20 Eylül 2013 Cuma

Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü

Kim korkar klasiklerden?
“Klasikleri okudun mu?” sorusu bu ülkede kitapla ilgili muhabbetlerdeki önemli sorulardan biridir. Okulda öğretmenler, evde anne-babalar tarafından klasiklerin okunması salık verilir, taksitle, kapıdan kapıya klasik kitap setleri satılır, hatta Milli Eğitim Bakanlığı çok iyi bir iş yapar gibi 100 Temel Eser listesi hazırlayıp, sadece kendi belirlediği klasiklerin okutulmasına çalışır, okullara bu liste dışında kitap önerilmemesini önemle anımsatır.

Bu önemli kitapların çeviri niteliğinin ne kadar önemli olduğu ise hep gözardı edildi. Yazıldıkları dönem itibariyle telif haklarından muaf olan klasikler Türkçeye hiçbir zaman tam hakkıyla çevrilmedi. Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel'in kurduğu bir komisyonla klasiklerin çevrilmesine girişildi, oldukça da başarılı bir girişimdi, döneminin ünlü yazar ve şairleri çok iyi çeviriler yaptılar ama bir süre sonra çalakalem yapılmış kötü çeviriler ortaya çıkmaya başladı. 2000'li yılların başında Milli Eğitim'in listeleriyle beraber kötü çeviriler artık çoğunluktaydı. Önüne gelen yayınevi, hatta sırf bu iş için kurulmuş yayınevleri telif ödeme derdi olmadığından klasikleri alıp, insanların çevirilerini çalıp, ekleye çıkarta okunmaz duruma getirdiler. Yıllardır işini iyi yapmaya çalışan yayıncılar dertlerini anlatmaya çalışmaktalar ama kitap fuarları, kitabevleri hâlâ ordan burdan çalınmış çeviriler, kısaltılmış, sansürlenmiş, künyesinde çevirmenin adı bile bulunmayan klasiklerle dolu.
Son birkaç yılda iyi çevirilerle öne çıkmaya çalışan yayınevleri ilanlarına “eksiksiz, orijinal çeviri” gibi ibareler eklediler. Ve yine son yıllarda butik yayınevleri klasik yazarların Türkçeye bugüne kadar hiç çevrilmemiş eserlerini kazandırmaya ya da var olan iyi çevirilerin yeni basımını yapmaya başladılar.
Notos Kitap Yayınevi de bunlardan biri. Yeni başladığı “Klasik Kitaplar” dizisi Balzac ve Poe'dan sonra Turgenyev'le devam ediyor.
Türkçeye ilk kez çevrilen ve Turgenyev'in de ilk eserlerinden biri olan bir novella “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”. Ölümünden birkaç gün önce günlük tutmaya başlayan bir adamın notlarından oluşuyor. “Lüzumsuz” sıfatı özellikle önemli çünkü gerek bu novelladaki kahramanı Çulkaturin gerekse “Babalar ve Oğullar”daki unutulmaz karakteri Bazarov, sonraki yıllarda birçok yazarı etkileyecek, Rus Edebiyatında Oblomov'dan Raskolnikov'a birçok lüzumsuz adam tiplemesi görülecekti.
Türkiye Edebiyatında Tanzimatla birlikte bir uyumsuz tiplemesi görülse de daha çok Alman Romantiklerinden etkilenilmiştir. Gerçek anlamda ise Sabahattin Ali'nin “Kürk Mantolu Madonna”sında karşılaşırız bu garip tiple, Raif Efendi'yi anlamak çok zordur, bu karakter Sait Faik'in unutulmaz öyküsüyle kendi adını bulur: “Lüzumsuz Adam” ve sonraları Huzur'daki huzursuz Suat'ta, Tutunamayanlar'ın Selim'inde, Aylak Adam'ın Bay C.'sinde hep görürüz bu lüzumsuzluğun izlerini...
Turgenyev'in sözcükleriyle: “...benim hakkımda söylenebilecek bir şey yok; ben yalnızca lüzumsuzum. Gereğinden fazla, hepsi bu. Büyük ihtimalle doğa bu dünyaya gelişimi hesaba katmadı ve bundan dolayı da bana davetsiz misafir muamelesi yapıyor. ...Tüm hayatım boyunca sürekli yerimin alındığını fark ettim, belki de aramış olmam gereken konumu bulmaya çalışmadığımdan.”
Çulkaturin ölmeden önce eskileri anımsamaya başlar ve lüzumsuzluğunu okura kanıtlamak için başından geçmiş bir aşk hikâyesini anlatır, belki herkesin başına gelebilecek bir hikâyedir ama o daha baştan karar vermiştir lüzumsuz olduğuna ve bunun ilk koşullarından biri koşulları değiştirmeye çalışmak için çaba göstermemektir.

