29 Nisan 2013 Pazartesi

Pis Hikâye

Eskimeyen bir ilk hikâye... 

Yaşar Kemal’in altmış üç yıl önce yazdığı ilk öykü olan “Pis Hikâye”si Notos Kitap tarafından yayımlandı. Yaşar Kemal’in öykülerinde de romanlarındaki büyük duruşu sergilediğini anlamak, şiirsel dilinin doğumuna tanıklık etmek için bu uzun öyküyü okuma fırsatı yeniden bizlerle.
Üzerinden yıllar geçmiş olması ne anlatılanların ne de kullanılan dilin eski olduğu anlamına gelmemeli. Yaşar Kemal’in romanlarından bildiğimiz yalın ama zengin dili, ayrıntıdaki, betimlemedeki ustalığı bu öyküde de ön planda.
Öyküsünü “Pis Hikâye” olarak adlandıran yazar, anlattıkları gerçekten “pis” olsa da, insanın aç gözlülüğü karşısındaki tarafsız gözlemci duruşuyla hem yaşananlar karşısında hınç duymamızı hem de yaşananları anlamamızı sağlıyor.
Öykü Çukurova’da, romanlardan aşina olduğumuz bir köyde geçmekte. Köy, ağasıyla itibar bulan, çalışkan köylüleriyle var olan bir köy. Olan biten karşısında tek düşündüğü “namusu” olan bir köy… Yaşanan ilkellik, hayvanlaşan erkekler, tecavüzden ölen kadınlar… tüm bunlar insana korkunç gelse de, köylünün kadını erkeğiyle tek düşündüğü şey boynun eğmemek, namusunu dile düşürmemek.
Yamuk Cabbar’ın satmak için getirdiği kadınlardan birini almak için ikna edilen, köyün safı Fas Osman öykü boyunca edilgenliğini “ben ne bileyim ben” sözleriyle belli ederken, en azından temiz duruşuyla öykünün sonunda anlatılanların “pis”liğinin biraz da olsa azalacağını muştuluyor okura.
Fas Osman ablası Hürüce kadının yanına çocukken gelmiş, boğaz tokluğuna çalışan, geceleri eve bile alınmayan, samanlıkta uyuyan bir “kardeş”. Köylünün içinde bulunduğu çıkar ilişkisi, yıllardır süren feodal düzenin bozduğu insanlık kavramı abla-kardeş ilişkisinde bile kendini gösteriyor. Abla Hürüce, öykünün en dişli kahramanlarından biri. Zaten anlatı boyunca Osman’dan “Hürüce’nin avradı” diye bahsedilmesi, onun eril karakterine işaret etmekte. Hükümette çalışan tahsildar eniştesinin de verdiği korkuyla köylünün çekindiği, iri yarı, güçlü bir er-kadın.
Hürüce’nin kişiliğini en çok köyün kadınlarıyla giriştiği kavgalardan anlıyoruz. O kadınlar ki Antik Yunan tragedyalarındaki koro gibi olanı biteni dillendiren, kışkırtmalarıyla olacaklara yön veren bir karar mercii gibidirler. Var güçleriyle Fas Osman’ın karısı Fadık’ı dilden dile dolarlarken ya da olanca rahatlıklarıyla köyün delikanlılarının önceki gözdeleri olan Omarca’nın köpeğinden, Kürt Velo’nun eşeğinden bahsederlerken öyle umursamazdırlar ki çayıra uzanmış birbirlerinin bitlerini ayıklıyorlardır…
Fas Osman’ın köyün boynunu eğmesine, namusunu kaybetmesine neden olan karısı Fadık da kocası denli edilgen bir kişilik sergiliyor öyküde. Kendisine her gece gelen, istediklerini yapıp çekip giden köy delikanlıları için “ben gelin demedim ki, onlar geldiler” savunması aslında Yamuk Cabbar’ın onu neden yüz lira gibi düşük bir ücrete sattığını da açıklıyor. Hürüce’nin baskın kişiliği bile “azgın kurtlara” benzeyen köy delikanlılarından paçasını kurtarmaya yetmez. Oysa Hürüce tüm anaçlığını takınarak Fadık’a Eşe’yi de anlatmıştır; köyün bir önceki kurbanı, günahsız Eşe’nin can acıtan hikâyesini…
“Seni de Eşe gibi ederler. Kurda kuşa benzer bunlar. Duydun mu Eşeyi, Alicenin avradı? Kimi kimsesi yoktu. Alicenin de kimi kimsesi yoktu. Alice mahpusa düştü. Bir koyun hırsızlamış Ağadan. Parasıyla gömlek almış oğluna, kundura almış. Gül gibi bir oğlu vardı üç yaşında. Alice ölürdü oğlunun üstüne. Alice mahpusa düştü. Alice mahpusa düşünce, bela kesildi avradın başına sarı çizmeli. Gel zaman git zaman, etti edeceğini. Sonra da teslim etti bu alıcı kurtlara. Öyle olacak değildi Eşe. Kimi kimsesi yoktu fukaranın. Çocuğu el arasında kaldı. Gül gibi bakardı Eşe. Köy köy, dağ dağ dolaştırdılar Eşeyi. Yirmi, otuz delikanlı peşinde… Oğlan elin aralığında öldü. Görenler söylediler, kendi de sararıp kül kesilmiş. Veremli gibi olmuş da gene yakasını bırakmamış elin kıranları. Bir gün baktık ki köyün köpekleri kana batmış geldiler. Ovanın üstünde de kartal dönüyordu. Vardılar ki kartal dönen yere, ne görsünler! Eşe! Leşini köpekler yemiş. Çırılçıplak soyup oynatmışlar. Sonra da öldürmüşler. Ölmüş avrat. Öldürmemişler de ölmüş yani. Dayanamamış da ölmüş.
Öykünün duygusal açıdan zirvesini oluşturan bu iç öykü önce ağanın, sonra köy delikanlılarının acımasızlığını anlatırken, aslında feodal ve kapitalist sistemin sorgulanmasına kadar uzanan derin düşüncelere daldırıyor okuru.
Köylünün “her şeyi halleder” gözüyle baktığı köyün ağası Kurt Mahmut Ağa bile cinsel istekleriyle vahşileşen bu gençler karşısında aciz düşer. Onun “kurt”luğu, köyün namusunu kurtarmak için giriştiği birkaç küçük dalavere sonuçsuz birer çaba olarak kalır gözü dönmüş delikanlılar karşısında.
Yaşananlar karşısında, köylüler artık geceleri eve gelmeyen oğullarından yaka silkmiş, çareyi hükümette bulacak denli çaresiz kalmışken, Hürüce kadın bile boyun eğmiş, olanları kabullenmişken, tek alışamayan, direnen Fas Osman’dır. Çamaşırını yıkayan, her gün bulgurunu pişiren kadınından olan Osman, Fadık dağa kaldırıldığı günden beri yemeyip, içmeyip ölü gibi dolanmaktadır. Ablasının “başka avrat alırız, üzülme” lafları bile üzüntüsünü geçirmiyor ve böylelikle öykü boyunca ilk kez bir kadına “mal” değil, kendisi olduğu için verilen değeri Fas Osman’da görüyoruz. Belki de saf olmasından, hiçbir şeyi tam olarak bilememesinden kaynaklanan kirlenmemişlik hali, öykünün sonunda yücelmesini, ona çok emek verdiğini düşündüğü Hürüce ablasını bile arkasında bırakarak karısına sahip çıkmasını sağlıyor.

