20 Şubat 2018 Salı

Midland Oteli'nde Çay


Dert bizde derman bizde
Adını yıllardır duyduğum David Constantine’i ancak geçtiğimiz aylarda ikinci kitabı yayımlanınca okudum. Notos’tan çıkan Midland Oteli’nde Çay uzun zamandır karşılaştığım en has edebiyat.
İlk kitabı Başka Bir Ülkede’ki öykülerin tamamı ilişkilere, hatta üçlü ilişkilere odaklanmışken Midland Oteli’nde Çay’dakiler biraz daha çeşitli. İlişkiler yine var elbette, Constantine’in didiklemeyi sevdiği bir konu ama bu kez yazarı rahatsız eden başka şeyler de var: Yaşlılık ve maruz kalınan muamele. Hastalık ve yalnızlaşma. Ötekileştirilen tüm insanlar: evsizler, deliler, kimsesizler. Rant ve kentsel dönüşüm. Terk edilen yaşam alanları.
Distopik bir iklim değişikliği hikâyesi Frideswide’ı Geride Bırakmak. Yıllardır yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan bir sürü insan. Boşaltma kararı alınmış bir kurumun -sanat atölyelerine, kriz merkezine, parklara, kurslara, hobi bahçelerine, oyun gruplarına ev sahipliği yapan eski bir okul- toplanmak için son on iki saati. İl meclisinden gelen mektup sabah 10’da hazır olmalarını istiyor, ağır hasta Bayan Eaves’in bile hazır bulunması gerek. Gece elektriği kesilmiş kurumda yenen sessiz ve üzgün akşam yemeği, sabaha çıkmasın da gelecek günleri görmesin diye dua edilen Bayan Eaves’in son nefesi, onları almaya gelmiş turist otobüslerin yanına birer bavulla dizilmiş yaşlıların bir tablo gibi betimlenmesi... Bu manzarayı vurucu cümlelerle tamamlıyor Constantine: “Bay James kulaklıklardan birini başına geçirdi, çalışıyordu, dil seçimini yaptı. Beth adama gözucuyla baktı. Adamcağız hem dinliyor, hem ağlıyordu. Bu denli sessiz sedasız, bu denli çaresizce ağlayan birini ömründe görmemişti Beth, gözyaşları adamın yüzünü sırılsıklam edip ellerine ve evrak çantasına boşandı. Geride bırakmakta olduğu şehrin kiliselerinin, şairlerin yaşadığı o evlerinin, botanik bahçesinin, müzelerinin, sanat galerilerinin, bir şehit anıtının, o köklü ilim ve irfan yuvalarının bir bir anlatıldığı işitsel turu başından sonuna dek dinleyip bir yandan da ağladı Bay James.”
Ev’in Bahçesi öyküsünde ise düşkünler evinde kalan ince ruhlu Ev’le sıkılmasın diye ona iş yaratan Müdür’ü tanıyoruz önce. Eski bir mezbahayı sebze ve meyve kooperatifi için kullanmaya başlayan Mısır Tohumu ekibiyle çalışmaktan çok mutludur Ev. Kasabaya renk ve canlılık gelir. “Ne var ki Meclis çok geçmeden, bir kâse çorbayı mideyi indirip çevresine şöyle bir göz gezdirdikten sonra orada Mısır Tohumu’nun aklından hayalinden geçmemiş bir potansiyel gören müteahhide satıverdi eski mezbahayı, müteahhit birazcık sıkıntıya girip basında hakkında çıkan bir iki kötü haberi savuşturduktan sonra kooperatifi oradan tahliye ettirdi.” Çok tanıdık gelen bu olay sonrası Ev kendini düşkünler evine kapatır, Müdür bu kez yeni bir fikirle canlandırmak ister onu: Alkoliklerin mesken tuttuğu leş olmuş Quaker mezarlığını bir ölüler bahçesi haline getirmek. Düşkünler evinin sakinleri bir yandan, kamu hizmeti cezasını bahçede çalışarak doldurmak isteyen tutsaklar bir yandan bakımsız mezarlığı bir cennet haline getirirler. Tabii ki bundan sonra olacaklar da tahmin edilebilir. Belediye meclisi bahçeyi kültürel miras ilan edip apar topar bir şirkete satar. Ama bu kez kimse pes etmez. Son iki sayfada anlatılan direnişin bir anda örgütlenmesi, barikatların kurulması, yaşlıların bile yardıma koşması bilin bakalım bu satırların yazarına neyi anımsatıp ağlattı? “Ölüler çiçeğe durmuştur. Dört bir yan gelincikle sarılıdır, göz alabildiğine kırmızı bir zaferdir bu. Akabinde, bahçeyi doldurup taşıran o çiçekleri aratmayan bir insan kalabalığı toplanır alanda; itaatsizlerdir bunlar, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaranlar, çatlaklarda ve gölgelerde yaşayan canlar, aykırılar, zapt edilemeyenler, davetsizlerdir...”
Kitaptaki öykülerin arasından bu ikisini seçmemin kişisel nedenleri var elbette. İlk öykü şu an gözümüzün önünde parça parça yıkılan, sömestr tatilinden önce ise aynen öyküdeki gibi pılımızı pırtımızı toplayıp terk edeceğimiz okulumuzu anımsatıyor. Binlerce öğrenciyi yerinden yurdundan eden ise küresel ısınma değil inşaat firması. Gerçeğin kurmacadan daha korkunç olduğu bir durum. İkincisi ise bu memlekette her gün yaşanılan adaletsizliklerin başka yerlerde de olduğunu bilmenin, hissedilen haksızlığın bir olmasının verdiği "yalnız değilim" duygusu. Belki çok bencilce ama bu duygu rahatlatıcı.
David Constantine okurken kentte doğup büyümüş biri olarak neden bu kadar az ağaç adı bildiğime, yeryüzü şekillerine ne kadar az dikkat ettiğime hayıflanıp durdum çünkü yazar mekânı öyle bir anlatmaya başlıyor ki, o tasvirlerdeki ayrıntıları okudukça gözünüzün önünde anbean öykünün yaşandığı atmosfer canlanıyor. Öykülerin bu denli etkileyici olabilmesinin en önemli sebebi bu.
Aylin Ülçer'in ustaca çevirdiği Midland Oteli'nde Çay gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Midland Oteli’nde Çay
David Constantine
çev: Aylin Ülçer
Notos Kitap, Ekim 2017
* Bu yazı Express dergisinin Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır

11 Şubat 2018 Pazar

Tütüncü Çırağı

Faşizmin gölgesinde ilk aşk, ilk dostluk...
Almanca edebiyatın son dönem gözde yazarlarından Avusturyalı Robert Seethaler’ın son romanı Bütün Bir Ömür geçtiğimiz yıl yayımlanmış, iyi okurların dikkatinden kaçmamıştı. Hemen ardından Jaguar Kitap yazarın bir önceki romanı Tütüncü Çırağı’nı yayımlayarak Seethaler’i benim gözümde “na yazsa okurum” denecek yazarlar kategorisine yükseltti.
1937 yazının son günlerinde on yedi yaşındaki Franz, kasabadaki erkekler gibi ormancı ya da madenci olmasını istemeyen annesi tarafından Viyana’ya, eski bir dostun yanına gönderilir. Franz Huchel temiz kalpli, duygusal bir çocuktur. İlk kez çıktığı kasabasından uzun bir tren yolculuğuyla Viyana’ya varır ve büyük şehir onu tedirgin etse de Otto Trsnjek’in tütüncü dükkânında iyi bir çırak olmak için var gücüyle çalışır.
Kitabın ilk yarısında dikkati çeken Franz’ın kişisel dünyası... Arada annesini özleyen, lunaparkta Masal Mağarası trenine binip annesinin anlattığı masalları hatırladığından hıçkıra hıçkıra ağlayarak inen bu çocuk büyük şehre, müşterilere alışmaya ve satacağı malları ezberlemeye çalışır. Bu müşterilerden en ünlüsü ise hemen karşı sokakta oturan “deli doktoru” Profesör Freud. Profesörün hastalarını koltuklara yatırarak tedavi ettiğini duyalı beri Franz’ın içi içini yer çünkü adını bile bilmediği, eksik dişinin boşluğuna hayran kaldığı Bohemyalı bir kıza âşık olmuştur ve öğüde ihtiyacı vardır. Neredeyse Freud’u takip ederek onunla sohbet etmeyi başarır. Aşk nedir, niye böyle hissettiriyor, ne zaman bitecek, koltuğa yatınca ne oluyor, ben n’apayım şimdi gibi sorularla hafiften bunalttığı bu seksenlik ihtiyarla Franz’ın muhabbetleri romanın en hoş bölümlerinden.
1938’e gelindiğinde politik iklim fena bir biçimde değişir. Franz Viyana’ya gelirken trenin rötar yapmasına sebep olarak halktan “Muhtemelen yine Soziler veya Naziler! Fakat ne fark eder ki! Sonuçta hepsi serseri!” nidaları yükselirken bir yıl sonra herkes Nazi olmaya başlamıştır. Otto Trsnjek’in müşterileri arasında Yahudilerin olması nedeniyle dükkânının camına domuz kanıyla “DEFOL GİT, YAHUDİ DOSTU!” yazılması yaklaşan korkunç zamanları gösterir gibidir. Bir önceki savaşta bacağını bırakan Otto Trsnjek’in bu olay sonrası tiradı ise unutulmayacak cinsten: “Birinin ellerinde kan var, diğerleriyse öylece duruyor ve ağzını açmıyor. Bu hep böyledir, hep böyleydi ve de hep böyle olacak, çünkü muhtemelen bir yerlerde böyle yazılmış. Dahası, insan türünün aptallıkta sınır tanımayan beynine bu böyle zerk edilmiş. Fakat benimkine değil, baylar! Benim beynim hâlâ kendi iradesinin emrinde. Sizinle yola çıkmam, baylar! Yakama gamalı haç takmam, sosis sahtekârlığı yapmam, suçsuz hanelerin duvarlarına insan kıçına benzer suratlar resmetmek için karanlıkta kaldırımlarda dolanmam, susmam. Ayrıca bugüne kadar elime kan değil, olsa olsa baskı mürekkebi bulaşmıştır.”
Franz’ın nasıl olduğunu anlayamadığı bir biçimde her şey değişmeye başlar. Hızla. Komşular birbirini Gestapo’ya şikayet etmeye, her köşe başında siviller görülmeye başlar. Şehrin en büyük oteli Gestapo merkezi olur. Yahudiler yavaş yavaş işlerini kaybeder, mektuplar açılıp okunur, komünistler tutuklanır, “Çok Yaşa Hitler” demeden selam verilemez. Serseri diye ciddiye alınmayan Naziler gün gelir tüm devlet dairelerini ele geçirir. Artık ya Nazi’sindir ya da düşman.
Otto Trsnjek’in sonunu hepimiz tahmin edebiliriz. Franz bu koca şehirde, anlamadığı olayların ortasında, hâlâ unutamadığı ilk aşkının ardında ve on sekiz yaşında tek başına tütün dükkânını çevirmek durumunda kalır. Geri dönmeyi kendine yediremez, artık dönülmez bir yola girdiğini hissettiğini de anlarız. Annesiyle küçük kartpostallar biçiminde başlayan yazışmalar uzun ve duyguları saklayan korku dolu mektuplara dönüşür. İşler bozulur, Yahudi müşteriler yok olur, kalan tek dostu Profesör Freud, Yahudi olduğu için mal varlığının üçte birini imparatorluğu terk etme bedeli olarak öder ve Londra’ya sürgüne gider. Franz birden büyümek zorunda kalır.
Romanın en can acıtıcı yerlerinden biri dükkânın iyi müşterilerinden komünist işçi Kızıl Egon’un hikâyesi. “Sırf bıçağa dokunmak istemediği için tereyağını bile ekmeğe eliyle süren” barışçıl Egon’dan korkunç bir saldırgan, bir katil yaratan gazetelerden tutun da “milli” hisleriyle bu saldırıyı önleyen kadın ve erkek vatandaşlara kadar herkesin pençesine düştüğü bu korku imparatorluğu içinde olduğumuz kısır döngüyü anımsatıyor maalesef. Yaşadığımız günlerde böylesi romanları okumak bazen insanın nefesini kesiyor, benzerlikler yürek burkuyor, bir an her şeyin geçeceğine inanırken hemen sonrasında Otto’nun sözleri yankılanıyor kulaklarımızda: “Bu hep böyledir, hep böyleydi ve hep böyle olacak.”
Adım adım etkileyici bir biçimde ulaşılan sonuyla, yazarının aynı zamanda senarist olması nedeniyle bazen gözünüzün önünde beliriveren sahneleri, sinematografik detaylarıyla unutulmayacak bir roman Tütüncü Çırağı. Müthiş kapak tasarımından ve Oktay Değirmenci’nin pürüzsüz Türkçesinden bahsetmemek olmaz. Umarım Seethaler’in bundan sonraki romanlarını da hemen okuruz.