Böylelikle Çulkaturin'in yaşamındaki en büyük lüzumsuzluğu öğreniriz, anılara hastayken kendisine bakan bakıcısıyla didişmeleri de katılır. Günlükler oldukça sade bir dille, ağdalı betimlemelerden kaçınarak yazılmıştır. “Çiçeğe benzer bir tarafım olsaydı ve karşılaştırma çok bayat olmasaydı, ruhumun o günden tibaren çiçek açtığını söylemeye cüret ederdim.” gibi döneminin ağır diliyle dalga geçen cümleler kurar. Genellikle modern romanda rastladığımız metinlerarası ilişkinin ilk örneklerini vererek kendini Gogol'ün Poprişçin karakterine benzetir, âşık olduğu Liza'yla birlikte Puşkin'in Kafkas Mahkûmu'nu okur. Her gün anlattıklarını oldukça heyecanlı bir yerinde keser, bir sonraki gün anlatının yapısını bozmadan, doğallıkla yaşam öyküsüne devam eder. Bu nedenle Turgenyev daha ilk kitabında başarılı bir yazar olacağını imlemiştir. Zaman zaman Gogol'e yaklaşan ince mizahı, okurun gözünün önünde manzarayı ya da insanları çizilmişçesine canlandıran ustalıklı betimlemeleriyle hiç sıkıcı olmayan bir “klasik” elimizdeki. Öyle ki kıskançlığın doruğa ulaştığı bir dans sahnesinde Çulkaturin ve başında ölü bir böcek takılı olan damının anlatımı okura kahkaha bile attırabilir:
“Mazurkanın ilk sesleri duyulmaya başladığında soğukkanlılıkla etrafıma baktım; uzun suratlı, kırmızı parlak burunlu, ağzı hiç kapanmıyormuş gibi tuhaf bir şekilde aralıklı, viyolonselin sapını andıran, sıska boyunlu genç bir hanımefendiyi, rahat ve umursamaz bir havayla yanına yanaşıp topuklarımı üstünkörü tıklatarak dansa davet ettim. Gülkurusu soluk bir elbise giymişti; kafasının üstünde de rengi solmuş, kapkalın bakır yayda sallanan karasinek türünden bir böcek vardı; velhasıl bu kız, tabiri caizse, keskin bir can sıkıntısına ve müzmin bir başarısızlığa bulanmıştı. Akşamın başından beri bir kez olsun sandalyesinden kıpırdamamış; kimse onu dansa kaldırmayı düşünmemişti. 16 yaşında sarışın bir genç, damı olmadığından bu kadına göz dikmiş, hatta ona doğru bir adım atmıştı, fakat kadına bir daha bakıp iyice düşündükten sonra aceleyle kalabalığın içine saklandı. Artık düşünün benim teklifimi nasıl keyifli bir şaşkınlıkla kabul ettiğini!”
Milli Eğitim Bakanlığı biraz daha gerçekçi davranıp listeleri yenilese, bu kitabı ortaöğretim için hazırladığı kitap listesine gönül rahatlığıyla ekleyebilirdi. Lise yaşına dek kitap okumamış ama okumak zorunda kalmış öğrenciye de, vampir ve aşk romanlarından başka bir şey okumamış öğrenciye de, edebiyatın büyülü dünyasının keyfine varan öğrenciye de uygun olabilecek, klasik önyargısını kırabilecek, keyifli bir kitap “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”.
Çok genç bir çevirmen olan Oğuz Tecimen'i başarılı çevirisi ve kitabın başında yer alan, 1800'lerin Rusyası'yla Turgenyev'in yaşamı hakkında detaylı bilgiler veren başarılı kronolojisi için tebrik etmek gerekmekte. Kronolojide sütunlara ayrılmış bir biçimde yazarın hayatını, edebiyatta ne olduğunu ve tarihsel olayları okuyabilmek, Rus ve Avrupa Edebiyatları'nın daha yetkin anlaşılabilmesini sağlıyor.
Yine kitabın sonunda Princeton Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları Profesörü Ellen Chances tarafından yazılmış “Rus Edebiyatında Lüzumsuz Adam” başlıklı bir inceleme bulunmakta. Gerek özenli çeviri, gerek kronoloji, gerekse bu inceleme, “klasik” bir eser için ne denli hazırlanmak gerektiği konusunda birçok yayınevine örnek oluşturabilir.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Eylül 2013 tarihli Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.


2 Eylül 2013 Pazartesi

Naomi

Naomi ya da Yanlış Batılılaşan Genç Kız!
Bu senenin dikkat çeken yayınevlerinden Jaguar Kitap son olarak Juniçiro Tanizaki'nin Naomi adlı romanını yayımladı.
Juniçiro Tanizaki daha önce Can Yayınları tarafından kitapları basılmış bir yazar. Yaşamı boyunca güzellik, erotizm, sadizm ve mazoşizm gibi temaların etrafında gezinen yazar, önce Batılılaşmak gerektiğini savunan roman ve öyküler yazmaya meyilliyken, 1923'teki Büyük Kanto Depremi yüzünden Tokyo'dan ayrılınca kendi kültürüne ilgi duymaya ve Batılılaşmayı eleştirmeye başladı. Naomi romanı bu eleştirel düşüncenin ilk ürünlerinden.

Japon edebiyatının önemli yazarının bu romanı okurken zihnim hep iki türlü karşılaştırma yaptı. Birincisi Batılılaşmayı çok benzer bir biçimde işleyen Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarıydı. Her ne kadar Milli Eğitim müfredatının sıkıcı parçaları olarak aklımızda kalsa da birçok roman aynen Naomi'de olduğu gibi özentiden ileriye gidemeyen trajikomik tiplemelerle doludur. Naomi'yi tam bir Batılı gibi yetiştirme görevini üstlenen, içten içe ise “bu güzel ve Batılıya benzeyen kadının yanındaki özenilen erkek” olmayı isteyen Kawai Joji, saflıkta ve özentide Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey'ini aratmayacak cinsten. Yine akla gelen bir diğer benzer kitap, Bihruz Bey'in kahramanı olduğu Araba Sevdası. Kawai Joji aynen Bihruz Bey gibi Batılılaşma sevdasının bir kurbanı olur, istediği ölçüde Batılılaşamadığı gibi, tüm maddi varlığını bu uğurda harcar. Romanı okurken 20. yüzyıl başlarında Doğu va Uzakdoğu'nun ne denli baskı altında olduklarını ve çıkış yolunu sadece ama sadece Batı'ya benzemekte bulduklarını görmek, okurun üstüne bir hüzün ve karamsarlık çökmesine neden oluyor. Bu romanı Türkiyeli okurlar, Avrupalı ya da Amerikalı okurlardan farklı yorumlayacaklardır, çünkü “Batılılaşmak” kavramı hemen hemen iki toplumda da aynı biçimde algılanmış. Japonların güzellik anlayışının bugün bile bu kavramın üzerine kurulmuş olduğu gerçeği -dünyada en çok estetik ameliyat yapılan yerlerden biri Japonya, kadınların pek çoğu göz kapaklarını kaldırtıp, burunlarını küçülttürerek beyaz ırka benzemeye çalışıyor- aslında 1920'lerde yazılmış bu romanın maalesef günümüzde bile geçerli bir anlayışı ortaya koyduğunu gösteriyor.
Karşılaştırma yapılabilecek diğer bir konu ise fettan kadının erkeklerin başına açtığı işler olarak özetlenebilir. Naomi yüzünden Joji'nin başına gelenleri okudukça özellikle Nabokov romanlarından ikisi aklıma düştü: Karanlıkta Kahkaha ve Lolita. Birincisini okurken “bu kadar da olmaz” deyip, sinirlenip romanı bıraktığımı anımsıyorum en çok. Yaşananların acımasızlığı konusunda kimse Nabokov'la yarışamaz, Tanizaki ona göre çok daha iyimser ve kibar kalır ama bir benzerlik olduğu ortada. Naomi'de Lolita'daki gibi ensest ve pedofili emareleri olmasa da Joji, Naomi'yi 15 yaşındayken himayesine alması ve yetiştirmesiyle ilgili pek çok kez kendini savunmaya çalışır. Romanda cinsellik açıkça anlatılmasa da küvette onu bebek gibi yıkaması, ayaklarının altını öpmesi, Naomi'nin ona “babacık” demesi, Lolita'yla Humbert Humbert'ın ilişkisini anımsatmıyor değil. Joji'nin gün geçtikçe dara düşmesi, Naomi'nin insafsız harcamaları, yavaş yavaş ortaya çıkan aldatmalar ve hileler, Nabokov'un Karanlıkta Kahkaha'sında himayesi altına aldığı karısı Margot tarafından bin bir türlü oyuna getirilen Albinus karakterinin yaşadıklarına benzemekte. Türk edebiyatında da böyle birçok femme fatale örnekleri var tabii ama şehvetin, coşkunun ve aşkın bu derece erotik ve içten yazılmış biçimi Türk edebiyatındaki örneklerden çok Nabokov'u anımsatır özellikte.

