13 Ekim 2017 Cuma

Médan Geceleri

Prusya Savaşı ve Natüralizmin Manifestosu
Lise edebiyat derslerinde hepimizin öğrendiği akımlardan biridir natüralizm, açıklama olarak genelde realizm’in ileri aşamasıdır denir ki bu açıklamadan öğrenciler pek bir şey anlamaz, öğretmenlerin de verecek örnekleri olmaz. Oysa bunca yıldır nedendir bilmem Türkçeye çevrilmemiş Médan Geceleri, bu akımın manifestosu olmasının yanı sıra öykülerle müthiş bir natüralizm resmigeçidi yapıyor. Öğretmenler için de öğrenciler için de çok yararlı olabilecek bir kitap.
Émile Zola’nın Paris yakınlarında Médan’daki evinde buluşulan akşamların sonucunda ortaya çıkan bir fikir bu kitabın doğmasını sağlamış, o nedenle kitap Médan Geceleri diye adlandırılmış. Bu arada yazarın evinin hikâyesi de kitabın başında yer alıyor. Daha sonra bu öyküleri niye yazdıklarını açıklayan Hennique’in önsözü var. Kitaptaki ilk öykünün Émile Zola’nın olacağı hep belliymiş, gerisi için yazarlar kura çekmişler. Kitapta altı öykü var, ilk ikisi bizim de aşina olduğumuz isimler, Zola ve Maupassant, diğer öyküler ise sırasıyla Huysmans, Céard, Hennique ve Alexis’in.
Öykülerin tamamı Fransa-Prusya Savaşı üzerine. 19 Temmuz 1870-10 Mayıs 1871 tarihleri arasında süren bu savaş Fransa’nın ağır yenilgisiyle sonuçlanmış. Savaşa dair hiçbir şey bilmesek bile öykülerdeki olaylardan, izlenimlerden Fransa’nın hazırlıksızlığı, gereksiz cesareti ve ağır kaybı anlaşılıyor.

İlk öykü Değirmene Saldırı’da Émile Zola bu ağır savaş şartlarının altında yaşanan bir aşkı anlatıyor. Zola’nın müthiş doğa tasvirleri ve ustaca kurduğu karakterler her sayfada kendini belli eriyor. Özellikle Merlier Baba’nın Yeşilçam filmlerindeki Kadir Savun gibi babacan, merhametli ve suskun hâli, kızı François’nın gençliğinin ve aşkın ateşiyle verdiği yanlış kararlar, karakter nasıl kurulur, nasıl derinleştirilir sorularına birer yanıt sanki. Savaşta Fransız askerlerinin ahmaklığından Alman askerlerinin disiplinine, Rocreuse’ün nasıl işgal edildiğine dair birçok ince ayrıntı da var. Ve her şeyden önemlisi Zola, Alman askerlerini genelde bizim Milli Edebiyat öykülerinde yapıldığı gibi canavarlaştırmıyor, onların da insanî taraflarına değiniyor. Yine de savaşın korkunçluğu özellikle son sayfalarda tüm gerçekliğiyle suratımıza çarpıyor: “François döndüğünde Dominique yerdeydi, göğsü on iki mermiyle delinmişti. Ağlamadı François, şaşıp kaldı. Gözleri sabitleşti ve gidip hangarın dibine, cesedin birkaç adım ötesine oturdu. Dominique’e bakıyordu, ara sıra eliyle belirsiz, çocuksu bir hareket yapıyordu.”
İkinci öykü Yağ Tulumu kitapta en sevdiğim öykü oldu çünkü savaşın rezaletinden başka insanların iki yüzlülüğünü, bencilliğini, zenginlerin vurdumduymazlığını vurguluyor. Bolca verilen rüşvet sayesinde işgal altındaki kentlerinden bir başka kente gidiş izni alan bir grup yolcunun öyküsü anlatılıyor. Aristokratlar, burjuvalar, rahibelerden başka bir demokrat bir de şişman fahişeden oluşan bu yolcu grubu yavaş yavaş yola koyulur. Özellikle kadınlar fahişenin suratına bakmazlar. “Onlara öyle geliyordu ki, bu hayasız, satılmış kız karşısında, eş olarak onurlarını sanki bir demet halinde birleştirmeliydiler; çünkü yasal aşk yasal olmayan aşka her zaman küçümsemeyle bakardı.” Saatler süren yolculukta içlerinde tek yolluk getirenin fahişe olduğu, hem de bolca getirdiği ortaya çıkınca bir anda buzlar erir. Konakladıkları bir otelde bir kere daha fahişenin yardımına muhtaç kalınca neredeyse hepsi kızın etrafında pervane olurlar, oysa işleri hallolduğunda, varış noktasına yaklaştıklarında iki yüzlülükleri, ahlaksızlıkları yine bir yemek sahnesiyle pekiştirilir ki bence muhteşem bir son yazmış Maupassant.
Céard’ın Kan Alma adlı öyküsünde de savaşın gereksizliği, üst düzey askerlerin saçma kararları toplantı sahneleriyle aktarılıyor okura. Oysa bu kez aklıselim sahibi bir kadın çıkıyor ortaya, eski fahişe, şimdinin general metresi Madam de Pahauën askerlerin son bildirisini okuyor ve fikirlerini çekinmeden söylüyor. “Hep aynı gevezelik! Hâlâ Parislilere ne anlatıyorsunuz? Doğru, iyimser olmaları gerekiyor. Bu palavraları onlara yutturabiliyor musunuz?” Oysa Céard bir süre sonra bu güçlü kadın karakteri bambaşka bir yöne sürükleyip yenilginin tüm sorumluluğunu neredeyse ona yüklüyor. 1800’lü yıllarda erkek yazarların “kötü şeyler hep kadınların başının altından çıkar” düşüncesini sürdürmeleri çok da beklenmedik değil.
Kahramanlığın, körü körüne savaşa gitmenin her zaman övüldüğü bu dünyada bu algıyı tersine çevirmeye çalışan savaş, hatta askerlik karşıtı, iktidarı ölesiye yeren bu öyküler ülkemizde bugün dahi yayımlansa, yazarları, yayıncısı “halkı askerlikten soğutma suçu”yla yargılanabilir. Sel Yayıncılık umalım ki Klasiksel serisinde bunun gibi önemli eserleri Yaşar Avunç’unki gibi ustaca çevirilerle dilimize kazandırmaya devam etsin.

