1 Aralık 2014 Pazartesi

Güzey

Taşrada peş peşe intiharlar...
İlk kitabını okuduğum ve hakkında yazdığım yazarları takip ettiğimden, 2008'de Çeşitli Yalnızlık Söylentileri'yle tanıdığım Mehmet Can Şaşmaz'ın romanı çıktığında hemen alıp okudum.
Güzey adını taşıyan roman Anadolu'nun ıssız bir kasabasında geçiyor. Kurtuluş Savaşı sırasında bulabildikleri en güvenli yere, bir dağın kuzey ucuna, tepelerine düştü düşecek koca bir kayanın altına yerleşen bir grup insan, sonraki yıllarda “Coğrafya, kaderdir.” dedirtecek denli yanlış bir karar almışlardır aslında. Tepelerindeki kocaman kaya, kasaba halkının geçmişten bugüne taşıdığı bir lanet gibi içine işlemiştir. Yoğun oranda intiharlar yaşanmakta, kimse buna engel olamamaktadır. Hatta bir atın bile intihar edebildiği yegâne yerdir. Çocuklar oyun oynamamakta, gençler eğlenmemekte, okuyup bir meslek sahibi olan da ilk iş oradan kaçmaktadır.
“Coğrafyayı buradan giden bir yol bulmak için, fiziği o yolu kat etmek, dilbilgisini gidecekleri şehirdekilerle anlaşmak, tarihiyse burayı unutmak için öğrenip kitapları sular seller gibi ezberlemişlerdi.”
Roman, Kaymakam Ekber'in aldığı sıkı tedbirlerle başlıyor. Günümüzde alışık olduğumuz yönetici tiplemesinin bir temsilidir Ekber. Şimdiye kadar görev aldığı yerlerde hırsızlığı bitirmiş, kan davasını sonlandırmış olmakla övünür. Oysa öğreniriz ki kan davası da hırsızlık da başka şehirlere kaymıştır. Bu zorlu kasabada da intihar edenin cenaze namazının kılınmayacağından tutun da, malının devlete kalması, mezar yerinin belli olmamamasına kadar “devlet baba tutumuyla” tedbirler almaya çalışır. Yaptığı en mantıklı şey Ankara'dan bu konuda uzman bir psikolog çağırtmaktır.
Romanın ana karakteri Devran, dürüst, kendi halinde ama yalnızlıktan bunalmış bir istasyon görevlisi. Arada bir aklına gelen intihar düşüncesinden babasını hatırlayınca vazgeçen, kararı pamuk ipliğine bağlı bir genç adam. Devran karakteriyle hemen hemen aynı ağırlığa sahip bir de Kaptan karakteri var ki Kaptan için kasabanın akıl babası, sağduyusu da denebilir. Hemen her koşulda söyleyecek afili bir lafı, aforizması, ders içeren cümleleri olan Kaptan aslında bu mükemmelliğiyle bir süre sonra okur için sıkıcı bir kişiye dönüşüyor. Hatta romanın sonlarına doğru anlatıcı bile bunu vurgulamakta: “Devran, Kaptan'ın böyle bir durumda bile 'felsefe' yapmasına şaşırdı...”
Roman bir kasabayı bütünüyle anlatmayı çalıştığı için kişi sayısı oldukça fazla, bu kişiler arasında Efsun Nine gibi değinilip geçen, daha fazla etkisinin olmasını bekleyeceğimiz kişiler de var. Özellikle romanın ortalarında dahil olan Psikolog Samet'in en azından olayların düğüm noktasında ve çözüme giden yolda daha etkili bir karakter olabileceğini umduğumu belirtmeliyim. Romanın farklı ve yaratıcı konusu psikoloğun “intihar” çözümlemeleriyle daha derinlikli işlenebilirdi hissi okuduktan sonra aklımdan hiç gitmedi. Mehmet Can Şaşmaz'ın psikolog olması belki bu beklentiyi artırmış olabilir ama Samet maalesef romanın en havada kalmış karakterlerinden biri olmuş.
Romandaki diğer bir sorun anlatıcı sorunu. Semih Gümüş, geçen aylarda Radikal Kitap'ta anlatıcı sorununun nasıl çözülmesi gerektiğiyle ilgili birkaç yazı yazdı. Türkiye edebiyatındaki tarihi ancak yüz elli yılı bulan roman türünde, artık her şeyi bilen Tanrı anlatıcının geçerliliğini kaybettiğini nedenleri ve örnekleriyle anlattı. Güzey'de de Tanrı anlatıcının sözcüklerle hissetmemiz gereken yerde peşinen anlattıkları, hatta bazen bir biçimde lafa karışması rahatsız ediyor.
“Leyla, dudağını sudan çekmiş ceylan misali doğruldu, doğrulmasıyla sanki bir sokak öteye uzaklaştı. Şimdi daha da güzelleşmişti! Kadınlar böyledir, gittikçe güzelleşir!”
Son cümle de anlatıcı yorum yapmasa, tarafsız bir biçimde anlatılsa olan biten daha etkili olur oysaki.
“Emin'in annesi Mehtap bencil hatta kötü yürekli bir kadındı. Öyle olmasa oğlu bu kadar sever miydi Zeliha'yı? Bütün karasevdalı adamların anneleri sevgisiz kadınlardır.”
Bu parça da Mehtap'ın kötü yürekli olduğunu yaşananlar zaten okura imlemiş durumda, anlatıcının karışıp soru sormasına, sonunda da tespit yapmasına hiç gerek yok.
Mehmet Can Şaşmaz genç bir yazar. Öykülerini daha başarılı bulmuş olsam da romanın ilginç konusu ve taşranın ele alınışı yaratıcı düşüncenin varlığını gösteriyor. Sonu bizim de tepemizde kaya varmış gibi hissettiğimiz bugünlerde umut aşılıyor, oldukça da etkili bitiyor. Umalım ki Şaşmaz bir dahaki romanında anlatıcı ve kişi sayısı sorununu daha yetkin bir biçimde çözebilsin.
Adını, dağın gölgelik, verimsiz kuzey yamacından alan roman, “taşra ve intihar”ı bir araya getirdiği için ilginç bir okumalık olabilir.

