20 Şubat 2019 Çarşamba

Kuytu


Şaşırmaya hazır olun
Kirk sayfalarında birkaç kez Yüz Kitap’ın öykü kitaplarından bahsetmişliğim var. Yayın hayatına başlayalı dört yılı geçen Yüz Kitap, başarılı çizgisi, Türkiye okurlarına tanıttığı yeni yazarları, kitaplarının ustalıklı çevirisi ve müthiş kapaklarıyla iyi edebiyatı takip eden tüm okurların kütüphanesinde en azından birkaç kitabıyla yer alıyor. Şimdiye dek sadece öykü türündeki kitaplarına geçtiğimiz aydan itibaren romanla da devam etme kararı aldılar ki bu haber hepimizi sevindirdi.
Bu kez on beşinci öykü kitabından, Carys Davies’in Kuytu’sundan bahsetmek istiyorum. Galli yazar okuduğumdan beri etkisinden çıkamadığım öyküler yazmış. Her zaman olduğu gibi yine çok iyi bir yazarla tanışmış oldum. Hemen hemen tüm öykülerde bir kırılma noktası var, bu okuru bazen çok şaşırtan, bazen sadece “Aaa hiç aklıma gelmemişti!” dedirten bir nokta ve Carys Davies bunu duygusal, acıklı, esprili... her biçimde ustaca başarıyor. Bir yazarın alametifarikası varsa eğer, Davies’inki de bu. Okurun kafasında soru işaretleri belirmeye başlamış, “bir gariplik var bu öyküde” derken, pat diye önüne bırakılan o çarpıcı cümle gerçekten öyküyü bambaşka bir boyuta taşıyor.
İlk öykü Sessizlik aslında Davies’in tarzını en çok belli eden öykülerden biri. Davies atmosfer kurma konusunda da çok başarılı, kırılma noktalarının bu denli etkili olmasının bir nedeni de okurun ikinci sayfada bile olsa kendini çoktan o atmosfere kaptırmış olması. Bu öyküde de önce yeni evlendiği kocası Thomas’la Liverpool’dan ıssız bir kasabaya yaşamaya gelmiş olan Susan Boyce anlatılıyor. Susan’ın derme çatma kulübesinde yalnız bir hâlde temizlik yaparken habire onu ziyarete gelen komşusu Henry Fowler’dan duyduğu rahatsızlığı neredeyse biz de hissediyoruz. Kocası yokken çıkıp geliveren bu bekâr komşuyu çaya davet etmek istemezken o soğukta davet etmemesinin de ayıp olacağı düşüncesi ve ikilemi bizi de çileden çıkartıyor. Susan’ın bir derdi olduğunu anlıyoruz, dertleşebileceği bir kadın komşu istemesi, doktora gitmişken konuşmaya karar verip çekinmesi, kasabada kilise ve tabii rahip olmamasından duyduğu eksiklikten hissediyoruz bunu. Ve öykünün ikinci yarısında Tanrı anlatıcı Henry Fowler’ı anlatmaya başlıyor: “Koyun postundan yeleği çatırdadı; söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Oysa buraya gelmeden önce aynanın karşısına geçip yarı çıplak bedenine bakarak bir saat boyunca söyleyeceklerini prova etmiş ve her şey yolunda gitmişti.” Davies’in seçtiği anlatıcılar öykünün o ani değişimine uygun olacak biçimde hiçbir şey belli etmiyor, buradaki Tanrı anlatıcı da alışık olduğumuz her şeyi bilen anlatıcılar gibi değil. Öykü boyunca bize hissettirilen tedirginlik, Susan’ın Henry’den huylanması ve bir de üstüne Henry’nin yarı çıplak bir şeyler söylemeyi prova ettiğini öğrenmemiz... Carys Davies’in ne düşünmemizi istediği belli ve bu beklentiyi ustalıkla ters yüz ediyor. Tabii öykünün sonunu açık etmek istemediğimden daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim ama her sözcüğü, her noktalamayı incelikli bir biçimde düşünmüş, anlatıcı ve diyalogları tam da kurduğu öyküye hizmet etmesi için kullanabilmiş bir yazar karşımızdaki. Bu nedenle yazarlık atölyelerinde örnek metin olarak rahatlıkla okutulabilir.
Kitap kraliçenin yalnızlığının anlatıldığı Jübile, Charlotte Brontë’nin hayal kırıklığı dolu bir gününü anlatan Bone, kaybolup giden kocalarını sadece gömebilme ihtimalinin bile nasıl bir duygu olduğunu iliğinize kadar hissettiren Hawk Koyu’ndaki Mucize, muhafazakâr bir kasabada çok ilginç bir cinsiyet değiştirme vakasının anlatıldığı Ceket gibi birçok güzel öyküyle dolu. Fakat ilk öykü Sessizlik’le birlikte beni sarsan toplam üç öykü oldu. Kitabın orijinal adını aldığı öykü Galen Pike’ın Kefareti en etkileyici öykülerden biri, idam edilecek Galen Pike’ın son günlerinde ona destek olmaya giden Yehova şahidi Patience Haig’le iletişimi, ödediği kefareti ve sonu, ölüm cezasının korkutuculuğunu tekrar tekrar anımsatıyor.
Son öykü Creed ise bence en duygusal öyküydü, yine bir gariplik olduğunu hissede hissede okuduğumuz öyküde karısı öldükten sonra Tanrı’ya yüz çevirip inzivaya çekilmiş Creed’in evine gitmeye çalışan köyün müteveffa papazının kızı Ruth’a, yaşadıkları kasabanın kimsesiz hâle gelmesine, Ruth’un evini bir türlü bırakamamasına tanıklık ediyoruz. Ve yine bir cümleyle Carys Davies bizi alt üst ediyor, öykü bambaşka bir yere doğru akmaya başlıyor ve en baştan beri hissettiğimiz garipliğin sonu gözyaşı oluyor. 
Kuytu’yu öykü konusunda kafa yoran, yazan, yazmak isteyen, iyisini arayan herkesin okumasını tavsiye ederim. Yasemin Akbaş’ın ustalıklı çevirisiyle.




Banu Yıldıran Genç

Kuytu, Carys Davies, çev: Yasemin Akbaş
Yüz Yayınları, Kasım 2018, 134 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