Banu Yıldıran Genç

Médan Geceleri
Zola, Maupassant, Huysmans, Céard, Hennique, Alexis
Çev: Yaşar Avunç
Sel Yayıncılık
Eylül 2017, 239 s.


* Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil

Çok sıradan, bir o kadar da acayip...
Miranda July, insanın sinir olacağı kadar yetenekli biri. Sinema, oyunculuk, çağdaş sanat, müzik, edebiyat... diye sırasıyla ilerliyor eser verdiği ve başarılı olduğu sanat dalları. Everest Yayınları July’nin daha önce Birinci Kötü Adam adlı romanını yayımlamıştı. Geçtiğimiz ay ise ilk kitabı olan Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil adlı öykülerini yayımladı.
Kitap on altı öyküden oluşuyor ve tüm öyküler modern, şehirli insanın kaygılarıyla örülmüş. Bu karakterlere çağdaş Amerikan sanatından (özellikle edebiyat, sinema ve buna ek olarak dizi sektörü) aşinayız aslında, örnek vermek gerekirse Lydia Davis öykülerini, Dave Eggers, Joshua Ferris romanlarını ya da Lena Dunham’ın Girls dizisini bilenler, sürekli yanlış şeyler yapan, kaybeden, kentli, kendisiyle çok ilgili karakterleri hatırlayacaklardır, işte Miranda July bu karakterlere yenilerini çok başarılı bir biçimde ekliyor, ince dokunuşları ve farklı duyguları kendini her öyküde hissettiriyor.
Türkiye’de özellikle 2000’lerin başından beri sıkça rastladığımız, Amerika ve Avrupa’da tabii ki çok daha uzun yıllardır var olan, Uzakdoğu felsefelerine gönül vermiş, yoga yapan, organik beslenen, vejeteryan ya da vegan ailelerden birinde büyümüş Miranda July, öyle ki anne-babası ta 1974’te bu konularda kitaplar yayımlayan bir yayınevi kurmuş. July’nin öykülerinde en çok dikkati çekenler de işte bu tipler. Kişisel gelişim çalışmalarına katılıp absürt durumda kalanlar, kişisel gelişim kitapları okuyup yapayalnız olanlar, inanç gücüyle yüzme öğrenmeye çalışanlar, popüler dergilerin gündeme getirdiği Yeni Adam’lar, Yeni İnsan’lar... hepsi birer birer July’nin o garip mizahından paylarını alıyorlar.
Mon Plaisir öyküsünün ana karakteri kadın şöyle anlatır ailesini: “Biz, hazır kakao tozu alan, küçük sohbetler yapan, Hallmark kartları kullanan ya da Sevgililer Günü, düğünler gibi Hallmark törenlerine inanan insanlardan değiliz. Genel olarak ANLAMSIZ şeylerden uzak durur, ANLAMLI şeylere önem veririz. En tepedeki favori üç anlamlı şeyimiz: Budizm, doğru beslenme ve iç dünyamız.” Oysa tabii ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Çift için seks, Budizm ve doğru beslenme tarzı bir “olay” olduklarını savundukları emzirme-emzirilme gibi garip bir ritüele evrilmiştir. Delicesine savunulan “anlamlı” her şey gibi bu da kadının terapiye gittiğinde “Bir daha seks yapmayabiliriz.” diyerek ağlamasına yol açar. Kocasının sürekli meditasyon yapması çok “havalı” görünse de yapayalnız geçirdikleri saatler uzun süre kendi kendisiyle konuşmasıyla sonuçlanır. İlişkilerini biraz canlandırmak için bulduğu çözüm ise kaçınılmaz sonu yaklaştıracaktır çünkü figüran olarak rol aldıkları filmde sevgiliymiş gibi yaptıkları bir akşam yemeği sahnesi aslında her şeyin çoktan bitmiş olduğunu gösterecektir.
Miranda July’nin keskin kaleminden payını alanlar arasında müthiş ahlâklı, aileye ve bağlara önem veren, düzgün Amerikan aileleri de var. Amcasının tacizine uğramış küçük kızlar, babasının kendisine yaptıklarını anlatırken taciz olduğunun bile farkında olmayanlar, gerçek dışı hayaller uğruna zihinsel engelli öğrencisiyle ilişkiye giren öğretmenler... hepsi öykülerin bir parçası ama hiçbir zaman öykünün kendisi değil, çünkü neyse ki Miranda July’nin topluma mesaj verme, doğruyu gösterme gibi bir misyonu yok, birer satırla geçiveren ânlar okura yaşananları anlatıyor zaten.
En beğendiğim öykülerden biri Hiçbir Şeye İhtiyaç Duymayan Bir Şey oldu. “İdeal bir dünyada öksüz olurduk. Kendimizi öksüz gibi hissettik, öksüzlere gösterilen şefkati hak ettiğimizi düşündük ama utanç verici bir biçimde anne-babalarımız vardı. Hatta bende ikisi de vardı.” cümleleriyle başlayan öykü Gwen ve Pip’i anlatıyor.
Biz artık gidiyoruz, anne.
Nereye?
Portland’a.
Gitmeden benim için bir şey yapar mısın? Şu dergiyi bana getirir misin?”
Miranda July’nin müthiş Amerikan ailesine dokunduğu yukarıdaki diyalog sonrası kendilerini beş parasız Portland’da bulan Gwen’le Pip’in büyüme ve aşk hikâyesi aslında anlatılan. Kadınları seven zengin kadınlar için fahişelik yapıp buna devam edemeyeceklerini anlamaları, sonra araya giren başka bir aşk, Pip’in Gwen’i terk etmesi, Gwen’in yaşamaya devam edebilmek adına bir seks dükkânında erkekler için soyunup numaralar yapmaya başlaması, hayatın aslında ne kadar zor olduğunu gösterirken, aşkın iki ayrı ya da aynı cinsiyet arasında yaşansa da hep bir bencil olan-fedakârlık yapan ekseninde ilerlediğini de hissettiriyor. Çocukluklarından beri birlikte olan ve sanılanın aksine sadece üç kez birbirine dokunan Gwen ve Pip’in ilişkilerinin zorlaşan hayat şartlarıyla birlikte sıradanlaşması oldukça dokunaklı.
Özellikle son dönem Amerikan ve Avrupa edebiyatında, sinemada ve dizi sektöründe rastladığım bir şeyden bahsetmeden geçemeyeceğim. July’nin karakterleri arasında son derece olağan biçimde anlatılan yaşlı eşcinseller, kadınlardan da hoşlandığını sonradan fark eden kadınlar var. Bunların bizde genellikle rastlandığı gibi birkaç eşcinsel karakter kullanayım, farklı olsun, zenginlik katsın diye yapılmadığı o kadar belli ki. Farklı bir kategori olan eşcinsel edebiyat da sayılmazlar. İnsanların kafalarında artık her şeyin normalleşmiş olduğunu gösteriyor bu, eşcinsel ya da değil fark etmiyor, önemli olan tip veya karakter olarak esere ne kattığı. Her şey çok doğal, bizde eksik olduğu biçimde ve bu rahatlığın verdiği doğallık o kadar özendirici ki bir gün bizde de böyle olur umarım demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Son olarak, kitabın çevirmeni İnci Asena hayatımdaki ilk patronum ve ben onun bu kadar iyi bir çevirmen olduğunu bu denli geç fark etmiş olduğum için utandım doğrusu.