Banu Yıldıran Genç

Mehmet Can Şaşmaz, Güzey, Pan Yayıncılık, Eylül 2014, 264 s.
* Bu yazı Notos'un Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştır.


28 Kasım 2014 Cuma

Matmazel Christina

Vampirlerin anavatanında
Metis Yayınları iyi bir yayınevinde olması gereken en önemli özelliklerden birine sahip. Yayım hakkını aldığı bir kitabı, aradan uzun bir süre geçmiş de olsa tekrar basıyor. “Baskısı bulunmayan kitaplar cenneti” ülkemizde, Mircea Eliade'nin ilk baskısı 1991'de yapılan Matmazel Christina'sı da, uzun bir süre sonra yeni ve şık bir kapakla tekrar yayımlanan kitaplardan biri.
Mircea Eliade, dünyaca tanınmış bin dinler tarihi uzmanı. Uzun yıllar başka ülkelerde yaşasa ve akademisyenlik yapsa da doğduğu Romanya'nın mitlerinden etkilenerek yazmış Matmazel Christina'yı.
Bütün dünyada ona yakın inanışlar var fakat en popüler vampir hikâyesi Ulah Prensi III. Vlad'dan etkilenilerek yaratılan Kont Drakula. Bram Stoker'ın romanıyla iyice ünlenen bu karakter, vampir efsanelerini yaygınlaştırmış, özellikle 2008'de yayımlanan Stephenie Meyer'in Alacakaranlık serisinin kitapları ve ardından çekilen filmleri vampirlerin kahraman olmalarını, sevilmelerini bile sağlamıştır.
Matmazel Christina da bir vampir hikâyesi ama alabildiğine ince, hatta hüzünlü bir aşk hikâyesi bile sayılabilir. Eliade kitabın sonundaki notunda “Matmazel Christina, yirmi küsur yıl önce ölmüş ve vampir olmuş bir genç kadının aşk hikâyesidir. Bu türdeki ilk çalışmam olan bu kitapta, Rumen folklorunun, 1880'lerde büyük şair Eminescu'nun da ilgisini çekmiş bir temasını ele almak istedim.” diyerek yazmasının nedenlerini anlatır.
Z diye anılan Romanya taşrasındaki ıssız bir köşkte geçen roman, köşke konuk olmuş ressam Egor ve arkeolog Mösyö Nazarie'nin geçirdiği sıra dışı birkaç günü anlatmakta. Evin sahibesi Madam Mosco, koca köşkte kızları Sanda ve Simina'yla yaşamaktadır. Egor'un köşke konuk olmasının başlıca sebebi Sanda'ya olan aşkıdır, bu nedenle resim çizmek yerine genellikle onunla yalnız kalacak anları kollamaktadır.
Kadınlardan oluşan bu çekirdek ailenin garipliğini anlatırken Mircea Eliade oldukça güçlü bir atmosfer yaratabilmiş. Öylesine edilen birkaç söz -köyde kimsenin köşke tavuk, yumurta satmaması, çalışanların ansızın işi bırakıp gitmeleri- gelecekte okuru bekleyenleri hafif de olsa imlemekte. Sanda'nın saf ve iyi niyetli bir genç kız olarak betimlenmesi, onun zıddı dokuz yaşındaki Simina'nın garip davranışları, kaybolup durması gerilimin yavaş yavaş artmasını sağlıyor.
Bir akşam yemeğinde bahsedilen, köylüler tarafından öldürüldüğü söylenen Madam Mosco'nun kızkardeşi Matmazel Christina, önce evdeki özel ve farklı portresiyle, sonra da farklı hikâyesiyle kurgunun odak noktası olacaktır.
Mösyö Nazarie kısa bir süre sonra köylülerden Christina hakkındaki söylentileri duyar, köydeki erkeklerle zorla birlikte olup sonradan öldürmesi, işkenceleri, en sonunda sevgilisi tarafından vurulup öldürülmesiyle ilgilidir bunlar. Eliade, kitaba adını veren karakterini yaratırken tüm derinliğiyle vermeyi başarmış, ilk başta hakkında korkunç şeyler duyduğumuz Christina, geceleri Egor'u ziyaret etmeye başladığında, ona tehditler savurduğunda ve korkuttuğunda tam da gerçek yüzünü göstermiyordur aslında. Sona doğru yaklaşırken onun gencecik yaşta öldürülmüş fakat ölememiş bir kadın olduğunu, Egor'a delicesine âşık olduğunu, hatta bir ölümlüyle birlikte olabilmek için birçok fedakârlık yaptığını öğreniriz. Cinsel cazibesi, güzelliğiyle herkesi baştan çıkarabileceğine inansa da yaşadığı son hayal kırıklığı her şeyin sonu olur.
Romanda vampir efsanesi temel alınsa da köylü ayaklanması, pedofili, ensest gibi birçok farklı nokta yer almakta. İki kere sinemaya da uyarlanan Matmazel Christina, vampirlere farklı açıdan bakmak isteyenler için...