Banu Yıldıran Genç

Robert Seethaler
Tütüncü Çırağı
çev: Oktay Değirmenci

Jaguar Kitap, Ekim 2017, 214 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlandı.

31 Ocak 2018 Çarşamba

İlk Yılların Ekmeği

Savaş sonrası ilk yıllar
Heinrich Böll çok genç yaşlarda okuduğum Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’yla aklımda yer etmiş bir yazar. Daha Baader Meinhof örgütünden haberim yokken okuduğum bu roman, medyanın ne denli taraflı olabileceğini ve halkı nasıl yanıltabileceğini gözler önüne seriyordu. Sonra Baader Meinhof’u da medyanın ne kadar alçalabileceğini de öğrendim, hatta sonuncusunu yaşayarak hep beraber öğrendik. Heinrich Böll’ü usta bir yazar olmanın yanı sıra vicdanlı bir aydın yapan unsur da bu. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemiş, savaş öncesi, sırası, sonrası dememiş, hassas denge filan gözetmemiş, doğru bildiği ne varsa yazmış. Hem de usta bir dil ve anlatımla.
İlk Yılların Ekmeği 1955 yılında yayımlanmış. On yıl önceki savaştan yenik çıkmış bir halk var aslında romanın tam ortasında. Bu halk tekrar ayakları üstünde durmaya çalışıyor, açlıkla sefaletle geçen 1940’lı yıllar sonrası tekrar kendini “insan” gibi hissetmeye başlıyor ama bir taraftan da geçmişte yaşananların, o kolektif suçluluk hissinin verdiği vicdan azabıyla olsa gerek eskiyi konuşmuyor, yaşananlar sanki hiç olmamış gibi yapmaya çalışırken, kendinden utandığı için birbirinden de olabildiğince uzak duruyor.
Heinrich Böll aslında anlatının merkezine savaşı yerleştirmişken yine de savaşla, bombalamalarla, mahvolan bir ülkeyle ilgili çok yorum yapmıyor, küçük ayrıntılarla, birkaç sözcükte savaşın, savaş döneminde büyümenin ağırlığını olanca etkisiyle veriyor zaten. “Üç, dört, altı ya da dokuz yıl boyunca hayatımı paylaştığım, bombalar düşerken beraber sığınakta oturup kaldığım insanlar karşımdaydı işte. Sınıftaki sınavlar, omuz omuza başarılan savaşlardı; yanan okul hep birlikte söndürülmüş, yaralı Latince öğretmeninin yarası sarılmış, hep birlikte taşınmış, hep birlikte sınıfta kalınmış; bu olaylar insanı sonsuza değin birbirine bağlayacakmış gibi görünmüştü o zaman – ama birbirine bağlanılmamıştı, sonsuza değin bağlanmak şöyle dursun, hiç bağlanılmamıştı.”
Roman, Walter Fendrich’in geçmişteki bir pazartesi gününü anımsamasıyla başlıyor. O pazartesi günü olanların onu nasıl değiştirdiğini, neredeyse on iki saatlik bir sürede geçmişiyle, bugünüyle ve geleceğiyle hesaplaşmasını roman boyunca satır satır takip ediyoruz. Pazartesi günü Fendrich, yaşadığı kente üniversitede okumak için gelecek Hedwig’i tren istasyonundan karşılamalı ve daha önceden ayarladığı pansiyona yerleştirmelidir. Hedwig, Fendrich’in babasının meslektaşı Muller’in kızı, çocukken bir iki kez gördüğü, anımsadığı kadarıyla sarışın soluk bir kız. İstasyona gitmeden babasını ve geldiği kasabayı düşünen Fendrich’le beraber geçmişe yolculuk yapıyor ve savaş yıllarında geçen lise öğrenciliğine tanıklık ediyoruz. Babasının çok dürüst, eşitlikçi bir öğretmen olduğunu öğreniyoruz. Fendrich’in anılarında, akşamları açlıktan ne yapacaklarını bilmez durumdayken oğlunun ısrarları sonucu fırıncının elinde kalan ekmeklerden mahcup bir ifadeyle istemek zorunda kalan bu öğretmenin gün gelip de fırıncının oğluna düşük not verdiğini, bu nedenle o ekmeklerden de olduğunu bir film sahnesi izler gibi yaşıyoruz.
Ekmek hem bir gerçeklik hem de metafor olarak ilk bu anıda yer alıyor. Fendrich’in gençliğiyle ilgili hatırladığı en önemli şey açlık ve o açlığı doyurabildiği en önemli nesne: ekmek. Kendini açıklayabilmek adına uzun uzun anlatıyor hissettiklerini: “On altı yaşında bir çırak olarak kente geldiğim zaman açlık bana bütün fiyatları öğretmişti. Taze pişmiş ekmek düşüncesi kafamın içini serseme çeviriyordu, çoğu zaman akşamları saatlerce kentin içinde dolanıp yalnızca tek bir şey düşünüyordum: ekmek... Gözlerim yanıyordu, dizlerim halsizdi, içimde kurtlara yakışacak bir duygu vardı. Ekmek. Bazı insanlar nasıl morfin delisiyse ben de ekmek delisiydim.”
