15 Nisan 2019 Pazartesi

83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi


Yaşlanınca anlaşılan bazı şeyler...
İnsanın gençken ne kadar iyimser olduğunu ve hayattaki zorluklar hakkında hiçbir fikrinin olmadığını düşünüyorum bir süredir. Arkadaşlarımla beraber kırklı yaşlara adım attığımızdan beri binbir türlü sorunla karşılaşmaya başladık. Bunlardan en önemlisi tabii ki artık yaşlı kategorisine girmeye başlayan anne-babalarımızın birer birer hastalıklarla boğuşmaya başlaması diyebilirim. Son bir iki yıldır anne-babalarımızı kaybettiğimiz yaşlara geldiğimizi düşünüyorum hep, kötü haberler aldıkça... 
Walker’ın ne olduğu, koltuk değneğinin ve bastonun çeşitleri, yetişkin alt bezleri, asansörsüz evlere çıkılamayacağı... bunların hepsi benim için bir iki senelik bilgi. Böyle anlatınca iç karartıyor farkındayım çünkü çocuklar kadar yaşlılara da değer verilmeyen, çocuklar gibi yaşlıların da evlere tıkıldığı, söz haklarının bulunmadığı, sosyal yardım ya da kültürel faaliyet gibi olanakların olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. 
Hendrik Groen’un yazdığı 83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi, huzurevinde kalan bir ihtiyarın bir yılını anlatmaya karar vermesiyle oluşmuş bir roman. Bu arada yazarın adı takma, kim olduğu merak ediliyormuş, kendi adıma yazarın yaşlıları çok iyi tanıyan biri olduğunu söyleyebilirim. 
Hendrik Groen, tam adıyla Hendrikus Gerardus Groen, günlüğünden öğrendiğimiz kadarıyla 5 Eylül 1929 doğumlu bir Hollandalı. Cana yakın, kibar ve yardımsever kişiliğiyle tanınıyor. Romanda çok kısacık bahsedilse de boğularak ölen küçük bir kızı ve kızlarının ölümünden sonra gitgide akıl sağlığını kaybetmiş bir karısı var. Karısı evlerini yaktığından beri kendisi bir huzurevinde karısı ise “tımarhanede” yaşıyor. Bu günlüğe başlamasının sebebi yaşlılardan nefret etmesi ve onların gerçek yüzlerini göstermek istemesi. 
İlk başta tam bir şikâyet fırtınası biçiminde başlayan günlük sonraları huzurevine yeni gelen Eefje ve yeni yeni samimi oldukları Ria ve Antoine sayesinde hem neşeleniyor hem de ölüm fikrinden çok daha uzaklara yelken açıyor. Hendrik’in fikriyle kurulan Biz Henüz Ölmedik Kulübü’yle altı ihtiyar günübirlik turlarla neler neler yapmıyorlar? Golf oynamaktan tutun Uzakdoğu yemeği pişirmeye, tekne gezisine gitmeye kadar pek çok unutulmayacak aktivite... Ve tüm bu turlarda biri tekerlekli sandalyede, biri Alzheimer başlangıcındaki yaşlılara sunulan özel hizmetleri de unutmamak lazım... Tekerlekli sandalyeyle sokağa çıkmanın mümkün olmadığı bir memlekette yaşadığımız için bizim biraz hayal kurmamız gerekiyor.
Bu geziler ve mutlu anlar dışında Hendrik’in günlükte anlattığı huzurevi günleri ise yaşlılığı biz okurlara gerçek yüzüyle gösteren asıl sayfalar. Doğrusu Hendrik’in oldukça aklı başında bir yaşlı olduğunu söyleyebiliriz, kraliyetten nefret eden bir cumhuriyetçi, muhafazakâr veya ırkçı değil, dünyada olup bitene karşı büyük bir merak duyuyor. “Hollanda bir apartheid toplumudur; beyazlar beyazlarla, Türkler Türklerle, yoksullar yoksullarla, beyinsizler beyinsizlerle birlikte yaşarlar.” diye açıkladığı topluma bir ekleme daha yapıyor sonra “Yaşlılar ise yaşlılarla.” Ve bu yaşlıların günler boyu en önemli gündemi akvaryumda ölen balıklar olabiliyor. “Burada herkes akvaryumda bulunan kurabiye hakkında bir görüşe sahip. Ancak Suriye’deki savaş hakkında fikirlerini sorduğunuzda size sanki izafiyet teorisini anlatmalarını istemişsiniz gibi bakıyorlar. Sırtüstü yüzen birkaç balık uzak bir ülkede havaya uçurulan bir otobüs dolusu kadın ve erkekten çok daha kötü.” Kısacası kahramanımız Hendrik Groen hem duyarlı, hem de akıllı bir yaşlı birey. 
Anlattığı bir yılda güzel geçen günlerden başka kalbinin 83 buçuk yaşında heyecanla atmasını sağlayan Eefje’nin ani felci, en yakın arkadaşı Evert’in habire ampute edilen uzuvları, vasiyet edilen ötenazi isteğini bir türlü gerçekleştirememeleri ve bir de kendisinin artık kullanmaya mecbur kaldığı alt bezi var. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil ama Hendrik’in 21 Mart tarihli günlüğüne “Başardım! Baharı yine gördüm!” yazması, hızlı bir biçimde bunayıp çocuklaşan Grietje’nin “Biraz şansın yardımıyla gelecek yıl tekrar Aziz Nikolaos’a inanacağım!” diye sevinmesi hem güldürüyor hem de gençken kıymetini bilmediklerimizi düşündürüp duygulandırıyor. 
Hendrik istediği kadar söylensin Hollanda’da devletin desteğiyle alınabilen engelli scooter’ları, elektrikli bisikletler ve hatta yaşlılar için üretilmiş Canta marka arabalar varmış, hepsini romandan öğrendim. Tüm bu olanaklar yaşlanan anne-babalarımızı da düşününce kitabı okurken sık sık iç geçirmeme sebep oldu.
Kitabın ikincisi de yayımlanmış, umuyorum bir an önce ikinci günlüğü de okuyabiliriz. Bir diğer umudum da ikinci kitabın birinciden daha iyi bir çeviri, editörlük ve tashihle yayımlanması.

Banu Yıldıran Genç

Hendrik Groen
83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi
çev: Erhan Gürer
Can Yayınları 
Temmuz 2018, 371 s. 

*Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

26 Mart 2019 Salı

Hoş Nağme


Sindirmesi zor bir roman
Hoş Nağme son yıllarda okuduğum en rahatsız edici romanlardan biri olabilir. Fas asıllı Fransız yazar Leïla Slimani Amerika’da 2012 yılında yaşanan bir olaydan esinlenmiş. Dadıları tarafından öldürülen Krim kardeşlerin hikâyesinden sadece olayın aynen alınıp tamamen serbest bir çağrışımla mekânın Paris’e dönüştürüldüğü, karakterlerin yeniden kurgulandığı bir roman. Olayın yeterince korkunç olduğunu düşünürsek aslında oldukça zorlu bir işe girişmiş Slimani ve romanı bitirdikten sonra kesinlikle zoru başarmış olduğunu düşünüyorum.
Olay konusunda spoiler verme gibi bir derdim yok çünkü yazar zaten ilk bölümde neredeyse okurun midesine yumruk atarak sondan başlıyor: “Bebek öldü. Birkaç saniye yetti de arttı. Doktor acı çekmediğini söyledi. Onu gri bir ceset torbasının içine koydular ve oyuncakların ortasında duran hareketsiz bedeninin üzerinden fermuarı çektiler. Küçük kız ise kurtarma ekipleri geldiğinde canlıydı hâlâ.”  Bu cümlelerle başlayan romanın ilk bölümü şöyle bitiyor: “Adam öldü. Mila hayatta kalamayacak.”
Evet, yumruklarımızı yediysek anne ve babayı tanımaya başlayabiliriz. Leïla Slimani ustalıklı bir biçimde anne Myriam’ı yavaş yavaş açıyor okura. Avukat olduğunu, çocukları Mila ve Adam’dan sonra işi bıraktığını, ev kadınlığı ve anneliğin yavaş yavaş üstüne bir kabus gibi çökmekte olduğunu öğreniyoruz önce. Hem bebeklerinin büyümesine tanıklık etme, hem kariyerini çöpe atmama isteği, hem içgüdüleri nedeniyle bırakmak istemedikleri, hem toplumsal baskılar nedeniyle vazgeçemedikleri... Bu arada hep çocuklarından bahsettiği için yavaş yavaş uzaklaşan arkadaşlardan, gittikçe daha çok dışarda takılmaya başlayan kocası Paul’den, parklarda mecburen kurulan sıkıcı anne ittifakından da bahsedebiliriz. Modern dünyada çocuğu olan her annenin yaşadığı ve nasıl çözüleceğini bilemediğimiz sorunlar. Ama burada Slimani’nin bize bir sonraki adımda hissettirdiği şey ırkçılık: Myriam’ın etnik kökeninden hiç bahsetmiyor, onu beyaz yakalı bir Parisli olarak betimliyor. Myriam’ın bakıcı aramak için gittiği bir ajansta gayet ters bir biçimde referansları sorulduğunda okur olarak bir şeylerden şüpheleniyoruz. Bu diyalog sonrası Slimani de konuyu yavaşça açıyor, Fas asıllı Myriam’in yaşadığı etnik ayrımcılık sebebiyle bakıcı konusunda daha hassas olduğunu anlıyoruz. Birçok sebepten dolayı kaçak bir dadı istemiyor, aynı din muhabbetine girmemek için Müslüman olmasını da istemiyor ve en sonunda romanda sürekli okuduğumuz Faslı, Filipinli, Endonezyalı bakıcıların aksine mükemmel beyaz bir Fransız dadı bulmayı başarıyor: Louise.
Roman boyunca bakıcıların maruz kaldığı durumlar da hem olay örgüsünde hem de karakter derinliğinde çok önemli rol oynuyor, Myriam’ın arkadaşı Emma, dadı ararken çocuğu varsa bile başka ülkede olmasına dikkat etmesini, öbür türlü “dikkatinin” çok dağınık olacağını söylüyor mesela... Myriam ve Paul, biri etnik kökeni, diğeri 68’li bir ailenin çocuğu olması sebebiyle insan ilişkileri konusunda daha insani tavırlara sahipler ve Louise’le birkaç yıl boyunca gerçekten içten, sevgi ve saygı dolu bir ilişki yürütebiliyorlar.
Oysa yine evinde bakıcıyla yaşamış herkesin bildiği gibi bu ilişkinin bir sonu oluyor. Çocukların büyümesi, şartların ve ihtiyaçların değişmesi ve sineye çekilen şeylerin artık çekilememesi gibi her ilişkinin başına gelen şeyler... İşte Leïla Slimani romanda bu güzel ilişkiyi de bu ilişkinin nasıl değiştiğini de bazı kesitlerle, belli başlı olaylarla aktarıyor. Louise’in hep çile dolu bir yaşam sürmüş olduğunu öğreniyoruz, hamileliğini, kızının kaçıp gitmesini, problemli kocasını ve bıraktığı borçları hep yavaş yavaş açıyor Slimani. 
Louise’in artık kendine ihtiyaç kalmadığını yavaş yavaş hissetmesi, dört bir yandan onu kuşatan ekonomik problemlerin iyice sıkıştırması gibi etkenler var yaşanan trajedide... Bu sene gerçek olayın faili akıl sağlığı yeterli görülerek müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu tip olayları gazetelerde, televizyonda görünce bir bakıp geçiyoruz, “vah vah” diyoruz belki ama hemen unutuyoruz. İşte sanatın gücü o unuttuğumuz yerde devreye giriyor. Leïla Slimani etkilenip de hakkında roman yazmaya karar verdiği bu trajediyi öyle bir boyutlandırıp derinleştiriyor ki unutup geçmek ne kelime, göğsümüzde bir sancıyla yaşamamıza sebep oluyor. Sondan başlayıp tekrar sona yaklaşırken kendi kendimize itirazlarımız, hayır, hayır, dememiz de tabii ki olanları değiştirmiyor. Her şey bittikten, biz kitabı kapadıktan sonra özellikle Myriam ve Louise’i, ana kadın karakterleri anlayabildiğimiz, yargılayamadığımız, taraf tutamadığımız bir arafta buluyoruz kendimizi. Evet ortada bir suç ve suçlu var ama o suça giden yolu da öğrendik.
Leïla Slimani’nin bu başarısının en büyük etkenlerinden biri yarattığı dil. İlk sayfadaki alıntı gibi tüm roman boyunca kısa, sade ve uzak bir dili var yazarın. Romanının konusu bunu çok da mümkün kıldığı halde hiçbir biçimde aşırı duygu, ajitasyon dolu, romantik cümleler kurmuyor, hep koruduğu o mesafe ve soğuk dille bile okurun her karakterle empati kurmasını sağlayabiliyor ki bence romanın en büyük başarılarından biri bu. Çevirmen Aylin Yengin de bu soğuk, duygusuz dili son derece başarıyla yansıtmış. Romanın Türkçe adı için ise aynı şeyi söyleyemeyeceğim, Hoş Nağme, kitabın orijinal adının bire bir çevirisi olsa bile bize hiçbir biçimde romanı yansıtamamış, bambaşka çağrışımlarda bulunan bir tamlama. İngiltere’de Ninni, Amerika’da Mükemmel Dadı adıyla yayımlanan bu roman için keşke bizde de daha güzel bir isim bulunsaydı. 


Banu Yıldıran Genç

Leïla Slimani, Hoş Nağme, çev: Aylin Yengin, Kırmızı Kedi Yayınları, Nisan 2018, 202 s.
* Bu yazı Notos'un 74. sayısında yayımlanmıştır.