Anadolu’da yaşanan cinsel açlığın nedenleri, sonuçları bu öykünün ana eksenini belirliyorsa da tüm sistemi sorgulamak gibi temel bir amacı var aslında Yaşar Kemal’in. Her ne kadar Fadık’ı sırtlayıp giden Osman köpeklere leş olan Eşe’yi unutturuyorsa da, emin olun bu unutuş kısa sürecek. Yaşar Kemal romanlarından da biliyoruz ki anlatılanlar tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle uzun bir süre vicdanımızı rahatsız edecek.

Banu Yıldıran Genç

Pis Hikaye, Yaşar Kemal, Notos Kitap, 2007, 55 s.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Kurgudan da Garip


Gerçekler bazen “kurgudan da garip”
Adını ilk kez 'Dövüş Kulübü'yle duyduğumuz Chuck Palahniuk, Türkiye'de oldukça sevilen bir yazar. Romanlarının hepsi Ayrıntı Yayınları'nın Yeraltı Edebiyatı dizisinden yayımlandı. Dövüş Kulübü'nün önce filmini izleyip sonra romanını okumamız yazarı için bir talihsizlikti belki ama bundan iki yıl önce 'Ölüm Pornosu' romanının Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu Başkanlığı tarafından yasaklanmak istenmesi, Palahniuk'un lehine işledi. Ölüm Pornosu -doğal olarak- aylarca en çok satanlar listelerinde kaldı, inadına okundu, birçok insan kalıpları kırmaya çalışan, sert, aykırı, eleştirel, küfüre, alkole ve şiddete yakın duran “yeraltı edebiyatı” denilen akımdan haberdar oldu. Palahniuk kitapları hızla yayımlanmaya devam etti.

'Kurgudan da Garip' Türkiye'de yeni yayımlansa da Amerika'daki basım yılı 2004. Daha önce dergilerde, gazetelerde yayımlanmış deneme, röportaj ve anıların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Üç bölüme ayrılan kitabın birinci bölümü İnsanlar Bir Arada adını taşıyor ve Amerika'nın en garip hobileriyle uğraşan insanları anlatıyor. Chuck Palahniuk, önsözde romanları için yaptığı araştırmalardan, kurguda yararlandığı gerçeklerden bahsetmiş, bu ilk bölümü okurken görüyoruz ki Amerika gözlem yapmak isteyen bir yazar için oldukça verimli bir ülke. Bu bölümde porno festivallerinde, biçerdöver parçalama yarışlarında, ölümüne yapılan güreşlerde boy gösterenlerden tutun da perili evlerde yaşayanlara ve “şato” yapan inşaatçılara kadar bir dolu garip insan var. Benim en çok ilgimi çeken bölüm kendilerine şato yapanlar oldu, Palahniuk'a o kadar detaylı bir biçimde izolasyon hatalarından, bir dahaki şatoda bunu yapmayacaklarından, nasıl taş kullanmak gerektiğinden vs. bahsetmişler ki bu topraklarda gariplik olarak en fazla Karadeniz'de evlerin bahçesinde yapılıp da denize nasıl indirileceği belli olmayan kayık yapanları bildiğimizden, şato inşa etmek uğruna bankalardan kredi çeken, hayatını buna adayan, zarar eden ama yine de pes etmeyen bu insanları anlamak biraz güç. Bu renkli dünyalarla karşılaşan, onlarla konuşan, onları gözlemleyen Palahniuk'un her romanında yaratıcı bir biçimde bulduğu konulara çok da şaşırmamak gerekiyormuş demek ki.

İkinci bölüm Portreler, ünlülerle yapılan röportajlardan oluşuyor. Güzel film yıldızı Juliette Lewis'in Scientology tarikatına üye olması, yaptığı makyajlar ve sahne şovlarıyla adından söz ettiren ve şiddetle özdeşleştirilen Marilyn Manson'ın oldukça yumuşak ve hassas yapısı, köpeğiyle arama kurtarma çalışmalarına katılan Michael Keating'in yaşamın boşluğu ve tezatları hakkındaki sözleri bu bölümün etkileyici noktaları. Röportaj yapılan bazı insanları Amerikan popüler kültürüne çok hakim olmadığımızdan tanımasak da yazarın keyifli anlatımı, aralara serpiştirdiği ilginç ayrıntılar röportajları rahatça okutuyor. Bugün karşılıklı soru-cevap olan söyleşi türü yerine yanlış bir biçimde röportaj sözcüğünü kullananlar, Palahniuk'un Portreler'ini okuduklarında röportajın aslında tam da böyle, gözlemler, yorumlar ve sorularla yazılan bir tür olduğunu öğreneceklerdir. Yine bu bölümde Amerikan edebiyatının önemli iki yazarı anlatılıyor: Bir yaratıcı yazı atölyesinde ders olarak işlenen Amy Hempel'ın nasıl okunması gerektiğini anlatan bir yazı ve eserlerinin birçoğu bizim de izlediğimiz filmlere dönüşen, çağının çok önünde giden bir yazara, Ira Levin'e yazılan övgüler ve sorularla dolu bir mektup. Palahniuk'un çok etkilendiğini söylediği, etkili bir kısa öykü yazarı olan Amy Hempel'ın ve insan psikolojisi üzerine usta bir yazar olan Levin'in kitapları Türkiye yayıncılarının dikkatini çeker mi acaba?

Üçüncü bölüm Kişisel adını taşıyor ve Chuck Palahniuk'un öyküye yakın anılarından oluşuyor. Bence kitabın en önemli bölümü çünkü yazar olmakla ilgili genel geçer sözlerin aksine, bu süreçte yaşanan tüm rezillikleri, acımasız bir avcıya dönüşen edebiyat ve sinema sektörünü tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Yaşamının önemli kesitlerini detaylarla, oldukça içten bir biçimde okurla paylaşan yazar, yaşadığı bunalımları, içine düştüğü utanç verici durumları, trajik yaşam öyküsünü, yani normalde yazarların oldukça ketum davrandıkları her şeyi bir dostuna anlatır gibi anlatmış. En mahrem şeylerden bile o kadar doğal bir biçimde bahsediyor ki kitabı okurken bir içki sofrasında Palahniuk'u dinliyormuşsunuz gibi garip bir hisse kapılabilir, hatta kendisini teselli etmek isteyebilirsiniz. Babaannesi dedesi tarafından öldürülen, babası yatağın altına saklanması sayesinde kurtulan yazarın yaşamındaki tek cinayet bu değil maalesef. Dövüş Kulübü'nün yayımlanmasından hemen sonra babası gazeteden bulup tanıştığı kadının kocası tarafından öldürülecek ve yakılacaktır. Bu kadar garip ölümlerle çevrilmiş yazarın nasıl olup da bu denli karanlık ve şiddet dolu yazdığına çok da şaşırmamak gerekiyor sanırım. Yine de yazdıklarının karanlığına karşın Palahniuk oldukça umut dolu bir yazardır; 'Dövüş Kulübü'nde de, 'Ölüm Pornosu'nda da, 'Pigme'de de sevgi, annelik, dostluk gibi kavramlar kahramanların yaşamlarını değiştirir. Belki de yazılıp yazılıp çöpe atılan onca yazıdan, içerek ve sızarak geçen yıllardan sonra bir biçimde yayıncıların dikkatini çekmesi, şansının ve yolunun açılmasıyla ilgilidir bu umut. Romanlarının arka planında her zaman Amerikan toplumunun yalnızlığını, mutsuzluğunu, içi boşluğunu vurgulaması da belki bir gün bunların da kendi kaderi gibi değişeceğine olan inancındandır. Kim bilir?

