30 Mart 2018 Cuma

Doğal Roman


Tuvalet, sinek ve diğer şeyler...
“Hayatım roman.” cümlesinin edebiyatta nasıl bir karşılığı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Ya da bu romanı yazmaya çalışsanız nasıl bir yol izleyeceğinizi biliyor musunuz? Georgi Gospodinov’un Doğal Roman’ını okuduktan sonra bu sorulara cevap verebilmek gözüme çok daha zor göründü. Normalde doğrusal bir çizgiymişçesine düşünülen yaşamların aslında parça parça gerçekliklerden, iç içe geçmiş halkalardan, zamanı kıran, büken tesadüflerden oluştuğunu bazen duygusal bir tonla, bazense çok komik bir biçimde anlatıyor Gospodinov. Bunun yanında yaşamın en önemli ve kişisel kesitleri olmadan, mesela kaba bir hesapla yaşamımızın yüz gününün geçtiği düşünülen tuvaleti edebiyatın dışında bırakarak anlatacaklarımızın ne kadar “doğal” olabileceğini de sorgulatıyor bize.
Yazar bir söyleşisinde bu roman fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: “Büyük klasik romanların başlangıçlarını (adeta simya aracılığıyla) birbirine katan anlatıcı, kendi kendine yaratılan, bir yazarın aracılığı olmadan kendi kendine yazılan bir roman elde etmek istiyor. Bana izin veren bir etken gibi hissettiğim diğer şey de, romanı yazmaya başladığım 1998 yılında otuz yaşında ve yeni boşanmış olmamdı. Romanda anlatıcının telefonsuz bir odada aylarca yaşamasının benim için kişisel, otobiyografik bir karşılığı vardı. İşte böyle herkesten kaçtığım tuhaf bir dönemde defterlerimi çıkardım –on beş kadar vardı– ve sayfalara rasgele dağılmış notları yansıtan bir roman yazmak istedim.”
Romanın merkezinde kendisi de bir yazar olan anlatıcının karısıyla boşanma süreci yer alıyor. Parça parça bölümlerden -deftere alınmış notlardan da diyebiliriz- anladığımız kadarıyla birkaç yıllık mutlu bir birlikteliğin ardından nedensiz bir biçimde kavga etmeye, bir süre sonra ise neredeyse apayrı hayatlar yaşamaya başlamış bir çift karşımızdaki. Sonra iki kedi sahipleniyorlar ama çocukların evlilikleri kurtaramadığı gibi kediler de bunu yapamıyor ve Ema başka bir adamdan hamile kalıyor. Karnı belirginleşmeye başlamışken resmi olarak boşanıp sonraki aylarda da birlikte yaşamayı sürdürüyorlar, her ikisinde de bitmek bilmeyen bir atalet hâli söz konusu, anlatıcı hiçbir şey yazamaz, okuyamaz durumda, Ema da boşandığı adama “git” diyemiyor. Neyse ki bir gün anlatıcı artık kendisine ayrı bir hayat kurması gerektiğini kesin olarak fark ediyor ve aynı sokakta başka bir eve taşınıyor. 
Okur olarak biz evliliği parça parça sahneler biçiminde takip ediyoruz. Anlatıcı kâh çocukluğuna, kâh Ema’yla tanışmasına dönerek doğrusal olmayan yaşamını birbirini takip etmeyen bölümlerle aktarıyor. Hatta bu parçalanmış çizgide geleceği, anlatıcının sonunu bile öğreniyoruz. Bazen başkaları karışıyor lafa, anlatıcının öykülerinden bölümler yer alıyor, romanın en başındaki bir not ilerideki bir âna bağlanıyor, bazense anlayabilmek için geri dönmek gerekiyor. Böylelikle doğal bir romanın, insan yaşamına benzer bir romanın aslında nasıl olacağının ipucu veriliyor biz okurlara. 
Gospodinov olanca açıklığıyla bunu da şöyle aktarıyor: “Eleştirmenlerden bazıları ‘doğal’ teriminin çift anlamlı ve ironik kullanıldığını söylüyor, edebiyatın doğal olmasının imkânsızlığını –bu metnin ikincil karakterini, postmodern stratejilerini– göstermek için. Bu muhtemelen doğru. ‘Doğal roman’ tamlamasında bir paradoks, bir çelişki var, neredeyse bir oksimoron. Romanın hiçbir yeri doğal ya da kendiliğinden yaratılmış değil. Ama diğer yandan aynı imkânsız doğallık hayali kitabın içinde var.”
Romanda anlatıcının boşanması ve sonrasında her ne kadar kendi kendine söz verse de bir türlü hayatını rayına oturtamaması, anılarla beslediği evliliği, romanın duygusal yönünü oluşturuyor. Gerçekten de bu kadar parçalı, duygusallıktan özellikle kaçınarak yazılmış gibi görünen, birbiriyle alâkasız bölümlerin ardından son derece acı bir ayrılık kalıyor aklımızda. Yazar bunu klasik romandan bambaşka bir form kullanarak hissettirebiliyor. Bu da aslında bu kadar farklı bir romanın birçok dile çevrilmesi ve beklenmeyen bir ilgi görmesini açıklıyor aslında.