10 Mart 2019 Pazar

Sekiz Dağ


Dağlara Dair Bir Romanın Düşündürdükleri
İstanbul’da doğup büyümüş, tüm gençliği Beyoğlu’nda geçmiş biri olarak otuzlu yaşlarımdan itibaren yavaş yavaş bu şehirden nefret etmeye başlayacağımı, hele kırka dayandığımda işe gidip gelme dışında mahallemden çıkmayacağımı, doğaya karışmak hayalleriyle yaşayacağımı hiç tahmin edemezdim. Önceden yazları bir kampta yaşadığımdan bahsetmiştim, döndükten sonra dikkat ettim de orada içimden neredeyse fışkıran yazıları burada yazamıyorum, orada sabahın erken saatinde müthiş bir enerjiyle uyanırken burada sürünerek yataktan çıkıyor ve sıfır enerjiyle dolanıyorum.
Sadece bu gibi belirtiler de değil aslında yaşadıklarım. Ben şehir, hatta apartman çocuğuyum, evimizde yetişen süs bitkilerinden başka pek de bildiğim bir şey yok doğaya dair. Oysa yine son birkaç senedir bu bilgisizliğimden utanıyorum neredeyse, ağaç çeşitlerini, bitki çeşitlerini, böcek çeşitlerini bile öğrenmeye çalışıyorum. Sosyal medyada hayatlarını tam da bu yönde değiştirebilmiş insanları takip ediyor, imreniyor ve yine hayallere sığınıyorum. Yapıp yapamayacağımı hiç bilemiyorum ama toprakla ilgilenmek, toprağa dokunmak, en azından kendi yiyeceklerimi yetiştirmek gibi hayallerim var... Herkes gibi...
İşte böyle bir dönemde okuduğum Sekiz Dağ zaten kafamda var olan soruları daha da derinleştirdi diyebilirim. 1978 doğumlu Paolo Cognetti bu romanıyla 2017 Strega ödülünü kazanmış. Çok yeni olan bu romanı Kafka Kitap geçtiğimiz ay Yelda Gürlek’in başarılı çevirisiyle yayımladı. Yazarın hayatından öğrendiğim kadarıyla otobiyografik izler de taşıyan Sekiz Dağ insan ve doğa üzerine okuduğum en güzel metinlerden biri oluverdi bir anda. Belki on sene önce okumuş olsam böyle hissetmezdim, bir kitabın zamanı, bağlamı ne kadar da önemli. 
Roman aslında bir baba-oğul hikâyesi gibi başlıyor. Anlatıcı mutlu bir ailenin küçük oğlu Piero. Kendini bildi bileli dağlara tatil yapmaya giden bir anne-babası var ve büyüdükçe aslında onların da dağlarda büyüdüğünü, Milano’da bir apartman dairesinde yaşayıp sıkıcı işlerde çalışmanın özellikle de babasını ne kadar mutsuz ettiğini fark ediyor. Ve yine babasına hayran bir küçük oğlan olduğu için onu mutlu etmenin tek yolunun onunla dağa çıkmak, dağları sevmek olduğunu da anlıyor. Ailenin en küçük üyesinin de doğa sevgisini paylaştığı belli olunca yazları geçirmek için bir dağ köyü olan Grana’da eski bir kulübe kiralamaya başlıyorlar. Piero köyde Bruno adında kendi yaşındaki bir çocukla arkadaş oluyor. Bruno romanda neredeyse Piero kadar önemli ve derin bir karakter. Baba-oğul olarak dağlara çıkma denemeleri de burada başlıyor ve babasının gözüne girmek isteyen Piero’da trajikomik bir biçimde dağ tutması olduğu ortaya çıkıyor. Mide bulantısıyla mahvolmuş bir biçimde dağdan inerlerken Piero’yla Bruno’nun arkadaşlığı iyice güçleniyor: “Kramponlarımla durmadan tökezliyor, doğru düzgün yürüyemiyordum. Bruno hemen arkamdaydı ve bir dakika sonra, karlarda çıkardığımız ayak seslerinin üzerinde, onun oha, oha, oha diyen seslenişini duymaya başladım. İnekleri ahıra yönlendirirken çıkardığı sesleri çıkarıyordu. Hey, hey, hey. Oha, oha, oha. Artık ayakta duramadığımdan beni barınağa götürmek için böyle seslenmeye başlamıştı. Onun bu ezgilerine teslim oldum ve bir ritim tutturması için ayaklarımı ona bıraktım, böylece benim bir şey düşünmem gerekmeyecekti.”
Baba-oğul hikâyesi olarak başlayan roman böylelikle bambaşka bir yöne evriliyor ve köyün tek çocuğu çoban Bruno’yla yıllar sürecek bir dostluğun romanı oluyor. Bruno biraz yabani, biraz utangaç, tam bir köy çocuğu. Ortalıkta olmayan inşaat işçisi bir babayla dağlı annenin tek çocuğu. Doğayla ilgili Piero’nun öğrenmesi gereken şeylerin hepsini o zaten biliyor, inekler, keçiler, balıklar, nehirler, yaylalar ve dağlar... Oysa Bruno’nun da tek bir hayali var: Oradan gitmek.
İşte bu romanda aklımdaki soruları derinleştiren kişi aslında Bruno oldu diyebilirim. Piero’nun ailesi tam bir orta sınıf kentli olduğu için Bruno’nun okula gitmemesinden rahatsız oluyor, anne ortaokulu bitirebilmesi için yazları ders çalıştırıyor, hatta lisede Milano’ya yanlarına taşınmasını istiyor. Gerçekleşemeyecek bu plan üzerine Piero büyüdükçe düşünecek, yıllar sonra Uzak Doğu’yu gezdikçe bir karara varacaktır: “Bruno’nun yeteneklerine sahip biri için Nepal’de yapacak çok şey vardı: Biz kitaplardan İngilizce ve aritmetik öğretiyorduk, ama o göçmen çocuklarına belki de toprağı ekip dikmeyi, ahır kurmayı, keçi yetiştirmeyi göstermemiz gerekirdi.” Gerçekten de dünyanın geldiği duruma baktığımızda okulların gittikçe atıl, çocuğun evden gönderildiği yerler hâline geldiğini, zamanın hızına ayak uyduramayan müfredatların insanların gereksinimini karşılamadığını artık anlıyoruz. Bu nedenle de son yıllarda Başka Bir Okul Mümkün ya da evde eğitim gibi çözümler üretiliyor. Akılcılık çağıyla başlayan ve yüzyıllardır süren bu garip anlayışta cahil diye hor görülen köylünün doğaya ve evrene dair bizden katbekat daha bilgili olduğu gerçeği, uyum sağlama becerisi bir yanımızda duruyor, şehirde eğitimli ama doğadan uzaklaşmış, depresyonlu yaşamlarımız bir yanımızda... 
Başta da belirttiğim gibi Sekiz Dağ’ı okuyunca sorularım içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Piero’nun bu düşüncelerinin tam karşısında, onun ve arkadaşlarının kurduğu ekolojik komün hayallerini, Bookchin’den alıntıları dinleyen Bruno’nun köylülere has net gerçekçiliği var: “Çimentosuz evler ayakta durmaz, gübre olmadan otlaklarda ot bile bitmez, ayrıca benzin olmadan kütükleri nasıl keseceğinizi de görmek isterim. Kışın ne yemeyi düşünüyorsunuz, yaşlılar gibi mısır lapası ve patates mi? Buralara sadece siz şehirliler doğa diyorsunuz. Ve bu, kafanızın içinde öylesine soyut bir şey ki, adı bile soyut. Biz burada parmağımızla gösterip adına mesela orman, otlak, dere, kaya filan diyoruz. Bizim kullandığımız, yararlandığımız şeyler bunlar. Kullanmıyor olsaydık, işimize yaramadığı için bir isim de vermezdik.” 
İşte bu kadar net!
Bu cümleleri okuduktan sonra yıllar öncesinden bir görüntü geliyor gözümün önüne... Kampta kullandığım yağları çöpe atmamak için haldır haldır sabun fabrikasına gönderme yolu ararken Balıkesir yörüğü kamp çalışanının hayretle beni izlemesi ve “Döküver toprağa n’olcek?” demesi... Biz şehirlilerin dertleri ve doğayla kurduğu ilişki doğanın tam koynunda yaşayandan o kadar farklı ki...
Ama işte memleketin ve dünyanın yaşanabilirliğinin yok edildiği bugünlere geldik, demek ki köylü netliği de şehirli hayalleri de bir biçimde olmuyor. Bunun yeni bir yolunu bulmamız lazım. Bin bir umutla yola çıktığımız doğaya dönüş yolumuzun hayal kırıklıklarıyla dolu olmaması için, içinde yaşamaya çalıştığımız köylerde bir uzaylı kadar farklı görülmemek için, eşit sınıfsal ilişki kurabilmemiz için, bir yol bulmamız lazım. Dünya insanın ona ettiklerine daha ne kadar dayanır bilmiyorum ama hayallerim de var, çelişkilerim de... Yine de Sekiz Dağ gibi insanın ufkunu açan, sağlam romanlar okumak insana iyi geliyor. Piero ve Bruno’nun birçok engele rağmen bozulmayan dostluğu yaşama olan inancımı artırıyor ve “İyi ki edebiyat var.” diyorum. Yine.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayınlanmıştır.