Banu Yıldıran Genç

Kurgudan da Garip
Ayrıntı Yayınları, 256 s.
* Bu yazı Agos Kirk/Kitap ekinin Nisan sayısında yayımlanmıştır.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Eflatun Koza

Erken gitmiş bir yazarın son kitabı üzerine...

Eflatun Kadınlar…
Cahide Birgül uzun bir aradan sonra dördüncü romanını yayımladı. Daha önceki romanlarını okumuş olanlar yazarın edebiyatımızda çok da yer almayan gerilim türünde yazdığını, gerilim dozunu ustaca ayarlarken karakterleri olabildiğince derinlikli işlediğini, toplumun aksayan yönlerini hafifçe eleştirdiğini bilirler.

Eylül ayının sonlarında raflardaki yerini alan Eflatun Koza da özellikle başarılı kurgusuyla dikkat çekiyor. Yurt dışında Patricia Highsmith’in, Ruth Rendell’in öncüleri olduğu gerilim türü aslında oldukça zor bir tür. Marketlerde yerlere saçılarak satılan yığın romanlarına dönüşmeden, okuru çok da sıkmadan, merak unsurunu sonuna dek taşıyarak ilerlemeli gerilim. Cahide Birgül, kahramanlarının hastalıklı hallerini anlatmakta, bu hallerin nedenlerini hissettirmekte ve ipin ucunun koptuğu yere doğru düğüm ata ata ilerlemekte oldukça yetkin bir yazar. Bunun sonucunda okur iyi bir gerilim filmi izliyormuşçasına romanın içine girebiliyor. İyi betimlemeler, derin çözümlemeler, doğal diyaloglar ve monologlar sayesindeyse roman bittiğinde edebiyatın sinemadan farklı tadı kalıyor okurda.

Eflatun Koza, adını çok sonradan öğrendiğimiz kahramanın kayıp bir zamandan sonra gazeteciliğe başlamasıyla açılıyor. Romanın başındaki alıntı aslında okura kahramandan şüphelenmek gerektiğini imliyor: “İki hep vardır. Bu harika, sihirli, yaratıcı, kamusal ve özel rakam belki de evrenin gizemli sırrıdır. İnsan iki kişiyi sevebilir, hepimizin içinde iki cinsiyet de vardır, taban tabana zıt duygular yar yana bulunur. Ben dünyayı böyle görüyorum.” Patricia Highsmith’ten yapılan bu alıntı sayfalar ilerledikçe kahramanın örümcek fobisine de, hiç konuşmayan annesine de, ansızın beliren ve biten topallamasına da yanıt olacak, ama tabii ki zamanı geldiğinde, yazar elindeki ipleri okuyucuya vermeye karar verdiğinde…

Ana karakter olan Evrim büyük bir gazetede çalışmaya başlayan, yeni mezun bir genç kız, yalnız, mutsuz ve beklentisiz. Tüm bu özelliklerini biliyor ve hatta öyle olmak istiyor. Erken ölmüş babası, kahramanın erkek arkadaşıyla kaçmış, bu nedenle artık görüşülmeyen kız kardeşi ve bütün gün dikiş dikip hiç konuşmayan annesinden oluşan, sıradan sayılabilecek bir aileye sahip. Yazar oldukça sık geriye dönüşlerle ailenin bir arada olduğu günlerden de bahsediyor ama olayların örülmeye başlandığı zaman ortada kahramanın ve annesinin paylaştığı büyük ve sessiz bir yalnızlık var.

Cahide Birgül’ün romanlarında en sevdiğim yanlardan biri o bitmek bilmeyen sıkı fıkı mutlu çekirdek Türk ailesi yalanını okurun yüzüne çok da şiddetli olmayan bir şekilde vurmasıdır. Suçun, suçlunun, gizlenen ayıpların kaynağı da aslında bu çekirdek ailelerdir. Her akşam perdelerin çekildiği o evlerde nelerin yaşandığını, yaşanıp da saklandığını ya da yaşanırken biriktirilenlerin nasıl patlayacağını hiç kimse bilmez. Bildiklerimizse ya gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde yer alır ya da iyi bir romanın kurgusuna dâhil olur.

Eflatun Koza’daki çekirdek ailede de silik bir baba, kızlarına ellerine iğne batırarak dikiş öğretmeye çalışan baskın karakterli bir anne, kardeşinin sevgilisini elinden alacak kadar hırslı bir kız kardeş ve sindirilmiş, birçok korkuyla donanmış, kendine güveni hiç gelişmemiş diğer kardeş yer almakta. Roman, gazetede kendisine verilen kayıp kişilerle ilgili dosyayı araştırmaya başlayan Evrim’in daha fazla kırılmamak için kendisine ördüğü kabuğun gün be gün çatlamasını, en sonunda da kırılıp yerle bir olmasını anlatıyor kabaca. Araştırdığı dosyada kaybolan iki kadın; Çağla ve Irmak ölmüşler midir, yoksa eşcinselliklerini rahatça yaşayabilecekleri bir masal ülkesine mi kaçmışlardır? Gazetenin sadece tirajını artırmak için ortaya attığı bu kayıp dosyaları, Evrim’in bir dedektif gibi iz sürmesine, tanıklarla konuşmasına, hatta eşcinselliğin de var olduğu bir dünyaya adım atmasına yol açacaktır.

Romanın bu bölümleri polisiye tadı da taşımakta, Evrim’in aslında kayıpları bulmak gibi bir sorumluluğu olmadığını bilmesi ama yine de kendini tutamayıp hata yaptığını bile bile ilerlemesindeki tutarsızlık iç konuşmalarla okura açıklanıyor. Gittiği gey barda tanıştığı Necla, Necla’nın sevecenliğiyle ördüğü kabuktan çıkmaya başlaması, kendine bile itiraf edemediği hemcinsine duyulan aşk sayesinde okuyucu romana adını veren kozanın yavaş yavaş kahramanı sardığını hissediyor. Yalnızlıktan ve suskunluktan başka hiçbir şey istemeyen Evrim’in yaşadığı bu duygular onun zorlukla kurduğu dengesini alt üst edecek ve bu dengenin dağılmasıyla birlikte okurun daha ilk alıntıyla merak etmeye başladığı, cevaplanmayan sorular bir bir yanıtını bulacak.

Cahide Birgül bölüm bölüm ilerledikçe okuyucunun önüne bıraktığı ipuçlarını oldukça iyi kotarılmış bir sonla toparlıyor. Ailenin tekinsizliğinden başka, toplumdaki homofobiyi de gözler önüne seriyor yazar. Ne parmağını sallayıp ders vermek gibi bir kaygısı var Birgül’ün ne de aykırı olmaya çalışıp puan toplamak gibi… Anlattıkları oldukça doğal bir şekilde, hiç göze batmadan olgunlaşıyor ve sonlanıyor. İki kız kardeşin yaşadığı garip çekişme, plazalarda yaşanan iş ilişkileri, gereksiz söylenen yalanlar, insan psikolojisinin aslında ne garip olduğunu anımsatıyor okura.

