13 Mayıs 2020 Çarşamba

Nevada


Nevada: Edebiyatla bütünleşen coğrafya
Türkçede daha önce hiç yayımlanmamış yazarları bulmakta, bu yazarların öykü ve romanlarını iyi çevirilerle okura sunmakta usta olan Yüz Kitap son kitabıyla Amerika’nın genç ve yetenekli bir yazarını tanıştırıyor bizle. 1984 doğumlu Claire Vaye Watkins, Nevada’daki öykülerde doğup büyüdüğü Kaliforniya ve Nevada bölgelerini neredeyse birer ana karakter gibi işlemiş.
İlk öyküde yazar bize kendini açıyor çünkü adım adım hem Reno kasabasının bugününe hem de Claire Vaye Watkins’in kişisel hikâyesine geliyoruz. Hayaletler, Kovboylar adındaki öykü şöyle başlıyor: “Annemin çekip gittiği gün Razor Blade Baby bizim oraya taşındı. Sonuçta, başlangıçları düşünmeden edemiyorum.” Ve anlatıcının öyküye farklı farklı başlangıç önerileriyle devam ediyor, bu önerilerde 1860’larda Reno kasabasının bahtsız bir maceracı tarafından nasıl kurulduğunu, 1880’lerde oraya taşınan gay bir mimarın kasabanın kaderini değiştirip nasıl yanarak öldüğünü, Los Angeles’ta 1940’lı yıllarda içinde kovboy filmlerinin çekildiği bir set olan çiftliği, 1960’da Nevada çölünde deneysel olarak yapılan ve halkın izleyip soluduğu yüz dört kilotonluk nükleer patlamayı, 1968’de içinde kovboy film seti olan bu çiftliğin Charles Manson’ın tarikatının kurulduğu yer olduğunu ve anlatıcıyla -bu öyküde yazarın kendisi- bağını birer birer öğreniyoruz. Bu bağ, yazarın babası Paul Watkins’in o dönemde Charles Manson’un bir numaralı yardımcısı olması.
Yazar öyküde kendi adını kullanarak aslında kurmacayla gerçek arası bir tür denemiş. Manson’un o çiftlikte bebeğini bir türlü doğuramayan genç bir kıza jiletle yardım ettiği ise bir rivayet ve bu bebek yani Razor Blade Baby, öykünün kurmacaya bağlanan kısmı. Bu bebeğin doğumu bir efsane gibi anlatılagelmiş, Claire Vaye Watkins onu öyküde bugününün tam ortasına yerleştiriyor. Babası sonradan tarikattan ayrılıp Manson’un aleyhine ifade verse ve pişmanlığını gösterse de yazarın aklı hâlâ karışık: “Yıllar sonra, Hodgkin’s hastalığı babamı yiyip bitirdikten çok daha sonra, annem babamın ‘Charlie’nin bir numaralı genç kız tedarikçisi’ olduğunu söylemişti. Bunu utanarak mı yoksa gururla mı söylüyor, anlayamamıştım.” Kendisini ve yaşamını okura bu denli içtenlikle açan Watkins’in bu girizgâhı pek çok öyküde göreceğimiz izleğin de başlangıcı: İntihar eden anneler. Öykünün bir yerinde “et bıçağı saplanmış bilekleri”yle betimlenen anne bir gün bunu gerçekten başaracak ve kızının öykülerinin leitmotif’i olacak. 
Man-O-War öyküsü yine olabilecek en garip yerlerden birinde geçiyor. Issız, kimsenin olmadığı ve aslında girişin tamamen yasak olduğu iki buçuk milyon dönümlük bir havza, Nevada’daki Black Rock çölü. Bu çölü aslında sağ olsunlar son dönem zenginlerimizin gittiği Burning Man festivalinden biliyormuşuz. Claire Vaye Watkins’in en büyük başarısı bence coğrafyayı öykülerin en önemli parçası hâline getirebilmek. Öykü bu bölgede yaşayan emekli madenci Harris’in 5 Temmuz sabahı Bağımsızlık Günü kutlamalarının sarhoşluğu sırasında havai fişeklerini, patlayıcılarını unutanların ardından keşfe çıkıp bulduklarını toplamasıyla başlıyor. Hatta adını da bu patlayıcılardan birinden alıyor: “... bir tane de artık neredeyse hiç bulunmayan, Man-O-War marka, profesyonel havai fişek bataryası... Kızılderili bir oğlan 1999 yılında kardeşinin suratını bu bataryayla parçaladığından beri Paiute topraklarında bile kullanılması yasaklanmıştı.” Keşif turunu tamamlayıp eve dönmeye çalışan Harris’in kurduğu tüm düzen, köpeği yaşlı ve sakat Milo’nun çölün ortasında yatan genç kızı bulmasıyla bozulacak. Kızın yaşadığını anlayıp eve getirmesiyle münzevi hayatının da detaylarını öğreneceğiz. Baygın kıza yaşaması için tek çare olan suyu bol bol içirirken en fazla on beş on altı yaşında gösteren yüzündeki aşırı makyajı, süslü kıyafetleri ve göbeğindeki kocaman morluk dikkatini çekecek Harris’in. Ertesi gün ayılan ve eve gitmek istemeyen, artık adını da öğrendiğimiz Magda’yla Harris bambaşka bir bağ kuracak. Magda’nın bir şey yemediğini görünce kilerden tuzlu kraker getirmesi ise öykünün tepe noktalarından biri: “‘Eski karım bunlardan kutu kutu yerdi.’ ‘Ne mutlu ona,’ dedi Magda. ‘Bilhassa hamileyken,’ diye ekledi. ‘Sanırım bulantısını biraz olsun bastıran tek şey buydu. Her yere bunlardan koyardı. Komodinin üstüne, ilaç dolabına, kamyonetin torpido gözüne.’ Magda karnına dokundu, sonra elini hızla kaldırdı. Tuzlu krakerlere şöyle bir baktı, sonra paketi açtı. Bir kraker çıkardı, tuzlu tarafını diline bastırdı. ‘Anlaşılıyor mu?’ diye sordu, ağzı doluyken.” Bu detayla öğrendiğimiz hamilelik, Harris’in karısı hamileyken kaybettikleri bebeği anımsamasına yol açıyor. Sonrasında ise Magda bebeğin babasını söyleyecek kadar değilse de karnındaki morluğun sebebini açıklayacak kadar güveniyor Harris’e. 