20 Şubat 2019 Çarşamba

Kuytu


Şaşırmaya hazır olun
Kirk sayfalarında birkaç kez Yüz Kitap’ın öykü kitaplarından bahsetmişliğim var. Yayın hayatına başlayalı dört yılı geçen Yüz Kitap, başarılı çizgisi, Türkiye okurlarına tanıttığı yeni yazarları, kitaplarının ustalıklı çevirisi ve müthiş kapaklarıyla iyi edebiyatı takip eden tüm okurların kütüphanesinde en azından birkaç kitabıyla yer alıyor. Şimdiye dek sadece öykü türündeki kitaplarına geçtiğimiz aydan itibaren romanla da devam etme kararı aldılar ki bu haber hepimizi sevindirdi.
Bu kez on beşinci öykü kitabından, Carys Davies’in Kuytu’sundan bahsetmek istiyorum. Galli yazar okuduğumdan beri etkisinden çıkamadığım öyküler yazmış. Her zaman olduğu gibi yine çok iyi bir yazarla tanışmış oldum. Hemen hemen tüm öykülerde bir kırılma noktası var, bu okuru bazen çok şaşırtan, bazen sadece “Aaa hiç aklıma gelmemişti!” dedirten bir nokta ve Carys Davies bunu duygusal, acıklı, esprili... her biçimde ustaca başarıyor. Bir yazarın alametifarikası varsa eğer, Davies’inki de bu. Okurun kafasında soru işaretleri belirmeye başlamış, “bir gariplik var bu öyküde” derken, pat diye önüne bırakılan o çarpıcı cümle gerçekten öyküyü bambaşka bir boyuta taşıyor.
İlk öykü Sessizlik aslında Davies’in tarzını en çok belli eden öykülerden biri. Davies atmosfer kurma konusunda da çok başarılı, kırılma noktalarının bu denli etkili olmasının bir nedeni de okurun ikinci sayfada bile olsa kendini çoktan o atmosfere kaptırmış olması. Bu öyküde de önce yeni evlendiği kocası Thomas’la Liverpool’dan ıssız bir kasabaya yaşamaya gelmiş olan Susan Boyce anlatılıyor. Susan’ın derme çatma kulübesinde yalnız bir hâlde temizlik yaparken habire onu ziyarete gelen komşusu Henry Fowler’dan duyduğu rahatsızlığı neredeyse biz de hissediyoruz. Kocası yokken çıkıp geliveren bu bekâr komşuyu çaya davet etmek istemezken o soğukta davet etmemesinin de ayıp olacağı düşüncesi ve ikilemi bizi de çileden çıkartıyor. Susan’ın bir derdi olduğunu anlıyoruz, dertleşebileceği bir kadın komşu istemesi, doktora gitmişken konuşmaya karar verip çekinmesi, kasabada kilise ve tabii rahip olmamasından duyduğu eksiklikten hissediyoruz bunu. Ve öykünün ikinci yarısında Tanrı anlatıcı Henry Fowler’ı anlatmaya başlıyor: “Koyun postundan yeleği çatırdadı; söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Oysa buraya gelmeden önce aynanın karşısına geçip yarı çıplak bedenine bakarak bir saat boyunca söyleyeceklerini prova etmiş ve her şey yolunda gitmişti.” Davies’in seçtiği anlatıcılar öykünün o ani değişimine uygun olacak biçimde hiçbir şey belli etmiyor, buradaki Tanrı anlatıcı da alışık olduğumuz her şeyi bilen anlatıcılar gibi değil. Öykü boyunca bize hissettirilen tedirginlik, Susan’ın Henry’den huylanması ve bir de üstüne Henry’nin yarı çıplak bir şeyler söylemeyi prova ettiğini öğrenmemiz... Carys Davies’in ne düşünmemizi istediği belli ve bu beklentiyi ustalıkla ters yüz ediyor. Tabii öykünün sonunu açık etmek istemediğimden daha fazla bir şey söyleyemeyeceğim ama her sözcüğü, her noktalamayı incelikli bir biçimde düşünmüş, anlatıcı ve diyalogları tam da kurduğu öyküye hizmet etmesi için kullanabilmiş bir yazar karşımızdaki. Bu nedenle yazarlık atölyelerinde örnek metin olarak rahatlıkla okutulabilir.
Kitap kraliçenin yalnızlığının anlatıldığı Jübile, Charlotte Brontë’nin hayal kırıklığı dolu bir gününü anlatan Bone, kaybolup giden kocalarını sadece gömebilme ihtimalinin bile nasıl bir duygu olduğunu iliğinize kadar hissettiren Hawk Koyu’ndaki Mucize, muhafazakâr bir kasabada çok ilginç bir cinsiyet değiştirme vakasının anlatıldığı Ceket gibi birçok güzel öyküyle dolu. Fakat ilk öykü Sessizlik’le birlikte beni sarsan toplam üç öykü oldu. Kitabın orijinal adını aldığı öykü Galen Pike’ın Kefareti en etkileyici öykülerden biri, idam edilecek Galen Pike’ın son günlerinde ona destek olmaya giden Yehova şahidi Patience Haig’le iletişimi, ödediği kefareti ve sonu, ölüm cezasının korkutuculuğunu tekrar tekrar anımsatıyor.
Son öykü Creed ise bence en duygusal öyküydü, yine bir gariplik olduğunu hissede hissede okuduğumuz öyküde karısı öldükten sonra Tanrı’ya yüz çevirip inzivaya çekilmiş Creed’in evine gitmeye çalışan köyün müteveffa papazının kızı Ruth’a, yaşadıkları kasabanın kimsesiz hâle gelmesine, Ruth’un evini bir türlü bırakamamasına tanıklık ediyoruz. Ve yine bir cümleyle Carys Davies bizi alt üst ediyor, öykü bambaşka bir yere doğru akmaya başlıyor ve en baştan beri hissettiğimiz garipliğin sonu gözyaşı oluyor. 
Kuytu’yu öykü konusunda kafa yoran, yazan, yazmak isteyen, iyisini arayan herkesin okumasını tavsiye ederim. Yasemin Akbaş’ın ustalıklı çevirisiyle.