On altı yaşında oğlu olan biri olarak bazen yüreğim parçalanarak okudum açlıkla ilgili satırları çünkü erkek çocukların büyürken yaşadığı açlığı çok iyi biliyorum, o kemiklerin uzadığı, ellerin ayakların deli gibi büyüdüğü üç beş yıllık sürede bedenin ihtiyacı olanı sürekli alması gerekiyor ve bu alınanların yakılma süreci iki saat filan sürüyor. Neredeyse bebekliği anımsatan iki saatte bir beslenme döngüsüne giriliyor ta ki boy atana ve bir sonraki büyüme atağına dek.
Çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı açlık Fendrich’in tüm yaşamına damgasını vurmuş. Yine açlığın aslında sadece çocukları değil herkesi nasıl etkilediği hatta çirkinleştirebildiği küçücük bir olayla anlatılıyor. Küçük ama savaşın ve yaşananların korkunçluğunu tam orta yerinden hissettiren bir olay. Fendrich’in annesi uzun yıllardır veremdir ve eve dönmesine bir türlü izin verilmediğinden oğlunun anılarında daha çok hastane ziyaretleriyle yer etmiş. Bu ziyaretlerden birinde annesinin oda arkadaşının vefatı sonrasında yaşananlar da unutamadıklarından. Akşam işten çıkıp ziyarete gelirken karısına konserve et getiren adam daha sonra karısının ölümünü öğrendiğinde kaybını, acısını filan bırakıp etin derdine düşmüştür. “Daha dün getirmiştim, dün akşam işten çıkıp geldim, saat on sularında, gece öldüğüne göre onu yemiş olamaz (...) Et nerede? Eti istiyorum – O bir kutu eti geri almazsam bütün odayı darmadağın ederim, bilmiş olun (...) Ben eti isterim... orospu karılar, hırsızlar, katiller.” Böyle böyle bağırarak sinir krizi geçiren bu adamın trajedisinin altında yatanlar, savaşın ve açlığın insanı getirdiği korkunç durum Fendrich’in anılarına da bizim vicdanımıza da damgasını vuracak denli etkili.
Belki de gördüğü bu açgözlü insanlar, tanıklık ettiği mahvolmuş yaşamlar yüzünden Fendrich herkesi o açlıkla sınanan günlerde ne yaptığıyla yargılıyor. Bu yargıları nedeniyle uzun zamandır yanında çalıştığı, kendisine işi öğreten Wickweber’den de nefret ediyor, birlikte olduğu “patron kızı” Ulla’dan da... Bu nefretinin nedenini romanın sonlarına doğru öğreniyoruz, savaş sonrası akbabalarından biri olan Wickweber, Yahudilerin öylece bırakıp kaçmak zorunda kaldıkları evlerine girip satılabilecek ne varsa alınmasını sağlamakta, bazen küvetlerini bile su dolu bırakıp kaçmak zorunda kalan bu insanların trajedisi bir yana, sefalet nedeniyle bu pis işleri yapmak zorunda kalan Fendrich ve arkadaşlarının vicdan azapları bir yana, asıl kötülük bir gün buzdolabını taşırken düşen bir işçi çocuğun ölümünden sonra gün yüzüne çıkıyor. Wickweber ve Ulla çocuğun öldüğü günün akşamına şirket kayıtlarında isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekip hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam ederler. Fendrich’in tüm bunlarla yüzleşmesini sağlayan şey Hedwig’dir, onun gelişi, karşılaştıkları an mucizevi bir biçimde âşık olması, o aşkın onu tekrar iyi bir insan olmaya yöneltmesi...
Hep kötüler mi vardır hayatta? Hayır, Hedwig gibi masumlar, Fendrich’e çıraklık döneminde hep yardımcı olan Hemşire Clara gibiler de vardır. O Hemşire Clara ki vermesi gerekmediği halde bütün açlara ekstradan yemekler bulup buluşturup tütününü bile paylaşmıştır. Hedwig’le tanışıp onun sayesinde geçmişiyle yüzleşince tüm bunları anımsıyor Fendrich. Artık önünde güzel günler vardır, o pazartesi gününde ilk kez âşık olmuş, Ulla’dan ayrılmış, ayrılırken babası ve kendisi hakkında düşündüklerini açıkça söylemiş, geçmişten kalan küçük borcunu ödemiştir. Ekmeksiz kalma ihtimali azalmış, zor da olsa mesleğinde iyi bir yere gelmiştir. En zor günler, ev sahibesi Frau Brotig’i “Bir insanın ömrünün en iyi yılları, yirmi ve yirmi sekiz yaşlar arasındaki yıllar, bizden çalındı.” diye ağlatan yıllar geçmiştir. İlk yılların zorlu ekmeği kazanıldıysa eğer, gerisi gelecektir.
Umuda yelken açan bu incecik kitapta Heinrich Böll’ün usta yazarlığı çok etkili ama Zeyyat Selimoğlu’nun doğal ve temiz çevirisini de anmadan geçmemek gerekir.


Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


14 Ocak 2018 Pazar

Islak Balık

Islak Balık’tan Babylon Berlin’e
İletişim Yayınları bir süredir Alman polisiyeleri yayımlıyor. Genelde siyasi polisiye olan bu kitaplar günümüz Alman edebiyatına dair çok şey söylüyor aslında. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve sonrası polis teşkilatına, politikasına, insanına dair pek çok ipucu veren kitaplarda en net olan, Almanların yaşananlarla yüzleşme isteği. Olan bitenle yüzleşme isteğinin ne kadar insani olduğunu ve sanatı ne denli farklılaştırabildiğini Avrupa ülkelerinde görüyoruz. Bizim açımızdan henüz öylesi bir umut yok.
Volker Kutscher 1962 Köln doğumlu bir yazar. Alman filolojisi, felsefe ve tarih okuduktan sonra gazetecilik yapmaya başlamış. Islak Balık genç bir komiserin ilk macerası. Şimdilik altıncı kitaba erişen Komiser Gereon Rath’ın en toy hâlinin anlatıldığı romanın alt başlığı da Gereon Rath’ın İlk Vakası. İletişim Yayınları sağ olsun bazı başka yayınevleri gibi seriye ortadan başlayıp atlaya zıplaya ilerlemek yerine düzgünce ilk kitaptan başlamış yayımlamaya.
28 Nisan 1929 tarihinde başlayan roman Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ve Versay Antlaşması’yla hezimete uğramış bir Almanya’yı anlatıyor. Savaştan içlerindeki hınçla dönen binlerce askere özellikle dikkat çekiliyor çünkü antlaşma gereği Almanya’nın asker sayısı sınırlanmış. Bu askerlerin sivil hayata nasıl döndükleri ise ortada. Kahverengi Gömlekliler, Çelik Miğferler gibi sivil ama silahlı örgütlerle Almanya’nın adım adım nereye gideceğini ise ne yazık ki biliyoruz.
Roman öncelikle bize Köln’de Cinayet Masası’nda çalışırken bir sivili vurması nedeniyle izini kaybettirmek amacıyla babası tarafından Berlin’e, Ahlâk Masası’na tayin ettirilen Gereon Rath’ı tanıtıyor. Babası Köln Emniyeti’nin başında olduğu için roman boyunca üstleri tarafından kayırılan Gereon, içten içe diğer polislerin alay konusudur. Güçlü ve otoriter baba, askerden dönmeyen kardeş, sevilmeyen çocuk olma gibi psikolojik unsurlar ana karakterin derin bir biçimde çizilmesini sağlıyor. Rath’ın “Amca” takma adlı, babacan tavırlı amiri Bruno Wolter sayesinde büyükşehirde hissettiği taşralılık ve yalnızlık duygusu bir nebze azalır. Wolter de eski askerdir ve bir yerde geçmişi şu sözlerle anımsar: “Savaş uzadıkça daha da kirlendi. (...) Fakat sonunda Kızıllar Berlin’de İmparator’u devirip, teslim anlaşmasını imzaladığında Almanya’nın da geleceği söndü. Üstelik o ve birliği üç yıl boyunca bir milim bile geri adım atmadığı halde. Fransa’nın göbeğinde, düşmanın ülkesinin orta yerinde hiç geri çekilmeden sağlam durdukları halde. Buna rağmen her şey dağılmıştı. Uğruna savaştıkları ülke yoktu artık. Adı hâlâ Almanya olsa da, artık onların ülkesi değildi.”
Bu satırlardan da anlaşabileceği üzere poliste, politikacılarda, halkta genel bir Kızıl nefreti hakim. O yıllarda Ekim Devrimi’nden kaçıp Almanya’ya sığınan Ruslar bir taraftan, Lenin sonrası Stalin’den kaçıp gelen Bolşevikler bir taraftan, Berlin’de kendi mahallelerini oluşturacak kadar kalabalık bir Rus nüfusu var. Bunun dışında Alman komünistler de çok fazla. Romanın ilk bölümlerinde yaklaşan İşçi Bayramı öncesi yine bizim için tanıdık olan inanılmaz önlemler alınır, polisler “kanlı 1 Mayıs’ta” işçi mahallelerinde orantısız güç kullanıp onlarca sivili öldürür. Bu ölümlerden birini teyit eden doktorun da komünist olduğu anlaşıldığında Gereon’un sorduğu soru halkın bakışını açıklıyor asında: “Siz doktorsunuz, neden komünist oldunuz?”
Gereon Rath’ın ilk vakası Rusların birbiri ardına ölü bulunduğu oldukça karışık bir vaka. Kitap adını Cinayet Masası’ndakilerin çözülememiş dosyalarından alıyor: Islak Balık. Olaylar Ruslar dışında oradan kaçırılan altınlara, bu altınlardan SS’lere kadar uzanıyor ve girift bir hâl alıyor. Kitabın başlarındaki anlatım bu nedenle önce ağır tempolu gelse de sonraları okurun işine yarıyor, sonlara doğru hızlanan akış ve olayın bütünlüklü çözümü Volker Kutscher’in hem dönem bilgisini hem yeteneğini takdir etmemizi sağlıyor.
Romanda yeni yeni belirmeye başlayan SS’lerle ilgili de ilginç anektodlar var. “Karşısındaki adamın üzerinde kahverengi bir üniforma, belinde siyah bir kemer ve kolunda da, o günlerde Berlin’de giderek daha sık rastlanmaya başlanan, üzerine beyaz bir dairenin içinde siyah bir gamalı haç işlenmiş kan kırmızısı bir pazı bandı vardı.” Yine üç beş yıl sonra tüm gücüyle ortaya çıkacak olan Hitler’in adı da birkaç satırda geçiyor. “Duvarda, aynı 2. Wilhelm gibi mizahtan tamamen yoksun bir ifadeyle bakan, Charlie Chaplin bıyıklı, Hitler denen şu tuhaf adamın çerçeveli bir fotoğrafı asılıydı.” İlk kitapta bu kadar az geçen bu adın serinin diğer kitaplarında çok daha fazla karşımıza çıkacağını tahmin etmek zor değil. Umalım ki İletişim Yayınları seriyi Cem Sey’in dikkat çeken başarılı çevirisiyle, hızla devam ettirsin.
2007’de yazılmış bu ilk roman 2017’de Almanya’nın bugüne dek en pahalı prodüksiyonuyla Babylon Berlin adında iki sezonluk bir dizi haline getirildi. Bir polisiyesever olarak her zamanki gibi önce kitabı okumanızı, sonra diziyi izlemenizi tavsiye edeceğim. Dizinin konusu zaman zaman farklılaşsa da ana aksen aynı ve özellikle sanat yönetimi ve müzikleri için bile olsa izlemek lazım.


Banu Yıldıran Genç

Islak Balık – Gereon Rath’ın İlk Vakası
Volker Kutscher
çev: Cem Sey
İletişim Yayınları, Aralık 2017, 480 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