Romandaki öteki doğallığın karşılığı ise daha eğlenceli bölümlerde yatıyor. Edebiyattan itinayla uzak tutulan tuvalet bölümleri hemen hemen hepimizin hafif sarhoşken ve hemcinslerimizle edebileceğimiz muhabbetlerden oluşuyor. Tuvaletten ayrı düşünemeyeceğimiz sinek kısmı ise daha da eğlenceli. Anlatıcının sineklerle yaptığı öğle sonrası muhabbetleri, sineğin bu muhabbetlerin kaleme alınmasına tepkisi, anlatıcıyla beraber ‘68 yılının güzelliğine yaktıkları ağıtlar ve kitabın sonuna doğru her şey iyice birbirine karışmışken, varlığı ve Tanrı’yı sorgulayan anlatıcının doğa bilimlerine kafayı takıp yazdığı Sineklerin İncili, Gospodinov’un zekâ dolu mizahından parçalar sunuyor. Sineklerin İncili, insanların İncil’iyle hemen hemen aynı: “Geride kalan her şeyi göz verdi, göz tarafından yaratılmayan hiçbir şey yoktu. Göz ışık buyurdu ve [ışık] oldu. Gökyüzünü ve yeryüzünü buyurdu ve gökyüzü ile yeryüzünü gördü. Sonra da canlı hayvanlar, insanlar ve dışkı buyurdu ve canlı hayvan, insan ve dışkı gördü. Ve [göz] bu güzel dedi ve onların yanına uçtu. Böylece [Tanrı] sinekleri kendi suretinde yarattı. Ve onları yarattıktan sonra onları kutsadı: ‘Verimli olun, çoğalın,’ dedi.”
Bu parçalanmışlık, araya giren öyküler, roman içinde roman yazma çabaları, yaratmanın sancısı aslında okurlara gerçekten de bir romanın yazılma sürecini aktarıyor. Doğal Roman’ı bitirdikten sonra komünist Bulgaristan’da doğup büyümüş birinin çocukluğunu, gençliğini, ilk yolculuğunu, ilk aşkını, ilk sevişmesini (romanın en komik bölümlerinden biri), evliliğini, ayrılığını ve yaşlanmasını okuduğumuzu biliyoruz aslında. Neredeyse yapboz parçalarından bir bildungsroman oluşturuyoruz. İnsan beyninin eksikleri tamamladığı, parçaları bütünlediği bilinen bir gerçek ne de olsa...
Böylelikle anlatıcının bize sorduğu tüm soruları da bir şekilde yanıtlıyoruz: “Şimdi odamda oturmuş, öyküler düzüyorum ve mutlu olmaya çalışıyorum. Tüm bunları niye yapıyorum? Niye bir Doğal Roman yazmaya çalışıyorum? Unutmam gereken bir kadından dolayı mı? Eskiden nasıl yaşadığımı hatırlamak için mi?”
Bulgaristan’ın 1989 sonrasında en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov 1968 yılında Yambol’da doğmuş. Sofya Üniversitesi’nde Bulgar filolojisi okuyan Gospodinov, 1992’de yayımladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yapmış. Bir süre şiire ağırlık verdikten sonra düzyazıya yönelerek Doğal Roman’ı yayımlamış. Uluslararası çapta ilgi gören roman yirmi üç dile çevrilmiş; onu takip eden ilk öykü kitabı Ve Başka Öyküler ise sekiz dile çevrilmiş. İkinci romanı Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görülmüş. Bir ilk roman olmasına rağmen üzerinde çok çalışılmış, çok düşünülmüş, edebiyatın oyunlarından hoşlananların kaçırmaması gereken bir roman Doğal Roman. Gospodinov’dan önce bu kitabı okuyarak uzunca bir süredir kütüphanemde bekleyen Hüznün Fiziği’yle ilgili vicdan azabı duymaktan da kurtuldum çünkü Doğal Roman sonrası hemen okunacaklar listeme tepeden giren Hüznün Fiziği, aslında yazılış sırasına göre ikinci romanmış, bunu da öğrenmiş oldum.
Hasine Şen Karadeniz’in Bulgarca aslından çevirisi oldukça pürüzsüz, sadece Türkçede normalde nesneyle kullandığımız kanamak fiilinin “Adam kanadığımı görünce neredeyse aklını kaçırıyordu.”  biçiminde çevrilmesi okurken de söylerken de beni rahatsız ediyor. Türkçede “Bir yeri kanamak” ya da “kanaması olmak” biçiminde kullanıyoruz.
Romanda 00 olarak numaralandırılan tuvalet bölümlerinin birinde modern WC’yi icat eden Thomas Crapper’a yazılan bir şiir yer alıyor. Biz de bu yazıyı Salâh Birsel’in Hacivat Günlüğü’nden bir alıntıyla bitirelim. “Bu sabah ayakyolunda kafamın iyisinden çalışmaya başladığını gözlemledim. Çok yaşayın ayakyolları. Sizin bağrınızda yazılmış dizelerim bile vardır. Çevremdeki oyunları, çekemezlikleri çokluk sizin yanınızda sezmişimdir.” 