4 Şubat 2019 Pazartesi

Bir At Bara Girmiş


Kahkahadan gözyaşına: Bir hesaplaşma
2017 yılında Man Booker Uluslararası Ödülü’nü alan David Grossman’ın yazdığı Bir At Bara Girmiş geçtiğimiz ekim ayında Siren Yayınları tarafından yayımlandı. Roman anlatımı ve anlattıklarıyla o kadar etkili ki “Keşke İsrail edebiyatını daha iyi tanısak.” dedirtiyor.
Uzun bir stand-up gösterisi biçiminde yazılmış bir roman karşımızdaki. Daha ilk cümleyle gösteri başlıyor, biz de içine çekiliyoruz: “İyi akşamlar! İyi akşamlar! Muhteşem Sezariye şehrine iyi akşamlaaaar dilerim!” Sahnede gösterisine başlayan, Dovaleh G. Ortamı, seyirciyi, verilen tepkileri ve Dovaleh’in geçirdiği değişimi bize aktaran anlatıcı ise komedyenin çocukluk arkadaşı Hâkim Avishai Lazar. Birbirini görmeden geçen kırk küsur yıldan sonra bir gün Dovaleh hâkimi arıyor ve bir gece de olsa onu izlemesini, gerekirse notlar almasını ve sonra kendisini arayıp ne gördüğünü anlatmasını rica ediyor. Hâlâ karısını kaybetmenin acısıyla baş etmeye çalışan Avishai ise ne olduğunu sonradan öğreneceğimiz, vicdanını sızlatan bir borç sebebiyle bu ricayı kabul edecek.
İşte romanımız o gece başlıyor, Avishai barda, Dovaleh sahnede. Dovaleh gösterisine başlıyor, bazen anılar, bazen buz gibi Amerikan esprileri derken bambaşka yerlere savrulan monologlar bunun son gösteri olacağına dair emareler taşıyor. Dovaleh içtikçe içiyor, kanser olduğunu söylüyor, seyirciye sataşıyor, bazen kendisine kızıp vuruyor... O nedenle kitabın ilk yarısında hakkında ne düşüneceğini bilemediğimiz, itici bir ana karakter var. Oysa ikinci yarıdan itibaren işin içine anlatıcımızın vicdan azabının sebebi, geçmişin gölgesi karışınca duygularımızla beraber her şey değişiyor. David Grossman ustalıkla dönüştürüyor karakteri, Dovaleh annesinin Nazilerden kurtuluş -belki de hiç kurtulamayış- hikâyesini, babasının dayaklarını, romanın doruk noktasını oluşturan ve Sophie’nin Seçimi’ni anımsatacak denli trajik ilk cenaze törenini anlattıkça o iticilik gidecek, kollarımıza alıp avutmak isteyeceğimiz çelimsiz, hasta Dovaleh kalacak geriye.
... birkaç ilmekte bir duruyor, kendinden geçmişçesine dalıp gidiyor, boşluğa bakıyor, ne elindekini ne beni görüyor gözü. Böyle yaptığında ne düşünüyordu acaba? (...) Varlıklı bir aileden geliyordu, babamdan duymuştum bunu. Çok başarılı bir öğrenciymiş, piyano çalıyormuş, güya resital verecek düzeydeymiş, ama sonra o iş lafta kaldı ve yirmi yaşında Holokost’tan mezun oldu, savaşın altı ayını tek bir vagonun içinde geçirmişti, bunu anlattım zaten size. Polonyalı üç makinist, aynı güzergâhta gidip gelen bir trenin kompartımanında, tam altı ay boyunca saklamış onu. Anneme nöbetleşe göz kulak olmuşlar...
Roman hem yavaş başlayıp gittikçe hızlanan kurgusu, hem koca bir stand-up gösterisini içeren anlatımı, hem karakterlerinin derinliğiyle kaçırılmaması gereken türden. Aylin Ülçer’in müthiş çevirisinin katkısını da eklemeliyim. Ayrıca mutlaka belirtmek istediğim bir şey var: “Ofansif mizah nedir, kim kime yapabilir?” sorularının cevabını bulabileceğiniz bir roman Bir At Bara Girmiş. Sosyal medya ve popülerlik meselesiyle iyice dikkati çeken bu konuda kafası karışık olanlara bir ders niteliğinde. “Bir dakika, yeni yerleşimlerden mi geldiniz? İyi de siz buradaysanız Arapları dövecek kim kaldı oralarda? Şaka şaka! Dalga geçiyorum, biliyorsunuz değil mi? Buyurun, tazminatlarınızı hemen kapın.” Bu cümleleri yazmış Grossman’ın oğlunu İsrail devletinin zorunlu askerliği sırasında kaybetmiş olduğu bilgisini de, hiç ama hiç unutmayalım.

Banu Yıldıran Genç

David Grossman, Bir At Bara Girmiş, çev. Aylin Ülçer, Siren Yayınları

* Bu yazı Express dergisinin 167. sayısında yayımlanmıştır.

21 Ocak 2019 Pazartesi

Son Tiryaki


Yerli bilimkurgu nasıl olur? 
Metis Yayınları’nın 90’lı yıllarda en önemli serilerinden biri Metis Bilimkurgu’ydu. Yıllarca kötü ve özensiz, hatta bazen eksik çevrilmiş bilimkurgu klasiklerinin bazılarını yeniden, hiç çevrilmemişleri ise bildiğimiz Metis özeniyle ilk kez yayımlıyordu. 1996 yılında yayımlanan Son Tiryaki, bu serideki tek yerli bilimkurguydu. Aslında yazıya belki de miş’li geçmiş zaman ekiyle başlamalıydım çünkü o yıllarda hemen ilerideki Küçükparmakkapı Sokak’ta başka bir yayınevinde  çalışırken, işte ergen ukalalığı mı demeli bilmiyorum, bilimkurguya hiç yüz vermiyor, burun kıvırıyordum, bu nedenle bu seriyi tabii ki biliyordum, hatta kitabevinde satıyordum ama başka bir ilgim yoktu. 
Tabii ki hayat büyük konuşmamak gerektiğini, zevklerin hiç durmadan değiştiğini öğreten bir büyük öğretmen. Yıllar içinde tahmin edilebileceği üzere bilimkurgu okumaya başladım ama yine de Müfit Özdeş’i okumak bu yeniden basıma kısmetmiş.
Müfit Özdeş aslında bu öyküleri Bülent Somay’ın ısrarıyla göz önüne çıkarmış ki Somay’a da bu isabetli ısrarı için teşekkür etmek gerekir. 2000’ler sonrası sık sık yerli bilimkurgu okuduysak da Özdeş’in öyküleri “gerçekten ‘yerli’ bilimkurgu nasıl yazılır”ın cevabı olmuş sanki. Yeni kuşak okurlar cep telefonunun zenginler tarafından yeni yeni kullanılmaya başlandığı, metronun olmadığı, Matrix’in bile vizyona girmediği yıllardan bahsettiğimizi bilirlerse öykülerin hayal gücü zenginliğini daha net anlayacaklar. Müfit Özdeş hem iyi bir bilimkurgu okuru hem de yazarı olmanın hakkını veriyor. Öngörülerinde son derece isabetli ve okura sık sık “vay be” dedirtiyor. 1996’daki ilk baskıda on beş öykü varmış, yeni basıma sekiz öykü eklemiş Müfit Özdeş, böylelikle son derece özgün ve bizden yirmi üç öykü okuyoruz Son Tiryaki’de.  