Banu Yıldıran Genç


Miranda July, Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil, çev. İnci Asena, Everest Yayınları, Temmuz 2017, 176 s.
* Bu yazı Notos'un 66. sayısında yayımlandı.

21 Eylül 2017 Perşembe

Meteliksiz Âşıklar

60'lı yıllarda İstanbul'da genç bir Ermeni olmak...
Zaven Biberyan’ın ikinci romanı Meteliksiz Âşıklar Türkçeye ilk kez çevrilerek Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı. İlk romanı Yalnızlar ve son romanı Babam Aşkale’ye Gitmedi arasındaki bu roman da yazarın bütün gözlem ve anlatım ustalığını sergiliyor. Hatta Marc Nichanian’ın sunuşundan öğrendiğimiz kadarıyla senaryo hâline getirdiği ve sansür kurulunun müdahalesiyle filme çekilemeyen Yalnızlar’daki sinematografik unsurlar Meteliksiz Âşıklar’da da fazlasıyla var.
Yine sunuş yazısında Nichanian, Biberyan’ın çilekeşliğinden dem vuruyor ki bunun sebeplerini ise şöyle açıklıyor: “İstanbul’daki Ermeni cemaatince sevilmiyordu elbette. Edebiyatı anlaşılmıyordu, siyasi duruşu da o dönemde (ve bugün bile) İstanbul, Beyrut ve başka yerlerdeki Ermeniler arasında hâkim olan muhafazakâr çevrelerin gözüne sevimli görünmesini hiç mi hiç sağlamıyordu.” Oysa pek çok yazar gibi ölümünden sonra keşfedilen Zaven Biberyan, Ermeni edebiyatının en önemli isimlerinden olabilir.
Biberyan'ın ne Ermenilere ne Türklere yaranabilmesinin nedenlerini romanlarını okurken oldukça iyi bir biçimde anlıyoruz. Hemen hemen bütün romanlarında aile içi geçimsizliği tüm gerçekçiliğiyle gözler önüne sererek o dillere destan aile kutsallığını yıkıyor. Meteliksiz Âşıklar'ın ana karakteri Sur, yaşının da getirdiği isyan duygusuyla orta sınıf bir Ermeni (aslında Türk, Yahudi, Rum, hiç fark etmez) ailesinin nasıl yalanlar, mutsuzluklar, planlar üstüne kurulduğunu gösteriyor okura.
Sur'un isyan duygusunu asıl olarak başlatan şey parasızlıktır, sevgilisi Norma'yla adaya gidebilmek, bir restoranda yemek yiyebilmek lüks olmasa da babasının yeteri kadar para vermemesi, hâlâ öğrenci olması, bir türlü yatıştıramadığı cinsel açlığı üst üste biner ve etrafındakileri üzmek adına elinden geleni ardına koymaz. Oysa geceleri ağlayan yine kendisidir. Sur'un bitmek bilmez sorgulamaları, durmaksızın değişen ruh hâli müthiş bir ustalıkla verilmiş.
Sur, para için babasının paltosunu çalar, satarken kazıklanır, çocukça bir kıskançlıkla Norma'yla arasını bozar, annesini zaten durmaksızın üzer, kardeşlerine bile yakın durmaktan çekinir. Başı yine saçma sapan bir dertten polisle belaya girer, cezayı babasına ödetir, bu kez devlete, yönetenlere, Ermeni olmaya isyan eder. Oysa tüm bu isyan büyümek demektir zaten, Sur gerçekte ölerek annesini üzeceğini düşünen bir çocuktur, büyümeye çalışan bir çocuk: "Şimdi kendisi de yere yığılıverse, her şey çözülürdü. Anasından intikamını ne biçim almış olurdu. Nasıl da ağlayıp sızlanır, dövünürdü Meline, pişman olurdu, hayatının sonuna kadar vicdan azabıyla..."
Roman boyunca mutfaktan dışarı çıkamayan Meline de eve gelip despotluk taslayan Kevork da Sur'un gözünde birer canavar olsalar da Zaven Biberyan yine ustalığını gösterip her ikisinin de kendisini sorguladığı bölümle onlara da derinlik katabiliyor. İlkokul dörtten sonra okumayıp bir çorbacıda çırak olarak çalışmaya başlayan Kevork'un şimdi dükkân sahibi olması, cemaat işleriyle ilgilenmesi kendi gözünde müthiş bir başarı öyküsüdür, oysa evinde saygı görmüyor, çocuklarıyla iletişim kuramıyordur. Meline ise namusu için yaşamış, görücü usulü evlenmiştir, bunca yıllık yaşamında zaman zaman dalıp "Acaba hiç mutlu oldum mu?" diye düşünmesi bile yeterince acıklıdır aslında.
Evde sürekli yaşanan kavgaya herkes alışmıştır. Bu kavgalar üç kardeşin anne babalarıyla dalga geçmesi, küçümsemesi yüzünden çıkar bazen. Bazense cemaati eleştirip Ermeni gazetelerinin sıkıcılığından dem vururlar, Kevork'un asıl dayanamadığı böyle kutsal şeylerin eleştirilmesidir. Romanda yer yer 6-7 Eylül'den bahsediliyor, Kevork saldırının asıl faili Adnan Menderes'e laf söyletmeyerek ortayolcu bir tutum takınıyor ki bu tutumu, hep güçlünün yanında oluşu çocuklarını en çok rahatsız eden tarafıdır. Bu eleştirileri Kevork nezdinde muhafazakâr, sağcı Ermenilere getiren Zaven Biberyan'ın pek de sevilmemesi şaşırtıcı değil aslında.
Tüm bunların dışında Biberyan, 60'lı yıllara dair gerçekçi bir Türkiye panoraması sunuyor bize. Burgaz'ın Büyükada'nın güzelliğini bazen bir resim gibi çizerken en güzel ânlara dadanan röntgenciler bu toplumun sapıklığının yeni bir şey olmadığını yine ispatlıyor. Yine Sur'un, Norma'nın büyüdüğü yerleri görme hevesiyle Fenerbahçe'ye, Dalyan'a gittiği bölümlerdeki inşaat manzaraları, kamyonlardan, çamurdan, hafriyattan bahsedilmesi de bugünü aratmayacak nitelikte. Maalesef buralarda değişen hiçbir şey yok.
Sur'un ütopyasını anlattığı satırlar belki de Zaven Biberyan'ın istediği dünyanın en çıplak anlatımı: "Bir yerde, bir ülkede, devlet olmasa, hükümet olmasa, yönetim olmasa, kanun, polis, yasak olmasa, kimse kimseyi ezmese, başkalarına zarar vermedikçe herkes her istediğini yapabilse."
Meteliksiz Âşıklar'ın üzerinden yıllar geçmişken hâlâ "keşke" diyoruz, "keşke".