Banu Yıldıran Genç

Doğal Roman
Georgi Gospodinov
çev: Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayınları, Şubat 2018, 143 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Mart 2018 tarihinde yayımlanmıştır.

5 Mart 2018 Pazartesi

Mısır Koçanlarını Kızartan Koku


En acı gerçekten en tatlı hayale...
Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken sık sık kitabın başındaki aile ağacına bakardım, kim kimdir bilmek, romandaki baş döndürücü hareketi anlayabilmenin tek yoluydu. Nibel Genç’in geçtiğimiz aylarda yayımlanan Mısır Koçanlarını Kızartan Koku adlı öykü kitabında ise, insanı resim yapmaya heveslendirecek denli güzel kapağın içine ben çizdim aile ağacını. Bir roman bütünlüğünde de, ayrı ayrı öyküler hâlinde de okunabilecek bir kitap Mısır Koçanlarını Kızartan Koku. Öykülerin hemen hepsi Ezima’nın ailesini, ailenin yaşadıklarını konu alıyor. Aile Dersimli Kürt olunca, kitap hâliyle neredeyse bir Türkiye tarihi oluveriyor. Ezima belki de yazarın iç sesi olarak yazma planını şöyle aktarıyor: “Gerçek kurmacaya benzerse ağırlığı hafifleyebilir, kesinlikleri belirsizleşebilirdi. Her şey kurgunun doğal akışına uygun sıraya konulsa, roman metaforlarının ironisini oluşturarak yol alsa, Ezima’nın hüznü ve matemi ciddiyetini kaybedebilirdi.” Gerçekten de müthiş hayal gücü, en acı olaylarda bile ironiyi eksik etmemesi, büyülü gerçekliğe ve üst kurmacaya göz kırpan döngüsel yapısıyla Mısır Koçanlarını Kızartan Koku Türk edebiyatında eksik olan bir bölümü dolduruyor.
Marquez’in hayali kasabası Macondo gibi, kitaptaki öykülerin de büyük bir çoğunluğu hayali Dersim kasabası Meyman’da geçiyor. İlk öykü Keçi Kılından Heybe bize her şeyin odağındaki ana karakter Ezima’yı tanıtırken 1994’de Meyman’ın askerler tarafından yakıldığı günü anlatıyor öncelikle. Kitabın adı, köyünden biraz uzakta yaşananlara tanıklık eden on bir yaşındaki Ezima’nın betimlemesiyle oluşuyor. Ezima, göçtükten yıllar sonra bile bu kokuyu anımsayıp o gün nelerden bu kokunun yükseldiğini listelemeye çalışır: “1) Dudakları eğri dikilmiş bez bebek 2) Kareli kanepe 3) Sarı boncuklu tülbent 4) Kırık kazma sapı...” diye diye 127. maddeye gelse de, o günü hiçbir zaman tam olarak anlatamayacağını bilir. Bu maddelerdeki nesnelerin çoğunun ise kitaptaki öykülerin adları olması, nesneler dünyasıyla edebiyat arasında kurulmuş köprünün ustalıklı mimarisini gösteriyor aslında.
Öykülerin her birinin birbirinden hoş adlarıyla başlayabiliriz belki. Her bir öykü, adıyla, içeriğiyle ve betimlediği nesnelerle bir sonraki öyküye ilmek atıyor. Fitilli Gaz Lambasının Dantel Kılıfı öyküsünde Elif’in hayatında ilk kez klam dinlemesiyle yaşadığı duygusal patlamada okurlar olarak biliyoruz ki o klamın da klamın kaydedildiği kasetin de hikâyesi bize aktarılacaktır. Ve beklediğimiz gibi Nibel Genç bir sonraki öykü Sağ Köşesi Kırık Siyah Kaset’e yolculuyor bizleri. Bu yolculuklarda, en ufak bir detay -ki bolca nesneden, bolca kişiden bahsedilen öyküler bunlar- atlanmıyor, en ufak bir boşluk bırakılmıyor ki doldurulmasın. Daha ilk öyküde Ezima’nın annesine kızgınlığını merak ederken sonlara doğru kitabın en farklı öykülerinden biri olan Uçuk Mavi Yünden Şifa Çiçeği Desenli Erkek Kazağı’yla bu merakımız gideriliyor. Nibel Genç aslında bir roman kahramanı derinliği katıyor bütün karakterlerine, hepsini bir biçimde tanıyoruz ve anlıyoruz.
Öyle unutulmaz masalsı karakterler var ki, Ezima’nın adını aldığı (adın alınması da başka bir öyküye atılan ilmek elbette), kapalı yerlerde uyuyamayan, deli bilinen Waye İvrayim, rüyasında bile kocası İvrayim’le didişip duran babaanne Eşliye, köyde bir ilki başararak kimseyle evlenmeyeceğini açıklayıp çeyiz sandığını köyün orta yerine getirip içindekileri cümle âleme dağıtan büyük hala Zeyne, daha küçücük bir çocukken anlamını bilip de kelimesini bilmedikleri için bir sözlük arayan filozof enişte İmam, 80’leri hapiste geçiren kirpi saçlı hala Elif, 90’ları hapiste geçiren baba Hüseyin... tüm karakterler birbiri içine geçmiş öykülerde anlatıyı bütünlüyor, güçlendiriyor.
1939’da sürgüne gönderilmiş, sonraları geri dönebilmiş ve 1994’te yakılarak varlığına son verilmiş “hayali” bir köyün halkının politik birer birey olmasından daha doğal bir şey olamaz. Öykülerde ziyarete gidilen tutsaklar, karşılaşılan gerillalar olarak karşılaştığımız bu politiklik, yine hayali bir yazar Mehmet Tahir İskanoğlu’nun anlatıldığı, sürgün sonrası yaşanan saçmalıkları yüzümüze vurduğu mizahı ve acısıyla Tütün Tabakası öyküsünde zirveye ulaşıyor. İskanoğlu, yazdığı “İsyan İskan İmza Kürdün Üçgeni” adlı kitapla biliniyor. Tütün Tabakası öyküsünde kitabın adını şöyle açıklıyor: “Devlet önce Kürtlerin varlığını inkâr etmişti, sonra da oraya buraya serpiştirdiği Kürtlere vücudunuzu ispat için her gün imza atacaksınız demişti. Mehmet Tahir İskanoğlu’na göre bu ‘Cennetteki meyveyi yemeyeceksiniz,’ şakasından sonra yapılan en ciddi şakaydı. İkisi de şakaydı ama sonuçları öyle vahimdi ki bu nedenle iki şaka da gayet ciddiydi.”
Kurgusunun, detayların inceliğinden bahsetmişken Nibel Genç’in büyük bir ustalıkla kullandığı üst kurmaca yönteminden de bahsetmek gerekir. Öykü içinde öyküler, kitap içinde kitaplar ve her şeyin hayal olduğunun sık sık anımsatıldığı satırlar. Okurunun neye, nasıl tepki vereceğini çok iyi tasarlamış bir yazar karşımızdaki. Ezima’nın hikâye kurmak hakkında düşünceleri uzun uzun anlatılır ve ben bir okur olarak “Burası biraz uzamış.” diye kenarına not alırken, şöyle devam edip okuruna göz kırpıyor Nibel Genç: “Evet, bazen Ezima hikayeleri nasıl yazdığı üzerine konuşmaktan kendini alamıyordu.”
Nibel Genç, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Murat Saat gibi, çok uzun yıllardır hapiste. Kitabın arka kapak yazısını bir dönem aynı koğuşu paylaştıkları Necmiye Alpay yazmış. “Gerçekliğin içine gerçeküstücülüğü çeşitli muzip, sürpriz yaratan dozlarıyla yerleştiriyor. Hoş bir biçimde naif. İçerisiyle dışarısıyla her tür cezaevini büyük bir rahatlıkla aşan bir düş gücünün söylemiyle.” Alpay’ın bu sözleri dışarıda da cezaevinde gibi hissettiğimiz bu günler için geçerli. Nibel Genç’in bakışı, o çocuksu ayrıntıları betimleyişi, en olmadık yerde insanı gülümsetişi aslında içeriden dışarıya bir umut gönderiyor sanki. Umarım bir an önce Ezima’nın yazıp çöpe attığı romana da kavuşuruz. 
Banu Yıldıran Genç


Nibel Genç, Mısır Koçanlarını Kızartan Koku, NotaBene Yayınları, 2017, 189 s.
* Bu yazı Notos'un Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