Daha ilk öykünün ilk paragrafındaki yemek sahnesi “özgün ve bizden” derken neden bahsettiğimi anlatır nitelikte. İki Kısa Bir Uzun’da kahramanımız Yalçın tepsisine tavuk tandır, pilav üstü az kuru, lahana sarma, çoban salata, ayran ve kadayıf alıp hepsine yumulur, ellerinden yağları aka aka yer ve içinden o halde kimseyle karşılaşmamayı umarken hop diye masasına yıllardır görmediği platonik aşkı Sema oturuyor. Sema’nın dayısından kalma bir garip icat var, Sema bu icadı Yalçın’a ve tabii bize, zaman zaman çizimlerle, torus’tan, Möbius şeridinden, Klein şişesinden bahislerle açıklıyor. Boyutlar arası yolculuğu amaçlayan ama dayının ömrü vefa etmediğinden başarılı olamayan bu icat aslında öykünün önemli bir parçası ama kahramanımız Yalçın tüm erkekliği ve “yerliliğiyle” bence her şeyin önüne geçip öyküye damgasını vurmuş. Yalçın’ın içinden çıkan kıskanç canavar ve en olmadık yerlerde ettiği iğrenç laflar hem durumun absürtlüğüne hem de aslında memleket erkekleri dolayısıyla hiç şaşırmayacağımız bu öyküye Aziz Nesin mizahı katıyor.
Mizah demişken bunun en güzel örneklerinden biri kitapta yer alan masallardan Peri Kızı Nurcihan’da veriliyor. Seçilen kişilerin -bin bir heves Nurcihan, babası yaprak hışırdatıcı ustası Mehmet Sadullah Efendi, seccadesine atlayıp uçan Aysel Sultan- acayipliği zaten ilk dikkatimizi çeken unsur. Hele Nurcihan’ın gönül verdiği, önce 40 gün 40 geceyi peri kızlarıyla, sonraki 40 gün 40 geceyi ise Fettah Çavuş’un muhafız kıtasıyla geçirip de ancak peri oğlana dönüşebilen âdem oğlu Ahmet, en komik ve dengesiz (belki de âdem oğlu olması dolayısıyla) karakter. Aynı masalda Nurcihan’ın havvâ kızı olup da yaptıkları -dünya güzeli olması, romancı, şarkıcı, politikacılığa el atması, cumhurbaşkanı olup rakibi genelkurmay başkanını kendine âşık etmesi, BM Genel Kurulunda anadan üryan soyunup dünyayı barış içindeki tek bir devlette birleştirmesi- bu mizahi masalın aslında ciddi mesajlar da taşıdığının göstergesi.
Kitabın son iki öyküsü bence en unutulmayacak öyküler olmuş. Kitaba da adını veren Son Tiryaki müthiş bir gelecek öngörüsü. Ne zamanda geçtiğini bilmediğimiz öyküde insanların meslekleri altı yaşındayken bilgisayar tarafından atanıyor, tüm dünya sağlıkla kafayı bozmuş durumda, dünyaya uyum sağlayamayanlar başka gezegenlere göç edebiliyor. Kahramanımız Selim de bilgisayarın ona verdiği meslekle, bir ozan. Doğru düzgün şiir yazamasa da mesleğini sorgulamıyor, evlenmiş, bir oğlu var, Bulut. Fakat bir baba olarak duygusal dengesizlikleri sebebiyle çocuğunu görmesi yasaklanıyor, aynı şekilde vakti zamanında evlenmesi için de Adalet Bakanlığından zor izin çıkmış, yine duygusal sebepler... Devletin gözden çıkarmak istediği bir anti sosyal olan Selim’in başka bir gezegene gitme izni de hemencecik çıkıyor, çünkü Selim dünyada sigara içen son tiryakilerden biri. Öykünün başından itibaren devlet dairelerinde, taksilerde sigara kokusu yüzünden yaşadığı aşağılanmayı okuduğumuz Selim o günlere nasıl gelindiğini anımsıyor: “O yıl sokaklarda ve parklarda sigara yasaklanmış, tiryakilere tuvaletin hemen yanında bir iki karanlık masa ayıran son birkaç lokanta da bu geleneksel uygulamaya son vermişti. Sigara satışı karneye bağlanmış, karaborsacılara verilen cezalar eroin kaçakçılarına verilenlerle aynı düzeye çıkarılmıştı. Tütün fiyatlarına akıl almaz vergiler bindirilmişti. Öyle ki, iki karton sigara parasına neredeyse ufak bir elektromobil alınabilirdi. İnsanlar TV dizilerindeki kötü adamları, sigarasından bilir olmuşlardı. Bir süre sonra böyle sahneler de müstehcen diye yasaklanacak, kötüler sanki bir sigara yakacakmış gibi elini cebe atmasından tanıtanacaktı.” Selim ise dünyada inatla içmeye devam ettiği sigarasını Rousseau gezegeninde -biraz da oranın tütününü beğenmediği için- yavaş yavaş bırakacak. Bu kararı şöyle de ifade edebiliriz: “Toplum refahına ve kamu yararına herkesin secde ettiği günümüz toplumunda, insanın tek başına karar verme ve acı çekme hakkını yücelten çağdışı bir evren köşesi” Rousseau’da bu başkaldırısına gerek görmeyecekti.
Müfit Özdeş’in daha sigaralar ve içkiler ve hatta Hababam Sınıfı’ndaki en masum küfürler bile sansürlenmeden önce yazmış olduğu bu öykü, öngörüsüne hayran olmamı sağladı. Toplum sağlığı kavramının iktidarlarca nerelere çekilebildiğini gördüğümüz bugünlerde bence sigara içsin içmesin herkesin okuması gereken bir öykü Son Tiryaki.
Son öykü Yeraltı İnsanları ise insanların işinin, seksinin, uykusunun Ana adı verilen bir bilgisayar tarafından düzenlenip sistemce denetlendiği bir geleceği anlatıyor. Bu kez değişik ve huzursuz rüyalar gören ve bu rüyaları yüzünden sistemde uyarı veren aykırı kahramanımız, Osman 382201. Sistem uyarısıyla iki güvenlik görevlisi tarafından emniyet müdürlüğüne çağrılan -bazı şeyler hiç değişmiyor- ve psişik manipülatörle görüşmesi gereken Osman’a aynı zamanda tarih ve coğrafya dersi de verilmesi gerekiyor. Bugünden binlerce yıl sonra olsa bile insanın yaşadıklarını bilmesi, dünyayı nasıl mahvettiğini görmesi ve ders çıkarması şart. “Engin ufukları, dantel bulutları olan masmavi bir gezegendi dünya. Rüzgârı bir sevgilinin nefesi gibi ılık ve sevecendi. Denizi utangaç okşamalarla yaltaklanırdı anakaraya. Her yerinden hayat fışkırırdı. Otlar, ağaçlar, balıklar, kuşlar... Sonra insanoğlu gelmişti. Gözü karaydı. Vahşi ve uygar, çirkin ve güzeldi. Gururluydu. Otlaklara, ormanlara, yerin altındaki minerallere ve uzayın derinliklerine el atmış, İstanbul’u ve daha nice megakentleri kurmuştu. Ama şimdi yeryüzü, Dante’nin cehenneminden farksızdı. (...) Ne yazık ki antikçağda megakentleri ve ülkeleri anabilgisayarlar değil, tuhaf tuhaf görüşleri olan insanlar yönetiyordu. Bunlar, sıradan insanlarda ve bilgisayarlarda bile bulunan lojistik devrelerden yoksundular. Üç beş yıl sonrasını düşünemezlerdi. Nükleer enerjiye, yenilenebilir kaynaklara yönelselerdi ya! Hayır, öyle yapmadılar! Ucuz fosil diye yakıtları tüketerek pisliğini ha babam havaya saçtılar.”  İşte böylelikle insanlık arada işe gidip, sanatsal faaliyetlerde bulunup, hep mutlu olan, bolca sevişen, dolap gibi odalarda uyuyan -Japonya’da aynen böyle bir otelin varlığı tedirginlikle aklıma geliyor-, arada dengesi bozulsa da Ana tarafından tespit edilip düzeltilen bir forma dönüşüyor. 
Bilimkurgu kitapları genelde sinirimi bozar, dünyanın gidişatı, anlatılanların gerçekleşme ihtimali, genellikle karanlık bir distopya biçiminde çizilen gelecek, savaşlar... gözümü korkutur. Ama Müfit Özdeş’in öyküleri bana bu etkiyi yapmadı. Şu an, şu zamanda, dünyada o kadar seçeneksiz bir çıkmazda görüyorum ki kendimi ne yalan söyleyeyim Rousseau gibi bir gezegen de bilgisayarlar tarafından denetlendiğim ama mutlu olduğum bir gelecek de bana oldukça makul geliyor.
Yirmi iki yıl aradan sonra hem de daha zengin bir biçimde okurlarıyla buluşan Son Tiryaki, umarım çok okunup daha nice baskılar yaparak bilimkurgunun bize has rengini hep hatırlatır.

