5 Şubat 2017 Pazar

Berber

"Daha kötü ne olabilir?" derken...
Tayfun Pirselimoğlu’nun geçtiğimiz eylül ayında yayımlanan romanı Berber’i okuyarak edebiyat adına çok hayırlı ama ruh hâlim için o kadar hayırlı olmayan bir şey yaptığımı düşünüyorum. Ruh hâlimden bahsetmemin sebebi yazdıklarının aynı bugüne benzemesi, betimlediklerinin bundan daha sonra yaşayacaklarımızın korkunç bir provası olması... Zaten distopya gibi bir ülkede yaşarken bir de bu ortamın daha beterini bir kitapta okumak o sıkıntıyı ikiye değil dörde katlıyor diyebilirim. O nedenle Berber kolay okunabilen, kolay hazmedilebilen bir roman değil. Taşıdığı Kafkaesk unsurlar ve yarattığı bunaltıcı atmosfer nedeniyle sık sık ara verip sindirmek gerekiyor. Neyse ki Tayfun Pirselimoğlu'nun çok temiz bir dili, doğal diyalogları ve hep tanıdık bir yerleri anlattığı hissi veren ve okuyanı kolayca içine alan ustaca betimlemeleri var da içeriğin ağırlığına karşın roman su gibi okunup gidiyor.
Birinci tekil kişiyle ve kahraman bakış açısıyla yazılmış romanda anlatıcı otuzlu yaşlarda, babadan kalma berber dükkânında çalışıyor, bekâr ve yalnız. Adını öğrenmeyeceğimiz anlatıcı romanın ilk bölümünde gizemli bir iş ilişkisinde bulunduğu M'yle buluşmasını ve geçmişlerini anlatıyor. Berber dükkânı gibi M de babadan kalmadır aslında. Babasının arkadaşı olan M'yle anlatıcı arasında özel bir sevgi vardır, anlatıcı onu biraz babası yerine M de onu olmayan oğlu yerine koyar. Kara romanda olması gerektiği gibi ilk bölüm aklımızda birçok soru işareti bırakarak sonlanır. Yazar bu soru işaretlerini yavaş yavaş cevaplar. Kahramanımızla ilgili gizemli "şey"i üçüncü bölümün sonunda, net ve vurucu cümlelerle öğreniriz: "C.K, kahvedeki malumatfuruş ve can sıkıcı gevezelikteki birkaç müdavimden öğrenebildiğim kadarıyla gündüzleri yakınlarda bir yerde oto tamirciliği, geceleri mezat işi yapan, üç yıl önce tam mezat sırasında apandisiti patladığı için ölümden dönen, askerliği sırasında -yıllar önce- bir kız meselesi yüzünden iki kere firar ettiğinden sekiz ay fazla askerlik yapan, iki yıl önce boşandığı karısından -ki, aynı zamanda firarına neden olan aşkı oluyormuş- ikisi de oğlan iki çocuk -çocuklar annede kalmıştı- sahibi biriydi ve övünerek söylemiyorum, M'nin cumada ayakkabılarını çalan hırsız hariç benim on altıncı 'kurbanımdı'."

Kendi hâlinde, hatta iyi kalpli bir tetikçi diyebileceğimiz kahramanın asıl mesleğini öğrendikten sonra olaylar hızla gelişiyor ve M'nin ani ölümüyle onun yerini alan N'yle tanışınca işler iyice garipleşmeye başlıyor. Anlatıcı biraz mecburiyetten biraz da güçlü kişiliği karşısında hayır diyememekten N'yle iş yapmaya başlar. Küçük bir milliyetçi partinin başında olan N iktidara muhalifken, öyle ustalıklı atar ki adımlarını, birkaç şüpheli ölüm sonrası iktidardaki Milli Şahlanış ve İtibar Partisi'nin başına geçer. Bu arada eski söyledikleri unutulmuş, pavyon sahibi mafyatik bir akşamcıyken namazına niyazında namuslu bir mütedeyyine dönüşmüştür. Söylemleri gittikçe dindarlaşırken, sembol gibi parmağında taşıdığı yüzükten takanların sayısı nüfusun yarısına ulaşır.
Bu arada memlekette hiç bitmeyen bir kış hüküm sürer, arada bir kendini gösteren güneş de kimsenin içini aydınlatamaz. Bunun yanı sıra sarı kar yağışı, kış ortasında güve istilası gibi garip doğa olayları da yaşanır ki romanın güven simgelerinden biri olan radyodaki hava durumu sunucusu bile bu doğa olaylarını açıklayamaz. Bu kıyamet alametlerinin yanında hayat yolda taranan vatandaşlarla, otobüslere konulan bombalarla, kopup giden organlarla, faili meçhul gazeteci cinayetleriyle akıp gider. Öyle çok sayıda insanın öldüğü patlamalar yaşanır ki az ölümlü olanlar bazen küçücük bir haberle anılır sadece. İşte bu karanlık ve tanıdık gündem, iktidardaki ve insanlardaki muhafazakârlaşma, her tür pis işi yapıp sonra başkalarını namussuzlukla suçlama, laiklik tartışmaları, sayıları artan ve zarar vermeye başlayan meczuplar... gerçekle kurgu arasında kalan okuru oldukça zorluyor.

Tüm bunların içinde olabildiğince dürüst kalmaya çalışan ve M'den sonra N'ye alışamadığı için bu işleri bırakmaya çalışan anlatıcı, garip bir sevgiyle bağlandığı ve sonra evlendiği uzak akraba kızı Meryem'le ilişkisi ve onu karşı duyduğu sorumluluk hissi, babasına ve M'ye duyduğu özlem, üç üniversiteyi yarıda bırakıp baba dükkânında çalışmada bulduğu huzur, okuru romana bağlayan ve iyi bir şeyler ummasını sağlayan unsurlar. Yazar insanı tüm iyi ve kötü taraflarıyla seriyor okurun gözü önüne, zamana, mekâna ve olaya dair ipuçlarını veriyor ve sonra arkasına yaslanıp usta bir finalle okuru baş başa bırakıyor.