20 Şubat 2018 Salı

Midland Oteli'nde Çay


Dert bizde derman bizde
Adını yıllardır duyduğum David Constantine’i ancak geçtiğimiz aylarda ikinci kitabı yayımlanınca okudum. Notos’tan çıkan Midland Oteli’nde Çay uzun zamandır karşılaştığım en has edebiyat.
İlk kitabı Başka Bir Ülkede’ki öykülerin tamamı ilişkilere, hatta üçlü ilişkilere odaklanmışken Midland Oteli’nde Çay’dakiler biraz daha çeşitli. İlişkiler yine var elbette, Constantine’in didiklemeyi sevdiği bir konu ama bu kez yazarı rahatsız eden başka şeyler de var: Yaşlılık ve maruz kalınan muamele. Hastalık ve yalnızlaşma. Ötekileştirilen tüm insanlar: evsizler, deliler, kimsesizler. Rant ve kentsel dönüşüm. Terk edilen yaşam alanları.
Distopik bir iklim değişikliği hikâyesi Frideswide’ı Geride Bırakmak. Yıllardır yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan bir sürü insan. Boşaltma kararı alınmış bir kurumun -sanat atölyelerine, kriz merkezine, parklara, kurslara, hobi bahçelerine, oyun gruplarına ev sahipliği yapan eski bir okul- toplanmak için son on iki saati. İl meclisinden gelen mektup sabah 10’da hazır olmalarını istiyor, ağır hasta Bayan Eaves’in bile hazır bulunması gerek. Gece elektriği kesilmiş kurumda yenen sessiz ve üzgün akşam yemeği, sabaha çıkmasın da gelecek günleri görmesin diye dua edilen Bayan Eaves’in son nefesi, onları almaya gelmiş turist otobüslerin yanına birer bavulla dizilmiş yaşlıların bir tablo gibi betimlenmesi... Bu manzarayı vurucu cümlelerle tamamlıyor Constantine: “Bay James kulaklıklardan birini başına geçirdi, çalışıyordu, dil seçimini yaptı. Beth adama gözucuyla baktı. Adamcağız hem dinliyor, hem ağlıyordu. Bu denli sessiz sedasız, bu denli çaresizce ağlayan birini ömründe görmemişti Beth, gözyaşları adamın yüzünü sırılsıklam edip ellerine ve evrak çantasına boşandı. Geride bırakmakta olduğu şehrin kiliselerinin, şairlerin yaşadığı o evlerinin, botanik bahçesinin, müzelerinin, sanat galerilerinin, bir şehit anıtının, o köklü ilim ve irfan yuvalarının bir bir anlatıldığı işitsel turu başından sonuna dek dinleyip bir yandan da ağladı Bay James.”
Ev’in Bahçesi öyküsünde ise düşkünler evinde kalan ince ruhlu Ev’le sıkılmasın diye ona iş yaratan Müdür’ü tanıyoruz önce. Eski bir mezbahayı sebze ve meyve kooperatifi için kullanmaya başlayan Mısır Tohumu ekibiyle çalışmaktan çok mutludur Ev. Kasabaya renk ve canlılık gelir. “Ne var ki Meclis çok geçmeden, bir kâse çorbayı mideyi indirip çevresine şöyle bir göz gezdirdikten sonra orada Mısır Tohumu’nun aklından hayalinden geçmemiş bir potansiyel gören müteahhide satıverdi eski mezbahayı, müteahhit birazcık sıkıntıya girip basında hakkında çıkan bir iki kötü haberi savuşturduktan sonra kooperatifi oradan tahliye ettirdi.” Çok tanıdık gelen bu olay sonrası Ev kendini düşkünler evine kapatır, Müdür bu kez yeni bir fikirle canlandırmak ister onu: Alkoliklerin mesken tuttuğu leş olmuş Quaker mezarlığını bir ölüler bahçesi haline getirmek. Düşkünler evinin sakinleri bir yandan, kamu hizmeti cezasını bahçede çalışarak doldurmak isteyen tutsaklar bir yandan bakımsız mezarlığı bir cennet haline getirirler. Tabii ki bundan sonra olacaklar da tahmin edilebilir. Belediye meclisi bahçeyi kültürel miras ilan edip apar topar bir şirkete satar. Ama bu kez kimse pes etmez. Son iki sayfada anlatılan direnişin bir anda örgütlenmesi, barikatların kurulması, yaşlıların bile yardıma koşması bilin bakalım bu satırların yazarına neyi anımsatıp ağlattı? “Ölüler çiçeğe durmuştur. Dört bir yan gelincikle sarılıdır, göz alabildiğine kırmızı bir zaferdir bu. Akabinde, bahçeyi doldurup taşıran o çiçekleri aratmayan bir insan kalabalığı toplanır alanda; itaatsizlerdir bunlar, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaranlar, çatlaklarda ve gölgelerde yaşayan canlar, aykırılar, zapt edilemeyenler, davetsizlerdir...”
Kitaptaki öykülerin arasından bu ikisini seçmemin kişisel nedenleri var elbette. İlk öykü şu an gözümüzün önünde parça parça yıkılan, sömestr tatilinden önce ise aynen öyküdeki gibi pılımızı pırtımızı toplayıp terk edeceğimiz okulumuzu anımsatıyor. Binlerce öğrenciyi yerinden yurdundan eden ise küresel ısınma değil inşaat firması. Gerçeğin kurmacadan daha korkunç olduğu bir durum. İkincisi ise bu memlekette her gün yaşanılan adaletsizliklerin başka yerlerde de olduğunu bilmenin, hissedilen haksızlığın bir olmasının verdiği "yalnız değilim" duygusu. Belki çok bencilce ama bu duygu rahatlatıcı.
David Constantine okurken kentte doğup büyümüş biri olarak neden bu kadar az ağaç adı bildiğime, yeryüzü şekillerine ne kadar az dikkat ettiğime hayıflanıp durdum çünkü yazar mekânı öyle bir anlatmaya başlıyor ki, o tasvirlerdeki ayrıntıları okudukça gözünüzün önünde anbean öykünün yaşandığı atmosfer canlanıyor. Öykülerin bu denli etkileyici olabilmesinin en önemli sebebi bu.
Aylin Ülçer'in ustaca çevirdiği Midland Oteli'nde Çay gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Midland Oteli’nde Çay
David Constantine
çev: Aylin Ülçer
Notos Kitap, Ekim 2017
* Bu yazı Express dergisinin Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır

11 Şubat 2018 Pazar

Tütüncü Çırağı

Faşizmin gölgesinde ilk aşk, ilk dostluk...
Almanca edebiyatın son dönem gözde yazarlarından Avusturyalı Robert Seethaler’ın son romanı Bütün Bir Ömür geçtiğimiz yıl yayımlanmış, iyi okurların dikkatinden kaçmamıştı. Hemen ardından Jaguar Kitap yazarın bir önceki romanı Tütüncü Çırağı’nı yayımlayarak Seethaler’i benim gözümde “na yazsa okurum” denecek yazarlar kategorisine yükseltti.
1937 yazının son günlerinde on yedi yaşındaki Franz, kasabadaki erkekler gibi ormancı ya da madenci olmasını istemeyen annesi tarafından Viyana’ya, eski bir dostun yanına gönderilir. Franz Huchel temiz kalpli, duygusal bir çocuktur. İlk kez çıktığı kasabasından uzun bir tren yolculuğuyla Viyana’ya varır ve büyük şehir onu tedirgin etse de Otto Trsnjek’in tütüncü dükkânında iyi bir çırak olmak için var gücüyle çalışır.
Kitabın ilk yarısında dikkati çeken Franz’ın kişisel dünyası... Arada annesini özleyen, lunaparkta Masal Mağarası trenine binip annesinin anlattığı masalları hatırladığından hıçkıra hıçkıra ağlayarak inen bu çocuk büyük şehre, müşterilere alışmaya ve satacağı malları ezberlemeye çalışır. Bu müşterilerden en ünlüsü ise hemen karşı sokakta oturan “deli doktoru” Profesör Freud. Profesörün hastalarını koltuklara yatırarak tedavi ettiğini duyalı beri Franz’ın içi içini yer çünkü adını bile bilmediği, eksik dişinin boşluğuna hayran kaldığı Bohemyalı bir kıza âşık olmuştur ve öğüde ihtiyacı vardır. Neredeyse Freud’u takip ederek onunla sohbet etmeyi başarır. Aşk nedir, niye böyle hissettiriyor, ne zaman bitecek, koltuğa yatınca ne oluyor, ben n’apayım şimdi gibi sorularla hafiften bunalttığı bu seksenlik ihtiyarla Franz’ın muhabbetleri romanın en hoş bölümlerinden.
1938’e gelindiğinde politik iklim fena bir biçimde değişir. Franz Viyana’ya gelirken trenin rötar yapmasına sebep olarak halktan “Muhtemelen yine Soziler veya Naziler! Fakat ne fark eder ki! Sonuçta hepsi serseri!” nidaları yükselirken bir yıl sonra herkes Nazi olmaya başlamıştır. Otto Trsnjek’in müşterileri arasında Yahudilerin olması nedeniyle dükkânının camına domuz kanıyla “DEFOL GİT, YAHUDİ DOSTU!” yazılması yaklaşan korkunç zamanları gösterir gibidir. Bir önceki savaşta bacağını bırakan Otto Trsnjek’in bu olay sonrası tiradı ise unutulmayacak cinsten: “Birinin ellerinde kan var, diğerleriyse öylece duruyor ve ağzını açmıyor. Bu hep böyledir, hep böyleydi ve de hep böyle olacak, çünkü muhtemelen bir yerlerde böyle yazılmış. Dahası, insan türünün aptallıkta sınır tanımayan beynine bu böyle zerk edilmiş. Fakat benimkine değil, baylar! Benim beynim hâlâ kendi iradesinin emrinde. Sizinle yola çıkmam, baylar! Yakama gamalı haç takmam, sosis sahtekârlığı yapmam, suçsuz hanelerin duvarlarına insan kıçına benzer suratlar resmetmek için karanlıkta kaldırımlarda dolanmam, susmam. Ayrıca bugüne kadar elime kan değil, olsa olsa baskı mürekkebi bulaşmıştır.”
Franz’ın nasıl olduğunu anlayamadığı bir biçimde her şey değişmeye başlar. Hızla. Komşular birbirini Gestapo’ya şikayet etmeye, her köşe başında siviller görülmeye başlar. Şehrin en büyük oteli Gestapo merkezi olur. Yahudiler yavaş yavaş işlerini kaybeder, mektuplar açılıp okunur, komünistler tutuklanır, “Çok Yaşa Hitler” demeden selam verilemez. Serseri diye ciddiye alınmayan Naziler gün gelir tüm devlet dairelerini ele geçirir. Artık ya Nazi’sindir ya da düşman.
Otto Trsnjek’in sonunu hepimiz tahmin edebiliriz. Franz bu koca şehirde, anlamadığı olayların ortasında, hâlâ unutamadığı ilk aşkının ardında ve on sekiz yaşında tek başına tütün dükkânını çevirmek durumunda kalır. Geri dönmeyi kendine yediremez, artık dönülmez bir yola girdiğini hissettiğini de anlarız. Annesiyle küçük kartpostallar biçiminde başlayan yazışmalar uzun ve duyguları saklayan korku dolu mektuplara dönüşür. İşler bozulur, Yahudi müşteriler yok olur, kalan tek dostu Profesör Freud, Yahudi olduğu için mal varlığının üçte birini imparatorluğu terk etme bedeli olarak öder ve Londra’ya sürgüne gider. Franz birden büyümek zorunda kalır.
Romanın en can acıtıcı yerlerinden biri dükkânın iyi müşterilerinden komünist işçi Kızıl Egon’un hikâyesi. “Sırf bıçağa dokunmak istemediği için tereyağını bile ekmeğe eliyle süren” barışçıl Egon’dan korkunç bir saldırgan, bir katil yaratan gazetelerden tutun da “milli” hisleriyle bu saldırıyı önleyen kadın ve erkek vatandaşlara kadar herkesin pençesine düştüğü bu korku imparatorluğu içinde olduğumuz kısır döngüyü anımsatıyor maalesef. Yaşadığımız günlerde böylesi romanları okumak bazen insanın nefesini kesiyor, benzerlikler yürek burkuyor, bir an her şeyin geçeceğine inanırken hemen sonrasında Otto’nun sözleri yankılanıyor kulaklarımızda: “Bu hep böyledir, hep böyleydi ve hep böyle olacak.”
Adım adım etkileyici bir biçimde ulaşılan sonuyla, yazarının aynı zamanda senarist olması nedeniyle bazen gözünüzün önünde beliriveren sahneleri, sinematografik detaylarıyla unutulmayacak bir roman Tütüncü Çırağı. Müthiş kapak tasarımından ve Oktay Değirmenci’nin pürüzsüz Türkçesinden bahsetmemek olmaz. Umarım Seethaler’in bundan sonraki romanlarını da hemen okuruz.