Bu nedenle romanın önce “Bir Budalanın Aşkı” adıyla yayımlanması son derece normal. Eser Naomi adını zamanla kendi kendine kazanmış, hatta Naomizm ve Naomileşmek kavramlarını Japon kültürüne kazandırmış. Romanda Naomi önce Batılı kadınlar gibi olabilmek için İngilizce ve dans dersleri alırken karakterinin bozulması, saf bir genç kız olmaktan fettan bir kadına dönüşmesi nedeniyle eleştirilmekte. Oysa Tanizaki asıl olarak Joji'nin aklındaki Batılılaşma imgesini eleştirir, hatta aklını başına alacak fırsatlara sahip olmasına rağmen bunları değerlendirememesiyle “budala” unvanını romanın sonunda Joji kendi kendine verir. Sonuçta Naomi'yi yönlendiren, yetiştiren, İngilizce etken ve edilgen çatılarını öğrenemediği için onu aşağılayıp hırçınlaşacak kadar Batı özentisi olan kendisinden başkası değildir.
Naomi özellikle klasik romanları sevenler için uygun. 1920'lerde, daha İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımı ve mutsuzluğu olmayan kendi halinde bir Japonya atmosferinde, yabancısı olmadığımız bir konu son derece yetkin bir biçimde işlenmiş. Bu arada Jaguar Kitap'ı özenli çevirileri ve yaratıcı kapakları nedeniyle kutlamak gerektiğini de belirtmeli.

Banu Yıldıran Genç

J. Tanizaki, Naomi, Jaguar Kitap, 263 s.

*Bu yazı Notos'un 41. sayısında yayımlanmıştır.

15 Haziran 2013 Cumartesi

Akhilleus'un Şarkısı



Bir kahramanın aşk hayatı...
Orange Ödülü ya da yeni adıyla Baileys Kadın Yazarlar Roman Ödülü 1996'dan beri İngilizce yazan kadın yazarlara verilen bir ödül. 2012 yılında bu ödülü Amerika'dan Madeline Miller “Akhilleus'un Şarkısı”yla kazandı ve roman dilimize Seda Çıngay tarafından çevrilerek Everest Yayınları tarafından yayımlandı.
Akhilleus'un Şarkısı aslında İlyada destanının bir yeniden yazımı. Olaylar, kişiler destanla bire bir ilerliyor, tek bir farkla, bu romanda her şey Akhilleus'un yakın arkadaşı Patroklos'un gözünden ve birinci tekil kişili anlatımla verilmiş.
Öncelikle klasik roman kurgusuna uygun bir şekilde Patroklos'un yaşamını, ailesini ve kaderini değiştirecek olan kazayı öğreniyoruz ki roman türünde bir olayın başlangıç aşamasını bilmek okur için önemlidir. Oysa İlyada'da Homeros olayların anlatımına 9 yıldır süren Troya Savaşı'nın ortasından başlar. Öncesini, sonrasını hep başka küçük destan parçacıklarından ya da tragedyalardan öğreniriz.
Akhilleus'un Şarkısı'nı yorumlayabilmek için mutlaka İlyada'dan bahsetmek gerekiyor. Bu destan çağlar öncesinden bize kalan bir başyapıt. 24 bölümlü, 16000'i aşkın dizeli İlyada, Troya Savaşı'nın dokuzuncu yılındaki topu topu 51 günlük bir süreyi anlatır. Agamemnon'la Akhilleus'un ters düşmesi sonucu gelişen olaylarla başlar, Hektor'un ölümü ve cenazesiyle sona erer. Homeros'un bu destanı MÖ 8. yüzyılda söylediği ya da derlediği göz önüne alınırsa nelerin değiştiğine biraz bakmak gerekir. Artık karşımızda dinleyici değil okur vardır. Okur birkaç yüzyıldır serim-düğüm-çözüme sahip eserlerden hoşlanmaktadır. O nedenle Troya Savaşı'nın sonuna doğru geçen bu 51 günü anlatan destan günümüz okuruna çok da hitap etmemektedir. Ayrıca destanda aslında çift katmanlı bir durum vardır çünkü Troya'da yaşananlar insan katmanını, Olympos'da yaşananlar Tanrı katmanını oluşturmaktadır. Onlarca Tanrı işe karışıp durmakta, bu savaş ve tarafları yüzünden kavga etmektedirler. Günümüz okuru bu kadar çok isimden de hoşlanmaz, kafasının çok karışmasını istemez, ne de olsa artık her insanın hikâyesini bildiği Tanrılar değildir onlar.
Bu nedenle Madeline Miller akıllıca bir seçim yapmış, hikâyenin merkezine ana karakter olarak Patroklos ve Akhilleus'u yerleştirmiş, geri kalan olayları bazen kısa bazen uzunca anlatmış fakat Tanrıları çok da fazla işe katmamıştır. Tanrılarla ilgili bilgileri okur genellikle Akhilleus'un annesi tanrıça Thetis aracılığıyla birkaç cümlede öğrenir.
Yazarın okuru tavlayan asıl noktası ise destanı bir aşk romanına çevirmiş olması, haklarında yeteri kadar bilgi olmasa da fazla yakın olmalarından şüphelenilen Akhilleus ve Patroklos'u birer âşık hâline getirmiş, roman biraz da onların çaresiz aşk hikayesi olmuş çünkü kehanetler daha savaş başlamadan bellidir, Akhilleus kısa fakat şanlı bir hayatı seçmiştir, Hektor'un ölümünden sonra uzun yaşamayacaktır.
Roman boyunca tam bir ana karakter olgunluğuna ulaşamayan ve kendisini Akhilleus'un yanında oldukça değersiz gören Patroklos ancak romanın sonlarına doğru bu olgunluğa erişir çünkü Akhilleus'un gururunun dünyadaki her şeyden önemli olduğunu fark edip ona karşı eleştirel bir bakış açısı geliştirir. Roman boyu süren Akhilleus güzellemeleri, yerli yersiz yapılan benzetmeler aslında çoksatar bir romanın bildik yöntemleri. Oysa İlyada'yı okuyanlar Akhilleus'un üstün Tanrısal özelliklerini de eleştirilecek kibirini, narsizmini, gururunu da biliyor. Romanda ise çocukluğundan başlayarak tek bir kötü özellik göstermeyen, kusursuz biri Akhilleus.
Patroklos'un sevgilisinin yerine geçerek Hektor tarafından öldürülmesi, Akhilleus'un verdiği sözü bırakıp savaşa geri dönüp intikam almaya çalışması, önüne geleni öldürmesi, Hektor'un canını aldıktan sonra yedi gün Troya'nın etrafında sürükleyerek Troyalıların onurunu ayaklar altına alması, romanda çok hızlı bir biçimde gelişiyor çünkü romanın çatısını asıl olarak yaratılmaya çalışılan duygusal aşk hikâyesinin gelişimi oluşturmuş.