Tayfun Pirselimoğlu hem sinemacı hem ressam olduğu için olsa gerek romandaki mekânlar; pastaneler, evler, pavyonlar, devlet daireleri ve özellikle anlatıcının berber dükkânı canlanıp dile geliyor denebilir. Eski tip bu berber dükkânı olduğu gibi kalmasıyla sanki -hem gerçekte hem romanda- bir anda değişip ruhunu kaybeden mekânlara meydan okuyor. Berber'in kapak tasarımında Suat Aysu da bu büyüyü hissedip okuyucuya yansıtmış.


Banu Yıldıran Genç
Tayfun Pirselimoğlu, Berber, İletişim Yayınları, Eylül 2016, 252 s.
* Bu yazı Notos'un 62. sayısında yayımlanmıştır.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Agatha Christie

Okumayı sevmeyen çocuklar ve Agatha Christie

Çocukken okuduğum bazı kitapların arkasında el arabasıyla kitap taşıyan bir çocuk figürü vardı. O resme dalar giderdim. Tüm hayalim o el arabasını dolduracak kadar kitaba sahip olmaktı. Öğretmenlerin önerdiği Gülten Dayıoğlu ve Kemalettin Tuğcu'lar doluydu evde ama kitap okumanın zevkini bu yazarlarda bulduğumu pek de söyleyemem. Onlu yaşlarımın ilk bir iki yılı Enid Blyton ve Yaramaz Kızlar serisi sayesinde rüya gibi geçmişti. Daha küçükken Gizli Yediler ve Afacan Beşler serilerini de okumuştum ama artık farklı bir şeyler arıyordum.

Bilinçli bir biçimde kitaplarını topladığım ilk yazar olan Agatha Christie'yi nasıl keşfettim hiçbir fikrim yok. O kadar hızla ve aşkla okumaya başladım ki, bir süre sonra kendi başıma sahaflara gidip eski baskılarını bulmaya başlamıştım bile. Bu süre hazırlık okuduğum bir yıl olsa gerek çünkü çok net hatırladığım bir şey var ki altıncı sınıfta coğrafya öğretmenimle Agatha'larımızı değiş tokuş edecek kadar kitabım birikmişti. Kendimi durduramıyordum, ilk başta Miss Marple'ı severken yaşım ilerledikçe Mösyö Poirot'ya hayran olmuştum. Gönül ve Gülten Suveren'in doğal çevirilerini ve kitapların başında öznel yorumlarıyla hazırladıkları kim-kimdir bölümünü ayrıca seviyordum. Ortaokul yıllarım biterken herhalde Türkiye'de yayımlanmış çoğu Agatha Christie macerasını da okumuştum.

Lise yılları tabii ki daha farklı, daha edebiydi... Artık deliler gibi polisiye okumayı bırakmış, Türk ve dünya edebiyatının bilinmeyen dehlizlerine dalmıştım. Tam da olması gerektiği gibi. Sınıfta en yakın arkadaşlarımdan biri kitap okumayı sevmediğini söyleyip duruyordu, ortaokuldayken dedesi zorla Rus klasiklerini okutmuştu. Kendi kendime kitap seçimime karışmayan bir ailem olduğu için şükretmiştim. O zamanlar sezdiğim şeyi bunca yıllık okurluk ve öğretmenlik deneyimimden sonra artık net bir cümleyle söyleyebilirim: Yanlış yaşta yanlış kitabı okutmak çok vahim bir hata.
Bahsettiğim yıllardan bugüne yayıncılıkta çok şey değişti. Çocuk kitaplarının önemi anlaşıldı, sadece bu işi yapan yayınevleri kuruldu, hatta son beş senedir gençlik yayıncılığı da revaçta. Ama bunlara rağmen yeni tanıştığım öğrencilerimde hâlâ aynı hataya rastlıyorum. Bilinçli ebeveynlik ya da öğretmenlik yapmaya çalışanların ve bu çağda hâlâ dümdüz mesaj vermeyi yeğleyen yazarların da katkısıyla birçok çocuk okumayı sevmediğini düşünüyor. Bu nedenle liseye başladıklarında ilk okuttuğum kitap şaşırtıyor genellikle onları. "Evet, dersimiz edebiyat, dört sene boyunca birçok kitap okuyacaksınız, bazen sıkılacaksınız ama önce okumayı bir serüvene dönüştürelim, ilk kitabımız Agatha Christie'den On Küçük Zenci." diyorum.

Adını duymuş olsalar da çok bilmedikleri bir yazar Christie, merakla On Küçük Zenci'ler alınıyor ve her ders bir sürü yorum yapılarak hızla okunuyor. Sonrası ise hep aynı, "Hocam, başka hangi kitabını tavsiye edersiniz?", "Hocam ben bunu aldım, okudunuz mu?" gibi sorularla gelen öğrenciler, kütüphanemdeki kitapları paylaşmamla sonuçlanan harçlık sorunları. Üzerinde numaram ve 6-B yazan kitaplarımın yıpranmasın diye hemen okunması, değiş tokuş süreci, Marple mı Poirot mu tartışmaları... Ve kitaplar okunduktan sonra BBC'nin çektiği üç bölümlük muhteşem On Küçük Zenci uyarlamasını izleyerek yaptığımız final...

Agatha Christie kitapları en sevdiğim kaçış yöntemim. Canım mı sıkılıyor, gündem çok mu korkunç, yüreğimi sıkıştıran kitaplar mı okudum... ilk fırsatta elime bir Agatha Christie alıp yeniden yeniden okuyorum. Katili hatırlamak hiç sorun değil çünkü Agatha Christie'nin romanlarında İngiltere taşrasındaki iki yüzlülüğü, saçma ahlak anlayışını, sınıf ayrımını, 60'lı yıllarda gençlerin yaşadığı zorlukları, Belçikalı olsa dahi bir yabancının yaşadığı ırkçılığı da okuyorum. Ayrıca hiçbir şeye inancımın kalmadığı bugünlerde o dedektiflerin her ne olursa olsun suçluyu bulacağını, adalete teslim edeceğini biliyorum ve bu beni saçma bir biçimde rahatlatıyor.
En önemli iki dedektif olan Miss Marple'ın da Hercule Poirot'nun da eleştirebileceğimiz tarafları var, Miss Marple tabiri caizse tam bir dedikoducu teyze, her işe burnunu sokuyor ve fil gibi hafızasıyla geçmişten bir şeyleri bulup buluşturuyor. Poirot ise ukala, fazlasıyla titiz bir kendini beğenmiş. Yine de Agatha Christie kısa cümleleri, net tavrı ve konuyu işleyişiyle bir iki kitapta okuru tavlayacak, Miss Marple da, Mösyö Poirot da kendisini sevdirecek. Bu iki birbirinden garip dedektifin çok önemli ortak özellikleri var: Aşka, gençliğe ve adalete inanıyorlar. Yeri geliyor bu ikisi için yalan bile söylüyorlar. Okur zamanla o kadar derin bir ilişki kuruyor ki onlarla bugün tekrar okuyamadığım tek Agatha Christie romanı Poirot'nun son macerası olan Ve Perde İndi. Onun ölümünü okumak yıllar sonra bile çok üzücü.