Yaşlı adam nedense hayır diyemediği bu kızı evine götürmeyi geciktirdikçe geciktiriyor, yüzmesi için termal su kaynaklarına götürüyor, izlemesi için havai fişek patlatıyor. Ve ertesi gece onu uyurken izlerken bağlandığını hissediyor birden. “Kızın bebek arabasına ihtiyacı olacak diye düşündü. Araba koltuğuna... Kısırların doğurganlara nasıl bağlandığını düşündü. Bizim, dedi içinden, beşiğe ihtiyacımız olacak.” Öyküde Harris’in iyi kalbine şahidiz, sabah onda havanın 41 dereceyi bulduğu, toprağın üstünde ısı dalgalarının salındığı çölün ortasında bulduğu bu kıza ve bebeğine dair kurduğu hayallere, umutlarına da... Sabah Magda’nın babası kızını almaya geldiğinde Harris’in hissettikleri, büyük bir kavga, şiddet beklentisi uyandırıyor, Magda gitmeyecek sanıyoruz ama öyle olmuyor, teslimiyetle biten bu sonda asıl yumruğu yiyen yine biz oluyoruz. “Magda babasının kamyonetine döndü. Castaneda kızın elini tutarak arabaya binmesine yardım etti. Kapıyı kapatmadan önce kızına gülümsedi ve ensesini okşadı. Çok kısa sürmüştü -bir an sadece- ama Harris adamın kıza dokunuşundan her şeyi anladı.” İşte Watkins’in bu hiçbir şey söylemeden her şeyi sezdirerek yarattığı son, edebiyatımızda en çok eksikliğini hissettiğim şey diyebilirim.
Yazarın bambaşka tekniklerle yazdığı diğer bir öykü Arşivci. Adını bilmediğimiz kadın anlatıcı kendisini pek de sevmeyen Ezra’dan ayrılmasının acısını yaşıyor. Kız kardeşi Carly’nin desteğine, yeni doğmuş yeğeni Mucize’ye ve hatta Ezra’nın uğruna terk ettiği eski erkek arkadaşı iyi kalpli Sam’in yardımlarına rağmen içinde bulunduğu boşluktan çıkamıyor. Güzel sanatlar okumuş anlatıcı sık sık eşyalarına bakıp Ezra’yı hatırlıyor ve bir Yitik Aşklar Müzesi kurmayı tasarlıyor, bir ayakkabı, ön kapı ve yataktan oluşan sergi nesnelerini düşünüyor, hatta içten içe etiketlerini yazıyor. (Bu kısımlar bana Masumiyet Müzesi’ni hatırlattı aslında.) Bir süre sonra hamile olduğunu anlıyor ve Sam’le birlikteyken olduğu kürtajı anımsıyor. Kürtajı anımsadığı bölüm öyle bir teknikle yazılmış ki hem okur hem de anlatıcı olayların trajikliğinden minimum düzeyde etkileniyor diyebilirim. Her şey klinikte anlatıcının şahit olduğu bir telefon konuşmasıyla aktarılıyor, bir kadın telefonda arkadaşına neler yaptıklarını, doldurduğu formları, seçmesi gereken anestezi yöntemlerini, sonrasında onları neler beklediğini uzun uzun anlatıyor. Biz de yaşanan her şeyi bu kadının aracılığıyla öğreniyoruz. Bu kez bebekle ne yapacağına karar veremeyen anlatıcının asıl trajedisi ise öykünün başında geçiştirdiği “Annemiz dünya güzeliydi ve alkolikti.” cümlesine dayanıyor. Anne ölümü bu öykünün de en önemli parçası. Zihnindeki müzesini düşünüyor yine: “Yitik Aşklar Müzesi’nde bir Anne Kanadı olabilir.” Sonra bu kanadı dolduracağı nesneleri, duyguları tartıyor ve şöyle bitiriyor cümlesini: “Ama Anne Kanadı büyük ihtimalle tamamen boş olur.” Öykünün sonunda Carly’e patlayıp bağırması, sonrasında ağlaması ve hem itiraf eder hem de yardım istercesine “İçimde annemden çok var, varlığını hissedebiliyorum.” demesi ise tüm korkularını anlamamızı sağlıyor.
Bahsetmek istediğim son öykünün adı Kazı Yerleri. Yüzbaşı John Sutter’a ithaf edilmiş. Öykü bir dönemi, o kadar büyük bir gerçekçilikle anlatıyor ki kimmiş bu John Sutter diye araştırırken kendimi Amerika’nın “Altına Hücum” yılları içinde kaybettim. Watkins bir dönemi olanca gerçeği ve detayıyla kurmacaya aktarmış. İki kardeşin Ohio’dan kalkıp altın bulma umuduyla Kaliforniya’ya gelmesi, yolculukta yaşadıkları zorluklar, her şeylerini kaybetmeleri, zar zor kazı yerine varınca bölge sahibi İsveçli -muhtemelen Sutter’ın oğlu- tarafından kazıklanmaları, kazıya dünyanın öbür ucundan gelmiş Çinliler, onların uğradığı ayrımcılık, açlıktan ve pislikten bir süre sonra hastalanmaları gibi olayların dışında, altın bulmaya yarayan tüm aletleri olanca detayıyla betimlemesi, eğlence için yapılan bir boğa ve ayı dövüşünü tüm vahşetiyle anlatılması (film izlerken olduğu gibi gözümü kapadım birkaç yerinde) sanki bir yazarın çalışarak nasıl tarihi bir öykü hatta novella -toplam elli iki sayfa- yazabileceğini gösteriyor. 
Amerika’nın üzerinde kurulduğu topraklara ve o toprakların yerlisi insanlara ihaneti pek çok öyküde hissediliyor. Belki de o yüzden lanetlenmiş topraklar konusunda çok benzediğimizi düşündüm. Öyküler hem çok sert hem de çok insana dair. Zeynep Baransel’in usta çevirisiyle Nevada’yı kaçırmayın.