Tüm bu iyi yönlerin yanında üzerinde çok da çalışılmadığı hissini uyandıran bir dili var Birgül’ün. Romandaki kurgunun iyi olması, dilinin savrukluğunun etkisini azaltıyor. Yine de aceleye gelmiş cümleler, bozuk anlatımlar yer yer rahatsız edici olabiliyor. Gerilim tarzında olmaması gereken bazı mantık hataları yazarın gözünden kaçsa bile editörün gözünden kaçmamalıydı. Romanı okumayı sekteye uğratan en önemli eksik ise bence düzelti hatalarıydı, umarım Everest Yayınevi bundan sonra yayımladığı kitaplarda daha özenli bir çalışma sergiler.

Banu Yıldıran Genç

Cahide Birgül, Eflatun Koza, Everest Yayınları, 184 s.

* Bu yazı Notos'un 20. sayısında yayımlanmıştır.

23 Mart 2013 Cumartesi

Kozalak

"Öteki" olmak...

Aslen gazeteci olan Sema Aslan'ın ilk romanı Kozalak, hepimizin bildiği, çoğunlukla görmezden geldiği, unutmaya çalıştığı yaşamlar üzerine... Her şeyin son derece iki yüzlü bir şekilde yaşandığı ülkemizde lgbtt bireylerin kim oldukları üzerine uzun uzadıya düşünmüş kaç kişi vardır ki? Yok saymak, arada gazete haberlerinde katledildiklerini görüp sayfayı çevirmek, bazen de yolda falan karşılaşınca gözlerini kaçırmak daha kolaydır çünkü. Yok saymak, hem bireysel hem toplumsal hem de hukuksal olarak daha kolaydır. Yeni anayasa için görüş bildiren herkesi tek tek duyurarak teşekkür ederken lgbtt derneğini ve önerilerini yok saymak bir hükümet için daha kolaydır. Çözüm üretmek yerine "eşcinsellik hastalıktır" demek bir aile bakanı için daha kolaydır. Kısacası Kozalak kolay olanı değil zoru anlatmayı seçmiş bir roman.
Roman, Bedir'in Dolunay'a dönüşmesini anlatıyor denebilir. Bu dönüşümün zorluğunu hissettirmesinin yanında, eşcinsel bir çocuğun annesi ve babası olmak ne demektir, toplumsal baskılar bireyi ne derece zorlar, devletin eli ne kadar üzerimizdedir, gibi yanıtlanması oldukça güç sorular da sormakta.
Kozalak üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Bedir'in annesinin ağzından anlatılmakta. Roman boyunca adını öğrenemeyeceğimiz bu annenin çocukluğunu, genç kızlığını, evlenmesini oldukça detaylı bir biçimde öğrenmemize rağmen, nedense roman bittiğinde dahi okurun aklında soru işaretleri bırakacak denli muğlak bir kişi. Adını bilemediğimiz gibi birçok davranışı da neden gösterdiğini tam olarak anlayamıyoruz. Tam bilinçlendi, herkesle savaştı, çocuğunu kazandı derken, bir anda diğer bölümde L. karakterinin ağzından bambaşka biriymiş gibi davrandığını okuyoruz. Bu nedenle yazarın bilinçli bir tercihi mi bilmiyorum ama tam oturmamış, karakter derinliği kazanamamış bir kişi "anne".
Romanın döngüsel bir kurgusu var. Annenin ilk birkaç sayfada okuduğumuz ruh hâlini ancak romanın sonundan sonra kavrayabiliyor ve olayları yerli yerine oturtabiliyoruz. Özellikle kurgunun bu biçimde olması, ikinci bölümün bir gazetecinin kaleminden röportaj türünde yazılması ve adım adım yaklaşan çarpıcı final, romanın sinematografik bir anlatımı olduğunu kanıtlar nitelikte.
İkinci bölüm, ilk ve son bölüme göre daha başarılı ki ben bunda Sema Aslan'ın gazeteciliğinin etkili olduğunu düşünüyorum. L.'nin anlattıkları yer yer bilinçakışı tekniğine yaklaşıyor. Adı verilmeyen ve Dolunay'a da sahip çıkan bir dernekte çalışan L. artık yaşlandığını, bu işlerin ondan geçtiğini söyleyip kendi hayat hikâyesini aktarırken, bir yandan da Bedir'in Dolunay'a dönüşmesini tüm detaylarıyla anlatır. Aslında tüm o hayatlar Orhan Kemal romanları ya da Yeşilçam filmleri gibidir... Kötüler, iyiler, kötü yola düşen masum genç kızlar ya da erkekler (tabii bu erkekleri ne o dönem romanlarında ne de filmlerinde görürüz)... Oysa gerçek olan bir şey varsa o da birçok hayatın romanın ya da filmin ta kendisi olmasıdır.
L.'nin bazen sıkılıp çabuk geçtiği, bazen kendinden geçip uzun uzadıya anlattığı hikâyelerde romanın kurgusu açısından tek bir pürüz olduğunu söyleyebilirim. L. birçok olayı kendi görmüş, yaşamış gibi anlatıyor, oysa kendisi sadece Dolunay'ın aktardığı kişi, bu bazen kafa karıştırıcı bir anlatıma yol açabiliyor. "Annesi, amcası ve Mıstık, renkleri donuk, çerçevesi hep bir taraflarında sonsuz bir boşluk bırakılmışken diğeri poz veren insanın omzuyla hizalı fotoğrafların zamanından kalma, sararmış, bir albüme bile giremeyip ortasından kırılmış bir hatıra gibiler." Mıstık'ı hiç tanımayan L.'nin diğer söylediklerinden apayrı duran bu şiirsel cümleler, yazarın anlatıcıya kendi söylemek istediklerini yüklediğinin göstergesi.
Son bölüm anneanne ve dede tarafından aktarılmakta; birtakım mistik güçlere sahip, güçlü ama kocasına "memur" olmuş Çiçek'le, devletin namus bekçisi hâline getirdiği polis memuru Paşa tarafından. Kendi oğullarının eşcinselliğini görüp onu öldü saymışken, kızlarından olma torunlarının da aynı yolu seçtiğini görünce -kız halaya oğlan dayıya çekermiş, sözünü bolca anımsayarak- gereken tüm savaşı, önce sevecenlik, sonra yasaklarla vermiş ama yine de başarılı olamamış Çiçek ve Paşa.
Paşa, tüm olumsuzluklarına karşın bence romanın en canlı kişisi. Sema Aslan özellikle Paşa'nın bıyıklarında ve onun etrafındakilere aktardığı ansiklopedik bilgilerde çok başarılı bir dil kullanmış. Bu nedenle Paşa, devletin lgbtt bireylerin üzerindeki korkunç eli, oğlunu silmiş bir baba, torununu sindirmeye çalışmış bir dede olsa da romanın en yoğun karakteri olagelmiş.
"Ben nasıl bırakabilirim çocuğumu öyle bir başına, bilmediğimiz yerlerde? Ölse. Birileri elimden zorla alsa. Evden kaçsa. Hepsi kötü belki ama, bu hepsinden kötü. Ölmemiş, kaybedilmemiş, kaçmamış. Bırakılmış. anası babası bırakmış onu. Çıplak, bir başına. Hepsi nasıl doğduysa, bütün bu çoluk çocuk nasıl doğduysa, benimki de öyle doğdu: Bir anadan ve çıplak. Onlar yaşarken, benimki ne diye yaşamıyor? Bir benim çocuğum mu sığmadı bu dünyaya?"
Yukarıdaki alıntı romanın en etkileyici bölümlerinden biri, Sema Aslan kadın karakterlerin can acıtıcı noktalarını anlatmakta oldukça başarılı. Kadın dili demekten çok da hoşlanmadığım ama kadınların birbirine aktardığı günlük deyişlerden, argolardan, ögüt veren ilginç atasözlerinden oldukça başarılı bir şekilde yararlanıyor. Romanda yer alan bazı şiirler, şarkılar ve uzun, şiirsel sözlerde de -Bedir'in çocuk yaşında neden kozalak olmak istediğini anlatması gibi- yazar ve anlatıcı kimliklerinde bir karmaşa yaşanmışa benziyor. Yine de tüm bu detaylar, bir ilk roman olan Kozalak'ın zor olanı anlatmayı seçmesinin yanında önemsiz kalıyor.