Banu Yıldıran Genç

Meteliksiz Âşıklar
Zaven Biberyan
Çev: Natali Bağdat

Aras Yayıncılık, 2017, 216 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Eylül 2017 sayısında yayımlanmıştır.

17 Eylül 2017 Pazar

Plajdan kitaplar

Plajdan kitap manzaraları...
Yazın sahilde, hatta şezlongun tam üstünde yazmayı düşündüğüm bu yazı birtakım sağlık problemleri, sonrasında kafanın dağınıklığı gibi nedenlerle ertelendi durdu.
Şimdi İstanbul’a dönmüş, iki ay aradan sonra işe başlamışken, geriye dönük olarak aldığım notları, bu yaz Kuzey Ege’de bir kamping alanında neler okunduğunu küçük yorumlarla sizlere aktarmak istiyorum.
Öncelikle kadın okurların favorisi Fi’den bahsetmek isterim. Azra Kohen'in bu kitaplarını bir zamanlar Ayşe Arman röportajından öğrenmiştim, bu sene dizi uyarlamasıyla birlikte önce öğrencilerin, sonra sahilde kadınların elinde gördüm diyebilirim. Devam kitapları olan Pi ve Çi ise görünürde yok, sanırım onların da dizileri çekilince sıraları gelecek. Kitapların ne anlattığını sorduğum birkaç kişi popüler birçok kitaptan daha iyi olduğunu, sıradan bir bestseller olmadığını söyledi ama ben okumadığım ve açıkçası okumayacağım için bu yorumlara bir katkı yapamayacağım.
Diğer bestseller’ımız kız öğrencilerimin de gözdesi olan Jojo Moyes’ler... Derste yalvar yakar izlettikleri bir filmden biliyorum Moyes’i. Senden Önce Ben romanının uyarlamasını her ne kadar sıradan bulduysam da filmin sonunda sınıfça göz yaşlarımızı kuruluyorduk. Edebiyatın en eskimez konusu aşk, hele de imkânsızsa... Sanırım Jojo Moyes de bunu ustaca kullanarak 7’den 70’e çoğu kadının gönlünde taht kurmuş, şezlongların üstünde havlu ve güneş yağı arasında yerini çoktan almış.
Moyes kadar olmasa da Sarah Jio da sık rastlanılan yazarlardan. Jio’nun kitap kapakları da kitap adları da biraz daha klasikmiş havası veriyor, izlediğim Jojo Moyes filminden yola çıkarak onun romanlarında İngiliz mizahının eksik olmadığını söyleyebilirim sanki. Sarah Jio belki bu yüzden plajın biraz daha orta yaşlılarına hitap ediyor.
Tamamen gözlemci olarak yazdığım bu isimler hakkında çok bir şey bilmemek, okumamış olmak oldukça rahatsız edici aslında. Ama bu kısa yaşamda okunacak kitabın bu denli çok olması, okunacaklar listesinin hiç ama hiç azalmaması vaktimi en iyi biçimde değerlendirmeyi öğretti bana. Eskiden sıkılsam da zorlaya zorlaya bitirirdim elime aldığım kitabı. Son beş yıldır bunu da bıraktım, olmuyor mu, olmasın, sırada çok var, diye düşünüyorum. Okurluğumun popülariteye en yaklaştığı yer polisiyeler ki onlarda da gittikçe daha seçici oluyorum. Buna rağmen kim ne okuyor diye bakmayı, sormayı çok seviyorum. Belki de gündemi, moda olanı bilmek gerektiğini düşündüğüm için, çünkü öğrenciler sevdikleri yazarın ismini, wattpad’in ne olduğunu bildiğinizde çok seviniyorlar. 
Genelde kadınların okuduğu kitaplardan bahsettiğimi fark etmişsinizdir çünkü çok net bir biçimde söyleyebilirim ki Türkiye’de kadınlar daha çok okuyor. Erkeklerin ellerindeki kitaplar çoğunlukla dokunulmadan, telefon, bira ve uyku mesaisiyle geçen bir plaj gününün ardından şezlongdan çantaya transfer oluyor. Bu kitaplar ise genellikle gazetecilerin yazdığı araştırma kitapları, ayrı bir bestseller türü olarak ele alırsak, Soner Yalçın kesinlikle bir numara. Sonrasında kampingimiz İzmir’e yakın olduğu için olsa gerek Yılmaz Özdil ve Bekir Coşkun’a rastlanıyor sık sık. Mirgün Cabas’ın 2001’i hızlı bir biçimde popülerleşti, üç beş kişide gördüm. Ahmet Şık okuyan bir kişiye rastladım, ona da utanmasam sarılacaktım. 
Türk edebiyatının şaşmaz bir birincisi var plajlarda: Zülfü Livaneli. Her sene eski kitapları olsun yeni kitapları olsun, kesinlikle çok okunuyor. Sonraki sırada Ayşe Kulin var. Hatta komşularım kitaplarını kendi aralarında döndürerek okudular bu yaz, bir seride sırayı bozan olmuş da, bana da uzun uzun hangisi önce hangisi sonra okunacak anlattılar. Nazan Bekiroğlu yine her yaz rastladığım isimlerden, öğrencilerim de çok severek okurlar Bekiroğlu’nu. 
Bu yaz neye rastlamadın derseniz, çok şaşırtıcı bir yanıtım olacak: Elif Şafak’a! Aşk’ın, İskender’in yayımlandığı yıllarda istisnasız en çok okunan o olmuştu. Artık “Elif Şafak okudun mu? Aşk’ı nasıl buldun? Ben çok etkilendim. Biliyor musun, biz de Mevlana soyundanmışız.” diyaloglarından bıkıp usanmıştım, bu yaz hiç Elif Şafak sorusuna muhatap olmadığım için ayrıca mutluyum. Sadece bir kişide İskender’i gördüm, onu da kapağı değiştiği için zor fark ettim. Belli ki yabancı bir kitabın kapağından bayağı “esinlenilen” eski kapağı değiştirmeye karar vermiş yayınevi.
Evet, bu yaz benim plaj gözlemlerim bunlardı. Tabii ki bestseller dışında klasikleri, modern klasikleri, çağdaş yerli, yabancı yazarları okuyanlar da vardı ama genelleme yapamayacak kadar az olduğu için bu yazı da kitap eklerinin çok satanlar listesine benzesin varsın... Sabahattin Ali’lerin, Stefan Zweig’ların listelere girdiği bugünleri de gördük, sıra çok okunmalarına, bizim de bunu yazmamıza gelsin.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.