Banu Yıldıran Genç

Nevada
Claire Vaye Watkins
çev: Zeynep Baransel
Yüz Kitap, Şubat 2020, 255 s.


* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır.

22 Nisan 2020 Çarşamba

Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı


Yalnızlık Ömür Boyu
Çiyil Kurtuluş uzun süredir öykülerini takip ettiğim bir yazar. Öykülerinde tanık olduğum yaşamlardan kesitler görmek ve bu kesitlerin detaylı ve incelikli anlatımı dikkatimi çekmişti diyebilirim. Bu ayın başında ikinci öykü kitabı Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, Notos Kitap tarafından yayımlandı. Kitapta yirmi altı öykü yer alıyor, uzun yazmayan, sözcükleri ekonomik kullanan bir yazar Çiyil Kurtuluş.
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, adıyla okuru tavlayan kitaplardan. Geçtiğimiz günlerde bir söyleşide bu ada dair söyledikleri aslında tam olarak öykülerin ruhunu da aktarıyor bize: “Gel, diyorum okura, aramızda bir bahçe var, o kadar yakınım sana. Kaçma benden, kendinden. Bende ne varsa aynısından sende de var. İnsan insana benzer. Acılarımız, dertlerimiz, sevinçlerimiz ortak. O yüzden yakınlaşır ve yine o yüzden uzun zaman yan yana durmakta zorlanırız.” 
Öykülerde pek çok kez aile kavramı kurguya dahil ediliyor, biz bu kavramın ne denli sahte ve çıkarcı olduğunu biliyoruz aslında, okuyoruz, okurken bileniyoruz ama Çiyil Kurtuluş tek bir cümleyle bizi yükseldiğimiz yerden durgun sulara geri çekip başka duyguları anımsatıyor, sevgi gibi, şefkat gibi... O nedenle Biz Bir Aileyiz öyküsünde tekne tatilinde bir araya gelmiş kalabalık bir aile tablosu çizilirken, son akşamın gerginliği, küçük hesaplaşmalar, anlatıcı ablayla kız kardeşin eski günlerin hatırına yaptıkları kaçamak ve bu kaçamağın yılların hesaplaşmasına dönüşmesi bize çok tanıdık geliyor. Tanıdık olmayan şey ise şefkat duygusu. Küslük ve kızgınlıkla biten bir gecenin iki kardeş tarafından ortaklaşa, doğallıkla, küçük sürprizlerle güneşli bir sabaha dönüştürülmesi, Çiyil Kurtuluş’un son dokunuşu işte.
Aynı dokunuşu kitabın en politik öyküsü Basit Bir Hesaplaşma’da da görüyoruz. Yıllar sonra bir otelde işkencecisi albayla karşılaşan bir avukat bu kez öykünün ana karakteri. Terasta kahvaltı ederken albayı izledikçe intikam hayalleri kuran bir mağdur. Yıllarca belki de bu karşılaşma ânını düşünen avukatın terası terk ederken tek yaptığı bastonunu düşürüp de alamayan albayın bastonunu yerden kaldırmak oluyor. Verdiği yegâne ceza ise uzanıp koluna girecek gibi yapan eli boşta bırakıp çekip gitmek. “Neredeyse babası yaşındaydı. Bastonu sandalyesine dimdik dayadı, oradan hızla uzaklaşırken bir tabutun içinden albayın teşekkür eden sesi geliyordu.”
Yeni tanıştığı bir adamla birlikte yaşamaya karar vermiş annesiyle anlayışsız bir kocanın arasında kalan bir kadının annesinden taraf çıkması, ondan duyacağı tek bir sevecen cümleye bakıyor. Yıllar sonra bir tatilde bir araya gelmiş anne kızın, başka bir dille büyütülen torun üzerine münakaşaları küçücük bir kazayla sonlanıveriyor, herkes kendi kızının saçını okşamaya başlıyor birden, atsan atamayacağın satsan satamayacağın bir sevgi işte. 
Bu sevginin en yalın ve acı anlatımı ise bence Kim Yalnız öyküsünde yer alıyor. Uzun bir süredir hasta bir babaya bakmak durumunda kalan Pelin, uzakta ve biraz da rahat bir kardeş Tolga, yorgunluk, uykusuzluk derken tüm gerçekçiliğiyle öyküye dahil olan kan, kusmuk, dışkı, ölüm bizi bir anda tokatlıyor. Ardından gelen, iki kardeşin hesaplaşması ve Pelin’in neredeyse dokunacağımız bir gerçeklikle hissettirilen onulmaz acısı. 
Hemen hemen tüm öykülerde bir yalnızlık duygusu olsa da bundan yakınmayan ve bir biçimde gücünün farkında olan karakterleri var Kurtuluş’un. Bekâr ve yalnız kadınlar, evli ve yalnız kadınlar, arkadaşları tarafından yalnız bırakılmış erkekler, ailede yalnız kalmışlar... hemen hepsi öykülerde kendilerine yer buluyor. Öyküler daha çok üst orta sınıfı ve beyaz yakalıları konu alırken aslında yaşamımızın çokça içinde olan başka detayları da yakalıyor yazar, başka ülkelere göç etmiş çocuklar, ana dili farklı torunlar, ortalıkta dolanan bakıcılar... Tiyatro oyunu da yazan Çiyil Kurtuluş’un içe dönük, sayıklamalı öykülerindense diyalogla ilerleyenleri daha çok sevdim çünkü yaşamdan herhangi bir kesiti alıp onu doğal, karaktere uyan konuşmalarla bambaşka yerlere götürebiliyor. 
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı okurken kendimle hesaplaştığım kitaplardan oldu. Son yıllarda yaşadığımız haksızlıklar, içine düştüğümüz çarpıklıklar bir biçimde beni intikam beklediğim bir ruh haline itmiş ve çok yorulmuşum, bunu öyküleri okudukça fark ettim. Oysa belki de ihtiyacımız olan gerçekten de merhameti kaybetmemek. Bizi yoran, yıpratan duyguların yerine bir biçimde yan yana durabilmek. O hiç değişmeyen yerde, bahçemizde.