Banu Yıldıran Genç

Son Tiryaki
Müfit Özdeş
Metis Yayıncılık, Kasım 2018, 221 s.


*Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

6 Ocak 2019 Pazar

Kendine Tapan Kadın


Hırsında kaybolan bir kadın: Sârâ
Suat Derviş benim kuşağımdakiler için kitaplarını son beş yıldır bulabildiğimiz, adını pek de duymadığımız bir yazar. Bunun nasıl bir devlet politikası olduğunu, sol siyasetten gelmiş, kadınlara dair söyleyecek sözü olan güçlü bir kadının nasıl yok sayılabildiğini, biyografisinden, anılarından okuyabilir; yıllardır bir parçası olduğum Milli Eğitim’de müfredata dahi alınmadığını yaşayarak öğrenebiliriz.
İthaki Yayınları ulaşabildiği tüm Suat Derviş eserlerini özenli bir çalışma ve editörlükle yayımlamaya başlayalı epey oldu. Bu sayede Suat Derviş külliyatı sanırım Ekim 2018 itibariyle on dört esere ulaştı. Ulaşılabilen tüm Suat Derviş eserleri diyorum çünkü biyografisinde de okuduğumuz üzere kendisi bile romanlarının sayısını şaşırmış durumda. Zorlu bir hayatı olan yazar yaşayabilmek için yazmak, hep yazmak zorunda. Gazetelerde, dergilerde yapılan tefrikalar, o hıza yetişmek, okurun ilgisini çekebilmek ama bir yandan kendisine dert ettiği şeylerden de bahsetmek Suat Derviş’in edebi hayatının bir özeti niteliğinde.
Serdar Soydan gerek araştırmacılığı, yayıma hazırlayışı, gerekse hazırladığı kronolojik biyografisiyle bu başarının en önemli isimlerinden biri, yine Ayla Duru da yayım sorumlusu olarak Suat Derviş eserleri için özel bir çaba harcıyor. İşte geçtiğimiz ay bu iki isim dört Suat Derviş eserini birden kitap fuarına yetiştirdiler. Ben öncelikle 1947’de Gece Postası gazetesinde tefrika edildikten sonra ilk kez kitaplaştırılan Kendine Tapan Kadın’ı okumayı seçtim.
Suat Derviş yazarlığını ikiye ayırıyor, gazetecilik yapmaya başladıktan sonra toplumcu gerçekçi bir çizgiye kaydığından önceki gotik sayılabilecek eserlerini “oyuncak bebekler” diye nitelendirerek birazcık küçümsüyor. İşte Kendine Tapan Kadın da bu nedenle Kara Kitap’tan, Bir Kış Gecesi’nden farklı, aşkı merkeze alırken arka planda tüm gerçekçiliğiyle sınıfsal farkı, eşitsizliği sorguluyor.
Oldukça hacimli bir roman Kendine Tapan Kadın. Fakirliğe ve sınıf atlamak isteyen hırslı karakterine yer açmak isterken farklı okurları da göz önünde bulundurması gerektiğinden aşk, tutku, cinsellik, hatta yer yer Beyaz Dizi tarzı romanları anımsatan betimlemelere yer vermiş. Yine zamana karşı yarışarak yazıldığından bazen fazlaca tekrarlı, bazen cümle düşüklüğüne, anlatım bozukluklarına rastlanıyor. Ama bunların hiçbiri bugün Suat Derviş’e ya da romanlarına gölge düşürmüyor. 
Roman Vahdet ve Nazan’ın Suadiye’da bir otelde dans etmeleriyle başlıyor. Romanda kendine tapan iki karakterimiz var, bunlardan biri Vahdet. Son on yılda “ıssız adam” diye bilinen bir tipleme var hayatımızda, işte Vahdet o. Orta yaşlara yaklaşmış, Sorbonne mezunu, arada dergilere felsefe yazıları yazan ve bu sayede çok saygı gören, çapkın, zengin, aslında herkesin isteyeceği hayatı süren bir kişi Vahdet. Neredeyse en uzun ilişkisini Nazan’la yaşadığını birkaç kere tekrarlıyor, uzun dediğimiz ise altı ay. Kendisiyle neredeyse gurur duyarak kadınları üzdüğünü ve bu sayede kaçtıklarını düşünüyor. Nazan ise romanın en etkisiz kişisi diyebilirim, Suat Derviş bu romanında her ne kadar Nazan’ın tarafındaysa da olmuyor, romanın “kötü” kişisi Sârâ, Türk filmlerinde hayran olduğumuz Neriman Köksal misali devleşiyor ve unutulmaz bir karakter haline geliyor.
Nazan’ın ne kadar pasif bir karakter olduğunu hayatından da öğrenebiliyoruz, lisede âşık olduğu orta yaşlı edebiyat öğretmeniyle evlenmiş -ortada bariz bir istismar durumu var ama çağın gereği diyelim-, kocasının daha bir yıllık evliyken hayatını kaybetmesiyle ortada kalakalmış, vefat eden zengin bir amcadan kalan parayla çalışmadan, hatta herhangi bir şey yapmadan, Şişli’de hizmetçisiyle bir apartmanda yaşayan bir kadın. Hayatında ikinci kez âşık oluyor ama maalesef bu kez -de- yanlış birine. Vahdet’in karakterini anlamamız için daha ilk bölümde Nazan’ı kırmak, ağlatmak sonra da oturup izlemek amacıyla söylediği cümlelerden örnek vermek yeterli olacaktır: “‘Bu kadar güzel ve harikulade güzel olduğun halde neden kendini bana sevdiremediğini, neden sana çılgınca âşık olamadığımı düşündüm.’ (...) ‘Seni benden ayrılman ve beni artık rahat bırakman için az mı kırdım? Fakat sen bir türlü beni anlamak ve bana darılmak istemiyorsun.’”
Vahdet ve Nazan’ın dans ettiği otelin balo salonunda İstanbul sosyetesinin konuştuğu büyük bir düğün var, meşhur et tüccarı Nurullah Yurdakul ve Etyemezli fakir Sârâ’nın (müthiş bir tezat yaratmış burada Derviş) muhteşem düğünü.
Suat Derviş Tanrı anlatıcı kullanıyorsa da romanda her karaktere uzun uzun kendi hayatını, geçmişini ben diliyle anlatma fırsatı tanıyor. Bu nedenle romanın diğer “kendine tapan” kişisi Sârâ’nın çocukluğundan itibaren yaşamını, ne istediğini kendi bakış açısından öğrenme fırsatımız oluyor. Sârâ müthiş güzel ama hırslı ve duygusuz bir karakter olarak çiziliyor.
Sârâ çocukluğundan itibaren fakir ana babasından utanan, bir biçimde sınıf atlamak isteyen değişik biri. Okulda bile kendinden iyi durumda olanlara hasetlenmesinden eğitimini yarıda bırakmış, güzelliğinin farkında ve bunu “akıllıca” kullanmaya çalışıyor. “Sen kimseyi sevmez misin?” sorusuna verdiği cevap aslında onu en net tanıdığımız yerlerden biri: “‘Kimi seveyim? Annemle babamı mı? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya! Ve eminim, onlar da beni hiç an düşünmeden -çünkü tanımazlardı- beni hiç özlemeden dünyaya getirdiler. Bunun için onları sevmek için en ufak bir sebep bulamıyorum.’” 
Kimseye duygusal yakınlık duymayan Sârâ’nın her hareketi, Demir’le ilişkisi, evliliği, amaçladığı yere kavuşmak içindir. Doğru adım atması önemlidir. Birlikte sinema dergilerine baktığı, Beyoğlu vitrinlerini seyrettiği arkadaşı Gülsüm mahalleden kaçmış ve kendini daha rezil bir durumda bulmuştur. Füruzan’ın Benim Sinemalarım’ını anımsatan bu bölümde arkadaşını Yüksekkaldırım’da polis eşliğinde hastaneye götürülürken gören Sârâ, planlarını bu yanlışa düşmemek üzerine yapar. 
Sonuç olarak roman ilerledikçe bize ıssız adam Vahdet ve üzdüğü Nazan, istediği zenginliğe kavuşan Sârâ ve üzdüğü Demir ve Suat Derviş’in her fırsatta neredeyse hakaretamiz bir biçimde betimlediği -ayı, öküz, deniz canavarı, goril, benzetildiği hayvanlardan bazıları- Nurullah Bey kalıyor. 
Suat Derviş’in incelikle kurduğu romanda kimin tarafında olduğu çok belli; savaşta belirsiz bir biçimde para kazanan et tüccarı Nurullah, narsistik kişilik bozukluğundan mustarip Vahdet ve duygusuz, soğuk, tek derdi para olan görmemiş Sârâ, empati kurmamız istenmeyen kişiler. Derviş’in gözdeleri sabır timsali Nazan ve toy âşık Demir ise romanın kazananı olacak, önceki zayıf kişiliklerinden, mağdur olmaktan kurtulacaklar.
Romanın sonunda yalısında verdiği davette kimseyle konuşacak bir şey bulamayan, genel kültürü, genel bilgisi, eğitimi buna müsaade etmeyen Sârâ, hiçbir zaman tam anlamıyla sınıf atlayamayacağını idrak ettiği an, okurun unutamayacağı karakterler arasına giriyor. Ne yazık ki içindeki boşluk hiç dolmayacak, her tarafına takıp takıştırdığı mücevherlerine, günde beş kere değiştirdiği kıyafetlerine rağmen hep Etyemezli Sârâ olarak kalacak.
Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın’da üst sınıfa dair bir roman yazmışsa da bence en çok alt sınıfları anlattığı yerlerde yazar olarak devleşiyor. Sârâ’nın annesi Mahmure Hanım’ın yemek yaptığı, kedi beslediği, kızına yaranabilmek için didinmesinin betimlendiği bölümler olsun, babası Bay Mahmut’un bir şişe rakı uğruna yaptıklarının aktarılışı olsun, Demir’in Sârâ’yı unutmak için sık sık gittiği Beyoğlu genelevlerinde fahişelerin söyledikleri olsun, hem daha canlı, hem daha gerçek... Zaten Fosforlu Cevriye’den argoyu ve sokak dilini mükemmel kullandığını bildiğimiz Derviş, bu romanda da bence Etyemez’de ve Beyoğlu’nun arka sokaklarında parlıyor.