7 Ağustos 2017 Pazartesi

Ada Öyküleri

Ege adaları ve bilinmeyen yaşamlar...
Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından olan Edmund White ilk kez Türkçeye çevrildi. Özellikle eşcinsel edebiyatın Amerikalı öncülerinden olan White’ın önce Ada Öyküleri’ni, hemen ardından önemli bir biyografisini, Rimbaud - Bir Asinin Çifte Yaşamı’nı peş peşe yayımlayan Edebi Şeyler sayesinde geç de olsa bu yazarla tanışmış olduk.
Türkiye'deki okurları için derlediği Ada Öyküleri’ne özel olarak bir önsöz de yazan yazar, İstanbul’un kendisi için öneminden, Büyükada’da geçirdiği yazlardan ve öykülerinin yazılış sürecinden bahsediyor. Önsözde hissedilen içtenlik bütün kitaba da yayılmış durumda. Belki bu konularda hâlâ sıkıntılı bir ülke olmamızdan, belki edebiyatımızın bu yönünün eksikliğinden, kitabı okurken sık sık eşcinsel olduğunu bildiğimiz ve bunu açıklayamadan ölmüş gitmiş yazarlar geldi aklıma... Bunu hiçbir biçimde eleştirmek için söylemiyorum, açılanları da bu şartlarda çok cesur buluyorum ama dediğim gibi öykülerin samimi tonu, bilmediğimiz yaşamların, iki erkek arasında yaşanan aşkın ve seksin tüm doğallığıyla aktarımı, aslında daha özgür bir dünyada bir Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan, bir Nahit Sırrı Örik’ten ne de güzel ve farklı şeyler okuyabilirdik diye düşünmeme neden oldu.
Edmund White önsözde hayatı boyunca hep adada yaşadığından bahsediyor, Manhattan, Ile. St. Louis, Girit ve Büyükada. Girit ve Büyükada'da geçen öyküler belki coğrafi olarak da kendime yakın bulduğumdan kitapta en çok sevdiklerim oldu. İkinci öykü Kâhin büyük bir acıyla açılıyor. Özellikle 90'lı yılların Amerikan filmlerinden biraz aşina olsak da AIDS'ten yaşamını kaybeden birinin bu denli detaylı anlatımını, hastalığın ilerlediği süreçte yaşanan zorlukları ilk kez okuyorum. "Şu anda en iyisi George'u unutmak gibi geliyordu, en azından bir süre; korku atmosferini, gece yarısı hastaneye gidişleri, hastalıkların peş peşe korkunç bir biçimde patlak verişini -boğaz mantarı, beyinde mikrop, bağırsak kanaması, kıçı halka halinde çevreleyen herpes-, küçülen bedenin her santimetresini inceleyen fiberoptik, beyin tarayıcı ve röntgen ışınlarını, morfin tabakaları altına gömülen can çekişmeyi unutması gerekiyordu."
Uzun yıllar süren birliktelikten sonra Ray'in, George'un on beş ay süren hastalığı ve ölümü ardından yalnız kalışı, dünyadan elini eteğini çekişi, hissettiği yokluk ve eksiklik duygusu öykünün okuru en etkileyen bölümlerinden. İlişkilerinin nasıl başladığı, Ray'in Ohio'nun kuzeyinde çiftçi babası ve kütüphaneci annesiyle geçen çocukluğu, babasının isteksizliğine rağmen okudukça okuması ve doktorası için Toronto'ya gidişinin ardından asıl kimliğini bulması aktarılırken bir dönem de gözümüzün önünde canlanıyor aslında. 70'lerde yükselen gey hareketi, politize olan gençlik, sonrasında çılgın kostümlü partiler, su gibi tüketilen içki, uyuşturucu ve zamanla birer birer kaybedilen arkadaşlar... Öykülerin hepsinde AIDS'ten ölen birilerinden bahsediliyor ki Edmund White'ın 70'lerin başında altı gey yazarla kurduğu Violet Quill edebiyat grubunun dört üyesi dahil, birçok arkadaşı bu hastalıktan hayatını kaybetmiş. O nedenle AIDS'ın ve ölümün gölgesi hemen hemen tüm öykülerde hissediliyor.