Banu Yıldıran Genç

Çiyil Kurtuluş
Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı
Notos Kitap, Şubat 2020, 148 s.


* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2020 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

23 Mart 2020 Pazartesi

Bir Küçük Delilik


Hayatla baş etme yöntemi olarak küçük delilik anları
Arzu Uçar ilk kitabı Dış Kapının Mandalı’yla 2015 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazanmış. İkinci öykü kitabı Bir Küçük Delilik ise geçtiğimiz aylarda İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabını oyunlar oynamasını söyleyen Mehmet Erte’ye ithaf etmiş ki gerçekten de oyunlar ve adının çağrıştırdığı gibi küçük küçük delirmeler tüm öykülerde görülen ortak motiflerden.
Modern hayatın getirdiği zorluklara, beyaz yakalı ya da üst orta sınıfın yaşadığı anlamsız çelişkilere odaklanan, aileyi didikleyen öyküler özellikle dikkat çekici. Sanırım bir yazarın yazmaya en iyi bildiği şeyden başlaması başarının anahtarlarından biri. Arzu Uçar birkaç öyküde taşraya değinse de asıl olarak şehir hayatında yaşananların gözden kaçan yönlerini ortaya çıkarması, ilişkilerin alt metnini kendine has yorumlamasıyla öne çıkıyor.
İlk öykü kitapla aynı adı taşıyor. Evde oturan, sıkılan, sıkıldıkça belli ki obsesif kompulsüf özellikler geliştiren, adını bilmediğimiz bir kadın, anlatıcı olarak seçilmiş. Daha en baştan “Bugün gelecek, dedi kadın. İçinden. O sırada tel süzgeci duruluyordu akan suda. İki tarafını da iki kere.” cümlesiyle hem takıntı meselesine değiniliyor hem de öykünün mesafeli bir anlatımı tercih edeceği imleniyor. Öykü boyunca içinden/dışından vurgusu yapılıyor çünkü kadın karakterin kafası o kadar karışık ki bazen içinden söylemesi gereken şeyi dışından da söyleyiveriyor. İçinden/dışından diye okurla beraber kendisine de hatırlatması gerekiyor. Kafası niye karışık kadının, bilmiyoruz, sadece tahminlerimiz var. Beklediği, merak ettiği kişinin eve gelen adam olmadığı birkaç cümlede okura sezdiriliyor. Sıkça vurgulandığı üzere evde temizlik yapmaktan oturup kitap okumaya vakit bulamayan, tüm işleri sıraya koymuş, o sıra bozuldu mu dengesi şaşan bir kadın. İçinde bulunduğu kısır döngüden ve onu eve hapseden -kendi yarattığı- sorumluluklardan delirmek üzere. Bazı küçük delirme anlarında kendini lodosta bir türlü toplayamadığı çarşafla gökyüzünde uçarken görüyor mesela, sahile gidiyor. Sonra tabii gerçeklik baskın çıkıyor, yeryüzüne geri dönüyor. Hepimizin bir biçimde tanıdık olduğu bu hayatı anlatırken Arzu Uçar’ın başarısı bence pek çok yazarın yaptığının tersine bize hiçbir şeyi açıklamayışında yatıyor. Kimin beklendiğini, hatta bu bekleyişin gerçek olup olmadığını, kadının niye çalışmadığını bilmiyoruz. 
Şehrin ve son on küsur yıldır hayatımızın bir başka unsuru çocuklu yaşam baskısının bambaşka bir biçimde ele alındığı dikkati çeken diğer bir öykü Ophelia’nın Beklenen Doğumu. “Parkta oynuyor Ophelia.” cümlesiyle başlayan öykü, ilk paragrafın sonunda “Bu kız Ophelia olabilir işte. Tam olması gerektiği gibi narin ve sağlıklı bedeni, etrafına sevgiyle bakan parlak gözleri ve aşırıya kaçmayan hareketliliği. Tam Nina’nın hayal ettiği gibi.” cümleleriyle biterken yazar bilerek ve isteyerek kafamızı karıştırıyor. Daha sonra anlıyoruz ki tiyatrocu çift Hüseyin ve Nina bir Ophelia’larının olması için her şeyi hazır etmişler, güvenlikli, tel örgülü, hatta kuşlar rahatsızlık vermesin diye ağla çevrelenmiş şehir dışındaki bir siteye taşınmışlar, iki günde bir spermler daha hareketli oluyor diye sabahları sevişip bekleyip duruyorlar. Şehir dışına yayılan bu steril yaşamın zorlukları, son yıllarda hem muhafazakâr hem modern kesimden gelen çocuk sahibi olma gerekliliğinin baskısı bir yandan Nina da Hüseyin de yaşamlarına neşe katacak bu olayı neredeyse kabusa çevirmiş durumdalar. Bu öyküde de ilk öyküdeki gibi bir delilik hâli var, Nina gözüne Ophelia olarak kestirdiği bilumum çocukla konuşurken buluyor kendini, sonra bir panikle anne ve babasının duyup duymadığını kontrol ediyor. İçinden/dışından ayrımı ve delilik öykülerde ustalıkla tekrarlanmış. Bu öyküde tiyatro repliklerinin de metne hem anlam hem biçim olarak zenginlik kattığını eklemeliyim.