Banu Yıldıran Genç

Sema Aslan, Kozalak, İletişim Yayınları, 104 s.

* Bu yazı Notos'un 34. sayısında yayımlanmıştır.

16 Mart 2013 Cumartesi

Artakalan


Bir iç dökümü olarak: Artakalan

Çok genç olan İstos Yayın, Türkiyeli okuru Ege'nin öbür yakasının edebiyatıyla buluşturmaya devam ediyor. Elenika dizisinden çıkan 'Artakalan', Yunan sanat dünyasında oldukça farklı dallarda eser vermiş, buralarda ise pek tanınmayan Kostas Tahçis'in öykülerinden oluşuyor. Bu öyküler 1964-1967 yılları arasında çeşitli dergilerde yayımlanmış ve yazar tarafından 1972 yılında bir araya getirilerek yayımlanmış.

Kostas Tahçis'in 'Üçüncü Düğün Çelengi' adlı romanı 1988 yılında Ahmet Yorulmaz tarafından çevrilmiş ve Mitos Yayınlarınca basılmış. Kitabı bulmaya çalışmak şu an oldukça zor çünkü Türkiye'de baskısı biten kitapların uğradığı hezimete uğramış. Baskısı biten kitabı yeniden basmak, Türk yayıncılığının bir türlü aşamadığı etik unsurlardan biri, yayın dünyamız bir zamanlar basılmış, bitmiş ve meçhulde kalmış kitaplarla dolu, bu istikrarsızlık maalesef böyle değerli kitaplardan mahrum kalmamıza neden oluyor. 'Üçüncü Düğün Çelengi' önemli bir kitap, ünlü İngiliz yayınevi Penguen'in yayımladığı ilk Yunan romanı ve emin olun bu kitabı Penguen baskısı tükendikçe yeniden basmaktadır.

'Artakalan', yazarın otobiyografik öykülerinden oluşuyor. Bu öyküleri okurken ilk hissedilen karşınızda hiçbir maskeye, role bürünmeyen, son derece doğal ve içten bir yazar olduğu. Öyküler çocukluktan başlıyor, gençliğe doğru ilerliyor. Neredeyse birer anı niteliğindeki bu öykülerde karşılaştığımız karakterler de genellikle aynı. Öykülerin olmazsa olmazı annenanne ki bazı öykülerde kızının bırakıp gittiği torununa hem annelik hem babalık yapmakta, bazılarındaysa kızı, damadı ve torunuyla yaşamaktadır. Özellikle çocukluk öykülerinde azarlamalar, terlik fırlatmalar, sonrasında kıyamamalarla geçen günleri okuduğumuzda Türkiye'ye ne kadar yakın bir kültürden bahsedildiğini görebiliriz. Bu topraklarda da genellikle bize kıyamayan anneanneler tarafından büyütüldüğümüzden oldukça tanıdık öyküler bunlar.

Yine çocukluk öykülerindeki önemli karakterlerden biri Mimis dayı. Kostas Tahçis daha yedi yaşındayken anne babası boşanmış, o da annesinin ailesiyle Atina'da yaşamıştır. Yani öykülerde eksikliği dikkati çeken “baba” figürünün yerini bazen Mimis dayı yetersiz de olsa doldurmakta. Bu nedenle anlatıcı genellikle dayısıyla rekabet halinde, arada kalan anneanne ise iki tarafın da gönlünü almaya çalışmaktan bunalmakta. Anneanneyle arada engel teşkil eden Mimis dayı çok da hoşlanılan bir karakter değildir ki anlatıcının başına gelen tacizlerin birinde istemeden de olsa rol oynamıştır.

Öykülerin çıkış noktası olan bu çekirdek aile, anlatıcının cinsel kimliğinin oluşmasında da etkili olmuş. Birkaç öyküde var olan baba renksiz, silik bir kişilik olarak çizilir, yine birkaç öyküde var olan anne de sinirli ve sabırsızdır. Öykülerin çoğunda evde iki erkekle uğraşan, genellikle çekip gitmiş kızı için kötü konuşan, her şeye rağmen torununu seven bir anneanne vardır. Bunlar Tahçis'in yaşam öyküsüyle uyuşsa da öykülerin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu bir öyküsünün başında açık yüreklikle anlatır:
Bir şeyler yazmaya kalktığımda hep kişisel tecrübelerimden ilham alırım. Ama hiçbir zaman eserlerimde gerçekliği tüm çıplaklığıyla yansıtmam. Bu tabii ki samimiyetsizlikten kaynaklanmaz. Çünkü beni buna tam olarak iten şey psikolojik ve duygusal ihtiyaçlardır. Kişisel tecrübelerim sadece yazmam için bir dürtüdür. Ancak yazmaya başladığım andan itibaren yazdığım hikâye kendi gerçeğini yansıtan özerk bir yapıya bürünür. Genellikle gerçek hikâyeyle bağlantı göstermez, ama bazen bu gerçekliğe karşı da direnemez. Bu durum yazarların çok iyi anlayabileceği bir şeydir. Aynı zamanda eserlerimde bahsedilen baba kavramının neden bir hikâyede sıradan bir belediye memuru, diğerinde muhasebeci ya da okuduğunuz bir önceki öyküde olduğu gibi bir avukat olduğunu da açıklar.”

Çocukluk öykülerinde yaşadığı cinsel tacizlerden birkaç kez bahseden anlatıcı, gençlik öykülerinde cinsel tercihini yapmış biri olarak daha nettir ve kendisiyle barışmıştır. Yaşadığı aşklar, okullarında, işyerlerinde karşılaştığı gizli eşcinseller anı-öykülerde birer birer yer bulur.

Hemen hemen bütün toplumlarda geçerli olan önyargılar ve homofobi de doğal olarak öykülerin bir parçası. Bu nedenle anlatıcı babasından yediği dayakları da, çevreden gördüğü psikolojik şiddeti de çekinmeden anlatmış. Gey olduğu bilinen bir üniversite profesörünün ölümünden sonra ailesi tarafından dile getirilen dünyanın en hızlı çapkını olduğu, kadınlar yüzünden ömrünü yediği yalanı, ikiyüzlülüğü biz Türkiye'de yaşayanlar için de hiç yabancı değil.