Ray'in bir arkadaşının ısrarıyla ressam arkadaşlarının yanına Girit'e, Hanya'ya tatile gitmesiyle öykünün coğrafyası da tonu da değişiyor. Hanya'nın evlerinin, ara sokaklarının, erkeklerinin anlatıldığı satırlarda biz okurlar da Edmund White'ın gözlem gücünü görüyoruz. Amerikalı bir yazar için oldukça farklı olan bu kültürün kodlarını, öyküde para için zengin orta yaşlı Amerikalı erkeklerle birlikte olan genç Yunan delikanlılarının jest ve mimiklerinde bile okuyabiliyoruz. Hayatında hiçbir zaman parayla seks yapmayacağını iddia eden Ray'in kendisini adadaki ritüellere kaptırması çok da uzun sürmüyor ve romantik kahramanın parayla yaptığı ilk seks bir süre sonra aşka dönüşüyor.
Kitabın son öyküsü Geniş Yürekli Bir Kadın ise önce Naksos adasında, sonrasında Büyükada'da geçiyor. Anlatıcının kendini son derece basit cümlelerle tanıtarak başladığı bu öykü her satırda bir önceki paragrafta okurun merak ettiklerinin cevabını veriyor neredeyse. "İngiliz arkadaşım Helena yukarıda oturuyor – bu noktada da basit bir gerçek yanıltıcı olabilir, çünkü bizim bir çift olduğumuzu düşünebilirsiniz; oysa ben geyim (faal değilim), Helena ise hetero (faal değil). Yunanlıların hepsi bizim evli olduğumuzu varsayıyor; bu yanılgıyı sürdürmek de bizim işimize geliyor."
Helena'yla yıllar süren arkadaşlık, tatilleri beraber geçirmeler, en sonunda ikisinin de emekliliklerini aynı adada, aynı evde geçirmelerine kadar uzanır. Anlatıcının yaşamını genellikle anılarını düşünerek geçirdiğini söylemesi, eski bir tatili anımsamasına yol açar. 1984 yılında Büyükada'da Helena'yla üç aylığına kiraladıkları yalı ve bu yalıda yaşanan büyük aşk öykünün asıl konusunu oluşturacaktır. Türkiye'de sadece üç yaz yaşayan Amerikalı bir yazarın İstanbul'u ve özellikle yalıyı kiraya veren aileyi anlatımı ise hayranlık verici. Özellikle ev sahibi Bayan Tekinhan ve oğlu Davud'un ilk karşılaşmadaki rolleri, Osmanlı torunu olduklarını biraz hor görerek vurgulamaları, "... gizli gizli böbürlendikleri şeye hayıflanırmış gibi yaptıkları bu züppece oyun" ve sonrasında yaşananlar, yazarın Türk toplumunu ne denli iyi tanıdığının göstergesi. Davud'la anlatıcının aşkından başka yazarın İstanbul'u oldukça sinematografik bir biçimde betimlemesi, Kapalıçarşı'yı, Boğaz'ı, Pera Palas'ı ve bazı olağanüstü Kurban Bayramı detaylarını eski bir İstanbul belgeseli izlercesine gözümüzün önünde canlandırıyor. Bu öyküyü unutulmaz yapan özelliklerden bir diğeri ise iki bambaşka insanın unutulmaz dostlukları. Gey olan anlatıcı bazen sayfalar boyu Helena üzerinden kadınlarla erkeklerin karşılaştırmasını yapıyor, yer yer itirafa dönüşen bu düşünceler öykünün samimiyetinin doruğa çıktığı anlar.
Her ne kadar doğarken taşıdığım kimliklerden övünç duymanın saçmalığını bilsem de yabancı yazarlardan İstanbul'u okuduğumda çocukça bir sevinç duyuyorum. Edmund White'ın öyküleri hem ufkunu açmak isteyenlere, hem Amerikan eşcinsel edebiyatından iyi bir örnek okumak isteyenlere, hem de 80'li yılların İstanbul'unu özleyenlere iyi gelecek. Roza Hakmen'in mükemmel çevirisiyle...