Banu Yıldıran Genç


Matmazel Christina, Metis Yayınları, 174 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2014 sayısında yayımlanmıştır.

30 Ekim 2014 Perşembe

Bülbülü Öldürmek

İyilik nerde biter? Kötülük nerde başlar?
Eylül ayında Harper Lee'nin ünlü romanı Bülbülü Öldürmek'in Sel Yayıncılık tarafından Ülker İnce çevirisiyle yeniden yayımlandığını gördüğüm an, bu yazıyı yazacağımı biliyordum. Aradan geçen yirmi yıla rağmen unutamadığım ve her sene öğrencilerime tavsiye ettiğim bir romandı söz konusu olan. Çocuk edebiyatıymış, gençlik edebiyatıymış, böyle kavramların olmadığı bir zamanda, bulunan her şeyin yaşa başa bakmadan okunduğu bir evde belki de yetişkinliğe adım atmamı sağlayan kitaplardan biriydi Bülbülü Öldürmek.
Büyük bir şehirde, orta sınıf ve hatta moda deyimle Beyaz Türk sayılabilecek bir ailedenseniz, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadan büyür gidersiniz. Bu nedenle insanların nasıl ayrım yapabildiğini, nasıl ezebildiğini gördüğüm, okuduğum ilk romandı. Kendi korunaklı dünyamın alt üst olmasına sebep olmuştu, ki öyle bir dünya olmadığını yıllar geçtikçe öğrendim.

1930'lu yıllarda Amerika'nın güneyindeki Maycomb kasabasında geçen roman, aslında otobiyografik özellikler taşıyor. Dürüst bir avukat olan Atticus Finch'in aldığı bir dava olayların temel noktasını oluşturuyor. Kahramanımız, Jean Louise ya da herkesin çağırdığı adıyla Scout, sekiz yaşında bir kız çocuğu, annesi o çok küçükken ölmüş ve kendisinden dört yaş büyük abisi Jem ve babası Atticus'la mutlu mesut günler yaşıyor. Bir de yazları aralarına katılan arkadaşları Dill var ki Harper Lee daha sonra bu karakterin çocukluk arkadaşı Truman Capote olduğunu söylemiştir.
Beyaz bir kadına saldırmaktan tutuklanan “zenci” Tom Robinson'un suçsuz olduğu aslında tüm kasaba tarafından bilindiği halde göz göre göre suçlu bulunması Amerikan filmlerinden ya da romanlarından alışkın olduğumuz bir konu. Bülbülü Öldürmek'i özel yapan, anlatıcı Scout'un bakış açısının, olayları yorumlamasının son derece içten ve çocuksu olması. Harper Lee, otuz dört yaşındayken yazdığı romanında bir kız çocuğunun ergenliğe giren abisine, evlenmeye karar verdiği arkadaşına ve bir türlü anlayamadığı büyükler dünyasına bakışını o kadar doğal bir biçimde yansıtmış ki okuru önünde sonunda kendi çocukluğuna götürüyor.
Atticus Finch'in davayı almasından sonra kasabalıların tehditleri, çocukların okulda dışlanması, halanın duruma el koymak için onlarla yaşamaya gelmesi, adım adım ilerleyen gerilimi son bölüme kadar taşıyor. Ayrıca Öcü Radley gibi romanın başından itibaren değinilen yan karakterlerin bile olay örgüsüne katkısı ince bir biçimde işlenmiş. Gerek anlattıkları gerekse anlatımıyla usta bir ilk ve -maalesef- son roman Bülbülü Öldürmek. Harper Lee bir daha ne roman ne de herhangi bir şey yazıyor, neden yazmadığı sorulduğunda ise “Söylemek istediğimi söyledim ve bir daha söylemeyeceğim.” diyor. 
Kuzey'e göre daha dindar ve daha tutucu olan Güney eyaletlerinde hayatın nasıl aktığını oldukça gerçekçi bir biçimde betimliyor Harper Lee. Kilisede yardım işlerinde çalışan hanımların en önemli gayeleri “durmaksızın çoğalan ahlak yoksunu zencilere iyi birer Hıristiyan gibi yaşamayı öğretmek.” Hatta şu sözlerle köleliği kaldıran Kuzey eleştirilmekte: “Kuzeydekiler kölelere özgürlüklerini vermiş ama onların masasına beyazların oturduğunu görmüyorsun. Biz hiç değilse onları aldatmıyoruz.” Bu gibi önyargılar ve katı tutumlar nedeniyle kızlarına saldırıldığını iddia eden ailenin elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen Güney'de kural değişmez. Bir beyaza saldıran zenci idam cezasına çarptırılır.
Dünyanın en dürüst ve barışçıl babasına sahip olduğunu düşünen ve düşüncelerinde haklı olan Scout mahkemede tanık olduğu konuşmaları, tavırları anlayamamaktadır. Bire birken gayet iyi bir insan olduğunu düşündüklerinin bir araya geldiklerinde linççi bir tavır sergilemeleri, onu ve Jem'i şaşırtmaktadır. Kasabanın en fakir ve dışlanmış ailelerinden birinin söz konusu başka bir “ezilen” olduğunda “ezen” tarafına geçmelerini sorgularlar. Hatta bir derste Hitler'in Yahudilere yaptıklarını anlatırken ağlayan sınıf öğretmenini mahkemede siyahlar hakkında aşağılayıcı bir biçimde konuşurken duyunca Scout'un aklına gelen sorular bugün bile cevaplanamaz nitelikte. “Nasıl böyle Hitler'den nefret edersin de sonra dönüp kendi ülkendeki insanlara bu kadar çirkin davranırsın?”
Tüm bu sorular, sorunlar günümüzde de aynı şiddetiyle devam etmekte. Gördüklerimize, yaşadıklarımıza bir anlam veremiyor, bu nefretin kaynağını bulamıyoruz. Neyse ki edebiyat iyi geliyor bazen, bir romanı okuduktan sonra mutlu hissediyoruz, Atticus, Scout ya da Jem gibiler çoğaldıkça dünya yaşanabilir bir yer olur, diye düşünüyoruz. 
Kitabı usta çevirmen Ülker İnce'nin çevirdiğini duyduğumda oldukça heyecanlanmıştım fakat özensizce çevrilmiş cümleler, hatta paragraflar nedeniyle hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Üstteki alıntı cümle bile bunu örnekleyebilecek nitelikte. Çeviride gözden kaçsa bile editoryal aşamada dikkat edilmesi gereken bariz hatalar baskının biraz aceleye getirildiğini düşündürüyor. Umarım bir sonraki baskıda bu sorunlar hallolur.
Her kütüphanede bulunması gereken, her gencin okuması gereken bu roman, iyilik ve kötülük kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlayacak.