Polisiye yıllarca üvey evlat muamelesi gördü, edebiyat sayılmadı oysa edebiyatın ne işe yaradığını tam olarak kim biliyor? Okumayı sevdirmesi, kitaplarla ilgili önyargıları yıkması ve yeni yollar açması benim için yeterli. Agatha Christie yeni bir dil, yeni bir imge dünyası yaratmıyorsa da içerikteki yaratıcılığı, ustalıklı kurgusu ve insana dair iyi ve kötüyü açıkça göstermesiyle polisiye edebiyatın hep kraliçesi olacak.

Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı oggito.com sitesinde yayımlanmıştır.


6 Ocak 2017 Cuma

Hep Eve

Küçük sığınağımız, evimiz...
Evden çıkmaya korktuğumuz bugünlerde sanata sığınmazsam delireceğimi hissediyorum. Benim için kitap okumak demek o süre boyunca gündemden, ölümlerden, tehditlerden uzaklaşmak demek. Sayfaları kapattığım an kâbusun başlayacağını bilsem de bu kaçış, bu sığınma hâli yegâne çözümüm. Belki de bu nedenle uzunca bir süredir yabancı yazarları okumaya ağırlık verdiğimi, siyasi, politik kitaplardan uzak durduğumu fark ettim. Hiç bilmediğim yerlerden hiç bilmediğim hayatlar okumak geçici de olsa başka bir coğrafyaya ışınlanmak sanki.
Yüz Kitap’ın farklı farklı ülkelerden seçip yayımladığı öykü kitapları bugünler için bire bir. Daha önce yazdığım Mavis Gallant’ın Paris Öyküleri’nden sonra bu kez Güney Afrika’ya gidiyoruz. Henrietta Rose-Innes’in insana dokunan öykülerinin toplandığı Hep Eve, evin bizler için artık başka bir anlam ifade etmesiyle çok denk düşüyor. Bambaşka yerlere uzanan, farklı yaşamlardan çıkıp gelmiş kahramanların ortak noktası kendileriyle yüzleşmelerini sağlayacak anları yaşıyor olmaları. Bu yüzleşme kısacık bir sabahta, bir cumartesi öğleden sonrası, yıllar süren bir evliliğin herhangi bir gününde, sabah koşusunda yaşanabilir. Önemli olan okurun bir anda kendini Rosa-Innes’in o inanılmaz gözlem yeteneğiyle anlatmayı seçtiği zaman kesitinde bulması.
Güney Afrika edebiyatı iyi bildiğim bir edebiyat değil, Güney Afrika Cumhuriyeti de pek bildiğim bir ülke değil fakat farklı coğrafyalardan bir şeyler okumanın büyüsü bu kitapta da kendini hissettirdi. Pek çok öykü Cape Town’da geçiyor ve şehrin geçirdiği değişim, yapılaşma, kentsel dönüşüm çalışmaları, hatta sanki İstanbul’dan bahsediyormuşçasına cümleler arasında değinilen toz, inşaat, gürültü neredeyse tüm dünyada aynı dertlerden mustarip olduğumuzu anımsattı bana. Dünyadaki değişime ayak uyduramayan, ayak uyduramadıkça en güvende hissettiği yere, eve dönen insanlarla dolu her yer.
Özellikle çocukları ve kadınları konu alan öykülerinde Henrietta Rosa-Innes daha “içerden” bakarak, unutulmayacak portreler çiziyor. Gerek değişen şehir, gerekse karakterleri hakkında bir röportajda söyledikleri de bu seçimleri niye yaptığını açıklıyor aslında: “Sanırım ben hayatım boyunca bir izleyici oldum, gözlerini dikip bakakalan şu utangaç çocuklardan biriydim, sanırım gündelik yaşantımda gerçeği arayan birinden ziyade kafası karışık bir gözlemciden ibaretim. Aslında tüm dikkatimi yüzeysel boyuta, bir şeylerin yüzeyden görünüşüne verdiğimi söylemek çok daha doğru olur. Özellikle bu kitapta öykülerin büyük bir kısmını doğuran, şehrin beni büyüleyen fiziki yapısı oldu.”
Kadınlardan bahsetmişken Leopar Kapanı ve Yanan Binalar adlı öyküleri anmak gerekir. İlk öyküde içinde hapsolduğunu sandığı evliliğinden ve içtikten sonra evde kırılmadık şey bırakmayan kocasından kaçıp bir hafta sonu otelde kalan Daniela’nın yaşadıkları anlatılıyor. Otelin yakınlarındaki turistik leopar kapanını bulması, kapanın içine kısa süreliğine de olsa girmesi, fiziksel hapisle duygusal hapis arasındaki ince çizgiyi anlamasına yardımcı oluyor. Eve döndüğünde sızıp kalmış kocasının karşısında hissettikleri bu yüzleşmenin sonucu aslında: “Thom’un yüzüne dokunmak için uzandığı o anda bile, kendisinin hangisi olduğunu tam olarak bilmiyordu, leopar mı, avcı mı? Taştan kutunun içinde olan mı, yoksa karşısında durup tuzak kapısının kapanışını tekrar tekrar izleyen mi?”
Yanan Binalar’da ise iki yıllık bir ilişkinin sonundaki Anna yer alıyor. Bir fotoğrafçı ve bir heykeltıraşın ilişkisinin uzaktan görüldüğü gibi ideal olmayacağını, erkeğin farkında bile olmadığı kaba davranışları ve bencilliği yüzünden geldiği yeri, Anna açtığı sergide, çektiği fotoğrafları yan yana görünce anlayacaktır: “Anna galerinin beyaz duvarlarında kronolojik sıraya dizilmiş fotoğrafların hepsine birlikte bakınca anlattıkları şiddet öyküsü karşısında çarpıldı: kan ve morluklar. Yanan binalar. Kapana kısılmış bir kuş. Metal şeytanlar. Bu kadar açık uyarıları nasıl göz ardı edebilmişti?”
Okudukça hem sevinilen bir yakınlık, hem de bütün dünyanın çivisi çıkmış dedirten bir tanıdıklık hissetiriyor Rosa-Innes’in öyküleri. Yazarın üstünde bile durulmayan önemsiz detayları nasıl da cımbızla çekip ustalıkla betimlediğini anlatmak için son bir alıntı yapacağım. Kötü Yerler öyküsünde sarhoş bir gecenin sabahı ayılmaya çalışırken yüzüne dokunan Elly’nin hissettikleri: “Elini yüzüne koyduğunda bir böceğin kanat çırpışları Elly’i şaşırttı – gümüş kirpikler.” Bugüne dek makyajlı, özellikle rimelli uyuduğunda elini gözüne atan herkesin hissedeceği sıradan bir şeydir bu, ama işte iyi yazar bunu bir böceğin kanat çırpışlarına benzeterek tam da on ikiden vurmayı başarıyor ve onu unutulmayacak bir imgeye dönüştürüyor.
Henrietta Rose-Innes’in öyküleri Güney Afrika’yı ve o karmaşayı okura yaşatan öyküler. Birkaç cümleyle aşina olduğumuz sıra sıra gökdelenlerden, betonlaşmadan; birkaç detayla yerlilerin sadece hizmetçilik, otoparkçılık, temizlikçilik yaptığı, beyazların siyahların dilini bile öğrenmeye tenezzül etmediği, ırk ve sınıf ayrımının süregelen hükmünden bahsedebiliyor. Genelde karakterler içinde bulundukları çaresizlik duygusundan bir anlığına da olsa kurtuluyor, bize de bu kurtuluşu kendimiz için umut etmek kalıyor.