Banu Yıldıran Genç

Kuytu, Carys Davies, çev: Yasemin Akbaş
Yüz Yayınları, Kasım 2018, 134 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

4 Şubat 2019 Pazartesi

Bir At Bara Girmiş


Kahkahadan gözyaşına: Bir hesaplaşma
2017 yılında Man Booker Uluslararası Ödülü’nü alan David Grossman’ın yazdığı Bir At Bara Girmiş geçtiğimiz ekim ayında Siren Yayınları tarafından yayımlandı. Roman anlatımı ve anlattıklarıyla o kadar etkili ki “Keşke İsrail edebiyatını daha iyi tanısak.” dedirtiyor.
Uzun bir stand-up gösterisi biçiminde yazılmış bir roman karşımızdaki. Daha ilk cümleyle gösteri başlıyor, biz de içine çekiliyoruz: “İyi akşamlar! İyi akşamlar! Muhteşem Sezariye şehrine iyi akşamlaaaar dilerim!” Sahnede gösterisine başlayan, Dovaleh G. Ortamı, seyirciyi, verilen tepkileri ve Dovaleh’in geçirdiği değişimi bize aktaran anlatıcı ise komedyenin çocukluk arkadaşı Hâkim Avishai Lazar. Birbirini görmeden geçen kırk küsur yıldan sonra bir gün Dovaleh hâkimi arıyor ve bir gece de olsa onu izlemesini, gerekirse notlar almasını ve sonra kendisini arayıp ne gördüğünü anlatmasını rica ediyor. Hâlâ karısını kaybetmenin acısıyla baş etmeye çalışan Avishai ise ne olduğunu sonradan öğreneceğimiz, vicdanını sızlatan bir borç sebebiyle bu ricayı kabul edecek.
İşte romanımız o gece başlıyor, Avishai barda, Dovaleh sahnede. Dovaleh gösterisine başlıyor, bazen anılar, bazen buz gibi Amerikan esprileri derken bambaşka yerlere savrulan monologlar bunun son gösteri olacağına dair emareler taşıyor. Dovaleh içtikçe içiyor, kanser olduğunu söylüyor, seyirciye sataşıyor, bazen kendisine kızıp vuruyor... O nedenle kitabın ilk yarısında hakkında ne düşüneceğini bilemediğimiz, itici bir ana karakter var. Oysa ikinci yarıdan itibaren işin içine anlatıcımızın vicdan azabının sebebi, geçmişin gölgesi karışınca duygularımızla beraber her şey değişiyor. David Grossman ustalıkla dönüştürüyor karakteri, Dovaleh annesinin Nazilerden kurtuluş -belki de hiç kurtulamayış- hikâyesini, babasının dayaklarını, romanın doruk noktasını oluşturan ve Sophie’nin Seçimi’ni anımsatacak denli trajik ilk cenaze törenini anlattıkça o iticilik gidecek, kollarımıza alıp avutmak isteyeceğimiz çelimsiz, hasta Dovaleh kalacak geriye.
“... birkaç ilmekte bir duruyor, kendinden geçmişçesine dalıp gidiyor, boşluğa bakıyor, ne elindekini ne beni görüyor gözü. Böyle yaptığında ne düşünüyordu acaba? (...) Varlıklı bir aileden geliyordu, babamdan duymuştum bunu. Çok başarılı bir öğrenciymiş, piyano çalıyormuş, güya resital verecek düzeydeymiş, ama sonra o iş lafta kaldı ve yirmi yaşında Holokost’tan mezun oldu, savaşın altı ayını tek bir vagonun içinde geçirmişti, bunu anlattım zaten size. Polonyalı üç makinist, aynı güzergâhta gidip gelen bir trenin kompartımanında, tam altı ay boyunca saklamış onu. Anneme nöbetleşe göz kulak olmuşlar...”
Roman hem yavaş başlayıp gittikçe hızlanan kurgusu, hem koca bir stand-up gösterisini içeren anlatımı, hem karakterlerinin derinliğiyle kaçırılmaması gereken türden. Aylin Ülçer’in müthiş çevirisinin katkısını da eklemeliyim. Ayrıca mutlaka belirtmek istediğim bir şey var: “Ofansif mizah nedir, kim kime yapabilir?” sorularının cevabını bulabileceğiniz bir roman Bir At Bara Girmiş. Sosyal medya ve popülerlik meselesiyle iyice dikkati çeken bu konuda kafası karışık olanlara bir ders niteliğinde. “Bir dakika, yeni yerleşimlerden mi geldiniz? İyi de siz buradaysanız Arapları dövecek kim kaldı oralarda? Şaka şaka! Dalga geçiyorum, biliyorsunuz değil mi? Buyurun, tazminatlarınızı hemen kapın.” Bu cümleleri yazmış Grossman’ın oğlunu İsrail devletinin zorunlu askerliği sırasında kaybetmiş olduğu bilgisini de, hiç ama hiç unutmayalım.

Banu Yıldıran Genç

David Grossman, Bir At Bara Girmiş, çev. Aylin Ülçer, Siren Yayınları

* Bu yazı Express dergisinin 167. sayısında yayımlanmıştır.