İlyada destanı Hektor'un cesedinin Akhilleus'tan alınıp cenazesinin yapılmasıyla sona erer. Yani biz Troy filminde de izlediğimiz üzere Akhilleus'un Paris'in okuyla vurulup ölmesini, ünlü tahta at kandırmacasını, Akhilleus'un oğlu Pyrrus'un savaşın kazanılmasındaki rolünü başka destan parçalarından, bazen de Apollodurus gibi yazarlardan öğreniriz. Oysa Madeline Miller romanın çözüm bölümünü tamamen anlatabilmek için tüm olanları peş peşe anlatmış, hatta 20-30 sayfaya aceleyle 10-15 yılı sığdırmış. Romanın oldukça yavaş ilerleyen seyri sonlara doğru yapısına aykırı bir biçimde neredeyse olanların özetine dönüşmüş. Yazar, olaylar sonlanmadan ölen Patroklos'un anlatmaya devam edebilmesi için ruhunun huzur bulmaması ve olan biten her şeyi başka bir yerden görerek anlatması gibi bir çözüm bulmuş, böylelikle anlatılanlar tutarlılığa sahip olabilmiş.
Yaz tatili sırasında kolaylıkla okunabilen tarihi romanları sevenler için iyi bir seçim olabilecek Akhilleus'un Şarkısı, İlyada ve Odyssea'yı seven okurları maalesef tatmin etmeyecektir. Her şeye rağmen maddi hatası olmayan, aslına uygun, mitolojiyle kafayı bozmak istemeyenlerin birçok bilgiyi yüzeysel olarak öğrenebilecekleri akıcı bir roman yazmış Madeline Miller. Özellikle günlük yaşamdaki giysiler, savaş aletleri gibi aksesuarlar uzun ve detaylı bir biçimde betimlenmiş. Bu ayrıntılar, dönemin okurun gözünde canlandırması açısından başarılı bir biçimde kullanılmış. Yine de kendi adıma Orange ödülü almış pek çok daha iyi roman okuduğumu söyleyebilirim.

Banu Yıldıran Genç


Akhilleus'un Şarkısı, Madeline Miller, Everest Yay. 393 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran sayısında yayımlanmıştır.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Mümkün Öykülerin En İyisi


Hüzünler, oyunlar ve öyküler...
Dedalus Yayınları, Joyce'un Öğrencisi'nden sonra bir kapak tasarımıyla daha beni cezbetti ve Aykut Ertuğrul'la tanışmamı sağladı.
Mümkün Öykülerin En İyisi, daha önce 2011 yılı Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü kazanmış Keyfekader Kahvesi adlı kitabı bulunan, Sabit Fikir dergi ve sitesine yazılar yazan Ertuğrul'un, ikinci kitabı.
Kitap öncelikle iki ana bölüme ayrılıyor. Birinci bölüm Güneş Yaralarımızı Yakıyor adını taşıyor ve daha çok güncel sorunlar, yaşadığımız zorluklar, can acıtan yaralar hakkında. Yazarın bir röportajında da söylediği üzere bir biçimde “çağının tanığı” olmak gerekiyor ve Aykut Ertuğrul bu bölümdeki on bir öyküde bunu başarıyor.
Bu topraklarda uzun bir süredir süren savaşa dair, savaşta ölen askerlere ve gerillalara, şehit analarına dair öyküler de var bu bölümde, sokakta yaşayan, annesini kaybetmiş çocuklara ya da çocuğunu kaybetmiş ana-babalara dair öyküler de... Ortak olan ise ayrıntılarla bezenmiş güzel cümleler ve hep var olan “vicdan-merhamet” duygusu...
Aykut Ertuğrul bu bölümde ciddi meselelerden ve acılardan bahsetse de aslında mizahtan uzak olmayan bir yazar. Kuyudakiler öyküsünde yazar karakterinin eve gelip sıkıntısını geçirebilmek amacıyla facebook, twitter'da gezerken, google'da adını aratması çok hoş bir ayrıntı örneğin. Hepimizin yaptığı ama birbirimize genellikle söylemediğimiz bir gizli arayış!
Çoğu öyküde kutsal kitaplara, kadim öykülere göndermeler bulunmakta. Kuyudakiler'deki karakterlerin adları hep peygamberlerden alınmış, Rüya öyküsünde Kâbil, Hâbil'i öldürdükten sonraki ânını kabus olarak görmekte...
Bu bölümün önemli öykülerinden biri Yaşasın Ritim. Aykut Ertuğrul öykülerini genellikle etkileyici ve bazen şaşırtıcı bir sonla bitiriyor, bu nedenle öyküleri sonunu bilerek ve kaçırılan ayrıntılara dikkat ederek bir daha okutmayı başarıyor. Bu öyküde de annenin yaşlı gözleri, babanın bir yıl önce sigarayı bırakmış olması gibi ayrıntıların boşuna olmadığı işte o ikinci okumada anlaşılıyor. Mavi Marmara'daki katliamla ilgili “Ne işleri vardı gemide?” cümlesini kuranlar, bu öyküde şehit ağbisi Furkan'ın peşinden ikinci sefer için gemiye binmek isteyen kardeşini anlayabilseler keşke. Ya da daha geçen ay 17 yaşındaki Dilan'ın 1 Mayıs'ta Taksim'de olma tercihi için “Ne işi varmış Taksim'de?” diyenler için de iyi bir vicdan sınavı olabilir bu öykü. “Öteki”ni anlayabilmek için kulaklarımızı söylenenlere, politikacılara, basına tıkamalı ve edebiyata, sanata sığınmalıyız belki de. Anlayabilmek vicdana giden en önemli yol çünkü.
İkinci bölüm İntihaller, İhtimaller ve Başka Acayip Şeyler adını taşıyor ve bu bölümdeki 13 öykü, ilk bölümdekilerden farklı bir yol izleyerek genellikle Ertuğrul'un pek sevdiği belli olan Borges'i selamlıyor. İlk bölümdekilerden daha deneysel, daha fantastik, daha oyunbaz öyküler bunlar. Yazarın ilk bölümde bazı cümlelerde kendini belli eden mizahi tonu bu bölümde yerini bulmuş olmaktan emin, okuyucuya göz kırpmakta.
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu özellikle kullandığı görseller açısından başarılı. Günümüzde sıkça karşımıza çıkmaya başlayan bu tip öykülerin başarılı örneklerinden biri karşımızdaki. Özellikle “500T'yle yolculuk” fotoğrafına dikkat edilmeli! Kahramanın anımsamaya çalıştıkları, yaşamını neredeyse bilinçakışıyla okurun gözü önüne sererken, aslında yine insanın içini acıtacak bir sona doğru ilerletir. “İnsanoğlu tarihsel bir yarışın içindedir, bu yarışın adı, 'en saçma savaş sebebini hangi çağın insanı bulacak acaba'dır.” cümlesinin ardından yaşadıklarını anımsamak yerine kıyamet gününün gelmesi için yalvaracak bir kahraman çıkar karşımıza.
Yine bu bölümde distopya sayabileceğimiz Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Belge öyküsü, bir dil ve medeniyet yaratan Aykut Ertuğrul'un hayalgücünün genişliği hakkında bize fikir veriyor.
Metinlerarasılık Aykut Ertuğrul'un oldukça sıkça kullandığı bir yöntem. Bu yöntem kendini özellikle Kırmızı Pazartesi öyküsünde belli ediyor. Marquez'in romanını merkezine alan öykü, herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetin nasıl durdurulabileceği hakkında. Kutsal kitapların dışında Yunan mitolojik öyküleriyle, Borges, Shakespeare, Dante, Mevlana gibi yazarlarla da karşılaşıyoruz öykülerde. Sadece edebiyat değil Bruce Lee'den Erol Taş'a, sosyal medyada ünlenen klişe laflardan çirkin Demirören binasına kadar yaşamın içinden, güncel olan her şeyden bahsedebiliyor ve bunu da öykülerine ustalıkla yerleştiriyor Ertuğrul.
Çocukken sonunu seçebildiğim kitaplar okumaktan en çok zevk aldıklarımdı. Son Anahtar ve Başka İhtimaller öyküsünde iki farklı okuma biçimi -dipnotlu ve dipnotsuz- sunan Aykut Ertuğrul, yıllar sonra bana bu zevkimi anımsattı ve farklı sonlarla okuduğum o kitaplar gibi bu öyküyü de iki farklı biçimde okudum. Öykü sadece biçimsel olarak değil, suç, tutsaklık ve özgürlük üzerine yeni bir dünya kuran içeriğiyle de önemli.
Mümkün Öykülerin En İyisi, vicdanlara iyi gelecek bir kitap. Ayrıca yaratıcı fikirleri ve yeni biçimleri, kurduğu oyunları, şaşırtıcı sonlarıyla Aykut Ertuğrul, genç edebiyatın önemli adlarından biri olmayı vaat ediyor.