Banu Yıldıran Genç

Hep Eve
Henrietta Rose-Innes
Yüz Kitap, Kasım 2016, 183 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

3 Ocak 2017 Salı

Kırmızı Kazak

Hayatta ve edebiyatta yüzleşme
Lise yıllarımda her ayın birini büyük bir sabırsızlıkla beklerdim. Yeni bir ay, koşa koşa Beşiktaş iskelesinin yanındaki gazeteciden alınacak Adam Sanat demekti benim için. Kapağı bile pek incelemeden okuduğum ilk yazar Fethi Naci’ydi, Eleştiri Günlüğü. Onun o çok da derine inmeyen eleştirilerine, yeri geldiğinde yazara kızmalarına, bazen bir kitabı anlatmaya çocukluğundaki bir anıyla başlamalarına bayılıyordum. Sonra hayat nasıl oldu da benim Adam Yayınları’nda çalışmamı sağladı, ben nasıl hayranlıkla okuduğum o yazarlarla tanıştım, onlu yaşlarımın sonuyla yirmili yaşlarımın başı nasıl rüya gibi geçti, hâlâ düşünür düşünür şaşarım.
Eleştiri Günlüğü’nü okurken duyduğum heyecanı, hazzı gençliğime verip bir daha duymam sandığım yıllarda sosyal medyada arada bir karşıma çıkan bir yazarı okumaya başladım sonra. Anladım ki heyecan konusunda yanılmışım, gençlikle alakası yokmuş. Sık sık itiraf ettiği gibi yazar olma niyeti olmayan, bir şekilde “kandırılarak” kendini BirGün gazetesinde bulan akademisyen Meltem Gürle, benim yazılarını hevesle beklediğim yeni yazarım oldu. Yıllardır takip edip okuduğum yazıları bu yıl kitap olarak yayımladı, yayımlandığı günden beri okuyor, tekrar okuyor, biraz ara verip bazı bölümlerini yeniden okuyorum. Kırmızı Kazak’ın arka kapak yazısını kim yazdıysa bunun başımıza geleceğini bilmiş belli ki: “...ara vereceksiniz, döneceksiniz, yeniden durup yeniden başlayacaksınız. Oturacaksınız, kalkacaksınız, araya başka kitaplar girecek. Elinizdeki kitabın kopyası eskiyecek ama okuduklarınız değil.”
Meltem Gürle’nin yazıları derlenmiş, toparlanmış, çok güncel ve siyasi olanlar elenmiş, yazılış tarihlerine göre değil konularına göre gruplandırılmış. Yazıların sıralanışını da, toparlandığı konu başlıklarını da çok sevdim. İlk bölüm Lauren Bacall ve Lastik Pabuçlar, çocukluğa odaklanıyor. Özellikle İskandinav ve Latin Amerikalı yazarları okurken hayran olduğum çocukluğu anımsama ve anlatmanın son derece içten örnekleri var bu bölümde. Kayıp Zamanın İzinde’den bir alıntıyla Çokomel’i, Parasız Yatılı’ya bağlanan bir sonla sınıfta ötede bekleşen çocukları, okula Nâzım Hikmet götürülmesinin yasak olduğu günlerden dem vurmasıyla 90’larda okullardaki arama günlerini anımsatan denemeler. Çocukluğu anımsamak yüzleşmeye giden en önemli yol belki de. Bizi biz yapan anları, detayları, kokuları hatırlayabilsek daha iyi tanıyacağız kendimizi. Anıları yok saydığımız için ne kendimizle ne tarihimizle yüzleşebiliyoruz gibi geliyor bana.
Meltem Gürle kendini okura açarak hissettirdiği içtenlikle birçok kalıbı da kırıyor aslında. Kendinden bahsetme, öznel değil nesnel yaz, geniş zaman kullan gibi kurallarla nefret ettirildiğimiz yazı yazmanın aslında öyle bir şey olmadığını gösteriyor ve kitabı okuyanlarda da yazma isteği uyandırıyor ki bence bu edebiyatın bir başka büyüsü. Bu nedenle İncelikler Yüzünden yazısının sonunda ağlıyor, kaybettiklerimizi düşünüyor ve anlatma ihtiyacı hissediyorsak, bu büyünün tuttuğunu gösteriyor.
Güncel yazıların bir kısmı elenmiş olsa da bir şehrin ruhunu kaybedişini adım adım okuyoruz Kırmızı Kazak'ta. Bu şehirde yolunu kaybedenlere, umudunu yitirenlere, şu an yatıp kalkıp bu memleketten gitmeyi düşünenlere hep anlatacak bir hikâyesi, söyleyecek bir sözü, kendisiyle beraber bize de soracak bir sorusu var Meltem Gürle’nin. Ve bu kitapta birer anı gibi başlayan, öykü gibi sonlanan denemeler kendimizin dışında edebiyatla da yüzleşmemizi sağlayacak çünkü yaratıcı yazarlığı genellikle kurguyla sınırlayan bir anlayışı yerle bir edecek denli özgün bir ara tür yaratıyor Gürle.
Denemeleri okurken böyle derinlerde hafiften bir kıskançlık duyduğumu itiraf ettim bazı arkadaşlarıma. Bir kere eleştiri kuramları, modernizm, postmodernizm, Berna Moran filan okuyacağını hayal ederek Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne gitmeyecek denli akıllı biriymiş en azından Meltem Gürle dedim, kendi saflığıma yine kızarak. Ne güzel üniversitede ne güzel bölüm okumuş, üstüne de ne güzel bir öğretmen olmuş, dedim sonra. Sık sık edebiyatla kurduğu ilişkiyi ve hayatla kurduğu bağı düşündüm. Bahsettiği romanlardan, yazarlardan yaptığı alıntıları nasıl hatırladığını merak edip hayran kaldım. Alışkın olduğumuz o akademisyen dilinden, tavrından uzak durarak, okurla ne denli eşit bir ilişki kurduğunu görüp en çok bu yüzden sevdiğimi anladım. Yıllardır kitap yazıları yazıyor olsam da asıl yazmak istediğimin böyle denemeler olduğunu keşfettim. Ben böyle kendimle yüzleşedururken hayat yine bir sürpriz yaptı ve Oggito’da ne istersem yazabileceğim bir yerim oldu.
Böylelikle Meltem Gürle’nin yeri geldiğinde ağlatan yeri geldiğinde güldüren ama insana hep iyi gelen denemeleri işte o bahsettiğim büyüyü bana da yaptı. Şurada, gözünüzün önünde, hayattaki en büyük pişmanlığımı da utandığım bu küçük kıskançlığımı da anlattığım bir yüzleşmeyi yazdırdı.