Banu Yıldıran Genç

Bülbülü Öldürmek
Harper Lee

Sel Yayıncılık, Eylül 2014, 355.
*Bu yazı Agos Kirk'te Ekim 2014'te yayımlanmıştır.

Timsah Park

Bataklığın ortasında bir yaşam
Kurgu metinlerde özellikle romanlarda mekân kavramı okuyucuya birçok şey sağlar. Bazen sadece bir fon olarak olayların yaşandığı yeri tanıtır, bazen atmosferi ve toplumu anlatır. Bazı romanlarda ise mekân neredeyse kitabın kendisiyle, karakterleriyle bütünleşmiştir. İşte Timsah Park da böyle bir roman. Olayların geçtiği On Bin Ada'nın betimlendiği yerler oldukça fazla, hemen hemen her bölümde bataklıklardan, çukurlardan, Hint defnelerinden, ayakotlarından, ağaç köklerinden bahsediliyor çünkü yaşanan coğrafya karakterleri çözmenin yegâne yolu.
Bizim gibi çok da farklı yer şekli bulunmayan bir kara parçasında bu romanı okuyan okur ise er geç google'a “Florida On Bin Ada” yazıp, görsellerde arama yapacaktır. O fotoğrafları, nehirleri, bataklıkları, çalıları, bir labirent misali birbirine bağlanan adaları gördükten, ne kadar garip bir yerleşim yeri olduğunu anladıktan sonra romanı anlamak, Ava'nın yaşadıklarını hissetmek kolaylaşacaktır. En azından benim için öyle oldu.

