3 Ekim 2018 Çarşamba

Çerçeve ve Geçiş


Anlatanlar ve dinleyenler
Son on iki yılımın yaz aylarını bir kampta geçiriyorum. Bilenler vardır belki, kamplarda bayağı hiyerarşik bir yapı bulunur. Tüm sezon kalan karavancılar, üç beş günlüğüne gelen karavancılardan ve pek tabii ki çadırcılardan daha üst konumdadır. Yerleri ya sabitlenmiştir ya da denize yakındır. Kampın sahiplerinden sonra onların lafı sorulur, park edene, toz kaldırana, gelene geçene laf etme hakları her zaman bakîdir. 
Tabii ki sözü edilen ağır topların çoğu emeklidir, neyse ki kampımızdaki emekliler asker, polis filan değil, genellikle tiyatrocu, eczacı gibi daha rahat mesleklerin erbabı. Ben hasbelkader karavan hayalimi yirmilerimin sonlarında gerçekleştirebildiğim ve öğretmenlik sebebiyle iki ay tatil yapabildiğim için bu toplululuğa bir anda karıştım. Biraz sessizliğim, hiçbir şeye karışmayışım biraz da oğlumun o dönemki tatlılığı ve herkesin torun hasreti çekmesi sebebiyle birkaç haftalık bir test süresinden sonra sınıfı geçip kalıcı yerimi aldım.
İşte on ay hasret çektiğim, sayelerinde başka hiçbir yere gitmek istemediğim komşuluğumuz böyle doğdu. Kitap okuyorsam kimsenin yanaşmadığı ama yardıma ihtiyacım varsa herkesin koşuşturduğu pek de alışkın olmadığımız bir topluluk aslında. Sınırlara saygılı olmak toplumca pek de becerebildiğimiz bir davranış değil, ben bunu ilk kez burada yaşadım diyebilirim. Yine de tabii herkese aynı mesafede olduğum için incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden birbiriyle didişen komşularımı ayrı ayrı dinlemem gerekebiliyor. 
Bu küçük dertlerin dışında en büyük sohbetlerimizi aslında on ay boyunca yaşananlar oluşturuyor. Kaybettiğimiz komşular, kaybedilen ana-babalar, evlenen ve artık boşanan çocuklar başlıca konular. Geçirdiğimiz iki aya sığdırıyoruz bu on ayı, tabii laf lafı açıyor çocukluktan bugünlere bambaşka şeyler de konuşuluyor. İyi bir dinleyici olduğumu söylüyorlar, bazen göz ucuyla saate ya da hasretle kitabıma baksam da bu sohbetlerden pek çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. 
Geçtiğimiz hafta peşpeşe okuduğum iki roman işte bana dinleyici olmanın önemini anımsattı aslında. Rachel Cusk’un Çerçeve ve Geçiş adlı romanları kısacık ama yepyeni. Her iki romanda da ana karakter Faye adındaki yazar. Yine her iki romanda da Faye kocasından yeni boşanmış, Londra’ya yeni taşınmış olduğundan bahsediyor. Çerçeve daha sonraki bir zaman dilimini anlatıyor gibi dursa da aslında her iki roman da aynı izleri taşıyor. İki romandan birinin ana karakteri başkası da olabilirdi hiç fark etmez, zaten romana yepyeni dememin sebebi de bu. Faye’in yaşamının romana herhangi bir katkısı yok. Çerçeve’de Faye’in dinledikleri, Atina’ya yaratıcı yazarlık dersi vermeye giderken havaalanından önce buluştuğu zengin işadamıyla başlayıp uçak komşusuyla ve kaldığı sürece tanıştığı insanlarla sürüyor. Romanın merkezinde bir olay yok, mekân Faye’in birileriyle buluşup onları dinlediği yerler, zamanın anlatıya hiçbir katkısı yok. Faye kayıt tuşuna basılmış bir cihaz gibi dinliyor, olabildiğince az yorum yapıyor ve bizlere aktarıyor.
Geçiş’te ise Faye’in şehir dışında yaşadığı evden ayrılıp Londra’ya taşınma süreci var ama burada da tamirat süresince babalarıyla yaşamaya gitmiş çocuklar olsun, Faye’in yaşadığı zorluklar olsun birer ayrıntı. Bu kez Faye’in yeni tanıştıklarından çok eski arkadaşlarının anlattıklarını dinliyoruz. Aslında her iki roman da birer sözlü tarih çalışması gibi derinlikli, sadece olaylardan çok duygulara, politik tarihten çok aile ilişkilerine odaklanılmış.
Rachel Cusk bu anlatım biçimini bulmak için epey kafa yormuş, anlatıcının Tanrısal hâkimiyetini silip atan, merkezden olayı çıkaran, son derece incelikli hikâyelerle örülmüş bu romanlarda daha önce anılarını yazan Cusk’ın kendi yaşamından ilham aldığı besbelli ama Faye’in yaşadıkları da zaten hiçbir biçimde kurguya etki etmiyor. Çatışmasız, kahramansız bu romanlar o denli etkiledi ki beni, ince sayılabilecek, 150 sayfalık bu kitaplara anlatılanların ağırlığı sebebiyle sık sık ara verdim. Anlatan herkesin yaşamında bir trajedi var, Faye’in saçlarını boyayan kuaförün artık dışarı çıkmayı kesmesi bile öylesine detaylı aktarılıyor ki o karar yüreğime oturmuş gibi hissediyorum.
Faye’in çocuklara ve çocukluklara dair dinledikleri genellikle en yaralayıcı hikâyeler, ünlü bir yazarın dayakla geçen çocukluğunu anlatırken ettiği şu sözler gibi: “Ana babaların, çocuklarına, kimse görmüyormuş gibi davranmaları çok tuhaf” dedi. “Çocuk onların bir uzantısıymış gibi davranıyorlar: Çocukla konuştuklarında kendileriyle konuşuyorlar; çocuktan nefret ettiklerinde nefret ettikleri kendileri.” 
Faye romanlarda tarafsız dinleyiciyi temsil etse de anlatanı anlatmaya teşvik edici cümleler kuruyor ve merakı ve ilgisiyle anlatıcı-dinleyici ilişkisini farklı bir boyuta taşıyor. Kurulan o bağ sayesinde insanın bir yabancıya ya da yıllardır görmediği birine açmayacağını düşündüğümüz hayatlara konuk oluyoruz. Rachel Cusk’ın bu diyalogları tipik soru cevap biçiminde değil, mekâna, etrafındakilerin hareketlerine yedirerek vermesi ise romanların üzerlerinde çok çalışılmış metinler olduğunun kanıtı sanki.
“Birgid’e içinde hâlâ o gerçekdışılık hissinin olup olmadığını ve bu hissi ilk başta neden hissettiği hakkında ne düşündüğünü sordum. Ella dönmüş yanımızda oturuyordu, ardından Birgid’in kucağına süzüldü ve başını onun göğsüne dayayıp başparmağını emmeye başladı. Birgid dalgın dalgın onun siyah saçlarını okşarken o tuhaf gözlerini kaldırdı ve gözleri benim gözlerimle buluştu. 
‘Bu soruları sormanız hoşuma gidiyor,’ dedi, ‘ama bunları neden öğrenmek istediğinizi anlamıyorum.’”
İki romanda da dinleme fırsatı bulamadığımız, belki de en az tanıdığımız Faye’i -ki aslında Faye’i kimse tanımıyor çünkü en yakın arkadaşları bile romanların farklı yerlerinde boşanmasına ne kadar şaşırdıklarını yineliyor- umuyorum üçlemenin son romanı olan Kudos’da uzun uzun dinleriz. Çerçeve üçlemesi farklılığı, yeniliği, diliyle okunmayı hak ediyor. Çevirmen Lâle Akalın da bu dilin uzaklığını, tedirginliğini ustalıkla vermiş.