'Artakalan'da yazar ve anlatıcı ayrımı yapmak oldukça zor. Yukarıdaki açıklamasından bu öykülerin Kostas Tahçis'in yaşamından büyük izler taşıdığını biliyoruz. Yine yaşarken açık yüreklikle bir dönem geceleri travesti kılığında seks işçiliği yaptığını da açıklayan yazarın yaşam öyküsüne ne yazık ki olması gerekenden erken nokta konmuş. 1988 yılında evinde faili meçhul bir cinayete kurban giden yazar, muhtemelen bir nefret cinayeti kurbanı.

Nefret cinayetleri ve homofobi gündemimizden hiç eksik olmazken yaşamını bu denli içten bir biçimde okurun önüne seren Kostas Tahçis'in çok okunmasını ve 'Üçüncü Düğün Çelengi'nin bir daha basılmasını beklemek umarız boş bir hayal olarak kalmaz.

Banu Yıldıran Genç

Artakalan, Kostas Taçhis
İstos Yayın, Ocak 2013, 166 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Mart sayısında yayımlanmıştır.

10 Mart 2013 Pazar

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü


Şiddetin sıradanlığı 

Son dönemlerde özellikle yurtdışında iyi bilinen, ödüller alan ve Türkçeye çevrilmemiş genç yazarların kitaplarını yayımlayan Siren Yayınları, Etgar Keret'in Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü adlı öykü kitabını yayımladı.
Kitap çok hacimli olmamasına karşın yirmi iki öyküden oluşuyor ki bunlardan sonuncusu sinopsis biçiminde yazılmış bir novella bile sayılabilir. Öteki öyküler bir iki sayfa uzunluğunda. Bu kısacık öykülerin İsrail'de yaşayan insanlara, özellikle de büyüyen çocuklara dair anlattıkları ise oldukça yoğun. Aslında “bir öykünün romandan daha iyi anlatacağı ne vardır” sorusuna verilmiş birer yanıt bile sayılabilir öyküler. Okura küçücük ayrıntılarla şiddetin, bazen vicdanın ve çoğunlukla geçmişin, ülkesinde ne denli önemli olduğunu gösteriyor yazar.
Etgar Keret iyi bir yazar olmanın yanı sıra, başarılı bir gözlemci ve mizahçı, neredeyse bütün öykülerde kendini gösteren ironi duygusu, bazen trajediye yaklaşacak bir konuya sahip öyküyü bile buruk bir gülümsemeyle okutuyor.
Son dönemlerde öykünün, merkezinden “olay”ı çıkarıp zorlama bir biçimde “edebî” olmaya çalışan, hezeyanlarla dolu gidişatına “dur” diyenlerden biri önceki yaz yayımlanan Erken Kaybedenler'di. Nedense Keret'ın öykülerini okurken bu kitap aklıma geldi. Her ikisinde de oldukça arıza erkek çocuklar var, ikisine de bol sinkaflı bir sokak dili hâkim, her ikisinde de yaşanan topluma dair komik ama acıklı detaylar var. Emrah Serbes'in öyküleri daha olay merkezliyken ve genellikle bir çözüme ulaşırken, Keret'ınkiler daha kısa, daha yoğun kesitler halinde. Yine her ikisinin ortak yönlerinden biri gündelik yaşama sinmiş şiddet.
Etgar Keret'in öykülerinde artık olağanlaşmış bir şiddet var. Anlatıla anlatıla etkisini kaybetmiş soykırım anıları, askerde ölen ya da intihar eden arkadaşlar, sıradanlaşmış sokak kavgaları, Filistinlilerle gündelik çatışmalar... Hepsi tekrar tekrar yaşanıp etkisizleşmiş birer eleman, sanki hep böyleymiş ve hep böyle olacakmışçasına bunları vurdumduymazlıkla kabullenen karakterler... Şiddetin tam ortasında yaşayan ve bunun ayrımına bile varmayan bir toplum...
Ayakkabılar öyküsünden bahsetmek istiyorum öncelikle. Öykünün anlatıcısı olan okul çocuğu, Soykırımı Anma Günü'nde öğretmenleri tarafından Volhynia Yahudi Müzesi'ne götürülüyor. Sınıfça duvarlardaki kasvet verici fotoğraflara bakıp, küçük çocukların kamyonetlere doldurularak götürüldüğü ölüm kamplarının kayıtlarını izliyorlar, sonra sahneye çıkan soykırımdan kurtulmuş bir Yahudi'nin elleriyle boğduğu bir Alman'dan bahsetmesini, yapılanları unutmamaları gerektiğini, içlerindeki tüpler, parçalar Yahudilerin derisinden yapıldığı için Alman televizyonu kullanmamalarına dair öğütleri dinliyorlar. Normal yaşamına dönmeye çalışan kahraman ise öykünün devamında birkaç gün sonra Avrupa tatilinden dönen ailesinin aldığı Adidas ayakkabılarını giydiğinde soykırımda ölen dedesini giydiğini sanıyor.
Siren adlı öyküde ise yine Soykırımı Anma Günü'nde konferans salonunda bir ölüm kampı canlandırılıyor, şiirler, metinler okunuyor, anılar anlatılıyor, sonrasında anlatıcının hırsızlıklarını ispiyonladığı birkaç arkadaşının dayağından Şehitleri Anma Günü'nün sirenleri sayesinde kaçabildiğini öğreniyoruz. Nasıl kaçabiliyor, çalan sirenlerle herkesin esas duruşa geçmesi sayesinde!
Özellikle bu iki öyküde anlatılanlar acaba hangi ülkeye çok benziyor? Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilköğretim öğrencilerine zorla izlettirilen Sarı Gelin Belgeseli'ni duydunuz mu örneğin? Ya da her yıl Milli Güvenlik dersi öğretmenleri tarafından mutlaka götürülen askerî müzeleri ve hatta kışlaları biliyor musunuz? Her pazartesi sabah ve her cuma akşam artık öğrenciler ve öğretmenler için eziyete dönen bayrak törenlerini anımsıyor musunuz? Yoksa siz de mi beden eğitimi dersinde spor eğitiminden çok askerî eğitim almıştınız? Her 10 Kasım'da saat dokuzu beş geçe çalan sirenler ve köprülerde, otobanlarda, yollarda arabalarından inip esas duruşa geçen insanların görüntüsü tanıdık mı?
Özellikle bu kitaptan sonra umuyorum ki Türkiyeli bir yazar da bu trajikomik anları, içerdiği mizahı gözardı etmeden anlatır, bu garip ritüeller birtakım öykülerin, romanların arkasına fon olur.
Etgar Keret sadece öğrencileri anlatmıyor elbette, topluma yayılmış şiddet, oğlundan memnun olmayan sert babalar, zorunlu askerlik hizmetinde Filistinlilerle yaşanan güç gösterileri de öykülerden bazılarının konuları.
Hayatta “iyi” diyebileceği yegâne insanı öldürmesi gerektiğini öğrenen bir kiralık katilin vicdan azabı, okuru da rahatsız ediyor İyi Niyet adlı öyküde. Yetimhanede yaşadıklarını ve kurtarıcısını anımsayan kiralık katilin vicdan muhasebesi okurun istediği gibi sonuçlansa da işi verenin sürpriz kimliği okura yine bir Keret öyküsü okuduğunu anımsatıyor.
Son öykü Kneller'in Mutluluk Kampı'nın sinopsis gibi yazıldığını belirtmiştim. Birkaç yıl önce
izlediğim “The Wristcutters (Bilekkesenler)” filminin senaryosunu oluşturmuş bu uzun öykü, oldukça yetkin bir kara mizah metni. İntihar edenlerin gittiği, belki araf sayılabilecek bir ülkede geçen öykü, neredeyse rengi ve kokusu var denecek kadar canlı yazılmış. Ana karakter Mordy'nin umutsuzluğu, alışamaması, bu ülkede karşılaştığı insanlar, hepsinin iliklerine işlemiş mutsuzluk, boşluk duygusu, tatsız yiyecekler, tatminsiz sevişmeler, sahte peygamberler... Bulduğu ve kurduğu bu dünyayı kısa bölümlerle, kısa cümlelerle anlatmış Keret. Anlatılanların derinliği ise öykünün karakterlerinden Lihi gibi okuru da hüzne boğmaya yetiyor. Bu arada -şaşırtıcı ama- filmin de uyarlandığı öykü kadar etkileyici olduğunu eklemeliyim.
Bir buluş, ironi, kısa ve yoğun anlatım ustası Etgar Keret'le tanışma faslına daha önce Samir El-Youssef'le beraber yayımladığı Gazze Blues'la devam etmeyi düşünüyorum. Bu arada Avi Pardo'ya yetkin çevirisi, Siren Yayınları'na da içerikte ve tasarımda gösterdiği özen için teşekkür etmek gerekiyor.