Bigtree Kabilesi, On Bin Ada'nın birinde yaşayan ve Timsah Park adında bir eğlence parkı işleten anne – baba - üç çocuk ve bir büyükbabadan müteşekkil bir aile. Okurlara çok “normal” gelmeyecek bir yaşantıları olsa da mutlu sayılırlar. Her şey anne Hilola Bigtree'nin hastalanıp ölmesiyle başlar. Anne kanserle boğuşurken büyükbaba bunar, bakımevine yatırılır, parkın en önemli gösterisi Hilola'nın yokluğu sebebiyle iptal olur, ziyaretçi sayısı günbegün düşer. Geride kalanlar annenin yokluğuyla baş etmek için farklı yollar bulurlar: Baba, Şef Bigtree hiçbir şey değişmeyecekmiş, her şey yolundaymış gibi davranmaya başlar. Ağbi Kiwi babanın hayalperestliğinden bunalıp evin erkeği rolünü üstlenir ve anakaraya çalışmaya gider. Abla Osceola ruhlarla konuşmaya başlar, hatta onlardan birine âşık olur. En küçük kardeş Ava ise 13 yaşında yapayalnız kalmanın verdiği güvensizlikle timsah güreşlerinde annesinin yerini almayı umar. 
Adada yalnız kalan Ava'nın bir hayaletle evlenmek üzere evden kaçan ablasını bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıkışı romanın merkezindeki çekirdek olayı oluşturuyor. Bir yolculuk romanı gibi de okuyabileceğimiz Timsah Park aslında başında Aynanın İçinden'den bir alıntı yaparak harikalar diyarındaki Alice'e göz kırpıyor. Ava ve Alice'in aynı yaşlarda olması, abla figürü, ölüler ülkesine yapılan yolculuk benzer temalar.
Bir anda dünyası tepetaklak olan Ava, daha annesinin yokluğuna alışamamışken, babası, ağbisi ve ablasının peş peşe ve birbirlerinden habersiz gitmeleriyle boşluğa düşer. Ablasını bir hayaletle evlenip gitmeyi kararlaştırdığı ölüler dünyasından geri getirmesi gerekiyordur, vereceği kararlardan önce içinde annesinin sesini duymayı, onun tarafından onaylanmayı isteyecek kadar çocuktur halbuki Ava. En sonunda adanın yerlilerinden Kuş Adam'ı bu yolculuğa çıkmaya ikna eder. 
Şehirde büyüyenler çocuk yaşlarda yabancılara güvenmemeyi, yabancılarla konuşmamayı öğrenir. Oysa bir adada sadece beş kişi yaşıyorsanız, gördüğünüz yabancı insanlar üç beş saat kalıp gidiyor, dış dünyayla bağlantınızı bir feribot kaptanı sağlıyorsa, insan doğası gereği inanır, güvenir çünkü herkesi kendisi gibi sanır. Yolculuk sürerken okurun da güvendiği bir karakterin yaşattığı hayal kırıklığı, özellikle Ava'nın sevgiye duyduğu açlığın yön verdiği davranışları yüzünden durmaksızın kendisini suçlaması, neredeyse boğazınızda bir yumru, romanın içine sızıp çaresizlik içinde kıvranan çocukları avutmak istemenize yol açıyor. 
Bigtree ailesi, beyaz ırktan ve anakaradan oldukları halde Timsah Park Aile Müzesi'nde kendilerine yalandan bir Kızılderili tarihi uyduracak, büyük kızlarının adını ABD'ye karşı gelen bir yerli kadın liderden esinlenecek kadar insancıl; doğayla iç içe bir yaşam sürerek timsahlara dokunmayıp onlarla birlikte yaşamayı öğrenecek, Judy Garland adını verdikleri bir ayıyı besleyecek kadar barışçıl; Timsah Park'ı yaşatıp anakaradaki plastik ve sahte eğlence parkı Karanlıklar Âlemi'yle aşık atacak kadar da iyi niyetli ama maalesef bütün hikâyelerde olduğu gibi iyiler kaybetmeye mahkûm.
ABD'nin On Bin Ada'yı savaşlarla, kıyımlarla Kızılderililerin elinden alması, daha sonra suyun altındaki bataklıkları işlenecek toprak diye saf Amerikan köylülerine satması da Timsah Park'ı okurken öğrenilen tarihin bir parçası. Roman, bataklığı kurutmaya çalışan Tarım Bakanlığının uçaklarla Hint defnesi tohumu serpmesi ve bu bitkinin salgın gibi adaları sararak canlılara yaşam alanı bırakmaması, yeni yollar açmaya gönderilen ve ölüsü bile bulunamayan işçiler, su üstünde oldukça konforlu bir yaşam kurulmuşken boşalttırılmış evlerden oluşan Stiltsville gibi gerçek ayrıntılarla dolu ve Karen Russell doğmuş olduğu coğrafyayı anlatırken hiçbir biçimde dikte etmiyor, öğretmiyor, kurgunun bir parçası olarak diyaloglara, düşüncelere resmi tarihin es geçtiği bu gerçekleri serpiştiriyor.
Amerikan rüyasına bambaşka bir açıdan bakan Timsah Park, kurduğu dünyası, garip ama canlı karakterleri, ustalıklı dili ve anlattığı yolculuğuyla Pulitzer'e aday olmuş gencecik bir yazarın romanı. Püren Özgören”in başarılı çevirisi ve açıklayıcı dipnotları da okumayı oldukça kolaylaştırıyor.

Banu Yıldıran Genç

Timsah Park, Karen Russell, Siren Kitap, 412 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Ekim 2014'te yayımlanmıştır.

1 Ekim 2014 Çarşamba

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı

Boks şakaya gelmezmiş...
İletişim Yayınları, Ankara'dan genç öykücülerle bizleri tanıştırmaya devam ediyor. Giray Kemer'in temmuz ayında yayımlanan ilk kitabı Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı ikinci baskı için yola çıkmış bile.
Kitap, yazarın kendi deyimiyle “öykülerden oluşan bir roman”. Romandan farklı olan tarafı ise bir yapboz gibi dizilmiş olması, yaşananları kronolojik bir sıraya koysak ortadaki öykü başta, baştaki öykü de sonlara doğru olmalı mesela. Her öyküde anlatılan farklı bir kaybediş, bu kaybedişlerin sırasını, zamanını kahramanın yaşam çizgisine oturtmak öyküleri tekrar tekrar okuma isteği yaratıyor.
Öyküler tek bir karakterin yaşamına odaklı, birinci kişi ağzıyla yazılmış. Bu anlatım biçimi okurla en samimi ilişki kurulan anlatım biçimi olduğundan bazı tehlikeleri de yok değil. Giray Kemer bu tehlikelere düşmeden, zaman ve duygu atlamalarını ustalıkla halletmiş. Hatta iki sayfalık kısacık bazı öykülere zamanda geri dönüşleri bile sığdırmış.