...

İşte romanları bitirdiğimde, dinlediğimi varsaydığım bu hikâyelerin ardından bir de baktım karşı komşum -belli ki uyuyamamış- bir şeyler anlatmaya geliyor. Bir tanıdığının tanıdığının ikizlerinden biri şimdilerde moda olan, tüm yüzü kaplayan deniz maskesiyle iskeleden atlayıp nefessiz kalmış, kalbi durmuş, on gün yoğun bakımda kalıp ölmüş. “Uyuyamadım.” diyor komşum, ağlamaya başlıyor, “Çocuklara bir şey olmasın.” diyor çünkü daha bir önceki gün önümüzdeki denizden başka ülkelere kaçmaya çalışırken ölüp gidenler ve bebekleri toplanmış. Birer sigara yakıyoruz. Faye’i düşünüyorum.

Banu Yıldıran Genç


*Bu yazı Ağustos 2018 tarihinde oggito.com'da yayınlanmıştır.

19 Eylül 2018 Çarşamba

Hayatlarımın Kitabı


Bir ömre kaç hayat sığar?
Aleksandar Hemon tesadüf eseri aldığım romanı Lazarus Projesi’yle çok beğendiğim yazarlar arasına girmişti. Acı dolu bir coğrafyadan beslenen yazar bunu kendine özgü mizah anlayışını kaybetmeden, hem hüzünlü hem duygulu bir biçimde anlatabiliyordu, yeni dönem Balkan edebiyatında en sevdiğim yönlerden biri de bu. Aynı şeyi öykü kitabı Aşk ve Engeller’i okurken de hissettim. Bosnalı bir yazar olan Hemon komünizmin son dönemlerini yaşamış, komünizmin bitişiyle birlikte Yugoslavya’nın dağılmasına ve Avrupa’nın ortasındaki Bosna Savaşı’na tanıklık etmiş. 
Denemelerden oluşan Hayatlarımın Kitabı yazarın bazen çocukluğunu, bazen okulunu, bazen göçmenliğini anlattığı, yine yer yer güldüren yer yerse acılarıyla iç burkan bir kitap. Deneme-anı arası bir tarzı olan yazıların birçoğu gazete ve dergilerde yayımlanmış, hepsinin ortak özelliği ise Hemon’un sonuna kadar güvenebileceğiniz hissi veren dürüstlüğü ve yaşamındaki en utanç ya da acı verici olayları bile neredeyse yüreğini okura açarak nakletmesi. 
İlk bölüm Başkalarının Hayatı’nda kısaca kim olduğunu anlatıyor Hemon. Kimlik denen ve “ben”imizi tamamlayan bu olgunun nasıl oluştuğuna o kadar basit örnekler veriyor ki usul usul anlatırken. Çocukluğunu anlattığı “Biz Kimiz” başlıklı bölümde, doğum gününe gittiği arkadaşı Almir’in üstündeki kazağın Türkiye’den geldiğini söylemesi üzerine çocukça bir şaka yapmak isteyen yazarın “Demek sen bir Türk’sün!” demesi doğum gününün rezil bir biçimde gözyaşlarıyla son bulmasına neden oluyor. Yaptığı hatayı hiçbir biçimde anlayamayan küçük Aleksandar için durum sonradan açığa kavuşur: “Sonrasında annemle babam bana Türk sözünün Bosnalı bir Müslüman için aşağılayıcı, ırkçı bir kelime olduğunu (hâlâ öyle) açıkladılar. (Kasıtsız hakaretimi yıllar sonra bir kez daha hatırlayacaktım; sekiz bin Bosnalı Müslüman erkeğin katlini idare edeceği Srebrenitsa’ya girdiğinde bir Sırp kamerasına konuşan Ratko Mladić’in görüntülerini izlerken. ‘Türklere karşı beş yüz yıllık bir savaşın son zaferi bu,’ demişti.)” Oysa insanlar komünist yönetimde yıllarca bambaşka bir biçimde öğrenmişlerdi. “Evet, hepimiz Yugoslav’dık ve öncüydük, sosyalizmi, ülkemizi ve en büyük evladı Mareşal Tito’yu seviyorduk ama bunlar için asla savaşıp yumruk yemezdik. Diğer kimliklerimiz, örneğin herhangi birimizin etnik kökeni kesinlikle konu dışıydı.”
Çocukluğunu ve gençliğini anlattığı denemelerinde aslında Hemon ve ailesinin birçok Bosnalı’ya özellikle de Müslüman Bosnalılara göre oldukça şanslı olduğunu görüyoruz. Yazar zaten savaş başlamadan hemen önce Amerika’dan aldığı bir bursla oraya gitmiş ve savaşın tam anlamıyla  başlamasına Chicago’da televizyondan tanık olmuş, hemen orada iltica başvurusunda bulunmuştur. Ailesi ise Bosna’nın abluka altına alınmasından hemen önce kalkan son trenle başka şehirlere kaçabilmiş, bir yıl sonra da Kanada’ya mülteci olarak göç etmiş. Yine de “şanslı” sözcüğünü düşünerek kullanmak gerekir, memleketimizde Suriyeli mülteciler için çok daha ayrımcı laflar edene aslında Hemon ailesinin Kanada ve Amerika’da yaşadıklarının, en şanslı gördüklerimizin bile kimlik ve göç sorunuyla baş etme çabalarının anlatıldığı bölümleri okutmak gerekir. Bosnalı bir ailenin orta yaşı geçmişken mecburen ne dilini ne coğrafyasını bildiği bir ülkede “eşitlik” hissi uğruna neler yaşadıklarını gerçekten çok açık bir biçimde anlatıyor Hemon. “Gelgelelim annemle babam birkaç ay içinde bizimle onlar arasındaki farkları listelemeye başladı; burada biz, Bosnalılar ya da Yugoslavlar, onlar da safkan Kanadalılar oluyor. Teorik açıdan sonsuz bu listede ekşi krema (bizim ekşi