Başka bir tür deliliği Diyelim ki Ben Madonna’yım öyküsünde okuyoruz ama bu kez kendini başka dünyalarla, insanlarla özdeşleştirerek iyileşmeye çalışan kişi bir çocuk olduğu için hazmetmesi daha zor. Annesi ve babası ölmüş, ergenlik çağındaki bir kızın hayaller, gerçekler içinde hayatına devam etmesine tanık oluyoruz. Popstar olduğuna inanan kızın evde söz dinleyen uslu çocuk rolüyle okulda cinselliğini ön plana çıkaran şuh şarkıcı rolünün çatıştığı yerler yine iç konuşmalarda, delirme anlarında belli oluyor. Bu öykü kutsal aile, torununa bakan fedakâr anneanne mitini de yerle bir ediyor aslında. “Dayım konuyu değiştiriyor. ‘Cezalarını çekecekler, devlet vermezse ben kendi elimle vereceğim.’ Anneannemi bekliyor; onun cesaretine, erkekliğine saygı duysun ve yapabileceklerinden korksun. Sütüyle tehdit ederek başına açacağı belalardan vazgeçirsin onu. Sabiha Hanım ‘Sakın ha oğlum,’ diye başlıyor. ‘Geçen rüyamda seni kötü gördüm zaten, başında kapkara bir bulut vardı. Bak benim rüyalarımı biliyorsun. Tedirgin etme beni.’ Sahnesini tamamladığı için dayımdan ses çıkmıyor.” Arzu Uçar’ın her şeyi açıklamaması, mesela bu öyküde anne-babaya ne olduğunu, dayının kime ceza vereceğini bilmememiz bence yine öykü adına verilmiş güzel bir karar. Bu öyküde yalnızca küçük bir kızın söyleyemeyeceğini düşündüğüm cümleler rahatsız etti beni. “Hayat benden bir drama queen yaratmak için elinden geleni yapar bu arada.” gibi. Onun dışında özellikle İzmir Marşı detayı bu zor öyküde bile beni güldürdü, Uçar’ın absürt durumlar yaratmadaki becerisini belirtmek gerek.
Kitabın son öyküsü A Noktasından Yusuf’un Kuyusuna adını taşıyor. Egosu şişkin, orta yaşlı, sinemacı bir erkeğin anlatıcı olduğu öyküde uzun bir ilişkiyi takip ederken erkeğin kendini Tanrı sanmasının gerekçelerini de öğreniyoruz. Hem sürekli kendini okura açıklaması hem de upuzun bir sürece yayılmış bir ilişkiyi kısa bir öyküde anlatması bence bu öyküyü kitabın en zayıf öyküsü hâline getirmiş. “Anlattığı bu mutlu anıları sorularla derinleştirip onu daha yakından tanımamı beklemesi normaldi. Ama ben bunları hızlıca geçerdim. Çünkü yaşam mücadelemi anlaması önemliydi.” alıntısında olduğu gibi anlatıcı aslında orada var olmayan okura hiç durmadan açıklama yapıyor. Güncel bir konu olarak kendini Tanrı sanan sanatçı bir erkeğin ilişkisi olduğu genç kadını, Leyla’yı ezmesi anlatılıyor, hem de erkeğin gözünden, fikir olarak gayet iyi. Ama dokuz sayfalık öyküde artık bitmiş bir ilişkinin nasıl başladığı, ilerlediği, kadını aşağılamaları, sevişmeleri, evlenmeleri ve evlendikten sonra onu bir ömür kafese tıktığını düşünen erkeğin yanılması, Leyla’nın değişmesi ve gitmesi anlatılıyor. Doğal olarak bunca yaşanan şey, bunca duygu ve olay öyküye fazla gelmiş. Oynat tuşuna iki üç kere basılıp hızlandırılmış bir film izler gibi okuyoruz neredeyse. Bu nedenle Leyla karakterinin temizlik ve her şeyi yıkama takıntısı, yani bizi ilk öyküdeki isimsiz karaktere bağlayacak ve kitabın daireselliğini tamamlayacak detay da geçip gidiyor, iyi düşünülmüş ama arada kaynamış bir fikir olarak kalıyor.
Arzu Uçar detaylardaki ustaca gözlemi, okura açık uç bırakan kurguları, en olmadık anlarda insanı gülümseten mizahıyla yolu açık bir yazar. Oyunlar oynaması gerçekten iyi bir tercih olmuş.


Banu Yıldıran Genç

Arzu Uçar, Bir Küçük Delilik, İthaki Yayınları, Eylül 2019, 91 s.

* Bu yazı Notos'un 80. sayısında yayımlanmıştır.