Banu Yıldıran Genç


Aykut Ertuğrul, Mümkün Öykülerin En İyisi, Dedalus Kitap, 128 s.

* Bu yazı Notos'un 40. sayısında yayımlanmıştır.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

12 Mart Öyküleri

Sen bana unuttuğum şeyleri hatırlat…

Hürriyet Yaşar bir önceki çalışması Bir Tersine Yürüyüş’de 12 Eylül öykülerini antoloji haline getirmişti. 12 Eylül’e giden yollarda neler yaşandığını bilen, gören ve okuyan biri olarak neyse ki fazla arayı açmadan Yiğit İken Ölenlere - 12 Mart Öyküleri Antolojisi’ni hazırladı. Tarihin en garip, en acımasız bu iki gününü tarih kitaplarından, politika kitaplarından öğrenmek değil de, sanatçıların, öykücülerin gözünden yaşamak, edebiyatın gücünü daha da duyumsamasını sağlıyor okurun.
Nasıl o günlere gelindi, neler yaşandı, “balyoz” nasıl indi, sonrasında neler oldu, günler, aylar, yıllar ve insanlar 12 Eylül’e adım adım nasıl yaklaştı, bir bir okunuyor öykülerde… Geçen yıllarda televizyonda yayınlanan dizilerle genç kuşak bir nebze olsun apolitiklikten sıyrılmış, 70’lerde yaşananları merak etmeye başlamıştı. Çok eski bir öğretmen değilim belki ama geçen yıldan beri birçok öğrencimin elinde Darağacında Üç Fidan’ı gördüm. Umarım yaşananların politik tarafını öğrenenler, özellikle aydınları vuran 12 Mart’ın edebiyata nasıl yansıdığını da merak eder ve bu antolojiyi okurlar. Çünkü hatırlamamız gerekiyor, hatırlayıp aşmamız…