Kahramanımız bazen üniversiteli, bazen mezun, genellikle işsiz, her zaman aşk acısından muzdarip, yakın arkadaşlarıyla kardeş gibi olmuş, dertli mi dertli bir amatör boksör. Boks salonunda ve boks terimleriyle başlayan ilk öykü Ayten, doğruyu söylemek gerekirse bu sporla hiç ilgilenmemiş, onla ilgili hiçbir şey okumamış, hatta boksu pek de sevmeyen biri olan beni korkuttu. Neyse ki Giray Kemer benim gibi okurlarına Nikotin öyküsünde güzel bir cevap hazırlamış: “Saçmalayışına takılmamaya çalışarak 'Bazı filmler önemli,' dedim. Ne dediğim hakkında hiçbir fikrim olmadan. Etkileyici bir şeyler söylemeye çalışıyordum. Requiem for a Heavyweight izlemeyen, sonunda ağlamayan, ya da Hemingway okumayan birinin boksu sevebileceğini düşünmüyorum.”
Öyküler genellikle Ankara'da geçiyor, Ankaralıların hep söylediği üzere “dostlukların orada farklı olduğu” hissediliyor. Yakın iki arkadaşın arasına giren bir kadın: Şehrazat, tekrarlanan bir film karesi gibi akılda kalan mezarlıktaki ayrılık, başka kadınlar, başka terk edilişler, bol içki, sigara, esrar ve hep dönülen arkadaş evleri... Duygusal bir karakter çizmesine rağmen sıradan bir romantizme esir olmaması yazarın en büyük artılarından biri. İçen, içti mi sapıtan, kavga eden, dayak yiyen, terk edildi diye hayatındaki her şeyin tepetaklak olmasına izin veren bir ana karakter karşımızdaki ama Giray Kemer öyküleri doğru anlarda bitirerek ya da gidişatı bir anda ustaca çevirerek son dönemlerde sıkça rastladığımız arabeske varan bir kaybeden edebiyatından uzak duruyor.
Kitabın ithafında ve verdiği bir röportajda özellikle Barış Bıçakçı'dan etkilendiğini söyleyen Kemer'in dili de onunki gibi sade. Kısa öyküye yakışan bir biçimde fazlalıktan, mecazlardan, gereksiz benzetmelerden uzak. Olan Bitmeyen öyküsündeki “Elimdeki şişeyi yenisiyle değiştirip; yan yana duran, birbirinden güç alan üç eski dostu andıran Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet'e doğru, o günü düşünerek içmeye devam ettim.” cümlesi tarihi yarımadayla ilgili okuduğum en hoş cümlelerden biri örneğin. Oldukça yaratıcı öykü adları da muzip ve hatırda kalıcı.
Son dönemde öykünün tekrar öne çıktığını, büyük yayınevlerinin art arda öykü kitapları yayımladığını görmek oldukça sevindirici. Okurları pek çok genç öykücüyle tanıştıran İletişim Yayınları umarım bu kitaptaki düzelti hatalarını ikinci baskıda tekrarlamaz.

Banu Yıldıran Genç

Giray Kemer, Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı, İletişim Yayınları, 92 s.


*Bu yazı Notos'un 48. sayısında yayımlanmıştır.