22 Aralık 2017 Cuma

Gök Derinin Altında

Orta Asya steplerinden Türkiye’ye, kadim zamanlardan bugüne...
Kadim zamanları, mitolojiyi anlatan, tarihle bugünü harmanlayan kitapları seviyorum. Severek okuduğum ve unutamadığım birkaç kitap aklımın bir köşesinde hep durur: Téa Obrecht’in yazdığı ve Balkan masallarından, mitolojisinden faydalandığı Kaplanın Karısı’yla Karin Tidbeck’in yazdığı canavarlar, periler, İskandinav halk hikâyeleriyle süslediği garip öykülerle dolu Zeplin. Her iki kitabı okurken de yakındığımı hatırlıyorum, “Gencecik yazarlar köklerini modern edebiyatta güzel güzel işlerken neden bizde böyle kitaplar yazılmıyor?” diye... Yakına yakına yıllar geçti, edebiyatımızda yeni yazarlar, yeni öyküler giderek birbirine benzemeye başladı ve galiba okurlar da bunu kanıksadı.
Sonra bir kitap okudum ve kaybettiğim heyecanı anımsadım. Adını bilsem de hiç okumadığım Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yeni kitabı Gök Derinin Altında’yı ilk olarak editörü Ayla Duru’dan duydum. Sonra kapağına çarpıldım. Sonra farklı galiba, diyerek okumaya başladım, okudum, bitirdim, kafamdaki sorular için tekrar okudum, ara verdim, dinlendim, bu yazıyı yazmak için yine okudum. Her okuduğumda yeniden anladım. Uzun zamandır bu kadar farklı, bu kadar zengin bir kitap okumamıştım. Anlattıklarının yeniliği, farklılığı dışında, Nazlı Karabıyıkoğlu çok genç bir yazar olmasına rağmen diliyle öne çıkıyor, onu bükmüş, dönüştürmüş ve kendi yazı dilini yaratmış. Aslan Başlı Kadın’dan alıntıladığım şu satırlar, sözcükleri, noktalamayı ses tekrarlarıyla nasıl metnin akışına uydurduğuna, kendi sesini bulduğuna örnek olabilir: “Yatak denemeyecek yutağına götürdü beni. Ter, ekşi mayalar ve salgıların keskin kokusunu duydum. Zaten büzülmüştü çarşafı, toplanmıştı ayakucuna. Elyaf yanağımı yaktı, sonbaharın son sıcağı. Tango hem alaturka, hem genizden. Üstüme kapaklandığında. Dudaklarını dayayıp ciğerime, belimin aşağısından enseme. Çıplak ayaklarıyla üstümde adım adım. Kuyruk sokumu, omur, soğan. Eğilmiş çiçek topluyordu sanki.”
Kaybettiğimi düşündüğüm, Leyla Erbil’i, Adalet Ağaoğlu’nu, Füruzan’ı ilk okuduğum o günlerdeki heyecanı hissettim bazı cümlelerde. Her dönem baskın olan erkek edebiyata anlattıklarıyla da dilleriyle karşı çıkan kadın yazarların günümüzdeki temsilcilerine bir isim daha eklendi.
Gök Derinin Altında dört ana başlık altında toplanan on altı öyküden oluşuyor. Göğün Başladığı Yer, Şamanın Şarkısı, Balbalın Dili ve Göğün Bittiği Yer başlıklarında yazılan öykülerin birçoğunda Orta Asya, bu bölge dahilinde Evenkler, Yakutlar, Çukçiler, Kırgızlar gibi toplulukların adı geçiyor. Bazen Sibirya’nın ormanlarına, bazen Baykal Gölü’ne, Almatı’ya yolculuk ediyor okur. Öykülerin çoğunda günümüzü mitolojiyle, mistik güçlerle, geçmişle ustalıklı bir biçimde harmanlıyor Karabıyıkoğlu. Yine aynı şekilde İstanbul’da geçen öyküler de bir yerde bambaşka coğrafyalara, kültürlere bağlanıyor
Her bölüm dört ana melekten birini temsil ediyor. İlk melek Cebrail’in adı, Fallus adlı öyküde Sibirya’yı, Yakutsk’u yıllarca gezen, oradan fotoğraflar, notlar, videolar getiren bir gazeteci kadında beliriyor: Gabriel. Bu malzemeleri romanında yararlanabilmesi için Sinan’a vermek üzere Sinan ve Gülbeyaz’ın evlerine misafir olan Gabriel okur için kitap boyunca okuyacaklarımızın da habercisi olur. Sinan onun anlattıklarını dinlerken, “Vahiydi o.” diye düşünerek meleğin görevini vurgular belki de.
Noli Ma Tangere öyküsü edebiyat dünyasının sayılı şairlerinden Mikail’i tanıtıyor. Sadece kendi dergisinde yazan, iyice palazlanınca edebiyat günlerine ya da ödül törenlerine gitmeyip jürilerde boy gösteren, devlet sponsorluğunda gezip tozan, kitabını bastığı ya da bir rakı sofrasında gözüne kestirdiği kadınları önünde sonunda elde edip sonrasında yok sayan şişkin egolu ve nedense biz kadınlara çok tanıdık gelen bir şair Mikail. “Dergide yayımlayacağı şiir için bir öpücük ya da bir dokunuş. Parlatıp adını duyuracağı şairler için geceler boyu. Adildi. Gözünün güzel ırmağında yıkanmaya erişemeyenlerin yavan dizeleri, içi boş imgeleri yatağına giremezdi.” Bu kez Mikail’in doğada tamamlanan yolculuğu adının anlamını okura sezdiriyor.
Birbirine âşık bazen farklı bazen aynı cinsiyetler, cinsiyetsizler, yüzyılların sürgününü yaşayan çift cinsiyetliler, satirlerin tecavüzüne uğrayan ağaçlar, döl yatağı kurumuşlar, dölünü yok edenler... Doğu ve Batı mitolojisini, Göktanrılardan Sümerlere, Tonyukuk’tan Kabil’e, kadim ve kutsal olanı, gerçeküstü sayılanla gerçek bilineni bir bir yerleştiriyor öykülerine Nazlı Karabıyıkoğlu ve bunları her okumada yeniden keşfedilecek bağlarla düğümlüyor.
Öyküler bir tarafıyla son derece şiirsel bir tarafıyla sert ve güçlü. Cinsel uzuvların, birleşmelerin anlatımı bazen öykünün de ritmiyle fazlasıyla sert olabilirken, bir kız çocuğunun babasına duyduğu sevginin, ölen kocanın ardından duyulan özlemin anlatımındaki duygusallık gözleri yaşartabiliyor. Kanların, kemiklerin, sıvıların, salyaların, döllerin, hatta bazen embriyoların birbirine karıştığı, şiddetin seksten eksik olmadığı, tabuların yok edildiği anlar da var, Adaçayının Renkleri öyküsünde şöylesi satırlarla şiire düşülen yerler de: “Boynuna doğru eğildim. Yakanın içini kokladım. Ben bu gece eve gelmiyorum kokusunu, çocukların okul taksitlerinin kokusunu, babanın portakal bahçesinin kokusunu, karının tırnak arası kokusunu aldım. Hepsinin en altında senin zencefilli limon kokan esansını seçtim. Çok şükür dedim.”
Kitabın en hoş taraflarından biri maalesef sıkça rastladığımız, başkalarının üzerinde tahakküm kurmaya çalışanların öykülerde yer bulması. Bu, İbrahim’de kadın öğrencisini ezen heykel hocasıyken, yukarıda andığım Noli Ma Tangere’de pozisyonuyla kadınları ezen şair Mikail oluyor. Son öykü Şifaaağ’da ise biraz da günümüz edebiyat dünyasının ahvâl-i pür melâlini gözler önüne sererek, yaratıcı yazarlık atölyeleriyle kurulan hiyerarşiyi, genç yazarları ezen eski toprakları hafiften gülümseyerek anlatıyor Nazlı Karabıyıkoğlu. Yolu açık olsun.

Banu Yıldıran Genç

Nazlı Karabıyıkoğlu, Gök Derinin Altında, İthaki Yayınları, Ekim 2017
* Bu yazı Notos'un 67. sayısında yayımlanmıştır.