5 Mart 2020 Perşembe

Maxwell Sim'in Aşırı Özel Hayatı


Kapitalizm ve küreselleşmenin gölgesinde bir yolculuk hikâyesi
Kirk’in bir diğer yazarı Bürkem Cevher’in “Eminim çok seveceksin.” diyerek verdiği Yağmurdan Önce’den beri en sevdiğim yazarlar arasına hızla girdi Jonathan Coe. Türkçede yayımlanmış kitaplarını sırayla okumaya başladım. İki kitabı maalesef E Yayınları’nda, Uyku Evi tükendi gözüküyor, Yağmurdan Önce’ye de ulaşmak çok zor. Bunların dışındaki kitaplarını Habitus Yayınları gayet düzenli bir biçimde yayımlıyor ve bildiğim kadarıyla yayımlamaya da devam edecek. Geçtiğimiz yaz daha önce yayımlanan romanları Expo 58’i ve Bir Aile Kroniği’ni okudum. Bu sene ise Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı ve 11 Numara adlı romanları peş peşe yayımladı. 
Jonathan Coe niye bu kadar özel bir yazar? Bir kere çok rahat okunan bir yazar, hem rahat okunan, hem insanların hikâyelerini çok iyi kuran ve anlattığı bu hikâyelerin arkasında mutlaka toplumsal birtakım olgulara değinen bir yazar. Hiçbir biçimde toplumcu mesajlar vermemesine rağmen romanlarını bitirdiğinizde kendinizi anlattığı o dönemle ilgili aydınlanmış hissediyor, o dönem şartlarını, o şartların insanlara neler yaşattığını anlıyorsunuz.
Expo 58 tamamen Soğuk Savaş dönemine odaklanan, casusluk sosuna bulanmış çok güzel bir aşk hikâyesi anlatıyordu. Belçika’daki ünlü Atomium’un açılış süreci ve Expo fuarının işleyişi de yine romanın temel konularındandı. Jonathan Coe hemen her romanının sonunda konuyu nasıl bulduğunu, nasıl çalışıp yazdığını anlattığı için günlük hayattaki herhangi bir şeyin yazarı nasıl tetiklediğine ve bir şekilde o olayın üstüne nasıl koca bir roman inşa ettiğine ayrıca hayret ediyor ve hayran oluyoruz.
Bir Aile Kroniği sanırım sinirlerimi en çok bozan romanı oldu, hem gerçekliği hem de korkunçluğuyla. Thatcher dönemi karanlığı, işçi düşmanlığı bir yandan, İngiltere-Amerika gibi ülkelerin Ortadoğu’da yaptıkları bir yandan, o dönemden bugüne her şeyin daha da kötüleştiği hissi üstüme bir yük gibi çöktü. Winshaw ailesinin tarihinin de anlatıldığı, hatta bu tarihin yazılması için tutulan bir yazarın bazen anlatıcı olduğu, bol oyunlu, farklı teknikli ve beş yüz sayfanın su gibi aktığı bir roman. Ailenin her bir ferdinin bir sektörü ele geçirip o sektörü vahşi bir kapitalizmle yönetmesi, bu sebeple silah, sağlık, hayvancılık, gıda sektörlerinin geldiği korkunç durum 80’lerde çoktan başlamış meğer. Sonunda whodunit (kim yaptı) tarzı bir polisiyeye dönüşen ve Coe’nun çok sevdiği gibi ters köşeyle biten roman boyunca aklımda Trump ailesi vardı desem yalan olmaz.
Geçtiğimiz aylarda yayımlanan Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı bu iki romana göre daha küçük çaplı diyebiliriz. Aile hikâyesi olması dolayısıyla ve bireysel trajedilere odaklandığı için Yağmurdan Önce’ye daha çok benziyor aslında. 
Roman bir gazete haberiyle başlıyor. 48 yaşındaki Maxwell Sim’in kar altındaki Aberdeen’de arabada çırılçıplak donmak üzereyken bulunduğu, arabada iki boş viski şişesi, iki koli dolusu diş fırçası ve bir battal boy çöp torbası dolusu Uzakdoğu’dan gelen kartpostal oluşunun gizemi iyice artırdığı yazılmış. Merak etmeyin, bu gizemi Jonathan Coe bize peyderpey açacak.
Bundan sonra roman beş bölüme ayrılıyor ve bölüm adları Maxwell’in yolculuklarında gittiği yerlerden oluşuyor. Romanın anlatıcısı Maxwell Sim’i babasını ziyaret için gittiği Sydney’de tanımaya başlıyoruz. Karısından altı ay önce ayrılan ve bu nedenle duygusal bir çöküntü geçirip aylardır izinde olan bir satış sonrası danışmanı. Babasıyla her zamanki gibi soğuk ve mesafeli birkaç hafta geçirdikten sonra evine dönmek üzere saatler sürecek Avustralya – İngiltere yolculuğu başlıyor. 
Bu yolculukta yalnızlıktan bunalan Maxwell artık hayatını değiştirme kararı alarak sosyalleşmek istiyor, bu yeni kararın verdiği heyecanla uçakta yan koltuğunda bulunan iş adamıyla tanışıyor, anlattıkça anlatıyor. Jonathan Coe romanlarından öğrendiğimiz yegâne şey hiçbir şeyin tam anlamıyla yolunda gitmeyeceği. Yolculuğun ortasında hostesler tarafından susturulan Maxwell, yaşanan koşuşturmada yol arkadaşının ölmüş olduğunu anlıyor. Hem de on beş dakika kadar önce. Bundan sonrası bu trajikomik olayın devamında yaşananları kıkırdayarak okumak oluyor çünkü Coe üzücü olayları absürtleştirip güldürebilen bir yazar. Ve bölüm sonlanırken Maxwell Sim’in çok da şansı yaver giden bir tip olmadığını artık anlamış bulunuyoruz.