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Zeplin

İskandinav mitolojisi farklı öykülerle birleşirse...
Tuhaf ve iyi öykülere, romanlara az rastladığımız bugünlerde sizi İsveç kırsallarında, göllerinde dolaştırıp, sonra adı sanı belli olmayan garip dünyalara götürecek, bir an var olan sonra pof diye sırra kadem basan insanlarla tanıştıracak, mitlerin, efsanelerin bir insanın kaderini nasıl etkilediğini gösterecek bir kitap yayımlandı yaz başında.
İsveçli genç bir yazar olan Karin Tidbeck ve seçilmiş öykülerinden oluşan Zeplin adlı kitabı bana Ursula K. Le Guin'i ilk okuduğum zamanlarda hissettiklerimi anımsattı: Aynı heyecan, iyi bir şey okumanın verdiği tarifi imkânsız haz, kırsal yaşamın, sıkıntının ve eski inanışların nasıl ustaca harmanlandığını görmenin verdiği şaşkınlık.
Kitabın ilk öyküsü Beatrice şu cümleyle başlıyor: “Doktor Franz Hiller bir zepline âşık oldu.” Öykü bu farklı açılışından sonra Franz'ın Anna'yla kesişen yollarına uzanıyor. Anna da bir buhar makinesine âşıktır ve ondan hamile kalır. Öykü ilerledikçe Karin Tidbeck'in okuru içine alan güçlü anlatımı o kadar etkili olur ki, finalde yaşananlar hiç garip gelmez okura, “neden olmasın” diye omuz silkip bir sonraki öyküye yol alır.
Bütün öykülerin başlıca sorunlarından biri aslında çağımızın hastalığı olan sıkıntı ve bu sıkıntının başlıca nedenleri; günümüzde çarçabuk unutulanlar, anlık hevesler, ölümün kabullenilmesinin zorlaşması ya da herhangi bir kayıp... Tüm bu acılar yirminci yüzyıl sonu ve yirmi birinci yüzyıl başını betimlerken, Tidbeck bu sıkıntıları garip dünyalara, ilginç kurgulara yerleştiriyor. Distopik bir dünyanın ipuçlarını veren Arvid Pekon Kim? okurun kendisini sorgulayacak sorular sormasını sağlayabiliyor örneğin. Yurttaşların belli numaralara sahip olduğu, kimin aradığının ve tüm yaşamının santral memurlarınca görülebildiği, santral memurlarının ise gelen bütün aramaları aranan kişinin sesini taklit ederek cevapladığı bir ofis hayal edin. Kimsenin özel hayatı bilinmiyor, herkesin imzalamış olduğu SY-İY adlı bir belge var: Soru Yok-İfşa Yok. Beraber çalıştığınız bir iş arkadaşınız ansızın toza dönüşse, onu unutmanız kaç saniye sürerdi?
Kitabın en etkileyici öykülerinden biri olan Rengeyiği Dağı, eski inanışların insanların yaşamını nasıl etkilediğini anlatırken, ergenlik çağında baş edilmeye çalışılan sıkıntıyı okura anımsatması ve aktarmasıyla gerçekçi sayılabilecek öyküler arasında yerini alıyor. Babaları olmayan Sara ve Cilla'nın ninelerinin evini boşaltmak için şehirden köye gittikleri yazı anlatır öykü. Ergenlik sorunlarıyla boğuşan kızlar köydeyken ailelerinde birçok deli olduğunu öğrenir, hatta garip dayıları Johann'ı tanıdıktan sonra kendilerinde olup olmayacağını sorgularlar. Bütün köyün inandığı Vittra denilen perimsi yaratıklar da bu garip atmosfere eklenince, Karin Tidbeck'in hem acı dolu hem de mistik bir öyküyü anlatışındaki ustalığa şahit oluyoruz.
Bana unutulmaz Dune serisini anımsatan bir diğer öykü ise Augusta Prima, hatta bir sonraki öykü Teyzeler de bu dünyadan yola çıkarak yazılmış. Kroket sopasıyla oynanan, amacın golf topuyla uşakları öldürmek olduğu bir oyun, birbiriyle sevişip duran ikizler, çalıların dışında ölen yabancılar, konuşmamaları için dilleri kesilmiş, uşak olarak yetiştirilen peri çocuklar ve bu dünyanın bir köşesinde tek amaçları şişmanlamak ve çatlayıp ölmek olan teyzeler. Özellikle Teyzeler öyküsünde ele alınan ve detaylarıyla anlatılan şişmanlama süreci, çatlayıp öldükten sonra onların yerlerini alacak olan yeğenlerin hiç durmadan yemek yapmaları hayal gücünün neler kurabildiğini gözler önüne seriyor. Zaman kavramının olmadığı Augusta Prima ise günümüzdeki tüketimin, sınıflar arası uçurumun, “öteki”ne karşı olan acımasızlığın dünyayı nerelere götürebileceğini fısıldıyor sanki bize.

Karin Tidbeck yerelden evrensele nasıl başarılı bir yazar olunacağının kanıtı. Bunu özellikle İskandinav mitolojisiyle başarıyor. Kitapta yer alan Vitter, Pyret, cin, peri gibi doğaüstü yaratıklar, anlatılan halk hikâyeleri, karma evlilikler ve bunlardan doğan çocuklar, öykülerin çıkış noktasını oluşturuyor, hatta Pyret öyküsü tamamen bu doğaüstü varlığın araştırılma notlarından oluşuyor. Tidbeck bütün bu motifleri İskandinav ülkelerinin bildiğimiz melankolisiyle, ruhu boğan iklimiyle, günümüz dünyasının sorunlarıyla harmanlayıp unutulmayacak öyküler çıkarmış ortaya.
Kitabı okurken aklıma sıklıkla Mezopotamya efsanesi Şahmaran, Arap kökenli Yecüc ve Mecüc, Anadolu'da adı geçen Dunganga, Gulyabani, Karakoncolos gibi inanışlar geldi. Bu varlıkların şöyle güzel öykülere, romanlara konu olduğunu hayal etmek, Anadolu mitolojisinin evrensel bir edebiyat tadıyla işlendiğini bilmek ne güzel olurdu.
Umalım ki Aylak Kitap yeni Tidbeck eserleri için biz okurları bekletmesin. Yaratıcı kapak tasarımı, çok sık rastlamadığımız hard cover baskısı, Tülin Er'in başarılı çevirisi ve Tidbeck'in aydınlatıcı son sözü için farklı öyküleri sevenler kaçırmasın diyelim.