21 Ocak 2019 Pazartesi

Son Tiryaki


Yerli bilimkurgu nasıl olur? 
Metis Yayınları’nın 90’lı yıllarda en önemli serilerinden biri Metis Bilimkurgu’ydu. Yıllarca kötü ve özensiz, hatta bazen eksik çevrilmiş bilimkurgu klasiklerinin bazılarını yeniden, hiç çevrilmemişleri ise bildiğimiz Metis özeniyle ilk kez yayımlıyordu. 1996 yılında yayımlanan Son Tiryaki, bu serideki tek yerli bilimkurguydu. Aslında yazıya belki de miş’li geçmiş zaman ekiyle başlamalıydım çünkü o yıllarda hemen ilerideki Küçükparmakkapı Sokak’ta başka bir yayınevinde  çalışırken, işte ergen ukalalığı mı demeli bilmiyorum, bilimkurguya hiç yüz vermiyor, burun kıvırıyordum, bu nedenle bu seriyi tabii ki biliyordum, hatta kitabevinde satıyordum ama başka bir ilgim yoktu. 
Tabii ki hayat büyük konuşmamak gerektiğini, zevklerin hiç durmadan değiştiğini öğreten bir büyük öğretmen. Yıllar içinde tahmin edilebileceği üzere bilimkurgu okumaya başladım ama yine de Müfit Özdeş’i okumak bu yeniden basıma kısmetmiş.
Müfit Özdeş aslında bu öyküleri Bülent Somay’ın ısrarıyla göz önüne çıkarmış ki Somay’a da bu isabetli ısrarı için teşekkür etmek gerekir. 2000’ler sonrası sık sık yerli bilimkurgu okuduysak da Özdeş’in öyküleri “gerçekten ‘yerli’ bilimkurgu nasıl yazılır”ın cevabı olmuş sanki. Yeni kuşak okurlar cep telefonunun zenginler tarafından yeni yeni kullanılmaya başlandığı, metronun olmadığı, Matrix’in bile vizyona girmediği yıllardan bahsettiğimizi bilirlerse öykülerin hayal gücü zenginliğini daha net anlayacaklar. Müfit Özdeş hem iyi bir bilimkurgu okuru hem de yazarı olmanın hakkını veriyor. Öngörülerinde son derece isabetli ve okura sık sık “vay be” dedirtiyor. 1996’daki ilk baskıda on beş öykü varmış, yeni basıma sekiz öykü eklemiş Müfit Özdeş, böylelikle son derece özgün ve bizden yirmi üç öykü okuyoruz Son Tiryaki’de.  

Daha ilk öykünün ilk paragrafındaki yemek sahnesi “özgün ve bizden” derken neden bahsettiğimi anlatır nitelikte. İki Kısa Bir Uzun’da kahramanımız Yalçın tepsisine tavuk tandır, pilav üstü az kuru, lahana sarma, çoban salata, ayran ve kadayıf alıp hepsine yumulur, ellerinden yağları aka aka yer ve içinden o halde kimseyle karşılaşmamayı umarken hop diye masasına yıllardır görmediği platonik aşkı Sema oturuyor. Sema’nın dayısından kalma bir garip icat var, Sema bu icadı Yalçın’a ve tabii bize, zaman zaman çizimlerle, torus’tan, Möbius şeridinden, Klein şişesinden bahislerle açıklıyor. Boyutlar arası yolculuğu amaçlayan ama dayının ömrü vefa etmediğinden başarılı olamayan bu icat aslında öykünün önemli bir parçası ama kahramanımız Yalçın tüm erkekliği ve “yerliliğiyle” bence her şeyin önüne geçip öyküye damgasını vurmuş. Yalçın’ın içinden çıkan kıskanç canavar ve en olmadık yerlerde ettiği iğrenç laflar hem durumun absürtlüğüne hem de aslında memleket erkekleri dolayısıyla hiç şaşırmayacağımız bu öyküye Aziz Nesin mizahı katıyor.
Mizah demişken bunun en güzel örneklerinden biri kitapta yer alan masallardan Peri Kızı Nurcihan’da veriliyor. Seçilen kişilerin -bin bir heves Nurcihan, babası yaprak hışırdatıcı ustası Mehmet Sadullah Efendi, seccadesine atlayıp uçan Aysel Sultan- acayipliği zaten ilk dikkatimizi çeken unsur. Hele Nurcihan’ın gönül verdiği, önce 40 gün 40 geceyi peri kızlarıyla, sonraki 40 gün 40 geceyi ise Fettah Çavuş’un muhafız kıtasıyla geçirip de ancak peri oğlana dönüşebilen âdem oğlu Ahmet, en komik ve dengesiz (belki de âdem oğlu olması dolayısıyla) karakter. Aynı masalda Nurcihan’ın havvâ kızı olup da yaptıkları -dünya güzeli olması, romancı, şarkıcı, politikacılığa el atması, cumhurbaşkanı olup rakibi genelkurmay başkanını kendine âşık etmesi, BM Genel Kurulunda anadan üryan soyunup dünyayı barış içindeki tek bir devlette birleştirmesi- bu mizahi masalın aslında ciddi mesajlar da taşıdığının göstergesi.