Banu Yıldıran Genç
Edmund White, Ada Öyküleri, Edebi Şeyler, Mart 2017, 167
* Bu yazı Notos'un 65. sayısında yayımlanmıştır.

23 Temmuz 2017 Pazar

Sessiz Ricat

Paris’te Bir Ermeni...
Sessiz Ricat’ı okurken itiraf etmeliyim ki ricat sözcüğünün ne demek olduğuna sözlükten bakmıştım. Gerileme, geri çekilme anlamına gelen bu askeri terim unutulması zor roman sayesinde artık bildiğim bir sözcük. Okumamın üzerinden aylar geçse de “Keşke yazsaydım.” duygusu geçmediğinden bu yazıyı yazmaya karar verdim.
1929 yılında yazılmış ve tefrika edilmiş bu roman hem biçimi hem de anlattıklarıyla oldukça yenilikçi bir roman. Şahan Şahnur pek çok Ermeni gibi 1922’de ailesini İstanbul’da bırakarak Paris’e yerleşmiş. Romandaki ana karakter Bedros, yazarın hayatıyla oldukça benzer özellikler gösteriyor. 1915’te burada yaşananlarla ilgili son yıllarda daha çok roman, öykü, anı yayımlanmaya başladı ama diasporadaki Ermenilerin neler yaşadıklarıyla ilgili çok şey okumadık. Sessiz Ricat 1930’ların Fransa’sındaki Ermeni toplumunu anlatması, neler hissettiklerini duyurması açısından da önemli.
İstanbul’da doğup büyümüş Bedros’un çalıştığı fotoğraf stüdyosunda başlayan roman zaman zaman geri dönüşler yaparak Bedros’un Fransa’da geçirdiği ilk günleri, fabrikalarda çalışmasını aktarırken, bilinç akışı tekniği kullanması ve harf puntolarıyla oynamasıyla ilk farkını yaratıyor. İstanbul’dan kalkıp kapitalizmin çarklarının hızla döndüğü bu bambaşka memlekette bu bambaşka düzene alışamaz Bedros.
Romanın ilk bölümünde Bedros-Pierre işten ayrılma kararını fotoğraf stüdyosunun ortağı Madam Jeanne’e bildirir. Ayrılma isteği kabul edilmese de Bedros gider çünkü Madam Jeanne’e, Nenette’e umutsuzca âşık olmuştur ve o bunu görmezden gelip çalışmaya devam edebilecek biri değildir. Oysa bu aşk kısa bir süre sonra platonik olmaktan çıkar ve ateşli bir ilişkiye dönüşür. Bedros’un korktuğu başına gelmiştir çünkü Fransa’daki ilk yıllarında birlikte olduğu yaşlıca bir kadının söyledikleri yavaş yavaş çıkmaktadır. Roman boyunca Anadolu’da büyümüş bir Ermeni’yle bir Paris kadınının ahlâk ve aşk anlayışlarının farkı vurgulanır.
Dinle beni Pierre, genç kızlarla birlikte olma, onların peşinden koşma. Bedensel hazdan öte ve ondan daha güçlü bir tutkuları var ve onu genç erkeklere zarar vermek pahasına tatmin ederler. Senin gibi bir genci baştan çıkarmış olmakla böbürlenirler. Parisli kadınları daha tanımıyorsun sen. Onlar senin gibilere âşık numarası yapar, acı çektiğini fark eder etmez de kaçıp gider.”
Bu arada romanda Bedros ve Nenette’in sevişmeleri dönemine göre oldukça cesur bir biçimde betimlenir. “Nenette dudaklarını kaçırmak için birkaç kez başını sağa sola çevirdi ve sonra o bitmek bilmeyen öpüşmeye teslim oldu. Çocuğun göğsünden inlemelerle birlikte yükselen arzuyu hissedince gözlerini kapadı ve tüm gücüyle, biraz da salyayla onu emmeye başladı.”
Gerçekten de ateşli birkaç aydan sonra Nenette, Bedros’tan uzaklaşır, eski şaşaalı hayatına geri döner. Bedros’un Nenette’in kirli geçmişi hakkında öğrendiklerinden sonra verdiği tepkiler bize hiç yabancı gelmeyecektir. Önce Nenette’i taciz edip “Orospu olmasaydın zaten Fransız sayılmazdın!” diye hakaret eder, sonra da o kirli geçmişi polise bildirmekle tehdit ettiği stüdyonun diğer ortağının ahlâk ve özgür iradeyle ilgili söylediklerine şöyle cevap verir: “Ne yazık ki söylediklerinin derin mânâsını kavrayamayacak kadar doğulu ve bir o kadar da Ermeni’yim.”
Bedros çektiği acılar yüzünden Paris’ten kaçıp yine bir fabrikaya ve fabrikada çalışan Ermenilere sığınır, birbirlerine destek olmaya çalışan bu topluluk arasında ricat etmeyen tek Ermeni olduğunu düşündüğü Lokhum’la kurduğu dostluk, Lokhum’un günden güne kötüleşmesi, Ermenistan’a ya da memleketine geri dönme çabalarının sonuç vermemesi, uyuşturucuya alışması ve yaklaşan sonu romanın en trajik bölümlerini oluşturuyor.
Diasporadaki Ermeniler başlarına geleni sindirememiş, nasıl bir yaşam sürdüreceklerini bilmez hâldedirler. Bedros’un yakın arkadaşı Suren bu konuyu hiç durmaksızın düşünür. “Şu an savaş ve kavga var diye değil, şu an muharebe ve hayat mücadelesi var diye değil; daha hayati, daha hata kaldırmaz bir şey, adını tüm büyük yol ağızlarında haykıran daha müthiş, daha karşı konulmaz bir şey var olduğu için: Ricat, Ermenilerin ricatı. (...) Canını kurtarabilmek için altınlarını veren Ermeniler oldu. Kimi inancını, kimi bekâretini verdi. Evini, yurdunu, altında yaşadığı gökyüzünü terk edenler oldu; daha beteri, milletini ve dilini inkâr edenler... Kanını, canını, gününü ve güneşini veren kahramanlar da oldu. Biz ise gelecek için son bir bedel ödüyoruz. Son bir bedel, büyüyecek olan çocuklar vardı, bizden sonra gelecek nesiller vardı... Şimdi gelecek olanlarsa, sözle ve eylemle, isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeden yabancı olacaklar.”
Suren’in sözlerinin gerçekliğini zaman yavaş yavaş gösterir. Paris güzellerini gördükten sonra Ermeni kızlarını beğenmeyenler, çocuklarına Ermeni ismi koymayanlar, benliğini, kimliğini unutup düzene uyanlar gün geçtikçe çoğalır.
Şahan Şahnur bağırmadan, yargılamadan, can acıtıcı detaylara girmeden, hatta geride bıraktığı ana-babasına duyduğu özlemi bile çok dillendirmeden yaşadığı ikilemlerle hayata uyum sağlamaya çalışan, unutulmaz bir karakter yaratmış. Bedros-Pierre yaşadıklarıyla 1920’ler Fransa’sındaki Ermenileri canlandırıyor gözlerimizin önünde.
Roman yayımlandığında Ermeni cemaati tarafından bile iyi karşılanmayıp eleştirilmiş. Neyse ki yayımcısı hem bu gerçekleri göz önüne sermesi hem de aşk ve seks konusunda dönemine göre oldukça cüretkâr ifadeler taşıması nedeniyle eleştirilen romanın arkasında durmuş da Sessiz Ricat bugünlere gelebilmiş. Şahan Şahnur’un çok genç bir yaşta yazdığı bu roman, yazarın dehâsı sayesinde, okura aşk acısını ve ricat duygusunu sonuna dek hissettiriyor.

Banu Yıldıran Genç

Sessiz Ricat
Şahan Şahnur
çev: Maral Aktokmakyan, Artun Gebenlioğlu
Aras Yayıncılık 246 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Temmuz 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