Banu Yıldıran Genç

Robert Seethaler
Tütüncü Çırağı
çev: Oktay Değirmenci

Jaguar Kitap, Ekim 2017, 214 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlandı.

31 Ocak 2018 Çarşamba

İlk Yılların Ekmeği

Savaş sonrası ilk yıllar
Heinrich Böll çok genç yaşlarda okuduğum Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’yla aklımda yer etmiş bir yazar. Daha Baader Meinhof örgütünden haberim yokken okuduğum bu roman, medyanın ne denli taraflı olabileceğini ve halkı nasıl yanıltabileceğini gözler önüne seriyordu. Sonra Baader Meinhof’u da medyanın ne kadar alçalabileceğini de öğrendim, hatta sonuncusunu yaşayarak hep beraber öğrendik. Heinrich Böll’ü usta bir yazar olmanın yanı sıra vicdanlı bir aydın yapan unsur da bu. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemiş, savaş öncesi, sırası, sonrası dememiş, hassas denge filan gözetmemiş, doğru bildiği ne varsa yazmış. Hem de usta bir dil ve anlatımla.
İlk Yılların Ekmeği 1955 yılında yayımlanmış. On yıl önceki savaştan yenik çıkmış bir halk var aslında romanın tam ortasında. Bu halk tekrar ayakları üstünde durmaya çalışıyor, açlıkla sefaletle geçen 1940’lı yıllar sonrası tekrar kendini “insan” gibi hissetmeye başlıyor ama bir taraftan da geçmişte yaşananların, o kolektif suçluluk hissinin verdiği vicdan azabıyla olsa gerek eskiyi konuşmuyor, yaşananlar sanki hiç olmamış gibi yapmaya çalışırken, kendinden utandığı için birbirinden de olabildiğince uzak duruyor.
Heinrich Böll aslında anlatının merkezine savaşı yerleştirmişken yine de savaşla, bombalamalarla, mahvolan bir ülkeyle ilgili çok yorum yapmıyor, küçük ayrıntılarla, birkaç sözcükte savaşın, savaş döneminde büyümenin ağırlığını olanca etkisiyle veriyor zaten. “Üç, dört, altı ya da dokuz yıl boyunca hayatımı paylaştığım, bombalar düşerken beraber sığınakta oturup kaldığım insanlar karşımdaydı işte. Sınıftaki sınavlar, omuz omuza başarılan savaşlardı; yanan okul hep birlikte söndürülmüş, yaralı Latince öğretmeninin yarası sarılmış, hep birlikte taşınmış, hep birlikte sınıfta kalınmış; bu olaylar insanı sonsuza değin birbirine bağlayacakmış gibi görünmüştü o zaman – ama birbirine bağlanılmamıştı, sonsuza değin bağlanmak şöyle dursun, hiç bağlanılmamıştı.”
Roman, Walter Fendrich’in geçmişteki bir pazartesi gününü anımsamasıyla başlıyor. O pazartesi günü olanların onu nasıl değiştirdiğini, neredeyse on iki saatlik bir sürede geçmişiyle, bugünüyle ve geleceğiyle hesaplaşmasını roman boyunca satır satır takip ediyoruz. Pazartesi günü Fendrich, yaşadığı kente üniversitede okumak için gelecek Hedwig’i tren istasyonundan karşılamalı ve daha önceden ayarladığı pansiyona yerleştirmelidir. Hedwig, Fendrich’in babasının meslektaşı Muller’in kızı, çocukken bir iki kez gördüğü, anımsadığı kadarıyla sarışın soluk bir kız. İstasyona gitmeden babasını ve geldiği kasabayı düşünen Fendrich’le beraber geçmişe yolculuk yapıyor ve savaş yıllarında geçen lise öğrenciliğine tanıklık ediyoruz. Babasının çok dürüst, eşitlikçi bir öğretmen olduğunu öğreniyoruz. Fendrich’in anılarında, akşamları açlıktan ne yapacaklarını bilmez durumdayken oğlunun ısrarları sonucu fırıncının elinde kalan ekmeklerden mahcup bir ifadeyle istemek zorunda kalan bu öğretmenin gün gelip de fırıncının oğluna düşük not verdiğini, bu nedenle o ekmeklerden de olduğunu bir film sahnesi izler gibi yaşıyoruz.
Ekmek hem bir gerçeklik hem de metafor olarak ilk bu anıda yer alıyor. Fendrich’in gençliğiyle ilgili hatırladığı en önemli şey açlık ve o açlığı doyurabildiği en önemli nesne: ekmek. Kendini açıklayabilmek adına uzun uzun anlatıyor hissettiklerini: “On altı yaşında bir çırak olarak kente geldiğim zaman açlık bana bütün fiyatları öğretmişti. Taze pişmiş ekmek düşüncesi kafamın içini serseme çeviriyordu, çoğu zaman akşamları saatlerce kentin içinde dolanıp yalnızca tek bir şey düşünüyordum: ekmek... Gözlerim yanıyordu, dizlerim halsizdi, içimde kurtlara yakışacak bir duygu vardı. Ekmek. Bazı insanlar nasıl morfin delisiyse ben de ekmek delisiydim.”
On altı yaşında oğlu olan biri olarak bazen yüreğim parçalanarak okudum açlıkla ilgili satırları çünkü erkek çocukların büyürken yaşadığı açlığı çok iyi biliyorum, o kemiklerin uzadığı, ellerin ayakların deli gibi büyüdüğü üç beş yıllık sürede bedenin ihtiyacı olanı sürekli alması gerekiyor ve bu alınanların yakılma süreci iki saat filan sürüyor. Neredeyse bebekliği anımsatan iki saatte bir beslenme döngüsüne giriliyor ta ki boy atana ve bir sonraki büyüme atağına dek.
Çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı açlık Fendrich’in tüm yaşamına damgasını vurmuş. Yine açlığın aslında sadece çocukları değil herkesi nasıl etkilediği hatta çirkinleştirebildiği küçücük bir olayla anlatılıyor. Küçük ama savaşın ve yaşananların korkunçluğunu tam orta yerinden hissettiren bir olay. Fendrich’in annesi uzun yıllardır veremdir ve eve dönmesine bir türlü izin verilmediğinden oğlunun anılarında daha çok hastane ziyaretleriyle yer etmiş. Bu ziyaretlerden birinde annesinin oda arkadaşının vefatı sonrasında yaşananlar da unutamadıklarından. Akşam işten çıkıp ziyarete gelirken karısına konserve et getiren adam daha sonra karısının ölümünü öğrendiğinde kaybını, acısını filan bırakıp etin derdine düşmüştür. “Daha dün getirmiştim, dün akşam işten çıkıp geldim, saat on sularında, gece öldüğüne göre onu yemiş olamaz (...) Et nerede? Eti istiyorum – O bir kutu eti geri almazsam bütün odayı darmadağın ederim, bilmiş olun (...) Ben eti isterim... orospu karılar, hırsızlar, katiller.” Böyle böyle bağırarak sinir krizi geçiren bu adamın trajedisinin altında yatanlar, savaşın ve açlığın insanı getirdiği korkunç durum Fendrich’in anılarına da bizim vicdanımıza da damgasını vuracak denli etkili.
Belki de gördüğü bu açgözlü insanlar, tanıklık ettiği mahvolmuş yaşamlar yüzünden Fendrich herkesi o açlıkla sınanan günlerde ne yaptığıyla yargılıyor. Bu yargıları nedeniyle uzun zamandır yanında çalıştığı, kendisine işi öğreten Wickweber’den de nefret ediyor, birlikte olduğu “patron kızı” Ulla’dan da... Bu nefretinin nedenini romanın sonlarına doğru öğreniyoruz, savaş sonrası akbabalarından biri olan Wickweber, Yahudilerin öylece bırakıp kaçmak zorunda kaldıkları evlerine girip satılabilecek ne varsa alınmasını sağlamakta, bazen küvetlerini bile su dolu bırakıp kaçmak zorunda kalan bu insanların trajedisi bir yana, sefalet nedeniyle bu pis işleri yapmak zorunda kalan Fendrich ve arkadaşlarının vicdan azapları bir yana, asıl kötülük bir gün buzdolabını taşırken düşen bir işçi çocuğun ölümünden sonra gün yüzüne çıkıyor. Wickweber ve Ulla çocuğun öldüğü günün akşamına şirket kayıtlarında isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekip hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam ederler. Fendrich’in tüm bunlarla yüzleşmesini sağlayan şey Hedwig’dir, onun gelişi, karşılaştıkları an mucizevi bir biçimde âşık olması, o aşkın onu tekrar iyi bir insan olmaya yöneltmesi...
Hep kötüler mi vardır hayatta? Hayır, Hedwig gibi masumlar, Fendrich’e çıraklık döneminde hep yardımcı olan Hemşire Clara gibiler de vardır. O Hemşire Clara ki vermesi gerekmediği halde bütün açlara ekstradan yemekler bulup buluşturup tütününü bile paylaşmıştır. Hedwig’le tanışıp onun sayesinde geçmişiyle yüzleşince tüm bunları anımsıyor Fendrich. Artık önünde güzel günler vardır, o pazartesi gününde ilk kez âşık olmuş, Ulla’dan ayrılmış, ayrılırken babası ve kendisi hakkında düşündüklerini açıkça söylemiş, geçmişten kalan küçük borcunu ödemiştir. Ekmeksiz kalma ihtimali azalmış, zor da olsa mesleğinde iyi bir yere gelmiştir. En zor günler, ev sahibesi Frau Brotig’i “Bir insanın ömrünün en iyi yılları, yirmi ve yirmi sekiz yaşlar arasındaki yıllar, bizden çalındı.” diye ağlatan yıllar geçmiştir. İlk yılların zorlu ekmeği kazanıldıysa eğer, gerisi gelecektir.
Umuda yelken açan bu incecik kitapta Heinrich Böll’ün usta yazarlığı çok etkili ama Zeyyat Selimoğlu’nun doğal ve temiz çevirisini de anmadan geçmemek gerekir.


Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


14 Ocak 2018 Pazar

Islak Balık

Islak Balık’tan Babylon Berlin’e
İletişim Yayınları bir süredir Alman polisiyeleri yayımlıyor. Genelde siyasi polisiye olan bu kitaplar günümüz Alman edebiyatına dair çok şey söylüyor aslında. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve sonrası polis teşkilatına, politikasına, insanına dair pek çok ipucu veren kitaplarda en net olan, Almanların yaşananlarla yüzleşme isteği. Olan bitenle yüzleşme isteğinin ne kadar insani olduğunu ve sanatı ne denli farklılaştırabildiğini Avrupa ülkelerinde görüyoruz. Bizim açımızdan henüz öylesi bir umut yok.
Volker Kutscher 1962 Köln doğumlu bir yazar. Alman filolojisi, felsefe ve tarih okuduktan sonra gazetecilik yapmaya başlamış. Islak Balık genç bir komiserin ilk macerası. Şimdilik altıncı kitaba erişen Komiser Gereon Rath’ın en toy hâlinin anlatıldığı romanın alt başlığı da Gereon Rath’ın İlk Vakası. İletişim Yayınları sağ olsun bazı başka yayınevleri gibi seriye ortadan başlayıp atlaya zıplaya ilerlemek yerine düzgünce ilk kitaptan başlamış yayımlamaya.
28 Nisan 1929 tarihinde başlayan roman Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ve Versay Antlaşması’yla hezimete uğramış bir Almanya’yı anlatıyor. Savaştan içlerindeki hınçla dönen binlerce askere özellikle dikkat çekiliyor çünkü antlaşma gereği Almanya’nın asker sayısı sınırlanmış. Bu askerlerin sivil hayata nasıl döndükleri ise ortada. Kahverengi Gömlekliler, Çelik Miğferler gibi sivil ama silahlı örgütlerle Almanya’nın adım adım nereye gideceğini ise ne yazık ki biliyoruz.
Roman öncelikle bize Köln’de Cinayet Masası’nda çalışırken bir sivili vurması nedeniyle izini kaybettirmek amacıyla babası tarafından Berlin’e, Ahlâk Masası’na tayin ettirilen Gereon Rath’ı tanıtıyor. Babası Köln Emniyeti’nin başında olduğu için roman boyunca üstleri tarafından kayırılan Gereon, içten içe diğer polislerin alay konusudur. Güçlü ve otoriter baba, askerden dönmeyen kardeş, sevilmeyen çocuk olma gibi psikolojik unsurlar ana karakterin derin bir biçimde çizilmesini sağlıyor. Rath’ın “Amca” takma adlı, babacan tavırlı amiri Bruno Wolter sayesinde büyükşehirde hissettiği taşralılık ve yalnızlık duygusu bir nebze azalır. Wolter de eski askerdir ve bir yerde geçmişi şu sözlerle anımsar: “Savaş uzadıkça daha da kirlendi. (...) Fakat sonunda Kızıllar Berlin’de İmparator’u devirip, teslim anlaşmasını imzaladığında Almanya’nın da geleceği söndü. Üstelik o ve birliği üç yıl boyunca bir milim bile geri adım atmadığı halde. Fransa’nın göbeğinde, düşmanın ülkesinin orta yerinde hiç geri çekilmeden sağlam durdukları halde. Buna rağmen her şey dağılmıştı. Uğruna savaştıkları ülke yoktu artık. Adı hâlâ Almanya olsa da, artık onların ülkesi değildi.”
Bu satırlardan da anlaşabileceği üzere poliste, politikacılarda, halkta genel bir Kızıl nefreti hakim. O yıllarda Ekim Devrimi’nden kaçıp Almanya’ya sığınan Ruslar bir taraftan, Lenin sonrası Stalin’den kaçıp gelen Bolşevikler bir taraftan, Berlin’de kendi mahallelerini oluşturacak kadar kalabalık bir Rus nüfusu var. Bunun dışında Alman komünistler de çok fazla. Romanın ilk bölümlerinde yaklaşan İşçi Bayramı öncesi yine bizim için tanıdık olan inanılmaz önlemler alınır, polisler “kanlı 1 Mayıs’ta” işçi mahallelerinde orantısız güç kullanıp onlarca sivili öldürür. Bu ölümlerden birini teyit eden doktorun da komünist olduğu anlaşıldığında Gereon’un sorduğu soru halkın bakışını açıklıyor asında: “Siz doktorsunuz, neden komünist oldunuz?”
Gereon Rath’ın ilk vakası Rusların birbiri ardına ölü bulunduğu oldukça karışık bir vaka. Kitap adını Cinayet Masası’ndakilerin çözülememiş dosyalarından alıyor: Islak Balık. Olaylar Ruslar dışında oradan kaçırılan altınlara, bu altınlardan SS’lere kadar uzanıyor ve girift bir hâl alıyor. Kitabın başlarındaki anlatım bu nedenle önce ağır tempolu gelse de sonraları okurun işine yarıyor, sonlara doğru hızlanan akış ve olayın bütünlüklü çözümü Volker Kutscher’in hem dönem bilgisini hem yeteneğini takdir etmemizi sağlıyor.
Romanda yeni yeni belirmeye başlayan SS’lerle ilgili de ilginç anektodlar var. “Karşısındaki adamın üzerinde kahverengi bir üniforma, belinde siyah bir kemer ve kolunda da, o günlerde Berlin’de giderek daha sık rastlanmaya başlanan, üzerine beyaz bir dairenin içinde siyah bir gamalı haç işlenmiş kan kırmızısı bir pazı bandı vardı.” Yine üç beş yıl sonra tüm gücüyle ortaya çıkacak olan Hitler’in adı da birkaç satırda geçiyor. “Duvarda, aynı 2. Wilhelm gibi mizahtan tamamen yoksun bir ifadeyle bakan, Charlie Chaplin bıyıklı, Hitler denen şu tuhaf adamın çerçeveli bir fotoğrafı asılıydı.” İlk kitapta bu kadar az geçen bu adın serinin diğer kitaplarında çok daha fazla karşımıza çıkacağını tahmin etmek zor değil. Umalım ki İletişim Yayınları seriyi Cem Sey’in dikkat çeken başarılı çevirisiyle, hızla devam ettirsin.
2007’de yazılmış bu ilk roman 2017’de Almanya’nın bugüne dek en pahalı prodüksiyonuyla Babylon Berlin adında iki sezonluk bir dizi haline getirildi. Bir polisiyesever olarak her zamanki gibi önce kitabı okumanızı, sonra diziyi izlemenizi tavsiye edeceğim. Dizinin konusu zaman zaman farklılaşsa da ana aksen aynı ve özellikle sanat yönetimi ve müzikleri için bile olsa izlemek lazım.


Banu Yıldıran Genç

Islak Balık – Gereon Rath’ın İlk Vakası
Volker Kutscher
çev: Cem Sey
İletişim Yayınları, Aralık 2017, 480 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