Hürriyet Yaşar’ın antolojisinin en güzel yanı, klasik antolojilerde gördüğümüz “yazarın doğum yılı ya da öykünün yayımlanış tarihi” gibi sıralamalardan uzak durması. 12 Mart’a yol açan günleri anlatarak başlıyor öyküler. O günler, geceler, yıllar derken Uyanış – Direniş – Hile – Balyoz gibi dokuz bölüm altındaki toplam otuz sekiz öyküde 12 Mart yaşanıyor ve geçip gitmiyor, yürekte bir ağırlık olarak kalmaya devam ediyor.
Her bölümün başına alınan şiirler, Hürriyet Yaşar’ın da okur kadar duygulandığının bir göstergesi aslında, bilgi amaçlı bir antoloji değil elimizdeki, hani neredeyse kanla yazılmış…
Bazı öyküler değişimi, götürülmeleri olabildiğince yalın anlatırken iç burkutucu bir biçimde, bazıları daha soyut, daha düşsel, metaforik bir anlatıma sahip. Hangisi daha iyi, diye bir soru öyle yersiz ki anlatılanlar karşısında. Aydınları hedef alan 12 Mart ve Balyoz Harekâtı, her yazarı etkilemiş, bir gece ansızın alınıverenler, rutine dönüşen aramalar, sokağa çıkma yasağı, yitip giden arkadaşlar, bambaşka biri olarak geri dönenler, her yazarın kaleminden bambaşka bir biçimde akmış kâğıda…
Gerçek, dosdoğru da olsa, imgesel bir biçimde de olsa karşınızda! Kırk yıl sonrasından bakınca, üstelik bir de o içi boş “x” harfiyle tanımlanan 80 kuşağındansanız; dizilerde, filmlerde gördükleriniz, okuyarak bildikleriniz, böylesine art arda geldikçe, üstünüze üstünüze, farklı yaşamları, farklı acıları sezdikçe, hele o dönemi yaşayanların içine düştükleri umutsuzluğu hissettikçe, “herkes okumalı” diyorsunuz “bu kitabı, bu topraklarda yaşayan herkes.” Ve özellikle de bu sırayla okumalı, karanlığa gidişten balyoza, balyozdan umutsuzluğa… peşi sıra gelmeli acılar…
Günümüzde sendika, grev sözcükleri öylesine az duyuluyor ki artık. Koskoca bir gazetede grev yapanlara ne olduğunu bile ancak ilgilenirseniz öğrenebiliyorsunuz. Tüm medya ağız birliği etmişçesine sus pus kesilmişken, bu öykülerden işçilerin nasıl direndiklerini, hep beraber, sonuna kadar, öğreniyorsunuz. Metin İlkin’in Nöbet adlı öyküsü örneğin… Grev gözcülüğü yapan işçilerin bir anda alınıp sabaha kadar dövülmelerinin ardından, hiçbir şey olmamışçasına gözcülüklerine geri döndüklerini olabilecek en yalın haliyle anlatıyor.
Ferit Edgü’nün Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku öyküsünü okuyunca, bundan daha iyi nasıl anlatılır insanların üstüne sinen karanlık diye sormadan edemiyorsunuz. Artık herkesin alıştığı, sadece çocukların ayrımında olduğu leş kokusu, sadece kenti değil, ülkeyi sarmış besbelli. Bu kokuyu başa saranlarınsa nasıl birer “insan” olduklarını Aziz Nesin O Hayvan Üstüne Tarih Dersi’nde anlatmış, beş yaşında bir çocuğun bile anlayabileceği bir biçimde. Üstünden yıllar geçse de ders aynı: “…Bir insan ne denli çok aslanlık taslarsa, o denli de çok köpeklik etmiş olduğu anlaşılır.” Yoksa siz de daha dumanı tüten Davos’u mu hatırladınız?
Bahsettiğim son iki öykü de Korku bölümünden, bölümün sonunu ise Mahir Kaynak tamamlıyor. İsmail Cem’in ve Uğur Mumcu’nun öykü sayılmayacak anlatılarında, Hürriyet Yaşar sanki bize gülümsüyor, “bakın bir de bu var” diye… Medya demişken adı geçen şahsın yaşanan tüm rezilliğe rağmen televizyonda ve gazetelerde “bilirkişi” olarak yer almasını geçmemeli.
Bazı öykülerde çocuklar yer alıyor, ne olup bittiğinden habersiz, bir anda annesiz, babasız kalan çocuklar… Hiçbir şekilde duygu sömürüsüne sığınmadan -yaşananların doğal kabul edilmesinden belki- anlatılmışlar. Salim Şengil’in Gecenin Uzadığı An öyküsünü okuduktan sonra kendine gelmek için birkaç dakikaya ihtiyacı olacaktır ebeveynlerin. Altı yaşındaki çocuğunuza siz götürüldükten sonra neler yapması gerektiğini tembihlemek, araması gerekenleri, şifreli konuşması gerektiğini açıklamak bir yana, “beni niye götürmüyorlar?”, “büyüyünce götürecekler mi?” sorularına yanıt aramak bile bugün okurun soluğunun daralmasına yetecektir. Düşünün ki bir anne olarak, Nezihe Meriç’in Tan’ın Öyküsü’nde anlattığı gibi kocanız götürüldükten, eviniz darmadağın edildikten sonra, oğlunuzu güldürebilmek adına polislerin komik taklitlerini yapmak zorunda kalıyorsunuz… Düşündünüz mü?
Son bölüm “Tersine Yürüyüş”e Kısılış adını taşıyor. 70’lerden 80’lere gelirken nelerin değiştiğini anlatıyor. Adalet Ağaoğlu, öyküsü Savun Sevdam Sen Savun’da sevdanın olanca güzelliğine bürünmüş iki gencin hapse girdikten sonra nasıl ayrı fraksiyonlara dahil olduklarını, sevdanın şiirselliğini, naifliğini kaybettikten sonra, nasıl birbirlerinin düşmanı kesilip, güzelliklerini yitirdiklerini anlatırken, sanki bir on yılın özetini çıkarıyor. Gerçekliği şiirselleştirmek belki de edebiyatın en güçlü yanı…
Edebiyatın bu güçlü yanını bulup ortaya çıkarmaksa bir borç… Sanırım okurlar Hürriyet Yaşar’a bu borcu kapamaya uğraştığı için teşekkür etmeli.


Banu Yıldıran Genç

Hazırlayan: Hürriyet Yaşar, Yiğit İken Ölenlere – 12 Mart Öyküleri Antolojisi, 280 s., Can Yayınları
* Bu yazı Notos'un 15. sayısında yayımlanmıştır.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Pis Hikâye

Eskimeyen bir ilk hikâye... 