7 Temmuz 2017 Cuma

Refik Halit Karay

Refik Halit Karay'ı seviniz...
Orta okulu bitirdikten sonra liseye başka bir okula gittim, alışamadım, çok mutsuzdum. Dönüp dolaşıp zamanında hep şikayet ettiğim okulun çıkışında buluyordum kendimi. Bir de üstüne orta okuldaki en iyi arkadaşlarımdan birine âşık olmuştum, dört seneden sonra ne oldu da böyle bir şey oluverdi, hâlâ bilmem. Kız-erkek arkadaşlığının en iyi örneklerinden biri olduğumuz için çaktırmamaya çalıştığım bu durumla çok zor baş ettiğimi anımsıyorum. Okul çıkışları ya da hafta sonları aynı orta okulda olduğu gibi yine bisikletime atlayıp onlara gidiyordum. Muhabbet etmekten çok keyif aldığım anne ve babası vardı.
Salonda içi kristal bardak dolu büfe yerine kütüphanesi olan, oturma odaları olmayan, dağınıklıktan rahatsız olmayıp “Ev dediğinde yaşadığın belli olacak.” diyen tek tanıdığım onlardı. Kütüphanenin bir tanesini neredeyse boylu boyunca Refik Halit Karay kitapları kaplıyordu ki zaten arkadaşım da bu büyük yazarın torununun çocuğuydu.
Çok ilginçtir ki bizim evde de kendimi bildim bileli aynı yazarın Memleket Hikâyeleri kitabı vardı ve bir gün televizyonda izlediğim Yatık Emine filminden sonra kitaptaki hikâyesini de okumuştum. Klasik Türk yazarlarıyla o dönemde çok gönül bağım olmasa da Karay’ı en azından okumuş olmam bugün bile bana ilginç bir tesadüf gibi gelir.
Gençlik başımda duman günlerinde tabii ki o evde ne Refik Halit Karay’la ne de külliyatıyla ilgileniyordum. Sonra araya mesafeler, başka kişiler, yıllar girdi, o arkadaşlık yolda hâl hatır sormaya dönüştü. Ve ben üniversiteden sonra keşfettim Refik Halit Karay’ın ne denli büyük bir yazar olduğunu, o yüzden o evde Karay ailesiyle geçirdiğim günlerde bir kez bile yazardan konuşmamak, o kitapların kıymetini bilmemek en büyük “keşke”lerimdendir. Yanlış yaşta yanlış yerdeymişim diye düşünürüm.
Yıllar sonra Murathan Mungan’ın derlemesi Büyümenin Türkçe Tarihi’nde Refik Halit Karay’ın Eskici öyküsüne, öyküden önce ise Füsun Akatlı’nın yazdığı eşsiz bir denemeye, Bir Dil Gurbetinde'ye rastladım. Yıllarca unuttuğum Karay’ları yeniden okumaya ve artık edebiyat öğretmeni olduğumdan, öğretmenlik yaptığım süre boyunca öğrencilerime bu öyküyü mutlaka okutacağıma söz verdim kendi kendime. Sözümü de tuttum diyebilirim. Dokuzuncu sınıflarla konumuz öykü olduğunda ne yapıp edip bu öyküyü istedim çocuklardan, hem evde hem okulda okudular. Ana dilinin önemini bundan daha iyi anlatan bir öykü bilmiyorum. O nedenle ana dili Türkçe olan, bu sebeple Türkiye’de hiç sorun yaşamayan, ana dilinde eğitimin, sanatın, gazetenin yasaklanmasının ne anlama geldiğini tam olarak hiçbir zaman bilemeyecek biri olarak ben, “Ağlama be! Ağlama be!” cümlesinden sonra gözyaşlarımı tutamam. Anne ve babasının ölümünden sonra Filisten’e halasının yanına gönderilen küçük Hasan’ın dilini konuşamamasıyla birlikte içine kapanmasını, aylar sonra eve çağrılan bir ayakkabı tamircisi sayesinde yeniden ana dilini konuşma fırsatı bulup kuşlar gibi şakımasını düşünürüm. İşini bitiren ayakkabıcının gitmeden önce ağlamaya başlayan Hasan’a söylediği son sözlerdir bunlar, bu sözleri söylerken orada sürgünde olan eskicinin de yanaklarından yaşlar akar.
Bugüne kadar öğrencilerime öykü bitiminde gözlerimin dolu olduğunun ya da sesimin titrediğinin anlaşılıp anlaşılmadığını hiç soramadım. Konuşmaya başlamadan önce uzunca bir süre pencereden bakmaya devam ettiğimi ya da göz yaşlarım düşmesin diye dudaklarımı ısırıp gözlerimi kırpıştırdığımı fark ettiler mi bilmiyorum. Belki bu yazıyı okuyan olursa söyler. Ağlamak ayıp değil tabii ama her yıl aynı öyküde ağlayan öğretmen olarak anılmak da biraz garip olurdu doğrusu.
Sonra çocuklara ilk yurt dışı seyahatimi anlatırım konuyu dağıtmak için, onlarca dilin konuşulduğu Londra tren istasyonu gibi bir yerde metreler ötesinden söylenen tek bir Türkçe sözcüğü bile duyabildiğimi, duyduğum her Türkçe cümleyle çocuksu bir biçimde sevindiğimi anlatırım. Ana dilinin konuşulabildiği yerde onun kıymetinin bilinmesinin zor olduğundan bahsederiz. Rüyalarımızı ana dilimizle gördüğümüzü, ana dilini sevmenin milliyetçilik demek olmadığını... Bu sırada sınıftaki Kürt öğrenciler yavaş yavaş söz almaya başlarlar. Doğal olarak ana dilde eğitim hakkı konusuna gelir sıra, o konuya çok giremeyiz, cesaret de edemeyiz pek, biraz sonra da zil çalar zaten.
Bu seneki on birinci sınıflara dokuzuncu sınıfta girmediğim çıktı ortaya ve Milli Edebiyat konusunda konu Refik Halit Karay’a gelince hem Gurbet Hikâyeleri’nden Eskici’yi hem de yine çok sevdiğim Memleket Hikâyeleri’nden Bir Taarruz’u okuduk. Önce küçük Hasan’ın yalnızlığını ardından da açlıktan, sefaletten hırsızlık yapmak zorunda kalan bir zabite yardım eden Hayrullah Efendi’nin inceliğini okumak bize ağır geldi. Hayrullah Efendi’nin, parasının sadece karnını doyuracak kadarını çalan zabite, kimliğini gizleyerek, son derece kibar biçimde yardım edişi, aklımıza yardım istediği için azarlanan hastaları, işsizleri, göstere göstere yardım edilen günümüzü ve gösteriş düşkünlüğünü getirdi. Kapıyı bir kadın açtı, ‘Olamaz, bizim efendinin şimdi bunları alacak vakti yok, yanlış getirdiniz!’ diyordu. O sırada kocası geldi, ‘Kim gönderdi?’ diye sordu, biz söylemedik fakat anlamış olacak ki, ısrar etmedi, başını öte yana çevirdi, pek iyi göremedim amma galiba ağlıyordu!” cümleleri boğazımıza bir yumru gibi oturdu. Ders bitmeden önce son duyduğum çok sevdiğim bir kız öğrencimin “Ay şimdi ağlayacağım.” demesiydi.
Refik Halit Karay’ın memlekette ve sürgünde yazdığı öyküleri bu toprakları, bu topraklardaki insanı anlamaya ve her şeye rağmen sevmeye dair...


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Oggito'da yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...