Kitabın son iki öyküsü bence en unutulmayacak öyküler olmuş. Kitaba da adını veren Son Tiryaki müthiş bir gelecek öngörüsü. Ne zamanda geçtiğini bilmediğimiz öyküde insanların meslekleri altı yaşındayken bilgisayar tarafından atanıyor, tüm dünya sağlıkla kafayı bozmuş durumda, dünyaya uyum sağlayamayanlar başka gezegenlere göç edebiliyor. Kahramanımız Selim de bilgisayarın ona verdiği meslekle, bir ozan. Doğru düzgün şiir yazamasa da mesleğini sorgulamıyor, evlenmiş, bir oğlu var, Bulut. Fakat bir baba olarak duygusal dengesizlikleri sebebiyle çocuğunu görmesi yasaklanıyor, aynı şekilde vakti zamanında evlenmesi için de Adalet Bakanlığından zor izin çıkmış, yine duygusal sebepler... Devletin gözden çıkarmak istediği bir anti sosyal olan Selim’in başka bir gezegene gitme izni de hemencecik çıkıyor, çünkü Selim dünyada sigara içen son tiryakilerden biri. Öykünün başından itibaren devlet dairelerinde, taksilerde sigara kokusu yüzünden yaşadığı aşağılanmayı okuduğumuz Selim o günlere nasıl gelindiğini anımsıyor: “O yıl sokaklarda ve parklarda sigara yasaklanmış, tiryakilere tuvaletin hemen yanında bir iki karanlık masa ayıran son birkaç lokanta da bu geleneksel uygulamaya son vermişti. Sigara satışı karneye bağlanmış, karaborsacılara verilen cezalar eroin kaçakçılarına verilenlerle aynı düzeye çıkarılmıştı. Tütün fiyatlarına akıl almaz vergiler bindirilmişti. Öyle ki, iki karton sigara parasına neredeyse ufak bir elektromobil alınabilirdi. İnsanlar TV dizilerindeki kötü adamları, sigarasından bilir olmuşlardı. Bir süre sonra böyle sahneler de müstehcen diye yasaklanacak, kötüler sanki bir sigara yakacakmış gibi elini cebe atmasından tanıtanacaktı.” Selim ise dünyada inatla içmeye devam ettiği sigarasını Rousseau gezegeninde -biraz da oranın tütününü beğenmediği için- yavaş yavaş bırakacak. Bu kararı şöyle de ifade edebiliriz: “Toplum refahına ve kamu yararına herkesin secde ettiği günümüz toplumunda, insanın tek başına karar verme ve acı çekme hakkını yücelten çağdışı bir evren köşesi” Rousseau’da bu başkaldırısına gerek görmeyecekti.
Müfit Özdeş’in daha sigaralar ve içkiler ve hatta Hababam Sınıfı’ndaki en masum küfürler bile sansürlenmeden önce yazmış olduğu bu öykü, öngörüsüne hayran olmamı sağladı. Toplum sağlığı kavramının iktidarlarca nerelere çekilebildiğini gördüğümüz bugünlerde bence sigara içsin içmesin herkesin okuması gereken bir öykü Son Tiryaki.
Son öykü Yeraltı İnsanları ise insanların işinin, seksinin, uykusunun Ana adı verilen bir bilgisayar tarafından düzenlenip sistemce denetlendiği bir geleceği anlatıyor. Bu kez değişik ve huzursuz rüyalar gören ve bu rüyaları yüzünden sistemde uyarı veren aykırı kahramanımız, Osman 382201. Sistem uyarısıyla iki güvenlik görevlisi tarafından emniyet müdürlüğüne çağrılan -bazı şeyler hiç değişmiyor- ve psişik manipülatörle görüşmesi gereken Osman’a aynı zamanda tarih ve coğrafya dersi de verilmesi gerekiyor. Bugünden binlerce yıl sonra olsa bile insanın yaşadıklarını bilmesi, dünyayı nasıl mahvettiğini görmesi ve ders çıkarması şart. “Engin ufukları, dantel bulutları olan masmavi bir gezegendi dünya. Rüzgârı bir sevgilinin nefesi gibi ılık ve sevecendi. Denizi utangaç okşamalarla yaltaklanırdı anakaraya. Her yerinden hayat fışkırırdı. Otlar, ağaçlar, balıklar, kuşlar... Sonra insanoğlu gelmişti. Gözü karaydı. Vahşi ve uygar, çirkin ve güzeldi. Gururluydu. Otlaklara, ormanlara, yerin altındaki minerallere ve uzayın derinliklerine el atmış, İstanbul’u ve daha nice megakentleri kurmuştu. Ama şimdi yeryüzü, Dante’nin cehenneminden farksızdı. (...) Ne yazık ki antikçağda megakentleri ve ülkeleri anabilgisayarlar değil, tuhaf tuhaf görüşleri olan insanlar yönetiyordu. Bunlar, sıradan insanlarda ve bilgisayarlarda bile bulunan lojistik devrelerden yoksundular. Üç beş yıl sonrasını düşünemezlerdi. Nükleer enerjiye, yenilenebilir kaynaklara yönelselerdi ya! Hayır, öyle yapmadılar! Ucuz fosil diye yakıtları tüketerek pisliğini ha babam havaya saçtılar.”  İşte böylelikle insanlık arada işe gidip, sanatsal faaliyetlerde bulunup, hep mutlu olan, bolca sevişen, dolap gibi odalarda uyuyan -Japonya’da aynen böyle bir otelin varlığı tedirginlikle aklıma geliyor-, arada dengesi bozulsa da Ana tarafından tespit edilip düzeltilen bir forma dönüşüyor. 
Bilimkurgu kitapları genelde sinirimi bozar, dünyanın gidişatı, anlatılanların gerçekleşme ihtimali, genellikle karanlık bir distopya biçiminde çizilen gelecek, savaşlar... gözümü korkutur. Ama Müfit Özdeş’in öyküleri bana bu etkiyi yapmadı. Şu an, şu zamanda, dünyada o kadar seçeneksiz bir çıkmazda görüyorum ki kendimi ne yalan söyleyeyim Rousseau gibi bir gezegen de bilgisayarlar tarafından denetlendiğim ama mutlu olduğum bir gelecek de bana oldukça makul geliyor.
Yirmi iki yıl aradan sonra hem de daha zengin bir biçimde okurlarıyla buluşan Son Tiryaki, umarım çok okunup daha nice baskılar yaparak bilimkurgunun bize has rengini hep hatırlatır.