Neyse ki yolculuğun ikinci etabında, aktarma yapılacak olan Hong Kong’da daha “canlı” bir yol arkadaşı buluyor. Poppy, ilginç mesleği ve hep bahsettiği karizmatik dayısı romanın dönüm noktalarını oluşturuyor aslında çünkü Hong Kong’dan İngiltere’ye doğru yola çıktıklarında Poppy, dayısının öneminden ve yazdığı mektuplardan bahsederken araya bambaşka bir yol hikâyesi giriyor. Jonathan Coe’nun gerçek olayları bir biçimde romanlarına yerleştirdiğinden bahsetmiştim, burada da 1968 yılında Donald Crowhurst adında bir denizcinin Sunday Times’ın düzenlediği dünya turu yarışına katılması ve yarışı tamamlayamayıp hatta tamamlamış gibi yapıp sonradan seyir defterleriyle sırra kadem basması, Maxwell’in Poppy’den duyduğu bir hikâye olarak romana katılıyor. Maxwell çok etkilendiği bu adamı araştırmaya günlerce devam ediyor ve romanın ilerlediği bilinmeyen yollarda kendisini Crowhurst’le özdeşleştirdiğini göreceğiz.
Maxwell’in ağır depresyondan ve yalnızlıktan mustarip olduğunu sıkça görüyoruz, anlatıcı olarak duygularını okura yansıtmakta çok başarılı. Evine geri döndüğünde elbette bazı arkadaşlarının yokluğunda onu aramış olabileceklerini düşünüyor ama yok. Roman 2009 senesinde geçtiği için hayatımıza yeni yeni giren facebook arkadaşlarına bakıyor heyecanla, yok. Birçok yeni epostası olduğunu görüyor, heyecanla açıyor, hepsi farklı farklı penis büyütme reklamı. Eski karısı zaten aramıyor. Haftada bir arayan kızından da ses yok. Hayatında kalan ama pek de görüşmediği tek arkadaşı Trevor’un tam da bu sırada yaptığı iş teklifini birçok sebepten dolayı kabul ediyor.
İş, organik ve doğaya zararlı olmayan diş fırçalarının tanıtımı için İngiltere’nin dört tarafındaki en uzak noktalara fırçaların bırakılması ve sosyal medya yardımıyla da bunun yayılması. Maxwell en uç nokta olarak kuzeyi seçiyor çünkü böylece yolda babasının göz atmak istediği boş dairesine, büyüdüğü kasabaya ve hatta karısıyla kızına uğrama şansı olacak. Ve bu yolculuk asıl olarak Maxwell’in kendini bulduğu yolculuk olacak, diş fırçası tanıtımı bambaşka bir içsel yolculuğa dönüşecek.
Önce çocukluğunun geçtiği kasabaya gidecek, burada anne ve babasıyla bir türlü iyi gitmeyen ilişkisini hatırlayacak, sonra babasının yıllardır boş duran dairesine gidip komşuları Erith ve ona bakan doktor Mümtaz’la tanışacak. Özellikle bu iki ziyaret ve yol sırasında düşündükleri Jonathan Coe’nun asıl derdini de bize açıklıyor. Maxwell elektrikli arabasını sürer ve Emma adını verdiği navigasyon asistanıyla konuşup -yalnızlığının başka bir derecesi- hep çevre yollarında giderken birbirinin aynı küresel markalarla dolu dinlenme tesislerini, insan ve kasaba görmemek üzere tasarlanmış otobanları, kasabalarda ise krizin vurduğu küçük işletmeleri (Romandan anladığım kadarıyla 2009 krizi bizi tam vurmadıysa da İngiltere’yi bayağı etkilemiş.) düşünüyor. 68 kuşağından kalma Erith’le konuşurken kapitalizmin mutsuz ettiği hayatlar iyice belirginleşiyor. Öğlen yemeği için gidecek yer bulamadığından yakınan Erith şöyle devam ediyor: “Çünkü hepsi birbirinin aynı! Hepsi büyük zincirlerin eline geçti ve artık hepsi aynı şarkıları çalıp aynı biraları ve aynı yemekleri servis ediyor...”
Bu arada romanın düğümlerinden biri sayılabilecek bir sebeple artık görüşmediği çocukluk arkadaşı Chris’in ailesine de uğruyor. Orada kimsenin birbirini dinlemediği ama herkesin hep bir ağızdan konuştuğu, hatların tamamen karıştığı bir sayfa var ki gülmekten zor okudum diyebilirim. Arada kızı ve karısını gördüğü, kızıyla aynı babasının kendisiyle kuramadığı gibi diyalog kuramadığı gerçeğini fark ettiği trajik bir bölüm var. Ve sona doğru Chris’in ailesinin hemen kuzeyde yaşayan kızları Alison’a gönderdikleri bir koliyle Maxwell’in oraya uğraması yer alıyor. Alison’ın evinde geçirdiği gecenin sabahında artık romanın başına dönüyoruz ama bu kez Maxwell Sim’in niye çırılçıplak ve sarhoş olduğunu, neden donmayı tercih ettiğini bilerek...
Maxwell iyileşiyor. Bu içsel yolculuk onun tüm ilişkilerini düzeltiyor. Roman başladığı yerde son buluyor, Sydney’de. Ama Jonathan Coe’nun oyunları çok sevdiğini söylemiştim, bizi kesinlikle klasik bir son beklemiyor, oyunlu, sürprizli, postmodernizme göz kırpan bir son bu. 
Bu roman sayesinde 2009’dan 2020’ye ne değişmiş bir bakmak, kapitalizm ve depresyonu başka bir gözle okumak da mümkün. Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı bir şekilde çağımız insanının mutsuzluğuna, olgunlaşamamasına, eşcinsellik tabusuna, sanal ve reel yalnızlığa, küreselleşme ve kapitalizmin sıkıştıran çarklarına değiniyor ama tüm bunların ötesinde, temelde, tesadüflerle değişen bir insanın hikâyesi. Jonathan Coe güldürüyor, kızdırıyor, üzüyor ve sonunda yine kalplerimizi ısıtan bir roman bırakıyor bize. Aycan Başoğlu’nun akıcı çevirisi bu romanı okumayı daha da zevkli kılıyor. 