kremamız -mileram- onlarınkinden daha yumuşak ve lezzetliydi); gülümsemeler (gülümsüyorlar ama aslında samimi değiller); bebekler (keskin soğukta bebeklerini lahana gibi sarıp sarmalamıyorlar); ıslak saç (saçları ıslakken dışarı çıkıp kendilerini ölümcül beyin iltihabı riskine maruz bırakıyorlar); giyecekler (giysileri birkaç yıkamanın ardından parçalanıyor) vesaire yer alıyordu.” Bu örneklerin aslında bize de ne denli benzediğini görünce insan gülümsemeden edemiyor, zaten sonradan herkes elbet ki her yere alışıyor, alışmak zorunda, Hemon’lar da bir süre sonra Bosnalılar için yarı Kanadalı olup çıkıveriyorlar. Bizi en acı biçimde gülümseten denemelerden bir tanesi Aile Yemekleri adını taşıyor. Çocukken ailesiyle yemek yerken kızkardeşiyle nasıl sıkıldıklarını, çıkardıkları arızaları ve hiçbir şeyi beğenmemelerini anlatan yazar, 89 yılında askere gittiğinde yine bize çok benzeyen askerlik anıları sırasında annesinin getirdiği bir ıspanaklı böreğin yani ıspanak, hamur, peynir ve yumurta karışımının gözlerini nasıl yaşla doldurduğunu anımsıyor. En çok dokunan yemek anısı ise yalnız başına Amerika’da pişirilen borş çorbasının akrabalarla birlikte yenilen, kalabalık sofralarda şenlikle biten çorbayla alakası bile olmaması... İsterseniz aynı malzemeleri kullanın, “Mükemmel borş’un en önemli malzemesi geniş, aç bir ailedir.”
Daha sonraki denemelerinde gençliğini, gençken giriştiği sanatsal faaliyetleri, komik olsun diye Nazi’leri canlandırdıkları bir doğum günü partisi nedeniyle göz altına alınıp aylarca gizli polis tarafından izlenmelerini, ünlü bir dergide yirmi yedi yaşından büyüklerin yazdığı herhangi bir şeyi yayımlamayı reddettiği kültür sanat editörlüğünü, sonrasında istifasını ve iki aylık Ukrayna macerasını -bu da şansa oradaki darbeye ve bağımsızlığa denk geliyor- ve geri döndüğünde bambaşka bir biçimde bulduğu Saraybosna’yı anlatıyor: “Bitmişti. Savaş gelmişti ve artık hepimiz kimin yaşayacağını, kimin öldüreceğini ve kimin öleceğini görmek için bekliyorduk.”
Bosna Hersek Savaşı gözlerimizin önünde çıktığında lisedeydim. Dünyanın bu kadar kötü bir yer olduğunu o yaşlarda daha anlayamadığımdan olsa gerek, “Yok,” diyordum, “Avrupa’nın ortasında bu olamaz, izin vermezler, son anda düzelecek.” Oysa bugün artık her yerde her şeyin olabileceğini hepimiz biliyoruz. Bir anda kendimizi savaşın içinde bulabilir, iç savaş tehditleriyle kuşatılabilir, etrafımızda her gün kaçmaya çalışanların ölüm haberlerini alabiliriz. Aleksandar Hemon gibi otuzlu yaşlara yakınken ülkesiz kalabilir, sonrasında nispeten kolay bir uyum süreci yaşayabilir ya da anne babası gibi huzurlu emeklilik hayalleri kurduğumuz yaşlarda hiçbir şeyimiz olmadan dilini bile bilmediğimiz bir ülkeye iltica etmeye bir türlü alışamayabiliriz. Hemon, Bir Flanörün Hayatları ve devamındaki denemelerde Chicago’ya alışma sürecini yine tüm içtenliğiyle anlatıyor. Bir biçimde, nasıl olduğunu anlamadan yaşlı mültecilerle, göçmenlerle futbol ya da satranç oynarken buluyor kendini. Bir kafede satranç oynadığı yaşlı Süryani Peter’in hikâyesi, 1915 sonrası Süryanilerin de Anadolu’dan kaçmak zorunda kalması sonucu Belgrad’da doğması, sonra ailece Irak’a göç etmeleri, İran’da Amerikan büyükelçiliğinde çalışırken İslam devrimi sırasında üzerinde ot bulunan oğlunun oracıkta öldürülmesi ve bu kez Chicago’ya göçüşü, yazara yepyeni bir hayat dersi verir: “Her zaman sizinkinden daha üzücü ve çetin bir hikâye vardır. Peter’a beni neyin çektiğini de anladım. İkimiz de aynı yerinden yurdundan olmuş kavme aittik. Kalabalığın içinden onu seçmiştim, çünkü akrabalık bağını tanımıştım.”
Son deneme Akvaryum, kitabın ithaf edildiği kızı Isabel’i anlatıyor. Ailelerine katılması ve kısa bir süre sonra ayrılmasını okumak çok zor. Küçücük hasta bir bebeğin yaşadıkları aslında ne gariptir daha yirmi otuz sayfa önce okuduğunuz savaşı, göçü, yersiz yurtsuzluğu unutturuyor, çok daha fazla dokunuyor insana, nedense tek tek insan hikâyeleri bir bütün acıdan daha etkileyici. Yine de şunu çok net anlıyorum okurken, anlatmak Hemon’a çok iyi geliyor, o zor süreci anlatarak, en kişisel anlarını yazıya dökerek iyileşiyor. İyi ki anlatıyor ve biz iyi ki onun anlattıklarını deneme, roman, öykü hiç fark etmez, okuyoruz ve yine iyi ki her seferinde yazarın Türkçe yazsa aynı böyle yazacağını düşündürten Seda Çıngay Mellor’un çevirisinden okuyoruz.