14 Aralık 2017 Perşembe

Çamurcuk

Bir adam, bir çocuk ve çok zor bir konu
Pedofili üzerine düşünmek de, konuşmak da zor. Hak ve hukuk sözcüklerinin bile anlamsız kalabildiği bir konu. Suçu işleyenin veya cezasını çekenin hakları ise neredeyse konu dışı. Oysa bu düzlemde yapılması gerekenler (hormon tedavisi vs.) Batı ülkelerinde çok uzun yıllardır tartışılıyor.
Bu hususta suçlunun (ya da hasta mı demeli) dünyasına ilk defa Little Children (Todd Field, 2006) filminde yaklaşabilmiştim. Filmin finalinde adı çıkmış bir pedofilin artık hiçbir şey yapmadığı halde mahalle baskısıyla geldiği son nokta unutulur gibi değildi. Yani bu suç bir kere işlendiğinde yarattığı sonuçtan kurtulmak mümkün değil. Pedofili hastalık olarak kabul edilse ve tedavi imkânı olsa da.
Hollandalı adli psikolog Inge Schilperoord’un yazdığı Çamurcuk adlı roman, o filmi akla getiriyor. Pedofili suçlamasıyla cezaevinde yatan ve aleyhine bir kanıt bulunamaması sonucunda salıverilen Jonathan’ın boğucu düşünceleriyle başlıyor roman. Hapisteyken dayak yediği belli olan Jonathan, bir an önce otobüse atlayıp kimseye görünmeden evine gitmenin derdinde. Yaşı, geçmişi, çocukluğu hakkında hiçbir fikrimiz olmayan Jonathan’la ilgili sadece onun düşündükleri var elimizde: “Kendini bildi bileli insanlar ondan hoşlanmazdı. Ama doğa onu olduğu gibi kabul etmişti.”
Şehrin kentsel dönüşüm için boşaltılan bir bölgesinde kalan son birkaç evden biri onun, yaşlı astım hastası annesiyle birlikte yaşadığı, roman boyunca sıkıcı ve boğucu atmosferinin okura bolca betimlendiği bir ev. Dindar annesiyle yaşananlar hakkında hiç konuşmamış, hapiste kendisini ziyarete gelmesini istememiş. Anne de zaten buna hiç karşı çıkmamış. Zaman zaman parmakları arasında ovuşturduğu haçıyla huzur bulmaya çalışan yaşlı kadınla ilgili de pek bir şey öğrenmiyoruz. Aslında Inge Schilperoord bu bilgileri vermeyerek okuru, pedofilinin çocukken uğranan tacizden ya da anne baskısından kaynaklandığı gibi kolaycı yorumlardan uzak tutuyor.
İstenmeyen otun burnunun dibinde bitmesi misali, yıkılan bölgede kalan diğer mahalle sakini, kocasından kaçmış ve sürekli işte olan bir kadınla, hiç ilgilenemediği, bütün gün başıboş gezen küçük kızı Elke. Elke hem yalnız, hem dost canlısı, hem de inatçı bir çocuk. Jonathan cezaevindeyken köpeği Milk’le ilgilenmiş olan kızı evden uzak tutmayı ne Jonathan ne de annesi becerebiliyor.
Romanın ilk yarısı, Jonathan’ın cezaevinde bir terapistten öğrendiği kendini “yanlış” düşüncelerden nasıl uzak tutacağının planlarıyla, yapılan alıştırmalarla ve Elke’nin inatçı tavrına karşın ondan uzak durmayı başarmasıyla, “Evet, bu iş olacak” hissini veriyor.
Jonathan’ın zekâsının normalden düşük oluşu, empati hissinden yoksunluğu cezaevindeki psikologlarca belirlenmiş ve terapiler sırasında kendisine de söylenmiş. Kahramanın evde ve işte yaşadıklarını, dakika dakika hesapladıklarını okudukça takıntılarını da öğreniyoruz. Planlarındaki sapmalar, hayatında olmaması gereken Elke’nin ona geçmişte yaptığı hatayı durmaksızın anımsatması, dengesini bulmaya çalışan Jonathan’ın kısa bir süre sonra tekrar boşluğa düşmesine neden oluyor. Bu arada kalma hali o kadar ustaca verilmiş ki, okudukça, keşke mucizevi bir hap olsa ve tüm bu düşünceleri unutsa diye düşünüyor insan. Çünkü her “kötü” düşünce ardından kendini cezalandırma isteği doğuruyor, tekrar cezaevine düşme korkusuna annesini yalnız bırakma korkusu da eklenince hissedilen ağırlık doğruca okurun da sırtına biniyor.
Kendine engel olamamalar başlayınca alıştırmalar aksıyor, alıştırmalar aksadıkça düşünceler farklılaşıyor ve resmen bir kısır döngü oluşuyor Jonathan’ın yaşamında. Elke’nin kendisine ve aralarındaki dostluğun simgesi olmuş kadife balığı “çamurcuk”a gösterdiği ilgiyi reddetmeyi başarsa da, yalnız kaldığında çocuğu düşünerek yaptığı mastürbasyon sona doğru gidişin ilk belirtileri. “Ellerinde kendi ıslaklığı, daha önce hiç hissetmediği bir çaresizlikle, sırtı duvara dayalı, iki büklüm, gözleri kapalı, çöktüğü yerde uzun süre öylece kaldı. Doğru değildi bu. Tek düşünebildiği buydu. Doğru değil, kesinlikle doğru değildi. Rahatlama egzersizleri, koruyucu faktörler, gerginlik oluşumu alıştırmaları. Hepsini hiç aksatmadan yapmış, bu kadar zaman harcamıştı. Gözlerine dolan yaşların akmasına izin vermeyip gömleğinin koluyla sildi. Umudunu kesme, diye düşündü. Umudunu kesme.”
İnsan pedofilinin istenirse tedavi edilebileceğini düşünmek istiyor, ama adli psikolog olan yazar bile bizi romanın ilk yarısında umutlandırıp sonra hızlı bir dibe vuruş yaşatıyor. Jonathan dürtülerine engel olsa da hayat onu içine almıyor...
Bu zor konuyu bu kadar içeriden ve doğru biçimde yazabilecek cesareti gösterdiği için Inge Schilperoord’u kutlamak gerek. Romanın ilk yarısı fazla kitabi olsa da, ikilemlerin yaşanmaya başlamasıyla edebiyatın gücü kendini gösteriyor.

Banu Yıldıran Genç

Çamurcuk
Inge Schilperoord
çev: Mustafa Özen
Pinhan Yayıncılık  Ağustos 2017, 206 s.
* Bu yazı Express dergisinin 158. sayısında yayımlanmıştır.

