
Valeria Luiselli, Kalabalıkta Yüzler, Siren Yayıncılık, 147 s.
* Bu yazı Notos'un 57. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...