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

13 Aralık 2016 Salı

Hişt Hişt

Büyülü bir öykü: Hişt Hişt
Edebiyatı çok sevmeme rağmen uzak durduğum öğretmenliğe başlamamın üç sebebi vardı. 2001 ekonomik krizi, yakında doğacak çocuğumu öğretmenlik yaparak daha rahat büyütecek olmam ve iki aylık yaz tatilleri.
Öğretmenlikte on beşinci yılıma doğru ilerlerken edebiyattan nefret ettirdiğim öğrenci olmuş mudur, bilmiyorum ama “edebiyatı, kitap okumayı sevdirdiniz” diyen on öğrencim olmuşsa, mutlu olmam için yeterli. Bilindiği üzere memleketimizde edebiyat dersleri tarih dersinden farksız, “milli” eğitim, müfredat, plan program derken farklı ders işlemek de özgün olmak da epey zor.
Liseye yeni başlayan öğrencilere yıllardır okuttuğum kilit metinler var, hem öğrenciyi hem algısını tanıma adına seçtiğim metinler. Bunlardan biri Sait Faik Abasıyanık’ın unutulmaz “Hişt Hişt” öyküsü. Bu sene yine değişen Türk Dili ve Edebiyatı programıyla on yıl önce bozduğunu düzeltmeyi uygun gören bakanlık okullar açıldıktan iki ay kadar sonra ders kitabımızı gönderdi. Ben çocuklara Hişt Hişt öyküsünü dağıtacakken bir de baktım ki ders kitabına dahil edilmiş. Şaşırmadım desem yalan olur.
Konu öyküye gelince geçen hafta Hişt Hişt’i okuduk. Lise birinci sınıfın erkekleri pek fenadır. Çocukluğunu sürdüren, daha ergenliğe bile girmemiş birer canavardır çoğu. Ergenliğe çoktan girmiş kızlar ise olgunlaşmaya ve teneffüslerde yanlarında oturan bıdıklardan kaçıp üst sınıfların katlarında dolaşmaya başlamışlardır. Uzattım belki ama Hişt Hişt’i okuyan çoğu erkek çocuğun tepkisi aynıdır: “Ne anlatıyor ya bu adam?” Kısacası lise bir edebiyat dersinde umudum genellikle kızlardadır.
On dördüncü öğretmenlik yılımda ilk kez “Ne anlatılıyor aslında Hişt Hişt’te?” soruma ömrümce unutamayacağım bir yanıt aldım. Sınıfın “r”leri söyleyemediği için pek de konuşmayı tercih etmeyen sessiz bir kız öğrencisi parmak bile kaldırmadan nefessiz kalarak anlatmaya başladı: “Yaşama sevgisini anlatıyor hocam. Anlatıcı yaşamayı çok seviyor. Baksanıza eşeğin rengini güzel sanıyor, dikenin tadını erik sanıyor. Kötü bir şey duymak istemiyor hocam. Bahçıvan ölen çocuğundan bahsetmek isteyince susturuyor onu. Hişt hişt, yaşama sevinci hocam. O olmayınca olmaz diyor, yaşanmaz diyor. Hocam.”
Cümlesi bitince şaşkınca susan öğrenciyle sanırım biraz bakıştık çünkü ben de hemen bir şey söyleyemedim. Bazen bir çocuğun basit sözleri afili cümlelerden, terimlere boğulmuş edebi metinlerden çok daha etkili olabiliyor. Yaşadığımız an, öyle bir andı.
Bir öyküyle böylesine heyecanlanmak, adını hiç duymadığınız bir yazarı bundan sonra anımsayacak olmak, edebiyat dersinde kazanacağınız en önemli şey zaten. Doğru metnin doğru zamanda doğru okuru bulmasından daha güzel ne olabilir?
Sırf bu yüzden edebiyat dersine ve ders kitaplarına inancım yenilendi. Tabii hiçbir şey mükemmel değil, Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. cümlelerini sansürleyip öykünün altına “kısaltılmıştır” ibaresi ya da kestikleri yere (...) işareti koymamalarına biraz bozuldum ama ben sansürlenmiş bilgisini yine de verdim çocuklara. Elbet merak edip metnin orijinalini bulan olur.
Hişt Hişt öyküsü büyülü bir öykü, bundan yıllar evvel Diyarbakır Merkez Birlik Lisesi öğrencilerinin çıkardığı bir dergiye ad olmuş bir öykü. O dönem birçok köşe yazarının değindiği, gazetelerde haber olmuş bir dergiydi bu. Hatta okul müdürlerimiz bize örnek gösterip tembel olduğumuzu ima ederlerdi. Edebiyat öğretmeni Murat Özyaşar’ın önayak olduğu bu dergi kim bilir kaç öğrenciye edebiyatı, yaşamı, okumayı sevdirdi?
Ödülleriyle, öğrencilerle yaptığı projeleriyle adını duyduğumuz edebiyat öğretmeni, yazar Murat Özyaşar geçtiğimiz aylarda bu kez haksız yere haber oldu gazetelere. Yaşanan zorluklar ne olursa olsun “tutunduğumuz en önemli dal, öğrenciler” diyen öğretmenler için vazgeçmek, pes etmek yoktur. Her yıl eğitim sisteminden daha da şikâyetçi olsak da değil mi ki Hişt Hişt’ten ne anladığını bir solukta sevinçle anlatan öğrencilerimiz var, o bize yeter. Hem Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.” dememiş mi Sait Faik?
Murat Özyaşar geçtiğimiz hafta itibariyle öğrencilerine kavuştu. Oggito’ya yazdığım bu ilk yazı da artık aynı şehirde öğretmenlik yapacağımız Murat Özyaşar’a bir “hoş geldin” armağanı olsun.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com sitesinde yayımlanmıştır.