Banu Yıldıran Genç

Etgar Keret, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Siren Yayıncılık, 147 s.

* Bu yazı Notos'un 26. sayısında yayımlanmıştır.

7 Mart 2013 Perşembe

Muz Sesleri

Not: Bu yazı bayağı eski. Ece Temelkuran'ın son birkaç yıldaki tutarsızlıklarından önce yazıldı, o nedenle romanı beğenmeyip kendisini sevdiğimi söylesem de, artık pek geçerli değil. 

Beyrut'u anlayabilmek...

Ece Temelkuran'ı severim; köşe yazılarını, yayımladığı kitapları, genel olarak içimizi acıtan gündem maddelerine karşı takındığı tavrı... Bu nedenle ilk romanını çok merak ettim ve hemen okudum. Bu yazı geç bile kaldı sayılır...
Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda size yepyeni kapılar açar, günleriniz geceleriniz anlatılanları araştırmakla, yazarın neyi nasıl anlattığını keşfetmeye çalışmakla geçer... Örneğin Geceyarısı Çocukları'nı okuduktan sonra rüyalarımda bile o gün okuduğum Hindistan tarihinden parçalar görüyor, Perperık-a Söe'den sonra ise Dersim katliamı hakkında tamamen ayrı bilgiler veren tarihçilerin yazdıklarını okumaktan uyumaya vakit bulamıyordum. Beyrut hakkında bir kitap da özellikle İsrail - Filistin - Suriye meselelerini anlamaya – bilgilenmek demiyorum, sonuçta bir kurgu metinden bahsediyoruz- oraya yakından bakmaya, bambaşka gözlerle, bambaşka seslerle tanışmaya yarayacak diye sevindim öncelikle.
Romanın içeriğinden ve kurgusundan bahsetmek gerekiyor sanırım, içine girebilmek için... Muz Sesleri, üç kitaptan -Toz, Siz, Biz- ve bu kitapları oluşturan bölümlerden oluşuyor. Toz, 3. Kitap ve bir sayfalık bir metin, sonra hikâyeye bodoslama dalıyoruz “Siz” kitabıyla.
Kitap üç şehre yayıldığı için bölüm başındaki vinyetler kimin ya da kimlerin hikâyesini okuyacağımızı en baştan belirtiyor.
Ana eksende Filipina var, doğduğu topraklara geri dönmüş bir Filipinli, aslında Şatila Kampı'nda Beyrutlu bir babadan, Filipinli bir anadan doğmuş, babasının mektuplarında anlattıklarını anlamaya çalışmakta, belki de hayatının izini sürmekte. Yanında çalıştığı 'madam'ı Zeynab Hanım ve sahibi olduğu apartmanın sakinleri romanın Beyrut kısmını oluşturmakta.
Bir de Oxford'da başlayıp Paris'e uzanan Deniz'in hikâyesi var, uzamış, sıkıcı bir ilişki, sıkıcı bir ülke, sıkıcı hayatlar ve alıp başını kendisini Beyrut'a kadar yollayacak yeni bir ilişkinin içine düşmesi... Bunlar sırasıyla Oxford ve Paris bölümleri.
En başta romanın gayet hareketli bir kurgusu olduğunu, çokça karakterin yer aldığını, olayların birbirini takip ettiğini belirtmek gerekir, yani normal bir okurun birçok beklentisini karşılayabilecek bir roman. Normal olmayan bir okuru ise -kendimi bu sınıfa sokabilirim belki- yoran, ayrıntılarla boğan, okura az önce yukarıda bahsettiğim sevincin hayal kırıklığını yaşatan bir roman.
Birinci Kitap “Siz”, ağırlıklı olarak Doktor Hamza'nın kızı Filipina'ya yazdığı mektuplardan, Deniz'in Oxford'daki sıkıntılarından ve apartman sakinlerinin hayatlarından oluşuyor. Kitabın şöyle bir cümleyle başlaması şanssızlık aslında: “Haziran güneşi Metn Dağı'ndan görünüp İç Savaş'ın en kanlı günlerinde ağlayarak şehre sırtını döndüğü, kısacık süren ateşkes dönemlerinde ise gülümsediğine inanılan Harisa Tepesi'ndeki dev, beyaz Meryem Ana heykelinin ellerinden kurtulup yükseldikçe Beyrut'un gözleri kamaşıyordu.” Ece Temelkuran uzun cümleleri, eylemsilerle birbirine bağlanıp detaylanan anlatımı seviyor, ama daha en baştan Beyrut'u bozuk bir sözdizimiyle anlatmaya başlaması kitap açısından bir dezavantaj oluşturuyor.
Bu kitap 277 sayfalık romanın neredeyse 150 sayfasını oluşturmakta. Apartmanda yaşayan ve birbirine bağlanan olaylarla hikâyeleri kurulan karakterler, ne yazık ki tip olmaktan kurtulup karakter derinliğine ulaşamıyor, her birinin merak edilecek birkaç noktası olsa da ve yazar tarafından özellikle sonradan çözüleceği belli edilen düğümlerle ilerlese de kitap, kurgunun dağınıklığından dolayı doruk noktasına tam olarak erişemiyor. Deniz'in yaşadığı sıkıcılığı okura da bulaştıran Oxford bölümleri ancak aforizmalarla dolu mektuplar ve anılarla ilerliyor. Doğu ve Batı ikilemi arasına sıkışmış Deniz, yaşadıkları, dinledikleriyle ne yazık ki olması gereken ana karakteri dolduramıyor.
Ece Temelkuran'ın köşe yazılarını ya da Ağrı'nın Derinliği kitabını okuyanlar bilir, o gerçekten de olup bitenlerin arasına güzel sözler, ince, duyarlı betimlemeler, benzetmeler yaymakta ustadır. Bu özlü ve ince sözler, bir röportajın ya da günlük olayların arasına serpiştirildiğinde, onca etkili, onca iç burkucu olabilmektedir. Maalesef olay ağırlıklı bir metinde, kurgulanmış bir hikâyede, bu sözler, bu benzetmeler fazla kaçıyor, okuru romandan uzaklaştırıp, aforizmalar kitabı okuyormuş gibi hissettiriyor. O nedenle kitapta durmaksızın araya sıkıştırılmış italik cümleler, insanın kimliğini, bir şehrin öyküsünü durmaksızın bir şeylere benzetmeler, romana hizmet etmiyor, tem tersine birbirinden kopuk metinlere, bazen iç bunaltan mektuplara dönüşüyor.