Banu Yıldıran Genç

Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın, İthaki Yayınları, Ekim 2018, 361 s.
* Bu yazı Notos'un 73. sayısında yayımlanmıştır.

18 Aralık 2018 Salı

Göndermeler


Göndermeler – Bir Hayat
Bugüne dek bir yazıyı madde madde yazmayı hiç düşünmemişim ama Selahattin Özpalabıyıklar’ın Göndermeler’inde o kadar çok maddelerle yazılmış yazı vardı ki resmen canım çekti. 
* Zaman zaman yazarın adı ve soyadını yazmaya üşenip (çünkü çok uzun) S.Ö. kısaltması kullanacağımı da ekleyeyim.

1- Selahattin Özpalabıyıklar adını hep duyduğum, bildiğim biriydi. Göndermeler’i okurken aslında ne kadar ortak tanıdığımız, anımız olduğunu fark ettim. Bu kitap Özpalabıyıklar’ın 1979’dan başlayarak geçen senelere kadar yazdığı hemen her şeyi gözümüzün önüne seriyor ama benim için bir yandan anı kitabı okumak gibiydi. 
1.1 - Yazdığı hemen her şey derken gerçekten de bugüne dek genelde kitaplara girmemiş yazılardan söz ediyorum. Yayına hazırladığı kitaplar için yazdığı arka kapak yazıları, önsözler, sunuşlar, kaybettiği çalışma arkadaşları için yazılmış vefeyatlar dahil. Bence bir editörün elinin değdiği her şeyi yayımlaması çok güzel bir fikir.
2- Kitapta yayıncılık hayatına başladığından beri yapılmış söyleşiler de var, tabii söyleşilerin birçoğunda işe nasıl başladığı filan sorulduğu için artık ezberlediğimiz bazı cevaplar olsa da -kendisi de zaten bunları sık sık anlattığını belirtiyor- hepsini çok severek okudum.
2.1- Hepsini çok severek okudum ama kendini en içtenlikle anlattığı söyleşi bana göre 2004 yılında yapılan ilki, ki kitabın en sonunda yer alıyor. Burada özellikle gazeteciliğe başlama hikâyesini anlatması, herkesin kendini “satmak” adına türlü yalanlar söylediği bir memlekette “kendi” olabilmenin önemini fark ettiriyor. Tabii bir de söyleşide hep tekrarladığı editörlük ve İsa’nın havarileri benzetmesi var, bu ilk söyleşide sayılarını yanlış biliyormuş, bunu da tüm dürüstlüğüyle dipnota eklemiş.
2.2 – Selahattin Özpalabıyıklar’ı daha iyi tanımak istiyorsanız öncelikle okumanızı önereceğim metin ise Notos’un 67. sayısında yayımlanan Esin İleri’yle diyaloğu... Eğer bu diyaloğu okurken oradan oraya savruluyor, kendinize sık sık “Buraya nereden geldik şimdi?” sorusunu soruyor, göndermelerden göndermelere uçuyorsanız, işte Enis Batur’un kitaba yazdığı önsözde “Marazî Yazarlar” diye bahsettiği gerçek S.Ö.’yü tanımaya başlamışsınız demektir.
3- Yayına hazırladığı pek çok kitap, çevirdiği roman, şiir olan bir editör-çevirmen-yazarın kitabında kendi beğenilerinin, sevdiklerinin izini sürmek ayrıca zevkli. Kitabın başından itibaren seçilen epigraflardan, alıntılanan yazarlardan yaptığım tahminler doğru çıktı. Behçet Necatigil için ayrı, Refik Halid için ayrı sevindim. Özellikle Refik Halid: Çiviler Ağzına Batmaz mı Senin? başlıklı yazı Eskici hikâyesini her okuduğumdaki gibi ürpertti beni, sevgiden. 
3.1 – Bu arada Refik Halid’in sanat üzerine düzyazılarının toplandığı Güzel Sanat Suçları kitabına yazdığı önsözde Savaş Kılıç’ı kıskandığını belirtmiş S.Ö., bence kıskanmaya gerek kalmayacak denli iyi bir önsöz olmuş.