7 Aralık 2016 Çarşamba

Koca Karınlı Kent

Can acıtan bir büyüme hikâyesi...
Suzan Samancı “Neler yaşandığını bilmiyorduk” dediğimiz 90’lardan artık her şeyi bildiğimiz ama hiçbir şey yapamadığımız 2016’lara dek Kürtlerden, yaşananlardan, coğrafyasından, hikâyelerinden, dilinden bahsetmeyi seçmiş bir yazar. Son romanı Koca Karınlı Kent için doğup büyüdüğü topraklardan kopmak zorunda kalan bir ailenin en büyük kızı Havin’in gözünden anlatılan bir kentin, her şeyi yiyip yutan ama yine de doymayan kentin korkunç masalı da diyebiliriz.
Romanı okumaya başladığım andan itibaren Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’üne benzettim, belki her iki romanda da ötekileştirilmiş, yok sayılmış insanlar büyülü bir biçimde anlatıldığı için. Rüyalar, gerçekle birbirine karışan hayaller, romana hâkim olan kadınların canlı bir dille andıkları geçmiş, okuyanı karamsarlığa sürükleyecek içeriğe bir nebze olsun neşe getiriyor. Eğer babaannenin Türkçe-Kürtçe küfürleri, anneyle didişmeleri, Havin’in genç kız olurken keşfettiği feminizm sayesinde cümle esnafa kafa tutması olmasaydı, mayına basarak parçalanan ve durmaksızın rüyasına giren arkadaşı Cudi’nin elleriyle topladığı ciğerleri, kente göç ettikleri andan beri yaşanan ayrımcılık, büyürken arkadaşlarının birer birer ortadan yok olması kolay kolay okunamazdı.
Okula başlama yaşı gelen bir çocuk düşünün, öğretmenini ilk olarak sınıftaki başka öğrencileri uyarırken hatırlayan bir çocuk... “Şışşt çok ayıp onlar da bir insan.” Sonrasında ellerini kontrol eden bir öğretmen... “Hımmm, elleriniz taşları iyi tanıyor, kalemi değil.” Adını öğrenmeye zahmet bile etmeyen öğretmen... “Ha Kavin Ha Havin, ne fark eder?” Zaten bu çocukla öyle söylenegeldiği gibi kardeş mardeş olunmadığı uğur böceğine söylediği tekerlemeden de ortaya çıkar. Ülkenin batısında yaşayanlar “Uç uç böceğim annen sana terlik pabuç alacak.” gibi masumane şeyler söylerken, Kürt çocukları “Kezê bazde esker hat! (Koş böcek asker geldi)” diye uyarırlar böceği. İşte bu nedenle okulda diğer çocukların yanında olsun, çok okuyup sorguladığı için evde ve mahallede olsun, hep yalnızdır Havin. Ailesiyle mutludur ama her şeyi konuşmak mümkün değildir, bu nedenle Ermeni komşuları Bayzar’a gider sık sık. Bayzar romanda başka bir azınlığı temsil eder ve küçük arkadaşına 1915’ten başlayarak hayat hikâyesini anlatırken bu toprakların bitmeyecek utancını yineler.
Hem göç, hem büyüme, hem de aşk hikâyesi var Koca Karınlı Kent’te. Suzan Samancı duygu sömürüsü yapmadan herhangi bir Kürt’ün hayatında var olabilecek acıları büyülü gerçeklikle anlatıyor. Havin’in bir Newroz sonrası dağa çıkmış amcaları her zorlu günün gecesinde rüyasına girerek ona umut vermeye çalışır. Ninenin her günü onları anarak geçer. Aynı acıyı biraz farklı bir biçimde Havin de yaşayacaktır, her cumartesi öğlen Galatasaray Lisesi’nin önüne gidip kaybolanları anmak, sonrasında derneğe gitmek demektir büyümek onun için. Dernekte tanıyıp sevdiği Cuma da baskıların artması, derneğin kapanmasından sonra birçokları gibi radikal kararı almış, dağa çıkmıştır. Havin’e de ninesi gibi bitmeyecek bir hasret kalır.
Havin’in yalnızlığı kentte kalmaz elbet, ablukalar artıp ailesi mimlenince Giresun’a bir tanıdığın yanına gönderilir. Suzan Samancı Karadeniz coğrafyasını, mevsimlik fındık işçilerini oldukça etkileyici bir biçimde anlatmış. Havin’in yanlarında misafir kaldığı Taha askerlik yaparken Kürt Alevisi Kevê’ye âşık olup evlenmiş, memleketine gelin getirmiştir. Günlük olağan işlere yansımayan fakat en ufak bir gerilimde ortaya çıkan ayrımcılık, şehre birbiri ardına gelen asker cenazeleri, kadınların yaşadığı baskı Havin’in bir birey olarak olgunlaşmasına çok şey katar.
Suzan Samancı romanında sık sık değişmesi gereken feodal ve ataerkil düzene atıfta bulunuyor. Nine her ne kadar romanın en sempatik karakterlerinden olsa da oğlan çocuklarını kızlara tercih eden, anneye kaynanalık yaparak hayatı zehir eden biri. Anne ise kocasına, kaynanasına başkaldıran, kocası hapisteyken çalışıp özgürleşip politikleşen rolüyle Havin için bir idolken ailenin zenginleşmesiyle bu rolünü kaybeder. Yine yazar pek değinilmeyen bir konuyu, Havin’in bir genç kız olduğunu, cinsel ihtiyaçlarını oldukça cesurca ifade etmiş: “...Cuma geliyor aklıma, fındık ağaçlarının gölgesinde bekliyor Cuma, dal gibi bedenine sarılıyor, terli yüzünü avuçluyorum, boynundaki kefiye yere düşüyor, âdemelmasını emiyorum...” Kadınlık rollerinin sürekli gözlemlendiği ve sorgulandığı roman sonuyla ise bizi gülümsetmeyi başarıyor, belki de bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyle, “kızkardeşlik” duygusuyla ve umutla bitiyor.
Suzan Samancı çok iyi bildiği coğrafyayı, göçü, ötekileştirilme duygusunu hayaller, gerçekler, rüyalarla anlatmış, bunu aktarırken hem Kürtçe hem Türkçe argodan, küfürden, yerel dilden olabildiğince yararlanmış. Bir çocuğun genç kızlıktan kadınlığa doğru evrilmesini kadınlarla dolu bir dünyadan anlatmış. Maalesef bu farklı anlatıma ket vuran, okuyucuyu uzaklaştıran bir sorun var ki kitapta, bu yazardan değil yayınevinden kaynaklanıyor. Umarım Ayrıntı Yayınları bir sonraki baskıya daha özenli olur ve neredeyse her sayfada bulunan yazım yanlışlıklarına, düzeltilmemiş anlatım bozukluklarına dikkat eder.