Banu Yıldıran Genç

Hayatlarımın Kitabı
Aleksandar Hemon
çev: Seda Çıngay Mellor
Everest Yayınları, Şubat 2018, 192 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Temmuz ayında yayımlanmıştır.




8 Eylül 2018 Cumartesi

Ajar


Bir büyüme hikâyesi...
Barış Andırınlı’nın ilk romanı Kopoy’u çıkar çıkmaz biraz da tesadüf eseri almış, okumuş ve çok sevmiştim. Sevdiğim romanlar bende yazma isteği uyandırıyor. Bu nedenle altı yıl evvel büyük bir heyecanla Notos’a yazmıştım. Bu sene Andırınlı’nın yine farklı bir ismi olan yeni romanını gördüm ve doya doya okumak için yazı bekledim. Yanılmamışım. Ajar, güvendiğim bir yazardan dili, anlattıkları, karakterleri ve ustalıklı kurgusuyla çok iyi bir roman.
Kopoy hakkında yazdığım bazı cümleler aslında bu roman için de geçerli. “Uzun sanatsal benzetmelere, paragraf uzunluğundaki ruhsal betimlemelere ve farklı olmak adına yapısı bozulan bir dile o kadar alışmışız ki, kısa kısa cümlelerle, doğal ve gündelik bir dille toplumun yaralarını, insanların umutlarını, umutsuzluklarını anlatabilmenin ustaca kotarıldığını görmek bana unuttuğum bir edebiyat coşkusu yaşattı.” Geçen altı senede Türk edebiyatı adına değişen pek bir şey olmadı ama Barış Andırınlı sözcükleri daha da ekonomik kullanmaya başlamış. İlk romanında anımsattığı Sait Faik’in dilini almış, bambaşka bir yere taşımış ve bence ikinci romanıyla artık kendi dilini yaratmış.Tüm roman kısa, en fazla üç dört sözcükle oluşmuş cümlelerle kurulmuş. Birçok cümle tek bir sözcükten oluşuyor. İlk başta garip ve tutuk gelen bu anlatıma alıştıkça aslında bu cümlelerin romana inanılmaz bir ritim kazandırdığını da görüyoruz. Notos’un bir önceki sayısında Semih Gümüş, Sözcük Bilgisi ve Yarattığı Dünyalar başlıklı denemesinde Türkçe’nin kısa cümlelere daha uygun olduğunu söylüyordu. Bence Ajar bu sav için mükemmel bir kanıt olabilir.
Yine taşrada, Isparta’nın Kalaba kasabasında geçen bir çocukluk, öyle bir kasaba ki öncesi de yok sonrası da: “Ulan. Çölü kazsan tarih bulursun. Bir dağı yar. İki topluluk, üç kavim, birkaç medeniyet gün yüzüne çıkar. Kazdılar. Yok. Osman Amca kazıların başında bekliyor. Vazife edinmiş. Umut: Bir çömlek çıksın. Kap kacak. Heykel. Kemik. Altın değilse gümüş. Bakır. Değersiz sikke. Bizde çıkan? Bok püsür. Osman Amca kabul etmiyor ama belli: Kalaba’da ilk biz yaşamışız. Son biz yaşayacağız.” Andırınlı taşrayı çok iyi bildiği gibi çok iyi yansıtabiliyor. Kalaba da anlatıcının kaşlarıyla konuşan babası, babasının arkadaşları Hakkı ve Osman Amcaları, akrabalarıyla neredeyse gözümüzün önünde canlanıveren bir kasaba hâline geliyor. Anlatıcımız Ahmet’in hem sevdiği hem özlediği hem kaçmak istediği hem de dönüp dolaşıp geldiği yer olan Kalaba. 
Yukarıdaki alıntı Andırınlı’nın dilini epeyce örnekliyor. Böyle böyle bizlere önce Kalaba’yı, sonra bakkallarını, ilkokulunu, kuponla dağıtılan ansiklopediler ve test kitapları sağ olsun büyük bir başarıyla parasız yatılı okuduğu Bostancı’daki anadolu lisesini, sonra ise arkadaşlarıyla yaşadığı izbe evi yaşatırken aslında anlıyoruz ki uzun tasvirler olmadan, çok fazla sıfat kullanılmadan, benzetmeler, istiareler yapılmadan da mekân yaratmak fazlasıyla mümkün.
Romanın büyük bir bölümünü Ahmet’in yatılı okulda yaşadıkları oluşturuyor. Biz de bu koskoca altı yılda taşradan gelen çocukların yalnızlıklarını, uyum sağlama becerilerini, yatılı ya da Ahmet’in tercihiyle leyli ve gündüzlü farkını, o ortamda hayatta kalmanın nasıl, ne gibi becerilerle mümkün olduğunu öğreniyoruz. Ahmet yavaş yavaş büyür ve her sene yaşamına farklı arkadaşlar girerken, bir yandan anne hasreti, bir yandan zaten yavaş bir çocuk olduğu için yaşadığı uyumsuzluk, hele bir de gündüzlü ve isyankâr bir kıza duyduğu platonik aşk derken, yalnız ve sevgisiz bir çocuğun nasıl yavaş yavaş takıntılı bir kişiliğe dönüşebileceğini anbean okuyoruz. Romanın başında otuz beş yaşındaki Ahmet kendini anlatmaya şöyle başlıyor: “Babam yanlış ata oynadı. Yanlış takımı tuttu. Yanlış vatana doğdu. Yanlış evi seçti. Yanlış kadını aldı. Yanlış çocuk yaptı. Tövbe. Yanlış Allah’a inandı. Doğal. Yenildi. O vakit ben de yenilmiş sayıldım.” Bu paragraftaki tüm cümleleri yaşamını baştan sona anlatırken bazen doğrudan bazen sezdirerek okura açıyor Barış Andırınlı. Zaten romanın bir başarısı da bunca karakter, bunca olay, anlatılan yıllar varken hiçbir ilmeğin açıkta kalmaması, kurguyu ustalıkla yapan ve düğümleri yavaş yavaş çözen bir yazar karşımızdaki. Böylelikle romanı bitirip de başa döndüğümüzde bildungsroman’ları anımsatan ama tüm özgünlüğüyle Anadolu’dan taşralı bir gencin büyümesini konu alan bu romanın aslında baba-oğul arasında çözülmesi gereken meselelere dair olduğunu anlıyoruz. Roman boyunca sevgiye, özleme, hasrete dair en can yakıcı cümleler anneye dair olsa da Ahmet’in içinde “yanlış”lıktan dolayı babasıyla bitmemiş bir mesele var.
Kopoy gibi Ajar’da da bir oğulun anneden, ana evinden ayrılışı çok duygusal satırlarla anlatılıyor. Sessiz sedasız bir kadın olan annenin oğlu yatılı okulu kazanınca kocasına karşı çıkma cesareti göstererek onu okumaya göndermesi anlatıcının en büyük minnet borçlarından birini oluşturuyor. 
“‘Malına sahip ol. Kimsenin malına karışmasın. Harften tanırsın.’
‘Tamam ana. Anladım.’
‘Uyumlu ol.’
‘Nasıl?’
‘Herkesin suyuna git.’
‘Tamam,’ dedim. 
‘Hadi inşallah,’ dedi.
‘Nasihatın bu kadar mı?’ dedim.
Gözünü kaçırdı.
‘Beni unutma,’ dedi. 
Yüzümü çevirdim.Öte yana baktım. Gözümün yaşını aldım. Nefesim düğümlendi. Bir şey diyemedim.”
Barış Andırınlı basit cümlelerle kurulmuş paragrafların yanında son derece doğal diyaloglarla ilerletiyor romanını. Kendini anlatırken sanki gözümüzün önünde büyüyen bir çocukmuşçasına benimsediğimiz Ahmet en baştan okura çok yavaş olduğunu, konuşmakta geç kaldığını söyler ama ilk takıntılarından ve büyük aşk acısından sonra kendi kendine kazandığı nefesini yavaşlatıp donma yeteneği ona başka yollar açar. Okulu bırakır, garsonluk yapmaya çalışır, yavaşlıktan ötürü beceremez, güzel sanatlarda modelliğe başlar, donma yeteneği onu bu konuda oldukça ilerletir ama insan ilişkilerindeki beceriksizliği yüzünden otuzlarından sonra sokakta gösteri yaparken bulur kendini. 
Gözümüzün önünde büyüdüğü için benimseyip sevdiğimiz bu karakterin aslında bir anti-kahraman olduğunu da yavaş yavaş, yazarın izin verdiği aralıklarda öğreniyoruz. Zaten korkak olduğunu bildiğimiz Ahmet hiç beklemediğimiz şeyler yapıp bunları da hikâyesinin içinde doğallıkla aktarırken aslında hem bu kadar sahip çıkmamıza şaşırıyor hem de aslında karakter derinliğinin tam anlamıyla oluşturulduğunu görüyoruz.
Ajar, farklılığı, derinliği, özellikle taşrayı ve yatılı okul kültürünü anlattığı bölümleriyle parlayan, okunması gereken bir roman. Gerek kısa cümlelerle kurduğu hikâyesi, gerek satır aralarında kendini gösteren müthiş mizahı, gerekse hepsinin ayrı ayrı özellikler taşıyan capcanlı karakterleriyle yeni bir yol açıyor. Bunu sıkça tekrar ediyorum ama yeniyi denemek için çok da cesur davranmayan edebiyatımızda Barış Andırınlı çok doğru ve güzel bir yolda.


Banu Yıldıran Genç

Barış Andırınlı, Ajar, Çınar Yayınları, Nisan 2018, 411 s.
* Bu yazı Notos'un 71. sayısında yayımlanmıştır.