22 Aralık 2017 Cuma

Gök Derinin Altında

Orta Asya steplerinden Türkiye’ye, kadim zamanlardan bugüne...
Kadim zamanları, mitolojiyi anlatan, tarihle bugünü harmanlayan kitapları seviyorum. Severek okuduğum ve unutamadığım birkaç kitap aklımın bir köşesinde hep durur: Téa Obrecht’in yazdığı ve Balkan masallarından, mitolojisinden faydalandığı Kaplanın Karısı’yla Karin Tidbeck’in yazdığı canavarlar, periler, İskandinav halk hikâyeleriyle süslediği garip öykülerle dolu Zeplin. Her iki kitabı okurken de yakındığımı hatırlıyorum, “Gencecik yazarlar köklerini modern edebiyatta güzel güzel işlerken neden bizde böyle kitaplar yazılmıyor?” diye... Yakına yakına yıllar geçti, edebiyatımızda yeni yazarlar, yeni öyküler giderek birbirine benzemeye başladı ve galiba okurlar da bunu kanıksadı.
Sonra bir kitap okudum ve kaybettiğim heyecanı anımsadım. Adını bilsem de hiç okumadığım Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yeni kitabı Gök Derinin Altında’yı ilk olarak editörü Ayla Duru’dan duydum. Sonra kapağına çarpıldım. Sonra farklı galiba, diyerek okumaya başladım, okudum, bitirdim, kafamdaki sorular için tekrar okudum, ara verdim, dinlendim, bu yazıyı yazmak için yine okudum. Her okuduğumda yeniden anladım. Uzun zamandır bu kadar farklı, bu kadar zengin bir kitap okumamıştım. Anlattıklarının yeniliği, farklılığı dışında, Nazlı Karabıyıkoğlu çok genç bir yazar olmasına rağmen diliyle öne çıkıyor, onu bükmüş, dönüştürmüş ve kendi yazı dilini yaratmış. Aslan Başlı Kadın’dan alıntıladığım şu satırlar, sözcükleri, noktalamayı ses tekrarlarıyla nasıl metnin akışına uydurduğuna, kendi sesini bulduğuna örnek olabilir: “Yatak denemeyecek yutağına götürdü beni. Ter, ekşi mayalar ve salgıların keskin kokusunu duydum. Zaten büzülmüştü çarşafı, toplanmıştı ayakucuna. Elyaf yanağımı yaktı, sonbaharın son sıcağı. Tango hem alaturka, hem genizden. Üstüme kapaklandığında. Dudaklarını dayayıp ciğerime, belimin aşağısından enseme. Çıplak ayaklarıyla üstümde adım adım. Kuyruk sokumu, omur, soğan. Eğilmiş çiçek topluyordu sanki.”
Kaybettiğimi düşündüğüm, Leyla Erbil’i, Adalet Ağaoğlu’nu, Füruzan’ı ilk okuduğum o günlerdeki heyecanı hissettim bazı cümlelerde. Her dönem baskın olan erkek edebiyata anlattıklarıyla da dilleriyle karşı çıkan kadın yazarların günümüzdeki temsilcilerine bir isim daha eklendi.
Gök Derinin Altında dört ana başlık altında toplanan on altı öyküden oluşuyor. Göğün Başladığı Yer, Şamanın Şarkısı, Balbalın Dili ve Göğün Bittiği Yer başlıklarında yazılan öykülerin birçoğunda Orta Asya, bu bölge dahilinde Evenkler, Yakutlar, Çukçiler, Kırgızlar gibi toplulukların adı geçiyor. Bazen Sibirya’nın ormanlarına, bazen Baykal Gölü’ne, Almatı’ya yolculuk ediyor okur. Öykülerin çoğunda günümüzü mitolojiyle, mistik güçlerle, geçmişle ustalıklı bir biçimde harmanlıyor Karabıyıkoğlu. Yine aynı şekilde İstanbul’da geçen öyküler de bir yerde bambaşka coğrafyalara, kültürlere bağlanıyor
Her bölüm dört ana melekten birini temsil ediyor. İlk melek Cebrail’in adı, Fallus adlı öyküde Sibirya’yı, Yakutsk’u yıllarca gezen, oradan fotoğraflar, notlar, videolar getiren bir gazeteci kadında beliriyor: Gabriel. Bu malzemeleri romanında yararlanabilmesi için Sinan’a vermek üzere Sinan ve Gülbeyaz’ın evlerine misafir olan Gabriel okur için kitap boyunca okuyacaklarımızın da habercisi olur. Sinan onun anlattıklarını dinlerken, “Vahiydi o.” diye düşünerek meleğin görevini vurgular belki de.
Noli Ma Tangere öyküsü edebiyat dünyasının sayılı şairlerinden Mikail’i tanıtıyor. Sadece kendi dergisinde yazan, iyice palazlanınca edebiyat günlerine ya da ödül törenlerine gitmeyip jürilerde boy gösteren, devlet sponsorluğunda gezip tozan, kitabını bastığı ya da bir rakı sofrasında gözüne kestirdiği kadınları önünde sonunda elde edip sonrasında yok sayan şişkin egolu ve nedense biz kadınlara çok tanıdık gelen bir şair Mikail. “Dergide yayımlayacağı şiir için bir öpücük ya da bir dokunuş. Parlatıp adını duyuracağı şairler için geceler boyu. Adildi. Gözünün güzel ırmağında yıkanmaya erişemeyenlerin yavan dizeleri, içi boş imgeleri yatağına giremezdi.” Bu kez Mikail’in doğada tamamlanan yolculuğu adının anlamını okura sezdiriyor.
Birbirine âşık bazen farklı bazen aynı cinsiyetler, cinsiyetsizler, yüzyılların sürgününü yaşayan çift cinsiyetliler, satirlerin tecavüzüne uğrayan ağaçlar, döl yatağı kurumuşlar, dölünü yok edenler... Doğu ve Batı mitolojisini, Göktanrılardan Sümerlere, Tonyukuk’tan Kabil’e, kadim ve kutsal olanı, gerçeküstü sayılanla gerçek bilineni bir bir yerleştiriyor öykülerine Nazlı Karabıyıkoğlu ve bunları her okumada yeniden keşfedilecek bağlarla düğümlüyor.
Öyküler bir tarafıyla son derece şiirsel bir tarafıyla sert ve güçlü. Cinsel uzuvların, birleşmelerin anlatımı bazen öykünün de ritmiyle fazlasıyla sert olabilirken, bir kız çocuğunun babasına duyduğu sevginin, ölen kocanın ardından duyulan özlemin anlatımındaki duygusallık gözleri yaşartabiliyor. Kanların, kemiklerin, sıvıların, salyaların, döllerin, hatta bazen embriyoların birbirine karıştığı, şiddetin seksten eksik olmadığı, tabuların yok edildiği anlar da var, Adaçayının Renkleri öyküsünde şöylesi satırlarla şiire düşülen yerler de: “Boynuna doğru eğildim. Yakanın içini kokladım. Ben bu gece eve gelmiyorum kokusunu, çocukların okul taksitlerinin kokusunu, babanın portakal bahçesinin kokusunu, karının tırnak arası kokusunu aldım. Hepsinin en altında senin zencefilli limon kokan esansını seçtim. Çok şükür dedim.”
Kitabın en hoş taraflarından biri maalesef sıkça rastladığımız, başkalarının üzerinde tahakküm kurmaya çalışanların öykülerde yer bulması. Bu, İbrahim’de kadın öğrencisini ezen heykel hocasıyken, yukarıda andığım Noli Ma Tangere’de pozisyonuyla kadınları ezen şair Mikail oluyor. Son öykü Şifaaağ’da ise biraz da günümüz edebiyat dünyasının ahvâl-i pür melâlini gözler önüne sererek, yaratıcı yazarlık atölyeleriyle kurulan hiyerarşiyi, genç yazarları ezen eski toprakları hafiften gülümseyerek anlatıyor Nazlı Karabıyıkoğlu. Yolu açık olsun.

Banu Yıldıran Genç

Nazlı Karabıyıkoğlu, Gök Derinin Altında, İthaki Yayınları, Ekim 2017
* Bu yazı Notos'un 67. sayısında yayımlanmıştır.


Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...