4- Selahattin Özpalabıyıklar’ın gençlerle arasının iyi olması da -belki öğretmen olduğum için- çok hoşuma gidiyor. Özellikle Yapı Kredi Yayınları’ndayken önemli yazarlardan hazırladığı seçme metinlerden oluşan kitapların sunuşlarında gençliğe ne kadar inandığı, umutlu olduğu belli oluyor. Genç okurların Cemal Süreya, Sabahattin Kudret Aksal, Metin Eloğlu gibi yazarları tanımalarından duyacağı mutluluktan bahsediyor. Ve bunların dışında kitap boyunca takip edebildiğimiz babalık sürecinden ve -sık sık- ithaflardan anladığımız kadarıyla biricik Yaz (benim ilk tanıdığımda kendini tanıttığı ismiyle: Yaz Özpepito) geleceğe ve gençliğe güvenin en temel noktası.
5- Gençlik derken onlara yayıncılığı önerip önermediği sorusu var ki Notos’un 8. sayısında Semih Gümüş’la yaptığı söyleşide verdiği cevap kahkaha attıracak cinsten: “Aslında öneririm tabii. Hiç değilse tek enayiler olarak kalmayız, ya da suç ortakları bulmuş oluruz! Şaka bir yana, benim de tavrım pek farklı değil. Önce ben de vazgeçirmeye çalışıyorum, geçici bir heves olduğunu düşünürsem bu niyetlerinin vazgeçirmeye çalışıyorum, hem onların ‘istikbal’i hem de işin ‘selamet’i için.” Sonrasında ise S.Ö. kıyamıyor yine gençlere, umutlu olduğundan bahsediyor.
6- Anı ya da otobiyografi olmayan bir kitabın yazarını okura bu denli tanıtması benim çok hoşuma gitti, belki de denemeyi ve yazarına tanıdığı özgürlüğün sınırsızlığını sevmemden dolayıdır bu. O nedenle yazarı tanıdığını sananlar bile hiç bilmediği bir şeyler bulacaktır kitapta. Twitter’da oldukça etkin olduğunu bildiğim S.Ö.’nün ekşi sözlük yazarı olduğunu, moderatörün birinin ona taktığını, sözlükten “çırak çıkarıldığını”, geri dönmek için “entri tamamladığını”, başlık açtığını ama yine de atıldığını, üstüne üstlük “altıncı nesilden” olduğunu kırk yıl düşünsem tahmin etmezdim. Bu arada tırnak içine aldığım sözcük ya da sözcük gruplarının ne anlama geldiğini bilmiyorum. Neyse, şaşırdım ama üzüldüm de, noordinatör nick’iyle sözlüğe yazdıklarını okumak isterdim. 
7- Neredeyse tüm yazılarda kendisinin ve başkalarının hatalarına karşı hoşgörülü olduğunu, gençliğin verdiği acemiliklerle dalga geçebildiğini, genci yaşlısı herkesle ortak bir paydada buluşabildiğini gördüğümüz sakin, ılımlı bir yazar portresi karşımızdaki. Tek bir konu var ki işte o zaman bildiğimiz S.Ö. telefon kulübesinde üstünü değiştirip peleriniyle uçarak gelen Süpermen misali bambaşka biri oluveriyor. Zamanında Akşam-lık ekine yazdığı yazılardan ikisi intihal üzerine, biri çeviri hırsızlığı, öbürü şiir... Hâlâ bitip tükenmeyen ve artık sosyal medya sayesinde daha sıkça yakalanan ama nedense kimsenin utanmadığı bu konu sakin sessiz S.Ö.’yü bile sinirlendirmiş. Durumun vehametini varın düşünün.
8- Yine kitaptan yazarı hakkında öğrenebileceğimiz şeylerden biri oulipo’yu sevdiği. Oulipoyun başlıklı Georges Perec’ten çevirdiği yazıda çevirmenin katkılarına ve notlarına bakarsanız kolayca anlaşılabilir zaten. Ama oraya gelene kadar yazdığı pek çok metinde oyunu sevdiğini, yazının içine gizlediklerinden -farklı amaçla kullanılmış iki nokta-, sözcük ve harf değişikliklerinden, müstear isimlerinden ya da dayanamayıp koyduğu notlardan - “(Mesela bakın, ben dahil pek çok editör, şu ‘istila etmiş bulunan’ lafını doğrudan ‘istila eden’ ya da ‘istila etmiş olan’ diye sadeleştirir ya da aynen bırakıp bir ‘Editörün Notu’ çakardı oraya!)”- anlayabiliyoruz. 
8.1- Sürprizi bozmak istemem ama kitaptaki ilk yazı da bu oyunlardan biri. Neyse ki S.Ö. kafa  karışıklığımızı gidermek için en son sayfada (hem de kitabın nazar boncuğu olacak bir tarih tashihiyle) konuyu bize açıklamış. Sanırım bu oyun “Adını yazmayı unutmuşsun.” yorumlarıyla yayın yönetmeni Cem İleri’yi bayağı eğlendirmiştir.
9- Kitaptaki tüm söyleşilerde, anı parçacıklarında dikkatimi çeken S.Ö.’nün tam cevaplamadığı, “Bunlar da yazacağım anılara kalsın.” ya da “Belki biri benle nehir söyleşi yapar, orada anlatırım.” dediği yerler. Bu bölümleri hep “Keşke!” diyerek okudum. Post Öykü’ye verdiği söyleşide üstünü karaladığı cümleleri ben burada tekrar yazıyorum: “Kontr çekip ben de şöyle ortaya bir teşvik girişiminde bulunayım yüzsüzlük sayılmazsa: Keşke bir hayırsever çıksa da bir nehir söyleşi yapsa benimle. Ama kim okur ki benim anılarımı...” Birçok insanın adına cevap da verebilirim ayrıca: “Yüzsüzlük sayılmaz. Ben okurum.”
Son söz niyetine: Yıllarını yayıncılığa hatta kitapla ilgili her şeye vermiş Selahattin Özpalabıyıklar’ın  “40 yıldır beklenen kitap!” diye duyurduğu Göndermeler bence bu beklemeye değmiş, iyi ki yazılmış, iyi ki basılmış. Neredeyse bir gecede okunabilecek denli akıcı, merak uyandırıcı, bilgilendirici yazılar toplamı, zaman zaman güldürmesi de bonusu. İnsanın tanıdığının kitabıyla ilgili yazması zor oluyor ama yazıyla haşır neşir olan birinin kaçırmaması gereken bu kitabı yazmayıp da ne yapacaktım?

Banu Yıldıran Genç

Göndermeler 
yazı, yanıt, söyleşi, anı
Selahattin Özpalabıyıklar 
Everest Yayınları, Ekim 2018, 389 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Kasım 2018'de yayımlanmıştır.