Banu Yıldıran Genç
Zeplin

Karin Tidbeck, Aylak Kitap, Haziran 2014, 151 s.
* Bu Yazı Agos Kirk'in 15 ağustos 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları

Bir Dolandırıcının İtirafları
Can Yayınları, Thomas Mann'ın eserlerini yayımlamaya devam ediyor. Son olarak yayımlanan, Mann'ın tamamlayamadığı eseri Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları, bu usta yazarın ölmeden önce ulaştığı son noktayı biz okurlara gösteriyor.
Başyapıtı sayılan Doktor Faustus'u ve ardından Felix Krull'un İtirafları'nı okuyan biri olarak usta yazar, klasik eser, başyapıt kavramlarının insan zihninde tam olarak yerlerine oturduğunu söyleyebilirim. Doktor Faustus'ta işlenen temaya bağlı olarak romanın bütününe yayılan iç hesaplaşmalar, Alman mitolojisine, teolojisine yapılan göndermeler, müzikle kurulan ilişki okuyucuyu için zorlu ve çaba isteyen bir okuma vaat ediyorken, Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları'nda ise anlatıcının soylu olmayan bir ailede doğup doğru düzgün bir eğitim almamasıyla pekişen “alt sınıf” anlatısı olma iddiası daha romanın ilk satırlarında kendisini belli ediyor. Usta yazar kavramı işte burada anlamını kazanıyor: Anlatımın, konunun, işleyişin farkı oldukça net ama tüm bunların üstünde yazarın biçemi bütün eserlerde yazarın kim olduğunu belli ediyor.
Felix Krull sonradan iflas eden burjuva bir ailenin oğlu, daha çocukluğunda okula gitmemek için babasının imzasını taklit etmeye başlayarak kişiliği hakkında ipuçları veriyor. Kişiliğini gizli tutma isteği, kendisini başkası olarak hayal etme oyunları, kendisini zorlayarak gözbebeklerini küçültüp büyütebilmesi, nabzını hızlandırabilmesi daha çocukken farklı bir zekâyı işaret etmekte.
“Eğer çevremdekilere biraz karışmış olsaydım, birlikte olduğum insanlarla hemen içli dışlı olurdum ya da zavallı babamın dediği gibi, hem dost hem de düşman davranışı sergilerdim; kısacası kendimi pek de güvenilmeyen bir yardımsever gibi gösterirdim, doğamın sırrına yaklaşmak, özsuyumun inceltilmesine ve yaratıcı güçlerimin çok kötü bir şekilde zarar görmesine ve zayıflamasına neden olurdu.” alıntısı Frankfurt sokaklarında yapayalnız dolaşan bir genç adamın tedbir, plan ve dikkat dolu cümleleri. Kendisiyle o kadar barışık, kendisinin “farklı bir ruh” olduğuna o kadar inanmış ki kadın simsarlığı yaptığı bir dönemden bile “bunu eğitimim ve gelişimim için son derece önemsediğim için yapıyorum” diyerek kendisini kandırabilir.
Felix Krull oldukça kurnaz bir biçimde zorunlu askerlik görevinden kurtulduktan sonra Paris'te bir otelde çalışmaya başladığı gün dört ayağı üstüne düşecek kadar da şanslı çünkü vaftiz babasının koyduğu ad Felix, Latincede şanslı anlamına geliyor. Şanslı beyimiz bulduğu mücevher kutusuyla kendisine başka sınıftanmış gibi gardırop düzerken, bir yandan da otelde çalışarak farklı insanlarla tanışmaya çalışır. Zekası kadar yakışıklılığı da bu yolda kendisine yardımcı olmaktadır.
Şansının yaver gittiği en büyük ân ise bir baronun kendisine onun yerine, onun kimliği ve parasıyla bir yıllık dünya turuna çıkmayı teklif ettiği ândır. Sevgilisinden ayrılmak istemeyen baronla kimlik değiş tokuşu yapan Felix Krull'un önünde yepyeni bir yaşam vardır artık.

Thomas Mann'ın Romanyalı hırsız Georges Manolescu'nun anılarından esinlenerek yazdığı bilinen bu roman ne yazık ki tamamlanamadan, tadı okurun damağında kalarak bitiyor. Manolescu'nun bir Alman prensinin adıyla Cenova'da bir soyluyla evlendiğini, çocuğu olduğunu yaşam hikâyesinden biliyoruz fakat Felix Krull'umuzun itirafları maalesef o kadar ilerleyemeden son buluyor. Romanda anlatıcının sık sık daha sonra anlatacağını belirttiği olaylardan, Thomas Mann'ın yazacaklarını kurguladığını anlayabiliyoruz. Bunları öğrenemesek de büyük bir yazarın son eserini okumak, dil ustalığını görmek adına Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları okunabilir. Bazı cümlelerde anlatım bozukluklarına rastlansa da Kasım ve Yadigar Eğit'in başarılı çevirisinin de bu zevkli okumada kuşkusuz payı var.

Banu Yıldıran Genç
Thomas Mann
Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları

Can Yayınları, Temmuz 2014, 476 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in 15 Ağustos 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...