Banu Yıldıran Genç

Son Tiryaki
Müfit Özdeş
Metis Yayıncılık, Kasım 2018, 221 s.


*Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

6 Ocak 2019 Pazar

Kendine Tapan Kadın


Hırsında kaybolan bir kadın: Sârâ
Suat Derviş benim kuşağımdakiler için kitaplarını son beş yıldır bulabildiğimiz, adını pek de duymadığımız bir yazar. Bunun nasıl bir devlet politikası olduğunu, sol siyasetten gelmiş, kadınlara dair söyleyecek sözü olan güçlü bir kadının nasıl yok sayılabildiğini, biyografisinden, anılarından okuyabilir; yıllardır bir parçası olduğum Milli Eğitim’de müfredata dahi alınmadığını yaşayarak öğrenebiliriz.
İthaki Yayınları ulaşabildiği tüm Suat Derviş eserlerini özenli bir çalışma ve editörlükle yayımlamaya başlayalı epey oldu. Bu sayede Suat Derviş külliyatı sanırım Ekim 2018 itibariyle on dört esere ulaştı. Ulaşılabilen tüm Suat Derviş eserleri diyorum çünkü biyografisinde de okuduğumuz üzere kendisi bile romanlarının sayısını şaşırmış durumda. Zorlu bir hayatı olan yazar yaşayabilmek için yazmak, hep yazmak zorunda. Gazetelerde, dergilerde yapılan tefrikalar, o hıza yetişmek, okurun ilgisini çekebilmek ama bir yandan kendisine dert ettiği şeylerden de bahsetmek Suat Derviş’in edebi hayatının bir özeti niteliğinde.
Serdar Soydan gerek araştırmacılığı, yayıma hazırlayışı, gerekse hazırladığı kronolojik biyografisiyle bu başarının en önemli isimlerinden biri, yine Ayla Duru da yayım sorumlusu olarak Suat Derviş eserleri için özel bir çaba harcıyor. İşte geçtiğimiz ay bu iki isim dört Suat Derviş eserini birden kitap fuarına yetiştirdiler. Ben öncelikle 1947’de Gece Postası gazetesinde tefrika edildikten sonra ilk kez kitaplaştırılan Kendine Tapan Kadın’ı okumayı seçtim.
Suat Derviş yazarlığını ikiye ayırıyor, gazetecilik yapmaya başladıktan sonra toplumcu gerçekçi bir çizgiye kaydığından önceki gotik sayılabilecek eserlerini “oyuncak bebekler” diye nitelendirerek birazcık küçümsüyor. İşte Kendine Tapan Kadın da bu nedenle Kara Kitap’tan, Bir Kış Gecesi’nden farklı, aşkı merkeze alırken arka planda tüm gerçekçiliğiyle sınıfsal farkı, eşitsizliği sorguluyor.
Oldukça hacimli bir roman Kendine Tapan Kadın. Fakirliğe ve sınıf atlamak isteyen hırslı karakterine yer açmak isterken farklı okurları da göz önünde bulundurması gerektiğinden aşk, tutku, cinsellik, hatta yer yer Beyaz Dizi tarzı romanları anımsatan betimlemelere yer vermiş. Yine zamana karşı yarışarak yazıldığından bazen fazlaca tekrarlı, bazen cümle düşüklüğüne, anlatım bozukluklarına rastlanıyor. Ama bunların hiçbiri bugün Suat Derviş’e ya da romanlarına gölge düşürmüyor. 
Roman Vahdet ve Nazan’ın Suadiye’da bir otelde dans etmeleriyle başlıyor. Romanda kendine tapan iki karakterimiz var, bunlardan biri Vahdet. Son on yılda “ıssız adam” diye bilinen bir tipleme var hayatımızda, işte Vahdet o. Orta yaşlara yaklaşmış, Sorbonne mezunu, arada dergilere felsefe yazıları yazan ve bu sayede çok saygı gören, çapkın, zengin, aslında herkesin isteyeceği hayatı süren bir kişi Vahdet. Neredeyse en uzun ilişkisini Nazan’la yaşadığını birkaç kere tekrarlıyor, uzun dediğimiz ise altı ay. Kendisiyle neredeyse gurur duyarak kadınları üzdüğünü ve bu sayede kaçtıklarını düşünüyor. Nazan ise romanın en etkisiz kişisi diyebilirim, Suat Derviş bu romanında her ne kadar Nazan’ın tarafındaysa da olmuyor, romanın “kötü” kişisi Sârâ, Türk filmlerinde hayran olduğumuz Neriman Köksal misali devleşiyor ve unutulmaz bir karakter haline geliyor.
Nazan’ın ne kadar pasif bir karakter olduğunu hayatından da öğrenebiliyoruz, lisede âşık olduğu orta yaşlı edebiyat öğretmeniyle evlenmiş -ortada bariz bir istismar durumu var ama çağın gereği diyelim-, kocasının daha bir yıllık evliyken hayatını kaybetmesiyle ortada kalakalmış, vefat eden zengin bir amcadan kalan parayla çalışmadan, hatta herhangi bir şey yapmadan, Şişli’de hizmetçisiyle bir apartmanda yaşayan bir kadın. Hayatında ikinci kez âşık oluyor ama maalesef bu kez -de- yanlış birine. Vahdet’in karakterini anlamamız için daha ilk bölümde Nazan’ı kırmak, ağlatmak sonra da oturup izlemek amacıyla söylediği cümlelerden örnek vermek yeterli olacaktır: “‘Bu kadar güzel ve harikulade güzel olduğun halde neden kendini bana sevdiremediğini, neden sana çılgınca âşık olamadığımı düşündüm.’ (...) ‘Seni benden ayrılman ve beni artık rahat bırakman için az mı kırdım? Fakat sen bir türlü beni anlamak ve bana darılmak istemiyorsun.’”
Vahdet ve Nazan’ın dans ettiği otelin balo salonunda İstanbul sosyetesinin konuştuğu büyük bir düğün var, meşhur et tüccarı Nurullah Yurdakul ve Etyemezli fakir Sârâ’nın (müthiş bir tezat yaratmış burada Derviş) muhteşem düğünü.
Suat Derviş Tanrı anlatıcı kullanıyorsa da romanda her karaktere uzun uzun kendi hayatını, geçmişini ben diliyle anlatma fırsatı tanıyor. Bu nedenle romanın diğer “kendine tapan” kişisi Sârâ’nın çocukluğundan itibaren yaşamını, ne istediğini kendi bakış açısından öğrenme fırsatımız oluyor. Sârâ müthiş güzel ama hırslı ve duygusuz bir karakter olarak çiziliyor.
Sârâ çocukluğundan itibaren fakir ana babasından utanan, bir biçimde sınıf atlamak isteyen değişik biri. Okulda bile kendinden iyi durumda olanlara hasetlenmesinden eğitimini yarıda bırakmış, güzelliğinin farkında ve bunu “akıllıca” kullanmaya çalışıyor. “Sen kimseyi sevmez misin?” sorusuna verdiği cevap aslında onu en net tanıdığımız yerlerden biri: “‘Kimi seveyim? Annemle babamı mı? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya! Ve eminim, onlar da beni hiç an düşünmeden -çünkü tanımazlardı- beni hiç özlemeden dünyaya getirdiler. Bunun için onları sevmek için en ufak bir sebep bulamıyorum.’” 
Kimseye duygusal yakınlık duymayan Sârâ’nın her hareketi, Demir’le ilişkisi, evliliği, amaçladığı yere kavuşmak içindir. Doğru adım atması önemlidir. Birlikte sinema dergilerine baktığı, Beyoğlu vitrinlerini seyrettiği arkadaşı Gülsüm mahalleden kaçmış ve kendini daha rezil bir durumda bulmuştur. Füruzan’ın Benim Sinemalarım’ını anımsatan bu bölümde arkadaşını Yüksekkaldırım’da polis eşliğinde hastaneye götürülürken gören Sârâ, planlarını bu yanlışa düşmemek üzerine yapar. 
Sonuç olarak roman ilerledikçe bize ıssız adam Vahdet ve üzdüğü Nazan, istediği zenginliğe kavuşan Sârâ ve üzdüğü Demir ve Suat Derviş’in her fırsatta neredeyse hakaretamiz bir biçimde betimlediği -ayı, öküz, deniz canavarı, goril, benzetildiği hayvanlardan bazıları- Nurullah Bey kalıyor. 
Suat Derviş’in incelikle kurduğu romanda kimin tarafında olduğu çok belli; savaşta belirsiz bir biçimde para kazanan et tüccarı Nurullah, narsistik kişilik bozukluğundan mustarip Vahdet ve duygusuz, soğuk, tek derdi para olan görmemiş Sârâ, empati kurmamız istenmeyen kişiler. Derviş’in gözdeleri sabır timsali Nazan ve toy âşık Demir ise romanın kazananı olacak, önceki zayıf kişiliklerinden, mağdur olmaktan kurtulacaklar.
Romanın sonunda yalısında verdiği davette kimseyle konuşacak bir şey bulamayan, genel kültürü, genel bilgisi, eğitimi buna müsaade etmeyen Sârâ, hiçbir zaman tam anlamıyla sınıf atlayamayacağını idrak ettiği an, okurun unutamayacağı karakterler arasına giriyor. Ne yazık ki içindeki boşluk hiç dolmayacak, her tarafına takıp takıştırdığı mücevherlerine, günde beş kere değiştirdiği kıyafetlerine rağmen hep Etyemezli Sârâ olarak kalacak.
Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın’da üst sınıfa dair bir roman yazmışsa da bence en çok alt sınıfları anlattığı yerlerde yazar olarak devleşiyor. Sârâ’nın annesi Mahmure Hanım’ın yemek yaptığı, kedi beslediği, kızına yaranabilmek için didinmesinin betimlendiği bölümler olsun, babası Bay Mahmut’un bir şişe rakı uğruna yaptıklarının aktarılışı olsun, Demir’in Sârâ’yı unutmak için sık sık gittiği Beyoğlu genelevlerinde fahişelerin söyledikleri olsun, hem daha canlı, hem daha gerçek... Zaten Fosforlu Cevriye’den argoyu ve sokak dilini mükemmel kullandığını bildiğimiz Derviş, bu romanda da bence Etyemez’de ve Beyoğlu’nun arka sokaklarında parlıyor.


Banu Yıldıran Genç

Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın, İthaki Yayınları, Ekim 2018, 361 s.
* Bu yazı Notos'un 73. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...