Yaşar Kemal’in altmış üç yıl önce yazdığı ilk öykü olan “Pis Hikâye”si Notos Kitap tarafından yayımlandı. Yaşar Kemal’in öykülerinde de romanlarındaki büyük duruşu sergilediğini anlamak, şiirsel dilinin doğumuna tanıklık etmek için bu uzun öyküyü okuma fırsatı yeniden bizlerle.
Üzerinden yıllar geçmiş olması ne anlatılanların ne de kullanılan dilin eski olduğu anlamına gelmemeli. Yaşar Kemal’in romanlarından bildiğimiz yalın ama zengin dili, ayrıntıdaki, betimlemedeki ustalığı bu öyküde de ön planda.
Öyküsünü “Pis Hikâye” olarak adlandıran yazar, anlattıkları gerçekten “pis” olsa da, insanın aç gözlülüğü karşısındaki tarafsız gözlemci duruşuyla hem yaşananlar karşısında hınç duymamızı hem de yaşananları anlamamızı sağlıyor.
Öykü Çukurova’da, romanlardan aşina olduğumuz bir köyde geçmekte. Köy, ağasıyla itibar bulan, çalışkan köylüleriyle var olan bir köy. Olan biten karşısında tek düşündüğü “namusu” olan bir köy… Yaşanan ilkellik, hayvanlaşan erkekler, tecavüzden ölen kadınlar… tüm bunlar insana korkunç gelse de, köylünün kadını erkeğiyle tek düşündüğü şey boynun eğmemek, namusunu dile düşürmemek.
Yamuk Cabbar’ın satmak için getirdiği kadınlardan birini almak için ikna edilen, köyün safı Fas Osman öykü boyunca edilgenliğini “ben ne bileyim ben” sözleriyle belli ederken, en azından temiz duruşuyla öykünün sonunda anlatılanların “pis”liğinin biraz da olsa azalacağını muştuluyor okura.
Fas Osman ablası Hürüce kadının yanına çocukken gelmiş, boğaz tokluğuna çalışan, geceleri eve bile alınmayan, samanlıkta uyuyan bir “kardeş”. Köylünün içinde bulunduğu çıkar ilişkisi, yıllardır süren feodal düzenin bozduğu insanlık kavramı abla-kardeş ilişkisinde bile kendini gösteriyor. Abla Hürüce, öykünün en dişli kahramanlarından biri. Zaten anlatı boyunca Osman’dan “Hürüce’nin avradı” diye bahsedilmesi, onun eril karakterine işaret etmekte. Hükümette çalışan tahsildar eniştesinin de verdiği korkuyla köylünün çekindiği, iri yarı, güçlü bir er-kadın.
Hürüce’nin kişiliğini en çok köyün kadınlarıyla giriştiği kavgalardan anlıyoruz. O kadınlar ki Antik Yunan tragedyalarındaki koro gibi olanı biteni dillendiren, kışkırtmalarıyla olacaklara yön veren bir karar mercii gibidirler. Var güçleriyle Fas Osman’ın karısı Fadık’ı dilden dile dolarlarken ya da olanca rahatlıklarıyla köyün delikanlılarının önceki gözdeleri olan Omarca’nın köpeğinden, Kürt Velo’nun eşeğinden bahsederlerken öyle umursamazdırlar ki çayıra uzanmış birbirlerinin bitlerini ayıklıyorlardır…
Fas Osman’ın köyün boynunu eğmesine, namusunu kaybetmesine neden olan karısı Fadık da kocası denli edilgen bir kişilik sergiliyor öyküde. Kendisine her gece gelen, istediklerini yapıp çekip giden köy delikanlıları için “ben gelin demedim ki, onlar geldiler” savunması aslında Yamuk Cabbar’ın onu neden yüz lira gibi düşük bir ücrete sattığını da açıklıyor. Hürüce’nin baskın kişiliği bile “azgın kurtlara” benzeyen köy delikanlılarından paçasını kurtarmaya yetmez. Oysa Hürüce tüm anaçlığını takınarak Fadık’a Eşe’yi de anlatmıştır; köyün bir önceki kurbanı, günahsız Eşe’nin can acıtan hikâyesini…
“Seni de Eşe gibi ederler. Kurda kuşa benzer bunlar. Duydun mu Eşeyi, Alicenin avradı? Kimi kimsesi yoktu. Alicenin de kimi kimsesi yoktu. Alice mahpusa düştü. Bir koyun hırsızlamış Ağadan. Parasıyla gömlek almış oğluna, kundura almış. Gül gibi bir oğlu vardı üç yaşında. Alice ölürdü oğlunun üstüne. Alice mahpusa düştü. Alice mahpusa düşünce, bela kesildi avradın başına sarı çizmeli. Gel zaman git zaman, etti edeceğini. Sonra da teslim etti bu alıcı kurtlara. Öyle olacak değildi Eşe. Kimi kimsesi yoktu fukaranın. Çocuğu el arasında kaldı. Gül gibi bakardı Eşe. Köy köy, dağ dağ dolaştırdılar Eşeyi. Yirmi, otuz delikanlı peşinde… Oğlan elin aralığında öldü. Görenler söylediler, kendi de sararıp kül kesilmiş. Veremli gibi olmuş da gene yakasını bırakmamış elin kıranları. Bir gün baktık ki köyün köpekleri kana batmış geldiler. Ovanın üstünde de kartal dönüyordu. Vardılar ki kartal dönen yere, ne görsünler! Eşe! Leşini köpekler yemiş. Çırılçıplak soyup oynatmışlar. Sonra da öldürmüşler. Ölmüş avrat. Öldürmemişler de ölmüş yani. Dayanamamış da ölmüş.”
Öykünün duygusal açıdan zirvesini oluşturan bu iç öykü önce ağanın, sonra köy delikanlılarının acımasızlığını anlatırken, aslında feodal ve kapitalist sistemin sorgulanmasına kadar uzanan derin düşüncelere daldırıyor okuru.
Köylünün “her şeyi halleder” gözüyle baktığı köyün ağası Kurt Mahmut Ağa bile cinsel istekleriyle vahşileşen bu gençler karşısında aciz düşer. Onun “kurt”luğu, köyün namusunu kurtarmak için giriştiği birkaç küçük dalavere sonuçsuz birer çaba olarak kalır gözü dönmüş delikanlılar karşısında.
Yaşananlar karşısında, köylüler artık geceleri eve gelmeyen oğullarından yaka silkmiş, çareyi hükümette bulacak denli çaresiz kalmışken, Hürüce kadın bile boyun eğmiş, olanları kabullenmişken, tek alışamayan, direnen Fas Osman’dır. Çamaşırını yıkayan, her gün bulgurunu pişiren kadınından olan Osman, Fadık dağa kaldırıldığı günden beri yemeyip, içmeyip ölü gibi dolanmaktadır. Ablasının “başka avrat alırız, üzülme” lafları bile üzüntüsünü geçirmiyor ve böylelikle öykü boyunca ilk kez bir kadına “mal” değil, kendisi olduğu için verilen değeri Fas Osman’da görüyoruz. Belki de saf olmasından, hiçbir şeyi tam olarak bilememesinden kaynaklanan kirlenmemişlik hali, öykünün sonunda yücelmesini, ona çok emek verdiğini düşündüğü Hürüce ablasını bile arkasında bırakarak karısına sahip çıkmasını sağlıyor.

Anadolu’da yaşanan cinsel açlığın nedenleri, sonuçları bu öykünün ana eksenini belirliyorsa da tüm sistemi sorgulamak gibi temel bir amacı var aslında Yaşar Kemal’in. Her ne kadar Fadık’ı sırtlayıp giden Osman köpeklere leş olan Eşe’yi unutturuyorsa da, emin olun bu unutuş kısa sürecek. Yaşar Kemal romanlarından da biliyoruz ki anlatılanlar tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle uzun bir süre vicdanımızı rahatsız edecek.

Banu Yıldıran Genç

Pis Hikaye, Yaşar Kemal, Notos Kitap, 2007, 55 s.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Kurgudan da Garip


Gerçekler bazen “kurgudan da garip”
Adını ilk kez 'Dövüş Kulübü'yle duyduğumuz Chuck Palahniuk, Türkiye'de oldukça sevilen bir yazar. Romanlarının hepsi Ayrıntı Yayınları'nın Yeraltı Edebiyatı dizisinden yayımlandı. Dövüş Kulübü'nün önce filmini izleyip sonra romanını okumamız yazarı için bir talihsizlikti belki ama bundan iki yıl önce 'Ölüm Pornosu' romanının Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu Başkanlığı tarafından yasaklanmak istenmesi, Palahniuk'un lehine işledi. Ölüm Pornosu -doğal olarak- aylarca en çok satanlar listelerinde kaldı, inadına okundu, birçok insan kalıpları kırmaya çalışan, sert, aykırı, eleştirel, küfüre, alkole ve şiddete yakın duran “yeraltı edebiyatı” denilen akımdan haberdar oldu. Palahniuk kitapları hızla yayımlanmaya devam etti.