2 Eylül 2018 Pazar

Batının Doğusu


Huysuz ihtiyarlar ve çatlak akrabalar
Uzun yıllar Balkan müzikleri, filmleri ve hikâyelerinin üzerimdeki etkilerini düşünüp düşünüp soyumuzu sopumuzu da pek bilmediğimden “kesin muhaciriz” diye düşündüm. Hem renkli gözlü ve beyaz tenliydim, hem o müzikleri neredeyse damarlarımda hissediyordum, hem babam içince Rumca konuşuyordu, hem mübadele anılarını ağlamadan dinleyemiyordum. Babam kökenimizi bilmesek de muhacir olmadığımızı, yörük olduğumuzu, kendisinin de İstanbul’a geldiğinde Rumlardan Rumca öğrendiğini söylerdi. Zaten sonra Batı Karadeniz’e Toroslardan göçtüğümüz neredeyse kesin gibi bir bilgi hâline geldi. Benim muhacirlik de yattı. Artık yürümeyi sevmemin yörüklüğümden ötürü olduğunu düşünüp avunuyorum. 
Balkan sevdam ise bitmedi. Müzikleri ve sinemasından sonra edebiyatının da aynı ışıltıyla parladığını düşünüyorum. Edebiyatla, kitaplarla bunca ilgilenmeme rağmen tanıştığım insanlar en çok hangi yazarı sevdiğimi, en sevdiğim on kitabı filan sorunca bocalar cevap veremem. Çok net cevap verebildiğim bir şey var: En sevdiğim kitaplar çoğunlukla çocukluğu ve kökenleri, gelenekleri konu alıyor. 
Yayımladıkları her kitabı okuduğum, iyi ki var, dediğim Yüz Yayınları’ndan geçen yıl çıkan Batının Doğusu, okumakta biraz geç kalmış olsam da, işte bu yüzden son dönemlerde en sevdiğim kitaplardan biri oldu. Hem müthiş parlak detaylarla çocukluktan dem vuruyor hem de dünden bugüne Bulgaristan’ı anlatıyor. Bulgar yazar Miroslav Penkov sekiz öyküyle bizleri komünizm döneminde büyüyen çocuklar ve mecburen başka memleketlere göçen insanlarla tanıştırıyor. Gerek anlattıklarının gerekse anlatımının özeni, inceliği edebiyat üzerine çok çalıştığını kanıtlarken, en olmadık yerden fırlayan mizah duygusu, tam ağlamak üzereyken güldürmesiyle Balkan ruhunu hiç kaybetmediğini gösteriyor. Kaybetmemek diyorum çünkü Penkov öykülerinde Yeşil Kart kazanan kahramanları gibi üniversite eğitimi için Amerika’ya gidip oraya yerleşmiş. Hatta kitabı da ana dilinde değil, İngilizce yazmış ve bununla ilgili gördüğüm en hoş özrü son sözüne eklemiş: “Güzel Bulgarca, hikâyelerimi yabancı bir dilde, artık bana hoş ve yakın gelen bir dilde yazdığım için beni affet.”
Bulgaristan’da büyüyen ve oradan kaçan gençler kadar Balkan Savaşları’nın anılarıyla ve Kızıl Devrim’le büyümüş yaşlılar da öykülerin kahramanları. Ve genelde bizde olduğu gibi romantize etmeyi bırakın tam tersini yapıyor Penkov. Evet Balkanlarda da dedeler, neneler çok önemli ama bu arada hepimizin bildiği bir gerçek var ki ihtiyarlar, huysuz, aksi, inatçı ve bencildirler. İşte tüm bu özellikleriyle sevdiriyor Penkov bize kahramanlarını, aynı gerçek hayatta olduğu gibi. İlk öykü Makedonya’nın ilk paragrafında olduğu gibi: “Türklerden kurtulmamızdan tam yirmi yıl sonra doğmuşum. 1898. Yani evet, yetmiş bir yaşındayım. Ve evet, aksiyim. Huysuzum. Bütün yaşlı adamlar nasıl kokuyorsa ben de öyle kokuyorum. Yürüyen bir ağrıyım adeta; kalçalarım, omuzlarım, dizlerim, dirseklerim... Geceleri uyumadan öylece uzanıyor, kızımı torunumun ismiyle çağırıyor, karımla ilk tanıştığım günü ise dünden, hatta bugünden iyi hatırlıyorum. Sanırım bugün 2 Ağustos, 1969. Geçen gece yatağıma işemiştim, kim bilir bu gece nasıl bir neşeye gebe?”
Balkanlarla biraz ilgilenen, milliyetçiliğin ve milli tarih dersinin zehrinden kurtulmuş herhangi biri Türklerden kurtulmanın oralar için ne kadar önemli olduğunu, bugün bile kutlanan birçok günün tamamen Balkan Savaşları ve sonraki zaferlere dair olduğunu bilir. O nedenle öykülerde Türklerden kurtulmanın da Osmanlı’nın devşirme sisteminin annelere azabının da sözü sık sık geçiyor. Penkov Türklere, komünizme çalım atmakla kalmıyor, Gecenin Ufku öyküsüyle 1980’lerde Bulgaristan’daki Türklere zulüm yapanlar da bu çalımlardan nasibini alıyor. Öyküde adı ölen kardeşi gibi Kemal olan kızın yaşadıklarının anlamsızlığı ve çekilen acılar bugün bile o kadar canlı ki. Adını değiştirme zorunluluğuyla bitmeyen bu korkunç süreç, mezar taşlarındaki isimlerin değiştirilmesine kadar varıyor. “Bütün mezar taşları alçıyla sıvanmıştı. Bazılarının üstüne yeni isimler yontulmuş, bazıları boş bırakılmıştı. Kemal’in dedesine de yeni bir isim verilmişti. Babaannesinin mezar taşı ise isimsiz bırakılmıştı.” Bugün bu olaylardan yıllar sonra, yaşadığımız topraklarda da cenazelere yapılan saygısızlıkları gördükten sonra bu çirkinliklerin oyunun bir parçası olduğunu iyice anlıyor insan.
Penkov’un komünizmle aşk-nefret ilişkisi ise en çok Lenin’i Satın Almak öyküsünde yer alıyor. Aslında kuşak çatışmasını anlattığı bu öyküde uzun bir tarihsel süreci de ele alıyor. Komünizmin en ateşli zamanında büyümüş idealist bir dede, komünist sistemin artık eski heyecanını kaybettiği dönemde çalışma hayatındaki gayretli baba, eğitimin, sağlığın ve komünizmin çöktüğü bir dönemde büyüyen umutsuz torun.  Ve torunun SAT sınavları sonucu Amerika’ya bir üniversiteye tam burslu kabulü komünist dedenin hayatında kabullenmekte en çok zorlanacağı şeylerden biri. Öyküde göçmenliğin ne kadar zor olduğu, ana dilin nasıl da özlendiği, kapitalist sistemin vahşiliği gibi kendini aralardan sezdiren konular da var ama asıl iskeleti bence dede ve torunun telefonla yaptıkları konuşmalar kuruyor. Önce Amerika’ya, o pis düşman devlete kaptırdığı torunla sert geçen konuşmalar, torunun dedeyi inatla sinir etmeye çalışması, sıla hasreti güçlendikçe, Bulgaristan’a gidecek uçak bileti parası bulamadıkça bambaşka bir duyguya evriliyor. Ve Penkov işte ustalığını bu diyaloglarda gösteriyor. Hiçbir duygusal cümle kurmadan, genelde bizde yapıldığı gibi kahramanlarının gözünden duygularını uzun uzun betimlemeden, birkaç sözcük, birkaç cümleyle o gurbet duygusu bir yumru olup yerleşiyor boğazımıza. Edebiyatın en lezzetli hâli...
“‘Dede, ne yiyorsun?’ gibi sorular soruyordum telefonda bazen.
‘Kavun ve peynir.’
‘Güzel mi?’
‘Lenin’e göre güzeldi, en sevdiği atıştırmalık.’
‘Keşke burada da bir tabak olsa.’
‘Meyvelerin yanında peynir yemekten nefret ederdin.’
‘Dede, ne içiyorsun?’
‘Ayran.’
‘Güzel mi?’
‘Dünyanın en güzel ayranı.’
‘Dede, şu an tam olarak neye bakıyorsun?’
‘Evin yukarısındaki yamaçlara. Ihlamur ağaçları bembeyaz. Yağmak üzere olan yağmurdan önce rüzgâr ters yüz etmiş yapraklarını.’”
İşte toplamda sekiz öyküde Miroslav Penkov bizi duygudan duyguya geçiriyor, bunu da büyük bir beceriyle yapıyor. Yine en sevdiğim öykülerden biri, kitabın adını taşıyan Batının Doğusu’nu anlatacak çok fazla söz bulamadım. Okuyunca önce müthiş bir neşeyle, neredeyse Kusturica filmi gibi başlayan öykünün bir on sayfa sonra sizi nereye götürdüğüne bakın, gelmiş geçmiş tüm devletlere, politikalara, sınırlara küfredecek duruma geleceksiniz. Ama Penkov bu ruh hâlini çok sevmiyor, olabilecek en absürt biçimde gülmenizi sağlayacak, merak etmeyin. 
Balkan ülkesi değiliz, ama bayağı ortak bir geçmişimiz var, Bulgarlarla pek iyi ilişkilerimiz olmayabilir ama aslında çok benziyoruz. O nedenle bu kitaptan sonra şunu açıklıkla söyleyebilirim ki huysuz dedeler, nineler ve kafadan çatlak akrabalar olmasa hayat çok zor olurdu.



Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Haziran 2018 tarihinde oggito.com sitesinde yayınlanmıştır.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

Koşucular


Göçebelik üzerine...
Geçtiğimiz haftalarda Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazanan kitap açıklandığında bir de baktım ki iki yıl önce Türkçeye çevrilip yayımlanmış. Çok rastladığımız bir durum olmadığından, hemen alıp okumaya başladım Leh yazar Olga Tokarczuk’un Alabanda Yayınları’ndan çıkan Koşucular adlı kitabını. Olga Tokarczuk 90’lı yıllardan itibaren romanlarıyla dikkat çeken bir yazar, 2000’li yıllarda çizgisini biraz değiştirip, deneme-roman tarzına dönmüş. 2007’de yayımlanan, 2008 Nike Edebiyat Ödülü’nü de kazanan Koşucular da deneme, anı, uzun öyküler, anekdotlar şeklinde ilerleyen bir kitap. 
Asıl adı Bieguni olan kitabın Türkçesi Koşucular bence anlamını tam olarak karşılamıyor. İngilizce adı Flights için de aynı şey söylenebilir. Bieguni, yabancıların yardımlarıyla yaşayan ve sürekli seyahat eden yogi, derviş ya da Budist rahiplerin geleneğinden giden, yerleşik hayatı reddedip hep hareket hâlinde olan, muhtemelen kurgusal bir Slav tarikatıymış. Kitabın özü yolculuk temasıyken ve okuru gerçekten bir süre sonra yolculuk hissiyle oradan oraya savururken Koşucular adı bu duyguyu tamamlamıyor. Gezgin, göçebe sözcükleri bile bence Bieguni’ye daha yakın. Kitabın adı aynı zamanda en etkili uzun öykülerden birinin de başlığı, öykü karakterlerinden birinin sayıklamaları aslında kitabın manifestosu niteliğinde: “Sallan, hareket et, ancak bu biçimde onu atlatırsın. Dünyayı yönetenin hareket üzerinde hükmü yok ve biliyor ki bedenlerimiz hareket içinde kutsaldır ancak hareket edersen ondan kaçabilirsin. (...) İşte bunun içindir ki tiranlar, cehennem zebanileri, kanlarının son damlasına dek göçebelerden nefret ederler, bunun içindir ki Çingeneleri ve Yahudileri kovalarlar, tüm özgür insanları yerleşik yaşama zorlarlar ve bizler için bir ölüm kararı olan adresle mühürlerler.  Yürü, yürü. Yürüyen kutsanır.” 
Olga Tokarczuk kitabındaki 116 bölümde bazen tek bir cümleyle, bazen otuz sayfaya yayılan öykülerle, bazen tarihsel bilgiler, bazense anılarla ilerliyor. İlk yolculuğunu küçük bir çocukken farkında olmadan Odra nehri kıyısına yaptığını anlatan yazar, nehirde süzülen tekneleri görünce öyle bir teknede çalışmayı hatta daha iyisi bir tekne olmayı düşlemiş. Bu düşlerin ardındansa sürekli yolculuk ve yolculuklar sırasında çalışılan gündelik işlerle geçirilen bir yaşam gelmiş.
Yazarın “hacılığının” öyküsünü okuduktan sonra onla birlikte havaalanlarını, otelleri, sadece gece uyumak için düzenlenmiş 6-7 saatlik tren güzergâhlarını geziyoruz. Havaalanlarının kendine has ekosistemini, otellerin televizyon kanallarını, yolculuk için gerekli kozmetik ürünlerini, hostel yaşamını, gezginlerin 3 Temel Yolculuk Sorusu’nu (Nerelisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?) öğreniyoruz ve sonra ansızın bir hikâyenin içine doğru yola çıkıyoruz. Ailecek tatile gidilen bir Hırvat adasında ansızın kaybolan anne ve çocuğu merak ettiren Kunicku Su öyküsü üç ayrı bölümle ve tabii ki yollara bağlanan sonuyla aslında evliliğin yolculuğunu anlatıyor belki de.  Balmumu müzesine yapılmış bir gezi ise kitap boyunca durmadan tekrarlanacak bir temaya bağlıyor bizi: Beden bütünlüğü. Kitabın en önemli özelliklerinden biri sarmallığı, hemen hemen tüm konular ustalıkla birbirine bağlanıyor ve unuttuğumuz yerde yeniden karşımıza çıkıyor. Anatomik balmumu müzesinden Doktor Blau’nun Gezileri öyküsüne bağlanıyoruz. Bu öyküyle karşımıza çıkan insan mumyalama fikri ise bu kez bizi tarihsel yolculuklara çıkarıyor çünkü Olga Tokarczuk tarihten bu konuyla ilgili dikkat çekici örnekleri bulup onları yaratıcı bir biçimde yeniden yazıyor. Avusturya’da mumyalanarak yıllarca utanç verici bir biçimde sergilenen siyahi hizmetkâr Angelo Soliman’ın kızının krala babasının iyi bir Hıristiyan olarak gömülebilmesi için yalvaran mektuplardan tutun da Chopin’in vasiyeti gereği bedeninden çıkarılan kalbinin Paris’teki cenazesinden sonra yasa dışı yollarla sokulduğu Polonya’ya gömülmesinin kız kardeşinin ağzından aktarılması gibi gerçeğin ustaca kurmacaya dönüştürüldüğü sayfalar var.
Memleketten hızla göçüldüğü bu dönemde Tokarczuk bir yandan da komünist Polonya’dan göçmüşlerin hikâyelerine yer veriyor. “İnsan bedeninin en güçlü kası dilidir.” cümlesi de yine birkaç yerde karşımıza çıkarken aslında anadilin zamanla unutulması, anadile ve köklere duyulan özlem gibi tüm göçmenlerin yaşamında var olan kavramlarla da karşılaşıyoruz. Koşucular oldukça farklı, yenilikçi ve edebiyatın değişimine ayak uydurmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap. İlk yüz sayfada bağlantı kurmakta, alışmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim fakat sonrasında yazara ve diline alıştıkça bambaşka bir yolculuğa çıkmış gibi oldum. 
Alabanda Yayınları’nı bu kitabı erken keşfettikleri için kutluyorum fakat kitapta çokça yanlış kullanılan ve yazılan sözcük bulunduğundan (Angelo’nun Angel, Cioran’ın Cioron olması, konserve etmek sözcüğünün defalarca kullanımı birkaç örnek), editoryal çalışmanın ve düzeltinin oldukça eksik olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Banu Yıldıran Genç

Koşucular
Olga Tokarczuk
çev: Neşe Taluy Yüce
Alabanda Yayınları, 2016, 409 s.