Banu Yıldıran Genç

Koca Karınlı Kent, Suzan Samancı

Ayrıntı Yayınları, Ekim 2016, 160 s.
* Bu yazı Notos'un 61. sayısında yayımlanmıştır.

2 Aralık 2016 Cuma

Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı

Yalın ve hüzünlü bir büyüme hikâyesi
Dünya çapında coğrafyanın edebiyata etkisi gibi bir araştırma yapıldı mı bilmiyorum, yapılmadıysa da keşke yapılsa diye düşünüyorum çünkü bildiğim şu ki ben her Kuzey Avrupa edebiyatından bir kitap okuduğumda o dile, o biçeme, o sadeliğe hayran oluyorum.
Hayran olduğum şey sadece edebiyatı değil tabii, bu araştırmayı kültür-sanat olarak genişletmek de mümkün. Bugün İskandinav stili denen ve yine sadeliğiyle bilinen bir dekorasyon tarzı, girift cinayetlerden çok toplumu ve psikolojiyi mutlaka suça dahil eden bir polisiye tarzı ve son yıllarda sıkça konuşulduğu üzere yine insana odaklanan bir televizyon dizisi tarzı var. Bizim kültürümüzde alışkın olduğumuz abartı, alegoriler, mecazlar, benzetmelerle dolu edebiyattan, televizyon dizilerinden, altın varaklı dekorasyondan fersah fersah uzak...
Danimarka tam olarak İskandinav ülkesi sayılmasa da edebiyatı oraya bir hayli yakın. Tanıdığımız en ünlü Danimarkalı Andersen'den, Karen Blixen'e, unutulmaz Smilla karakteriyle Peter Høeg'e kadar az buçuk okuduğum bu edebiyat dünyasına şimdi yeni bir yazar eklendi. Helle Helle'nin Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı adlı romanı, Danimarkalı yazarın Türkçeye ilk çevrilişi, bu arada romanın Sadi Tekelioğlu tarafından orijinal dilinden çok başarılı bir biçimde çevrildiğini de belirteyim. Son dönemde çok farklı kitaplar yayımlayan Pinhan Yayıncılık umarım ülkesinde oldukça ünlü olan yazarın diğer romanlarını da yayımlar.
Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı farklı adıyla, güzel bir çiçeğin süslediği sade kapağıyla dikkat çekiyor. Kapaktaki bu sadelik yine anlatılanlarla bağlantılı. Arka kapak yazısında da dendiği üzere "hem her şeyin olduğu hem hiçbir şeyin olmadığı" bir roman bu. Genç bir kızın yaşamındaki hemen hemen iki yıllık bir süreyi anlatan roman ne büyük laflar ediyor, ne iddialar öne sürüyor, ne de duyguları ön plana çıkarıyor ama insanı bam telinden vuran bir büyüme öyküsü anlatıyor.
İki üç sayfalık bölümlerle ilerleyen roman anlatıcının gözünden veriliyor. Kahraman bakış açısı diye bilinen bu açı bizde genellikle duyguları, davranışları sonuna kadar açıklamak için kullanılıyor ki günümüzde birçok eleştirmen modern edebiyatta Tanrısal ya da kahraman bakış açısında böyle kolaycı bir yöntemin kalmadığını, anlatmak yerine sezdirmek gerektiğine değiniyor. İşte bu sorunun ne olduğunu tam olarak bilemeyen ve dünya edebiyatında bu sorun nasıl çözülüyor görmek isteyen varsa bu roman okunabilecek en iyi örneklerden biri bence.
Adını çok sonraları öğreneceğimiz Dorte, başından geçenleri kronolojik bir sırayla anlatır ama gerek bahsedilen evlerden, gerekse karakterlerden bir süre sonra bazen bugünden bazense tam olarak süresini bilemediğimiz bir geçmişten bahsettiğini anlarız. Bu bölümlerin bir sırası yoktur, okuyucu zamanla hiç şaşırmadan Dorte'nin yaşamını takip edebilecek denli yakınlaşır olaya. Geçmişte yaşananlar, bugünde yaşananlar derken Dorte'nin kafa karışıklığı, gönül kırıklığı ve erteledikleri, bir büyüme hikâyesini olanca yalınlığıyla okurun gözlerinin önüne serer.
Helle Helle kahramanının kişiliğini de bize sadece yaşadıklarıyla aktarmayı tercih etmiş. Hepimizin başına gelen abuk durumlar Dorte'nin başına biraz fazlaca geliyor. Telefon etmek için evine uğrayan genç bir çifti kendisinde telefon bulunmadığı için istasyon binasına yönlendirdikten sonra yaşadıkları gibi: "Biraz ileride, elektrik direğinin yanında piknik sepetli genç çift merdivenin yanında durmuş, bana bakıyorlardı, kız el sallamaya başladı. İki elimle yemek paketini tuttuğum için paketi havaya kaldırarak selam vermeye çalıştım. Kız adama bir şey söyledi ve bana doğru gelmeye başladılar. Çok uzaktan bile kolaylıkla görülebilecek, soran bir yüz ifadesi takındım, ikisi birlikte yanıma geldiler: 'Neden zahmet ettin? Ne kadar iyisin,' dedi kız." O gece yemeğini yiyen, yatıya kalan, sabah onunla Kopenhag'a gelen bu çiftle yaşadığı garipliğin üstüne bir de istasyon binasında yaşayanlardan telefon kullandırtma üzerine azar işitir. Yine de Dorte bu garip olayların üstünde çok durmaz, duygularını aktarmaz, yaşar ve geçer.