10 Aralık 2018 Pazartesi

Mahcubiyet ve Haysiyet


Elias kendisini yenik hissediyordu
1941 doğumlu Dag Solstad, Norveç’in en ünlü yazarlarından biri, İskandinav edebiyatının yüz aklarından. 1965’da yayımlanan öykü kitabı Spiraller’le ilk büyük çıkışını yapan Solstad, Norveç Eleştirmenler Ödülü’nü üç kez kazanan yegâne yazar. Çeviri eserlerin payının %4’lerde kaldığı İngiltere’de de üç kez Bağımsız Yabancı Roman Ödülü’ne aday gösterilmesi oldukça önemli.
Dag Solstad ülkesinde aykırı ses çıkaranlardan biri olarak görülmesine rağmen her zaman saygı görmüş ve kıymeti bilinmiş bir yazar. 2006’da Afganistan Savaşı’yla ilgili yazdığı romanı Armand V.’nin öneminden ilk olarak Dışişleri Bakanı bahsetmiş. 
Ailesinin tarihiyle ilgili bir roman yazdığında bu kez kurmaca-gerçek ayrımının nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili tartışmalara yol açmış ki bu tartışmaları Solstad’ı sık sık öven Norveçli Karl Ove Knausgaard yazdığı Kavgam serisiyle sonraları tekrar alevlendirdi diyebiliriz. Onu öven ya da örnek aldığını söyleyen yazar pek çok: Peter Handke, aynı zamanda çevirmeni olan Haruki Murakami, onun romanlarıyla Norveççe öğrendiğini söyleyen Lydia Davis, ilk başta öne çıkanlar. 
Paris Review’a verdiği bir röportajda yazar olma sebebini tek bir şeye başlıyor: Knut Hamsun’u okumak. Hamsun’un yazdığı her şeyi bir anda okuyan Solstad tek bir amaca yöneliyor: Yazdıklarının okuyanlarda Hamsun’un ona yaptığı etkiyi bırakması.
Mahcubiyet ve Haysiyet’le ilk kez Türkçeye çevrilen yazarı okumak için geç bile kaldık denebilir. Bu romandan başka ses getirmiş ve çevrilmesini umduğumuz başka eserleri de var elbette. 1999’da yayımlanan T. Singer adlı romanı şehirden kasabaya göç eden bir kütüphanecinin içsel sorgulamalarını konu ediniyor. Yer yer Mahcubiyet ve Haysiyet’le benzerlik taşıdığını düşündüğüm bu romanı Jaguar Yayınları 2019 planına almış, çok sevindim.
Bunun dışında Savaş. 1940, adıyla bile merakı cezbeden 11. Roman 18. Kitap, doğum tarihi olan 16 Temmuz 1941 merak ettiğim romanları arasında diyebilirim. Yabancı yazarlara ödenen teliflerin bile sorun yarattığı bugünlerde bu farklı yazarı daha iyi tanımayı ummaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.
İncecik bir kitap Mahcubiyet ve Haysiyet. Dag Solstad’la tanıştığımız roman. 1994’te yayımlanan ve o günleri anlatan roman aslında günümüze de gayet uygun. İnsanın yaşadığı çağa yabancılaşması, yalnızlaşması edebiyatın temel konularından biri ne de olsa.
Kısacık bir roman olduğu için anlatıcı hiç vakit kaybetmeden konuya giriyor: “İşin aslını söylemek gerekirse, biraz içkiye düşkün, ellisini geçmiş bir lise öğretmeniydi, her sabah birlikte kahvaltı ettiği hafif toplu bir karısı vardı.” 
Bu ilk cümledeki her sıfat, her özellik tek tek önümüze açılacak. Evet, yağmurlu bir ekim sabahı okula gidip yıllardır yaptığı gibi Henrik Ibsen’in Yaban Ördeği adlı oyununu anlatacak Norveç Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Akşam içkiyi biraz fazla kaçırdığı için mutsuz, hatta aksi. Yaptığı işin çok sıkıcı olduğunun, Norveç klasiklerinin bu çocuklara hiçbir şey katmadığının farkında, ama işi bu. Sık sık tekrarladığı gibi, bunun için devlet tarafından görevlendirilmiş, yapacak bir şey yok. 
Dersle ilgilenmeyen öğrencilerini uyarmaya bile korkuyor, çünkü devir “on sene önceki” gibi değil. “Bu nedenle de kendi gözünde mükemmel olan ders verme yöntemiyle öğrencileri biraz kızdırabilirdi, ama ‘Dayanamıyoruz artık’ diyerek ayaklanmalarına yol açacak provokasyonlara asla girişmezdi. Öğrencilerin ayağa kalkarak sıralara vurmalarından ve kendilerine saygı gösterilmesini talep etmelerinden korkuyordu, o takdirde çaresiz kalacaktı. Son tahlilde ve mevcut şartlar dikkate alındığında, hiç kuşkusuz haklı olanlar öğrencilerdi, haksız olansa kendisiydi.” 
Bezgin öğretmenin şemsiyesi
Norveçli meslektaşımın iki ders saati boyunca Yaban Ördeği’ndeki Dr. Relling’in rolünü anlatma çabasını, anlatamamasını, karşısındaki öğrencilerin sıkıntısını, öğrenciler sıkıldıkça öğretmenin bunu fark edip daha rahatsız oluşunu, çalan teneffüs zilinden sonra daha cümlesini tamamlamadan kulağına walkmen’ini takıp giden öğrencilerin ardından duyduğu kırgınlığı neredeyse kendim ders yapıyormuşçasına hissettim. 
Ama bu arada, öğretmenin bu umursamazlığı, müfredat bizdeki aynı sıkıcılıkta olsa da –buna da şaşırdığımı belirtmeliyim– bir biçimde öğrencileri katarak ders işleme yolu aramaması, “dersimi yapar çeker giderim” kafası, burnu büyüklüğü de sinir bozucuydu. Dag Solstad’ın kahramanını olabildiğince itici bir biçimde okurlara sunduğuna şüphe yok.
Ders bitip de oh dediğimizde ise romanı değiştirecek doruk noktası yaşanıyor. Akşamdan kalma, huzursuz, sinirli ve bezgin öğretmen açılmayan şemsiyesine sinirlenip öğrencilerin gözü önünde onu paramparça etmekle kalmıyor, kendisine şaşkınlıkla bakan bir kız öğrenciye sinkaflı küfür edip çekip gidiyor.
İşte hiç beklemediğimiz bu patlamadan sonra ne yapacağını şaşırmış bir öğretmen var karşımızda. Artık adını, kim olduğunu öğrendiğimiz, ama nereye gideceğini bile bilmeyen... “Kendini toplumsal yaşamına veda etmek anlamına gelen bu utanç verici duruma sokmuş bulunan Elias Rukla, eşi için endişelenmekteydi, başına gelen bu çöküntünün başka bir şekilde sonuçlanacağını hayal edemezdi, etse bile bu bir şeyi değiştirmezdi çünkü önerilen çözümlere kesinlikle hayır diyeceği belliydi. Eşinin ismi Eva Linde’ydi.” 
Elias Rukla’nın meseleleri
Elias’ın patlaması sonrası yaşamını yavaş yavaş öğreniyoruz. 1960’lı yılların sonuna denk gelen öğrenciliğini, en yakın arkadaşı felsefe öğrencisi Johan Corneliussen’i, gençliğini, heyecanı, ateşli tartışmalarını... 
Elias geçmişi düşündükçe onu rahatsız eden şeyler de bir bir çıkıyor ortaya. Önceleri Johan’ın karısı olan Eva’yla birlikteliği, beraberce geçirilen yirmi yıla rağmen Eva’nın kendisiyle niçin evlendiğini bir türlü anlayamaması, ondan bir kere bile duymadığı “seni seviyorum” cümlesi içten içe ruhunu kemirip durmuş. Bunlar Elias’ın kişisel meseleleri, bir de ‘68 kuşağı olup da değişen, dönüşen dünyaya ayak uyduramamak gibi bir meselesi var ki, aslında en can yakıcı olan da bu. Ev ve araba taksitlerinden başka bir şeyle ilgilenmeyen öğretmenler, edebiyata, sanata gittikçe az yer ayıran gazeteler, pop ikonlarından başka bir şeyle ilgilenmemeye başlayan toplum, ekonomik eşitsizlikler, yapılan haksızlıklar, Norveç’in görünmeyen yüzü...
Böylelikle Elias düşündükçe, biz onun düşüncelerini öğrendikçe kitabın en başındaki duygusuz, itici, empati kuramayan ya da kurmak istemeyen Elias’ı anlamaya başlıyoruz. Üvey kızı Camilla’ya verdiği “Öğretmen olma!” öğüdü bile –ki bugünlerde ben de soran herkese içim kan ağlayarak bu öğüdü veriyorum– onu yaralamış. “… ‘Lise öğretmeni olma, kendini okula hapsetme’ demişti ona. ‘İlle de olmak istiyorsan, başka bir iş yapmaya üşendiğin için öğretmen ol. Sana bunu çok ciddi söylüyorum’ demişti üvey kızı yüksek öğrenime başlamak üzere evden ayrılırken. Elias kendini yenik hissediyordu.”
Özellikle son cümle bir taş gibi oturuyor yüreğimize. Dag Solstad tanıştığımızda hiç sevmediğimiz Elias Rukla hakkındaki düşüncelerimizi yavaş yavaş değiştiriyor, bunu öyle ustalıkla yapıyor ki, nasıl olduğunu anlamadan son satırlarda artık üzüldüğümüz, anladığımız ve “Sen bir de 2000’li yılları gör Elias!” dediğimiz bir karakterle karşı karşıya kalıyoruz. 
Mahcubiyet ve Haysiyet, tek parçadan oluşan, kısa ama okura çok da kolay bir okuma sunmayan, bol tekrarlı, mesafeli bir dille yazılmış bir roman. Çevirmen Banu Gürsaler Syvertsen de bu dili bize oldukça başarılı bir biçimde hissettiriyor. Umarım YKY bizi Solstad’ın başka eserleriyle de buluşturur.