29 Haziran 2018 Cuma

Disko Topu


Yok sayılan hayatlar
İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıtıcı bir roman, hem anlatımıyla hem anlattıklarıyla... Adını bilmediğimiz kadın anlatıcının iç sesi olarak ilerleyen roman en başta kahramanın sayıklamaları olarak adlandırabileceğimiz bir bölümle başlıyor. İlk iki bölümden sonra ise yine anlatıcının ağzından, hikâyesini en başından dinlemeye başlıyoruz. İlk baştaki bölüm ancak roman bitince anlam kazanıyor, tekrar okunursa aslında bütün taşların yerine oturduğu, en başta anlam veremediğimiz şu kişilerin hepsinin gerçekte var olduğu ortaya çıkacak: “Odamda arkadaşlarım vardı neyse ki. Topuklu bir adam mesela. Parmaklarıyla ritim tutuyor sürekli. Bunu yaparken tek bacağını sallıyor. Elektrikli süpürgenin hortumunu boynuna doluyor. Komik... Ama tatlı da. Sakin biri, kocaman bir güvercin gibi. Onun yanında da cılız bir adam sürekli bir şeyler yazıyor. Kendi kendine mırıldanıyor. Ter içinde, mosmor gözlerinin altları. Sonra yatağımın ayak ucunda da bir kadın. Sımsıkı yumruk yapmış ellerini. Üzgün biri. Dua eder gibi. Çaresiz. Hiçbiri diğerini görmüyor. Ben hepsini görebiliyorum.” Bu nedenle bu gibi ayrıntılar, bu ayrıntıların ustalıklı ve detaylı kurgusunun keşfi ve romanın döngüselliğinin tamamlanması için mutlaka ikinici bir okuma hak ediyor Disko Topu.
Anlatıcı psikolojik şiddet gördüğü bir evde büyümüş, annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, sonrasında neredeyse anne yerine koyduğu nenesiyle avunmuş ama nenesini kaybettiği an büyüdüğü evden kaçmış biri. Yaşadığı şiddeti, sürekli doktorlara taşınmasını, okuldaki davranış bozukluklarını da bölümler ilerledikçe anlıyor okur. Bu arada o kendi yaşamını, kendi cümleleriyle ve anımsadığı kadarıyla doğrusal bir çizgide anlatmaya devam ediyor. Ayça Güçlüten’in en başarılı yönü aslında “deli” ya da politik doğruculukla “ruhsal rahatsızlıkları olan” diye tanımlayacağımız anlatıcının gerçekten kendi sözcükleriyle hikâyesini aktarmasını sağlaması. Kısa cümleleriyle, nesneler ve insanlar için bulduğu tamlamalarıyla tam da olması gereken kişi gibi anlatıyor. 
“Delilik nedir, hangimiz normaliz, hangimiz anormal, bunun sınırı var mıdır?” gibi sorularla okuduğum Disko Topu, yaşadığımız zamana da topluma da lanet etmeme neden oldu. Aslında edebiyatın, sinemanın sık sık ele aldığı bu konuda Guguk Kuşu’nu ya da Akıl Oyunları’nı izlediğimizde de aynı hisse kapılmamız boşuna değil. Belirlenmiş toplumsal normlar, bunlara uyanlar, uymayanlar ve kimin normal kimin deli olduğuna karar verip, neredeyse işkence sayılabilecek yöntemlerle bunun tedavisine çalışanlar... Deli diye itekleyip yüzüne bile bakmadığımız, bir gıdım yardım etmediğimiz insanlar... Hasbelkader sokaklara düşmüşse o deli, o müthiş namuslu toplumun ne yapıp edip “nasılsa anlamaz” diye topluca taciz tecavüz peşinde koşması... Hepsini biliyoruz, hepsini okuyoruz, hepsini görüyoruz. İşte Ayça Güçlüten bu gerçekliği masalsı bir büyüye kavuşturarak daha da derinden hissetmemizi sağlıyor.
Delilik Ortaçağ öncesinde insanları rahatsız etmezken, Akılcılık akımıyla beraber ortadan kaldırılması gereken bir unsur olarak görüldü. Michel Foucault Deliliğin Tarihi’nde bunu delilerin kovulması olarak adlandırır. İşte bu kovulmanın tezahürünü tüm roman boyunca görüyoruz. Evinden kaçan genç bir kız, kaçar kaçmaz uğradığı tecavüz, anlam veremediği bir biçimde bebeği olması, yaşadığı açlık, sefalet, her yerden kovulması, yapılan iyiliklerin önünde sonunda bir bedeli olduğunun ortaya çıkması, uyuşturucu, fuhuş ve sonu gelmeyen bir düşüş... Bu düşüşü durdurmaya çalışan tek tük iyi insan ve nenenin anlatıcının kulağından hiç gitmeyen ruh sağaltıcı cümleleri olsa da kaldıramayacağı yüklerin içine itilmiş, sağlıklı olmayan bir kadın var karşımızda. Ona hep yardım etmeye çalışan nenenin arkadaşının söylediği gibi: “Sen sadece çok sevebiliyorsun. Sevmenin gerektirdiklerini bilemiyorsun. Sevmek, geleceği görmek için koşmak demektir. Sen duruyorsun.”
Peki kahramanın mutlu ve sağlıklı bir evde büyüdüğünü farz etsek ne olur? Çocukluğundan beri eşyalarla konuşması, onlarla farklı boyutta ilişkiler kurması anormal olduğunu mu gösterir, düzgün şartlarda büyüse bu özelliğini geriye atmayı, hayat denen çarka uyum sağlamayı başaramaz mıydı? Hastaneye kapatılan ya da hastalığı yok sayılıp evden bile çıkartılmayan, birbir zorlukla gittiği okullardan dışlanan, yollarda bellerde tiksinir gözlerle bakılan o farklı bildiğimiz, deli dediklerimiz dışında hepimiz mükemmeliz, birer sağlık timsaliyiz, öyle mi?
Oysa delilik-normallik arasındaki çizginin muğlaklığı artık çokça tartışılan bir konu. Amerikalı psikanalizci Darian Leader Delilik Nedir? adlı kitabıyla ilgili bir söyleşide, söylemek istediğimi tam olarak ifade ediyor: “Bana göre delilik istisna değil, kuralın kendisi; herkes elinden gelen en iyi şekilde hayatını toparlamaya çalışıyor. Bunun kabul edilmesinin yapıştırılan damgalara ve ötekileştirmeye karşı da işe yarayabileceğini umuyorum. Pek çok kişi deliliği tetikleyebilecek durumlardan kaçınmanın yollarını buluyor. Bir aşamada, nelerden kaçınmaları gerektiğini biliyorlar ve hayatlarını kendilerine özgü bir tarzda düzene sokup devam ediyorlar.” 
İşte Ayça Güçlüten hastalığını tetikleyebilecek durumlardan kaçınmayı başaramamış genç bir kadını, başına gelenleri, hiçbir biçimde abartmadan, ajitasyona kaçmadan, sadelikle okura aktarıyor.  Son olarak şunu ekleyebilirim, kısa ve vurucu cümleler romanın en belirleyici özelliğiyken, nenenin ve nenenin arkadaşının ettiği ağdalı lafların ve sürekli hayat dersi veren didaktik tarzlarının romanın dokusuna ve doğallığına uymadığını düşündüm. Sanki bu dersler için başka bir yol bulunabilirdi.
Bunun dışında görülmeyeni gösterdiği, anlatılmayanı anlattığı, toplumdaki iki yüzlülüğü tüm çıplaklığıyla ustaca gösterdiği için yazara teşekkürlerimizi sunabiliriz.