8 Aralık 2017 Cuma

Başka Dünyanın Kuşları

Bayan Jane’in ilham verici yaşamı...
Yıllar süren okuma serüveninde insan ister istemez belli coğrafyaları daha çok seviyor. En azından benim için Carson McCullers, Tennessee Williams, Truman Capote ve Flannery O’Connor okuyalı beri bu çok net, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyi edebi açıdan en sevdiğim yerlerden biri. Kafka Yayınevi tarafından yayımlanan Brad Watson’un Başka Dünyanın Kuşları romanı Güney Amerika sevgimi yeniden anımsattı.
Brad Watson da Güney Amerikalı bir yazar, Mississippi’de doğmuş büyümüş, uzun yıllar orada yaşamış, üniversitelerde ders vermiş. Zaten romandaki doğa betimlemelerinden, çiftçilik terimlerinden ve toprak bilgisinden bu coğrafyayı iyi bildiği çok belli oluyor. Daha önce de Mississippi’de Mercury adlı hayali kasabada geçen bir roman yazan Watson, 2016’te yayımlanan bu son romanında köklerine geri dönüyor.
Brad Watson kahramanı Jane Chisolm’u yaratırken büyük teyzesi Mary Ellis’ten ilham almış. Bugün bile tam olarak çaresi bulunmayan bir deformasyonla, ürogenital sinüs anomalisi ve persistent kloak denilen bir bozuklukla dünyaya gelen Jane, yaşamını böyle sürdürmüş gerçek bir insanın, Mary Ellis’in çektiklerini anlamamızı sağlıyor bir yandan. Bedenindeki anomaliye rağmen yaşama sarılıp kendi iç dünyasını zenginleştirmeyi seçen, melankoliye meyletmeden, kendine acımadan, dimdik ve gururlu bir ömür geçiren Jane Chisolm, Güney edebiyatının unutulmayacak karakterlerinden biri oluyor.
Brad Watson romana uzun zamandır okuduğum en ustaca girişle başlıyor. Jane’in nelerden korkmadığını okuyucuya bir bir sayarken aslında onu her şeyiyle bize tanıtıp olayları aktarmaya öyle geçiyor. Bu tekrarlarla kurulmuş girişte Jane’in gücünü ve korkusuzluğunu okuyoruz, Watson’ın bölüm bölüm kurduğu dünyaya nüfuz ettikçe ise karakterin derinliğini anlayacağız.
Jane, annesinin 39 yaşında ona nasıl hamile kaldığını dahi bilmediği bir bebek. Ida üçü yaşayan beş çocuk doğurmuş, üç yaşındayken kaybettiği oğlu ve hemen ardından ölü doğan kızının acısı ağır gelmiş, bu son bebeği daha hamileyken istememiş. “Annesi, doğup da Jane olacak çocuğa hamile olduğunu hamileliğinin ilk aylarında kabul etmemiş, bunun yalancı bir hamilelik olduğunu, vücudunun onunla dalga geçtiğini, şeytana yakışacak bir şaka yaptığını düşünmüştü.” Annesinin şeytanın şakası olduğundan korktuğu çocuğun bozukluğu daha doğar doğmaz kasabanın müşfik doktoru Ed Thomson tarafından fark edilecek, Jane’in ebeveynleri farklı farklı nedenlerle -anne, çocuğa hamile kaldığı gece içtiği afyondan hiçbir şeyin farkında olamayacak denli uyuştuğu, babaysa iki kuruş verip geneleve gitmek yerine uyuyan karısını cinsel isteği doğrultusunda kullandığı için- ömür boyu sürecek vicdan azabına sürükleneceklerdi.
Çok sevgi dolu bir ailede büyümese de babasıyla ilişkisi Jane’in sağlam kişiliğinin oluşmasında temel oluşturur. Çok konuşmayan, duygularını göstermeyen baba Sylvester belki de duyduğu vicdan azabıyla çocuğu nereye gitse yanında götürür, ona ağaçları, bitkileri, hayvanları, doğayı, doğanın döngüsünü açıklar. Küçük yaştan itibaren kakasını tutamadığını fark etmek ve bunun için önlemler almak zorunda kalmak Jane’in çok çabuk olgunlaşmasını sağlar, kendi sorunlarını kendi halledebilen, talepkâr ve sevgi dolu bir çocuktur ta ki dışardaki dünyayla yüzleşmesi gerekene kadar. Küçücük bir kasabanın gizlisi saklısı olmaz, Jane de sorunu bilinmesine ve öğretmenlerin anlayışına rağmen altı yaşında başladığı okulda yaşıtlarıyla baş edemez. Tuvaleti gelmesin diye hiçbir şey yememeye başlaması ve dikkatini toplayamaması kararını çabucak vermesine neden olur. Okuma yazmayı öğrenir ama okula devam etmez. İlk kez olarak bu kararı verdiği gün Jane yaşadıklarıyla okurun burnunu sızlatır. O güçlü, kararlı, inatçı kız daha fazla dayanamamış ve ormana kaçıp içini boşaltana kadar ağlamıştır.
Jane’in ergenliğe girmesi, karşı cinse ilgi duymaya başlaması ve ilk kez âşık olmasıyla dengesi yeniden bozulur. Bu dengeyi tekrardan sağlayan şey babasının koruma duygusuyla her an yanında olması ve doktorunun ondan hiçbir şey saklamadan, büyük bir insan gibi her şeyi açıklamasıdır. Yaşamı boyunca seks yapamayacağını zaten içten içe bilen Jane, bununla da yaşamayı öğrenir, âşık olma duygusunu tatması onun için yeterlidir, bu duyguyu ömrü boyunca anımsayacaktır, bundan sonrası için etrafındaki erkekleri uzak tutması yeterlidir.
Jane roman boyunca hastalığını kaderin sillesi, başının belası, onulmaz derdi olarak görmek yerine hastalığıyla en barışık nasıl yaşayabileceğinin dersini veriyor biz okurlara, hem de hiç öğretmenlik yapmadan. Bu nedenle kitabı okurken onun yerine bazen ben isyan ettiysem de aslında Jane’in ne kadar doğru ve akıllıca yaşadığını kalpten biliyorum. Okurken sık sık aklıma geldi, insanlar saçma sapan kişisel gelişim kitaplarına para harcayacağına, böyle romanlar okusalar, çok daha yararlı olur sanki. Seda Çıngay Mellor’un tertemiz Türkçesiyle Başka Dünyanın Kuşları’nı okumak eminim size de iyi gelecek.

Banu Yıldıran Genç

Başka Dünyanın Kuşları
Brad Watson
çev: Seda Çıngay Mellor

Kafka Kitap, Ekim 2017, 304 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...