Deniz'in iyice bunaldığı bir bölümden alıntılar, hepsi aynı sayfadan: “Sonsuz bir Bolero'nun sonsuz porteleri gibi ilerleyen kiremit duvarlar bir noktada kesilmişti. Sol yanında bir yıkıntı, şehrin gövdesinde bir yara izi gibi belirmişti. (...) Yıkılıp kırıldıkça biçimsizleşen duvarlar, uzaktaki bir gezegenin tanıtım broşüründen kesilip Woodstock Caddesi'ne yapıştırılmış gibi duruyordu. Güçlü ve kusursuz görünen bütün binalar her gün insanlara onlarsız da ayakta kalacaklarını söylerken, bu yıkıntı şefkat bekler gibiydi.(...) Ayaklarının çok eskiden hatırladığı engebeli zeminde, tam olarak hatırlamadığı, geriye sadece bir duygu tülü olarak kalmış neşeli serüven ihtimalinin peşinden gider gibi yürüdü.” Ve bölümün sonu Deniz'in kardeşine yazdığı mektuptaki diğer cümleler gibi: “Kadında zaman geçmez. Sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.”
Gerek Doktor Hamza'nın kızına yazdığı, gerek Deniz'in kardeşine yazdığı mektuplarda, gerekse Deniz'in tez danışmanı Bayan Trablousi'nin ettiği sözlerde hep aynı ton bulunmakta. Güzel sözlerle süslü öğütler.
Deniz'in İngiltere'ye, Tunç'a olan hırsında, Doktor Hamza'nın Beyrut'a duyduğu aşkta da buna benzer bir ton var. Karakter derinliğini yaşantılarla kurmaktansa, benzetmelerle hissettirmeye çalışmak Deniz'i, daha geniş çapta ise bir şehri anlamaya yetmiyor. Evet, çok anlamlı, bir yere not etmeden duramayacağımız birçok cümle var ama sonuçta Ortadoğu'yu, Beyrut'u ve hatta kitabın arka kapak yazısında belirtildiği gibi 'biz'i anlatmasını beklemiyor mu okur bu romandan?
İşte tam da bu nedenle aslında kitabın en başarılı yerleri, Beyrut'taki apartmanın anlatıldığı bölümler... Gerçek hayatlar, gerçek sıkıntılar, gerçek nefretler, bol diyalogla 'yaşayan' bir şehri anlatıyor. Ansızın kapanan Ayşe'nin, Hizbullah'a katılmak isteyen Ermeni Setanik'in hikâyeleri Deniz'in ve Filipina'nın yaşadıklarının arasında eriyip kaybolmasaydı, asıl roman ve anlatılmak istenen Beyrut daha tatmin edici olacaktı okur açısından.
Roman, konusuyla olmasa da geçtiği mekânlar açısından otobiyografik bir özellik taşıyor. Ece Temelkuran'ın yazılarından Oxford ve Beyrut'ta dönem dönem yaşadığını biliyoruz. Bu şehirler hakkında anlatmak istediği çok şey var yazarın, çok şey biliyor ve tüm bildiklerini hemen anlatmak istiyor. Sorun istenilenin tam da karşılığını bulamamış olması aslında, çünkü okur bir romanda bir anda bu kadar çok şey öğrenmek istemiyor. Beyrut'un tarihinden bahsedilirken, araya taze zahterlerin, açılıp kapanan kafelerin, sokakların ve tabelaların hikâyelerinin, denizdeki varillerin, taksi ücretlerinin, birkaç kere tekrar edildiği gibi özelleştirilmiş temizlik hizmetlerinin ve tüm bunlara dair yorumların girmesini istemiyor. Belki de kurgu metin, bu kadar aforizma ve benzetmeyi kaldırmadığı gibi, bu kadar ayrıntılı gerçeği de kaldırmıyor.
Üçüncü kitap Biz, bir önceki kitapta atılan düğümlerin çözülmesinin beklendiği bölüm. Oysa bir de bakıyoruz ki okurun merakına terk edilen sorular yeterince çok değilmiş gibi, bu kez postmodern unsurlar romana karışıyor ve bir önceki kitaptan oldukça kopuk bir biçimde, her şeyin aslında Zeynab Hanım'ın apartmanında yaşayan bir yazarın kurgusu olduğunu öğreniyoruz.
Deniz'in kendini bulmak umuduyla gittiği Paris'ta tanıştığı Ziad'la gelişen aşk hikâyesi, Ziad'ın kurguladığı Beyrut hikâyesine karışıyor. Ve ikinci kitapta Doğulu ve Batılı olmak üzerine öğütler veren karakterlere, bu kez bol aforizmalı, benzetmeli ve kafası karışık söylemleriyle Ziad katılıyor. Bu bölümdeki sahici kısım Deniz'in ve Ziad'ın arasında ansızın gelişen aşk, Ece Temelkuran, aşkı anlatmakta, özellikle de bir kadının duygularını, işin içine iç organlarını bile katarak anlatmakta usta. Ziad'ın sonu gelmez Beyrut söylevleri, romanını yazma sebebini anlatma çabaları, bu aşkın arasında eriyip kayboluyor. Ya da bu aşkın güzelliği Ziad'ın sözleri arasında kayboluyor.
Çözülmesi gereken düğümler ise -Ayşe'nin örtünme sebebi, Setanik'in Hizbullah sevgisi, Marwan ve Filipina'nın aşkı, Zeynab Hanım'ın ekmek ağacı gibi unsurlar- fazlasıyla aceleye getirilerek çözülüyor. Yine bu nedenle ikinci ve üçüncü kitabın arasında gerek tarz, gerek kurgu, gerekse anlatım olarak organik bir bağın olmadığını söylemek mümkün. Deniz'in uzayıp giden sıkıntılarının ve Doktor Hamza'nın ayrıntılı mektuplarının ardından romanın bir anda kotarılıp çözüme ilerlemeye çalışıldığı hissediliyor.
Romanın sonundaki kurgu ve gerçeğin karışması ise bu acele nedeniyle beklenen etkileyiciliği sağlamıyor. Onca özlü savaş sözünün, Şatila Kampı'ndan Doktor Hamza'nın mektuplar boyu anlattıklarının, Ziad'ın çocukluk anılarının sonrasında savaşın gerçekliği okurun gözünde Hadi Bey'in bağırışlarıyla canlanıyor aslında. Küçücük bir ayrıntı, bunamış bir adamın gözünde canlanan korkuyu, savaş korkusunu hissetmesi okurun, söylenmiş sözlerden çok daha değerli.
İlk romanın acemiliğine vermek gerekirse her şeyi, Ece Temelkuran'dan gelecekte daha usta kurgulu, daha az ayrıntılı, bilgiyi kurguya sıkıştırmayan romanlar beklemeye hazır okurları.
Kitapta bolca rastlanan düzelti hataları ve Filipina'nın doğum tarihiyle ilgili maddi hata için Everest Yayınları'ndan daha özenli bir editoryal çalışma beklediğimizi tekrarlayalım.
Banu Yıldıran Genç
Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 277 s.
* Bu yazı Notos'un 23. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...