Banu Yıldıran Genç
Ayça Güçlüten, Disko Topu, İthaki Yayınları, Nisan 2018, 142 s.
* Bu yazı Notos'un 70. sayısında yayımlanmıştır.


11 Haziran 2018 Pazartesi

Deniz Bize İyi Gelecek


Yalnızlıklar ve hastalıklar
Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından yayımlandı. İlk kitabı Ağaçlar Yanıyor’la arasında dört seneye yakın bir zaman var. Bu aralar ritüellerimi bozuyor ve farklı okumalar deniyorum. O nedenle Özlem Akıncı’nın önce son sonra ilk kitabını okudum. Aslında böylesi de iyiymiş diyebilirim, yazarın ne denli geliştiğini anlamak için doğru bir yöntem olabilir.
Deniz Bize İyi Gelecek’te kendine daha çok güvenen bir Özlem Akıncı, bu nedenle ayakları daha yere basan, daha net öyküler var. Kitaba genel olarak bir yalnızlık duygusu hâkim, anlatılan karakterlerin içinde bulundukları koşullara, yaşamlara göre değişiklik göstermeyen bir yalnızlık. Kimisi evliyken bu yalnızlığı yaşıyor, kimi arkadaşlarıyla... Bazısı bilerek ve isteyerek bunu seçtiğinin farkındayken bazısı ana-babasının yanındayken bile bu duyguyla boğuşmanın kaygısını çekiyor. İlk öykü Örtülü Dinamikler’de de kitabın bir başka öyküsü Yakınlık’ta da orta yaşa, annesinin bir zamanlar olduğu yaşa gelmiş ve bugüne dek aslında onu ne kadar tanıdığını pek de düşünmemiş iki karakter var. Bu duygu gençliği deviren herkesin aşina olduğu, anneler artık “annelik”ten çıkıp da farklı bir role bürünmeye başladığında uç veren bir duygu sanıyorum. Örtülü Dinamikler’de kocasının ölümünden yıllar sonra evlenmek isteyen bir anne ve bunun çok mantıklı olduğunu kabullenen ama içten içe bunu reddeden orta yaştaki çocuğun çatışması ustalıkla verilmiş. Öykünün sonundaki hırsını başkalarından çıkarma hâli ise incelikli detayları ve doğal anlatımıyla dikkat çekiyor.
Yakınlık öyküsünde ise hastalanan annesine bakmak durumunda kalan büyümüş bir çocuğun annesini aslında hiç tanımamasıyla yüzleşmesi var. Özlem Akıncı hepimizin yaşadığı ama farkına varmadığımız ya da dillendirmediğimiz duyguları büyük bir dikkatle gözlemleyip müthiş detaylarla dile dökmüş, çünkü şu yazdıklarının aynısını geçen yaz hastanede babama refakat ederken yaşadım: “Kaşığın ucunu açık ağzına dayadım. Önceden dikkat etmediğim ayrıntılarına baktıkça ilk kez görüyormuşum duygusuna kapıldım. Dudaklarıyla sıyırıp yuttu çorbayı. Boğazından yutkunma hareketiyle geçişini gördüm. Ağzını yeniden açtı, bir kaşık daha verdim. Seyrek saç tellerinin deriden çıktığı gözeneklere baktım. Sanıyordum ki annemin hayatı bizdik, eviydi, o kadar. Ne geçmişi vardı ne âşık olmuştu ne genç ne çocuk. Onu tanımıyorum bile. Ağzının kenarını sildim. Uzanıp peçeteyi aldı. Serum hortumları elinin hareketiyle kıpırdadı.”
Kitapta en sevdiğim öykülerden biri Sonra Derya oldu. Yaşattığı macera duygusu ve yine tabii ki ince detaylar, seçilen sözcüklerle kadın arkadaşların hep beraber çıktıkları yolculuğu havasıyla, suyuyla, topraktaki sesiyle yaşamamızı sağlıyor. Öykünün en önemli kişilerinden Tomris, ki daha sonra kendisiyle başka bir öyküde, Bir Tomris Vardı’da karşılaşacağız, güçlü, farklı bir kadın figürü çiziyor. Arkadaşlarını toplayıp çıkardığı o yolculuğun sonunda ise öykünün başına, Tomris’in bir sözüne dönüyoruz: “Cesur olmayan kadınlar, derdi. Korkak kadınlar yani, derdik bir ağızdan. Hayır, derdi. Söylediğim kesinlikle başka, cesur olmayan kadınlar.” Gerçekten de bu öyküdeki Derya olsun, Otel öyküsünün kadın karakteri olsun, yine etrafımızda bildiğimiz onlarca kadın olsun, bize “cesur olmayan kadınlar”ı olanca açıklığıyla kavratıyor. Öyküde kadınların zorlu patikalardan denize inerlerken betimlenmesi “Derya uslu bir hışırtıyla kaydığında bile saygın tören havası dağılmıyor.” ya da denize ulaştıklarındaki hâllerinin anlatımı “Yumurtadan çıkmış yavrular gibi, kıyıya ulaşan kendine yer buldu.” okura Özlem Akıncı’nın ustalıklı sözcük seçimi ve yaratıcı benzetmeleri hakkında fikir verebilir.
Hepimizin yaşadığı ama dile dökemediği ayrıntılar, duygular demiştim, Bir Tomris Vardı öyküsünde de anlatıcının ölenin ardından hissettiği üzüntü bir yandan yapılması gereken ritüellere katılamamasının çaresizliği bir yandan, Akıncı yine yüreğimize çöreklenmiş bir duyguyu anımsatıyor: “Geride kalmanın kıyıcılığını çocuklar iyi bilir. Akşamüstü çağırmak için birisinin kapısını çalarsın. Kapıyı açan anne seni görünce şaşırır, Yavrum haberin yok mu, der, onlar oynuyor şu karşı evde. Duyduğunda yüzün kızarır. Kaldırımın kenarına oturup süklüm püklüm kalırsın o küçücük boyunla. Kumdan tepeler yaparsın.” 
Kitaptaki öykülerde tekrarlanan bir diğer izlek hastalık. Hastadan çok hastanın etrafındakilere odaklanıyor Özlem Akıncı, onların hastayla ilişkisini, geçmişlerini didiklerken bir biçimde bahsettiğim iki izleği de kaynaştırmış oluyor, hastalık ve yalnızlık; bazen hastalığın yol açtığı yalnızlık, bazense yalnızlığın yol açtığı hastalık.
Kitabı anne ve babasına ithaf etmiş Özlem Akıncı. Son yıllarda ben de babamla rolleri değiştiğim için, benim ebeveyn, onunsa çocuk olmasına alışamayan ve içinden isyan eden biri olarak hem öyküleri çok sevdim, hem de sanırım yazarı çok iyi anladım.

Banu Yıldıran Genç

Deniz Bize İyi Gelecek
Özlem Akıncı
Notos Kitap, Şubat 2018, 107 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2018 sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...