Banu Yıldıran Genç

Mahcubiyet ve Haysiyet
Dag Solstad
Çev: Banu Gürsaler Syvertsen
Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 2018
* Bu yazı birartıbir.org'da yayınlanmıştır.

22 Kasım 2018 Perşembe

Ne Mutlu Mutlulara


Birbirine geçmiş yaşamlar
Son bir yıldır okuduğum Fransız romanlarının hepsi okurken de bittiğinde de gülümseten romanlardı. Tesadüf eseri seçtiğim bu romanlarda Fransızlar yalnızlık, ölüm, cehalet gibi sorunları bambaşka bir biçimde ele alıyor, eğlenceli bir yan buluyor, ince esprilerle yapabilen karakterler seçiyor ve belki de hepimizin ihtiyacı olan şeyle, mutlu sonla bitiriyorlar. 
O nedenle her zaman değil ama arada bir böyle insana iyi gelen Fransız romanlarını okumayı da seviyorum. Ne Mutlu Mutlulara adını Borges’in bir sözünden almış. Sözün tamamı: “Ne mutlu sevilenlere ve sevenlere ve aşktan vazgeçebilenlere. Ne mutlu mutlulara.” Yasmina Reza yirmi bir bölüme ayırmış romanını. Bölümler karakter adlarından oluşuyor ve her bölüm o karakterin birinci tekil kişili anlatımıyla ilerliyor. Herkes hayatının o anki bir kesitini anlatırken bazılarının geçmişi hakkında da bir şeyler öğrenebiliyoruz. Sadece üç kişi ikişer kez bölüm başlığı oluyor ki bu da zaten romanın sonunu bağlayan bir unsur olmuş.
Bu kadar fazla karakter, bu kadar fazla hayat, bu kadar fazla olay aktarırken ipin ucu kaçar diye düşünüyor insan ama Yasmina Reza bu konuda deneyimli. Oyun yazarlığıyla tanınan Reza dramatik kurgu bilgisini bu romanda ustalıkla kullanmış, karakterlerin art arda sıralanışı neredeyse bir sahneden başka bir sahneye geçiş gibi, bu nedenle Ne Mutlu Mutlulara sahneye de beyazperdeye de rahatlıkla uyarlanabilecek bir metin. 
Can Yayınları sayesinde ilk kez okuduğumuz Yasmina Reza, İran asıllı Rus bir baba ve Macar asıllı bir anneden dünyaya gelmiş. Üniversitede tiyatro ve sosyoloji eğitimi görmüş. Gerek etnik olarak içinde bulunduğu kültür gerekse aldığı eğitim bu derece zengin karakterler yaratmasına olanak sağlamış olmalı. Genellikle üst sınıf karakterleri ele alsa da özellikle yaşlıları ve kadınları ele almasındaki özen ve ayrıntılı gözlem dikkat çekici.
Ne Mutlu Mutlulara neye değiniyor diye düşünsek aslında birçok cevap verebiliriz. Öncelikle çiftlere ve evlilik hayatına değiniyor, sonra yaşlılığa, ölüme, yalnızlığa, deliliğe diye sıralayabiliriz ki aslında hayatın bütününe denk geliyor. Ve çok belirgin olmasa da kadınların hayatındaki şiddeti sezdiriyor, üst sınıftan kadınların evliliklerinde, ilişkilerindeki tahakküm, özellikle psikolojik şiddet neredeyse bütün bölümlerde arka planda da olsa, var.
Roman Robert Toscano bölümüyle başlıyor ve hafta sonu bir markette hepimizin başına gelebilecek bir biçimde tartışmayla, gerilen sinirlerle devam ediyor. Romanda asıl olarak iki ana halka var diyebiliriz, biri Robert ve erkek arkadaşlarının oluşturduğu halka ki bu halkada eşleri ve tabii metresleri de yer alıyor ve neredeyse her biri birer bölüm oluşturuyor. Diğer halka Robert’in karısı Odile Toscano’nun ailesi... Odile’in annesi, babası, halası da birer bölüm başlığı. Bunların dışında babanın arkadaşı, yaşlıların doktorları, doktorların başka hastaları da karakterlerden bazıları. Tabii tüm bu ilişkileri çözmek neredeyse bulmaca çözmek gibi. Kitabın bölümlerinin sıralandığı ilk sayfayı eski Agatha Christie çevirilerindeki kim kimdir sayfasına benzettiğimi söylemeliyim. Her bölümden sonra ara verip karakterler arasına oklar çıkarıp notlar aldım, hiç alâkasız sandığım kişi bile en sonunda birisine, bir olaya küçücük de olsa bağlandı. O nedenle Yasmina Reza’nın romanı çok eksiksiz kurduğunu eklemeliyim. 
Bu kadar birbirinden bağımsız karakterin olduğu bir romanın net bir çatışması, olayların tırmandığı doruk noktası ve serim-düğüm-çözüm gibi klasik ilerleyişi de yok elbette. Yine de karakterlerin anlattıklarından geçen zamanı, yeni tanışan, ayrılan insanları, hastalık durumlarını takip edebiliyoruz. Halkaların merkezindeki Robert ve Odile ana karakter sayılabileceklerinden Odile’in babasının ölümü ve cenazesi ise romanın finalini oluşturuyor. Finaldeki karakterler ve akan düşünceleri ise romanın hayatı bir ayna gibi yansıttığını iyice anladığımız yer olmuş. Romanda özellikle diyalogların doğallığı okuru etkiliyor, konuşmalarla ilerleyen bölümlerde Reza’nın tiyatro yazarı olması metni kesinlikle olumlu etkilemiş. 
Odile’in babasının küllerini dökmek üzere gittikleri köyde annesinin kıyafeti için düşündükleri ya da duruma oldukça uygunsuz kaçsa da durmadan sevgilisini özlemesi, onun yanında olmak istemesi; Robert’in arkadaşlarından Lionel’ın oğlu Jacob’un kendini Celine Dion sandığı garip akıl hastalığı ve duyanı hayrete düşüren Quebec aksanı; kanseri oldukça ilerlemiş Jean’ın ölümü yenmek için kondisyon bisikleti alması gibi son derece hayatın içinden ayrıntılar, absürt durumlar bizi güldürüyor. 
Bu sene okuduğum birçok Fransız yazar gibi Yasmina Reza da hayatın ağırlığını anlatırken gülümsetmeyi ve en sonunda okura bir umut bırakmayı unutmuyor.


Banu Yıldıran Genç

Ne Mutlu Mutlulara
Yasmina Reza
Çev: Aysel Bora
Can Yayınları, Mayıs 2018, 151 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...