Ailesinin yanından lisede ve liseyi bitirdikten sonra olmak üzere iki kez taşınmıştır Dorte, ilki kış şartlarında okuluna daha rahat gidebilmek için merkeze, adını aldığı halası Dorte'nin yanına, ikincisi ise iki bebeğe ve bir köpeğe bakıcılık yapmak üzere başka bir şehredir. Her iki yolculukta da ortak olan şey eşyalarını doldurduğu babasından kalan kareli bavuldur. Bu bavula romanda birkaç kez özellikle değiniliyor. Aslında romanda sürekli bir derlenip toplanma hâli var, dağılan eşyaların, alınıp giyilmeyen, başkalarına verilen kıyafetlerin, çöp torbasında biriktirilen kirlilerin oldukça sık bahsi geçiyor. Bunlar yazarın hiçbir şeyi doğrudan anlatmadığı okura kahramanını anlatma yöntemi. Böylelikle Dorte'nin yaşamındaki karışıklığı, dağınıklığı ve toparlanamama halini anlıyoruz ki geç ergen-genç yetişkin arası biriyken hangimiz öyle olmadık ki?
Geçmişteki yaşamın anlatıldığı bölümlerde adım adım Dorte'nin hiçbir sorun yaşamadığı sevgilisi Per'i terk etmesine giden yolu okuruz. Per de ailesi de mükemmel denebilecek denli iyilerdir, oysa Dorte'nin kafası yine karışmıştır ve bu romanın en duygusal bölümünü oluşturur: "'Gel buraya,' dedi Per ve beni kendisine çekti. Ben de başımı onun çıplak omzuna dayayıp ağlamaya devam ettim. 'Bu kadar genç olmamıza dayanamıyorum. Fazla genciz biz.' 'Ne için fazla genciz?' 'Her şey için. Şu yaptığımız şeyler için de fazla genciz. Tek yaptığımız şey bu güzel günlerin sonunun gelmesini beklemek.'"
Daha yirmi yaşına gelmeden düzenli, ailelerle mutlu bir ilişki yaşamak ergen bir bireyin dengesini bozabilir. Çünkü gençlik dediğimiz şey bir yandan da yanlış yapmak, ertelemek ve zaman kaybetmek demektir. Dorte de Per'i terk ettikten sonra yaptığı yanlışlarla bugüne gelen hikâyesini romanın sonuna kadar eşzamanlı bir biçimde aktarır okuyucuya, hiçbir yorumda bulunmadan, hiçbir duygusunu açmadan. Bugünde ise ailesinin evinden dördüncü kez ayrılan Dorte ilk kez kendi başına, kendi evinde oturmakta ve üniversiteye gitmeye hazırlanmaktadır. Roman boyunca Dorte'nin tutulamayan sözlerini okuruz: "Ertesi gün evde kalıp işlerimi toparlamaya karar verdim. Kalkınca omlet yapıp portakal sıkacaktım. Ardından uzun vadede yapacaklarımı tasarlamak, sıraya koymak istiyordum. Elektrik süpürgesiyle ortalığı süpürebilir, kütüphaneye gidip kişisel gelişime faydalı kitaplar ödünç alabilirdim."
Oysa Dorte üniversiteye hiç gitmeyip, aylak aylak gezip giymeyeceği şeyler alacak, sürekli hazır unlu yiyeceklerle beslenecek, gündüz uyuyup gece uyanık kalmaya devam edecek ve bir de üstüne daha önce telefon azarı işittiği komşusunun nişanlısıyla yatmaya başlayacaktır.
Kendi gençliğime çok benzettiğim için mi bilmiyorum, Dorte'yi ve durmaksızın verdiği ve tutamadığı sözleri okumak bu zor günlerimizde bana eskiyi, saflığı ve iyiliği anımsattı. Kendi kendime "İnsan Danimarka'da da Türkiye'de de aynı büyüyormuş." dedim. Sonunda Dorte'yi şimdiki zamanla yazması gereken cümlelerin olduğu yerde, taşınan komşusuna evden ayrılmayı simgeleyen kareli bavulunu vermiş bir biçimde bırakırız. Elbet o kararların gerçekleşeceği, dağınıklığın toparlanacağı günler de gelecek, hayat bu kadar sıkıcıyken büyümek için acele etmeye ne gerek var?

Banu Yıldıran Genç

Bu, şimdiki zaman kipinde yazılmalıydı
Helle Helle
Pinhan Yayıncılık
Kasım 2016, 162 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...