'Kurgudan da Garip' Türkiye'de yeni yayımlansa da Amerika'daki basım yılı 2004. Daha önce dergilerde, gazetelerde yayımlanmış deneme, röportaj ve anıların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Üç bölüme ayrılan kitabın birinci bölümü İnsanlar Bir Arada adını taşıyor ve Amerika'nın en garip hobileriyle uğraşan insanları anlatıyor. Chuck Palahniuk, önsözde romanları için yaptığı araştırmalardan, kurguda yararlandığı gerçeklerden bahsetmiş, bu ilk bölümü okurken görüyoruz ki Amerika gözlem yapmak isteyen bir yazar için oldukça verimli bir ülke. Bu bölümde porno festivallerinde, biçerdöver parçalama yarışlarında, ölümüne yapılan güreşlerde boy gösterenlerden tutun da perili evlerde yaşayanlara ve “şato” yapan inşaatçılara kadar bir dolu garip insan var. Benim en çok ilgimi çeken bölüm kendilerine şato yapanlar oldu, Palahniuk'a o kadar detaylı bir biçimde izolasyon hatalarından, bir dahaki şatoda bunu yapmayacaklarından, nasıl taş kullanmak gerektiğinden vs. bahsetmişler ki bu topraklarda gariplik olarak en fazla Karadeniz'de evlerin bahçesinde yapılıp da denize nasıl indirileceği belli olmayan kayık yapanları bildiğimizden, şato inşa etmek uğruna bankalardan kredi çeken, hayatını buna adayan, zarar eden ama yine de pes etmeyen bu insanları anlamak biraz güç. Bu renkli dünyalarla karşılaşan, onlarla konuşan, onları gözlemleyen Palahniuk'un her romanında yaratıcı bir biçimde bulduğu konulara çok da şaşırmamak gerekiyormuş demek ki.

İkinci bölüm Portreler, ünlülerle yapılan röportajlardan oluşuyor. Güzel film yıldızı Juliette Lewis'in Scientology tarikatına üye olması, yaptığı makyajlar ve sahne şovlarıyla adından söz ettiren ve şiddetle özdeşleştirilen Marilyn Manson'ın oldukça yumuşak ve hassas yapısı, köpeğiyle arama kurtarma çalışmalarına katılan Michael Keating'in yaşamın boşluğu ve tezatları hakkındaki sözleri bu bölümün etkileyici noktaları. Röportaj yapılan bazı insanları Amerikan popüler kültürüne çok hakim olmadığımızdan tanımasak da yazarın keyifli anlatımı, aralara serpiştirdiği ilginç ayrıntılar röportajları rahatça okutuyor. Bugün karşılıklı soru-cevap olan söyleşi türü yerine yanlış bir biçimde röportaj sözcüğünü kullananlar, Palahniuk'un Portreler'ini okuduklarında röportajın aslında tam da böyle, gözlemler, yorumlar ve sorularla yazılan bir tür olduğunu öğreneceklerdir. Yine bu bölümde Amerikan edebiyatının önemli iki yazarı anlatılıyor: Bir yaratıcı yazı atölyesinde ders olarak işlenen Amy Hempel'ın nasıl okunması gerektiğini anlatan bir yazı ve eserlerinin birçoğu bizim de izlediğimiz filmlere dönüşen, çağının çok önünde giden bir yazara, Ira Levin'e yazılan övgüler ve sorularla dolu bir mektup. Palahniuk'un çok etkilendiğini söylediği, etkili bir kısa öykü yazarı olan Amy Hempel'ın ve insan psikolojisi üzerine usta bir yazar olan Levin'in kitapları Türkiye yayıncılarının dikkatini çeker mi acaba?

Üçüncü bölüm Kişisel adını taşıyor ve Chuck Palahniuk'un öyküye yakın anılarından oluşuyor. Bence kitabın en önemli bölümü çünkü yazar olmakla ilgili genel geçer sözlerin aksine, bu süreçte yaşanan tüm rezillikleri, acımasız bir avcıya dönüşen edebiyat ve sinema sektörünü tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Yaşamının önemli kesitlerini detaylarla, oldukça içten bir biçimde okurla paylaşan yazar, yaşadığı bunalımları, içine düştüğü utanç verici durumları, trajik yaşam öyküsünü, yani normalde yazarların oldukça ketum davrandıkları her şeyi bir dostuna anlatır gibi anlatmış. En mahrem şeylerden bile o kadar doğal bir biçimde bahsediyor ki kitabı okurken bir içki sofrasında Palahniuk'u dinliyormuşsunuz gibi garip bir hisse kapılabilir, hatta kendisini teselli etmek isteyebilirsiniz. Babaannesi dedesi tarafından öldürülen, babası yatağın altına saklanması sayesinde kurtulan yazarın yaşamındaki tek cinayet bu değil maalesef. Dövüş Kulübü'nün yayımlanmasından hemen sonra babası gazeteden bulup tanıştığı kadının kocası tarafından öldürülecek ve yakılacaktır. Bu kadar garip ölümlerle çevrilmiş yazarın nasıl olup da bu denli karanlık ve şiddet dolu yazdığına çok da şaşırmamak gerekiyor sanırım. Yine de yazdıklarının karanlığına karşın Palahniuk oldukça umut dolu bir yazardır; 'Dövüş Kulübü'nde de, 'Ölüm Pornosu'nda da, 'Pigme'de de sevgi, annelik, dostluk gibi kavramlar kahramanların yaşamlarını değiştirir. Belki de yazılıp yazılıp çöpe atılan onca yazıdan, içerek ve sızarak geçen yıllardan sonra bir biçimde yayıncıların dikkatini çekmesi, şansının ve yolunun açılmasıyla ilgilidir bu umut. Romanlarının arka planında her zaman Amerikan toplumunun yalnızlığını, mutsuzluğunu, içi boşluğunu vurgulaması da belki bir gün bunların da kendi kaderi gibi değişeceğine olan inancındandır. Kim bilir?

Banu Yıldıran Genç

Kurgudan da Garip
Ayrıntı Yayınları, 256 s.
* Bu yazı Agos Kirk/Kitap ekinin Nisan sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...