Banu Yıldıran Genç

Maxwell Sim’in Aşırı Özel Hayatı
Çeviren: Aycan Başoğlu
Habitus Kitap
2019, 325 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2020 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

20 Şubat 2020 Perşembe

Kurdun Postu


Taşradan Manzaralar
Geçtiğimiz günlerde Antalya Film Festivali’nde ödülleri toplayan Bozkır filminin taşrayla ilgili olduğunu öğrendiğimde son dönem Türk sinemasında taşranın ne kadar önemli bir yer kapladığını düşündüm. Oysa Türk edebiyatında taşra sinemaya ters orantılı bir biçimde oldukça az yazılıyor artık. Türkiye artık köylerde değil, şehirlerde yaşıyor ama bu şehirlerin de çoğu taşra ve biz buraları ancak orta yaşa yakın bazı yazarlardan okuyabiliyoruz.
Geçtiğimiz aylarda genç yazarların öykülerinin birbirine çokça benzediği, genelde aynı konuların, aynı dertlerin anlatıldığı sosyal medyanın farklı mecralarında konuşuldu. Özellikle iki büyük şehir, İstanbul ve Ankara özelinde ele alırsak, aynı çevrelerde yaşayan, birbirine benzer hayatlar süren yazarların aynı şeylerden beslendiğini, bu nedenle de bilmedikleri hayatlar hakkında yazabilmelerinin pek de mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Bu sorun aslında Türkiye’deki çarpık kentleşmeyle ilgili ve hiç öngöremeyeceğimiz bir biçimde edebiyatı etkiliyor. İşte bu nedenle 2019 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Öykü Ödülü’nü kazanan Batuhan Aşıktoprak’ın ilk kitabı Kurdun Postu’nu okuduğumda hem şaşırdım hem sevindim.
Batuhan Aşıktoprak taşra öyküsü yazmasını beklemediğimiz bir kuşağın taşra öyküleri yazan bir bireyi. 1994 doğumlu. Daha kitabın ilk öyküsü Yabancı’yı okurken bu gencecik yazarın hayata başka bir yerden bakabildiğini seziyoruz. Köyde babaannesi ve dedesiyle yaşayan bir çocuğun gözünden anlatılan öykü o klasik tonton nine, merhametli dede imajını yerle bir ediyor. Bahçedeki ıspanakların üzerine düşüp bayılmış bir adam bulduğunda dedenin hemen tüfeğine sarılması, bilip bilmeden ayyaşlıkla suçladığı adamı jandarmaya teslim etmeye çalışması, istedikleri olmayınca ilk fırsatta Tanrı’ya saydırmaya başlaması... aslında hepsi o kadar tanıdık ki çünkü yaşlılarla biraz olsun yaşamış herkesin bilebileceği gibi yaşlılar huysuzdur ve bunun istisnası çok azdır. Baygın adamı Tanrı misafiri olarak gören babaanneyle adamı evden atmaya çalışan dedenin kavgalarının doğallığı, babaannenin evdeki gizli hâkimiyetinin küçük detaylarla hissettirilmesi öyküyü güçlendiren öğelerden.
Kitaba adını da veren Kurdun Postu öyküsü şehirde yaşarken kaybettiğimiz doğa - insan ilişkisini her satırında hissettiriyor diyebilirim. Öyküde asıl olarak koyunları telef edip köpekleri parçalayan kurt ve onu avlamaya çalışan babanın gerilimi verilirken, alt katmanda baba-oğul ve baba-anne arasındaki ilişkiler var. “On dokuz yaşında, dünyası bu köyden ibaret bir erkek çocuğu olarak, uykuların yalnızca rüyalar tarafından bölündüğü yerlerden birinde yaşamadığımı biliyordum. Zindan gibi bir gece yarısı uyanıp, kaçırılan koyunları ve parçalanan köpekleri saymanın buradaki hayatın doğal ve kaçınılmaz yazgısı olduğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim.” Kendini böyle tanıtan anlatıcı, doğayla gayet realist ilişki yaşayan babasına göre biraz romantik. Harekete geçmeden önce kendini, duygularını dinleyip yorumluyor. Yine böylesi bir gecede uyandırıldığında en önce parçalanan iki köpekle bağ kuracak vakit olmadığına sevinip köpekleri gömme işini babasına bırakıyor. Babasının gereksiz yere uyandırıp uykusuz bıraktığı annesine üzülüyor. Kurduğu kapanları bir anda bastırıveren karın altında kaybedip sonra birine ayağını kaptıran babasına da üzülüyor. Bunlardan anlıyoruz ki aslında anlatıcımız zorlu koşullardaki köy hayatına çok da uyum sağlayamayacak biri. Oysa babası vuracağı kurdun postunu duvara asmayı hayal ederken, annesi bu hayale “Bok vurursun. Hayvanlar salak yerine koyuyor seni. Belediyeden erzak alır gibi koyun çalıp gidiyorlar.” sözleriyle karşılık veriyor. Evdeki uyumsuz kendisi. Hafif hafif sezdirilen bu duygusallığı ve uyumsuzluğu, hele öykünün sonunda iki sayfa boyunca soluksuz okuduğum arasında gidip geldiği korkusu ve vicdanıyla Batuhan Aşıktoprak bambaşka bir karakter yaratmış. 
Kitabın son öyküsü Büyük, İyi Bir Şey’i okumam belki de otizmli öğrencilerin yuhalanması gibi korkunç bir olaya denk geldiğinden beni oldukça etkiledi. “Ona atının öldüğünü söylemediler, çünkü oğlan ölümün ne olduğunu bilmiyordu.” gibi çok iyi bir ilk cümleyle başlayan öykü, bize rahatsızlığını tam anlamadığımız ama otizmli olması muhtemel Ferit’i, onun mutluluğu için elinden geleni ardına koymayan anne ve babayı hiç dramatize etmeden, ajite etme hatasına düşmeden anlatıyor. Öyküde ismi olan tek karakter Ferit, günler boyu aynı noktada atını bekleyen, üzüldüğünde patates kızartmasıyla mutlu olan küçük bir çocuk. Diğer herkes isimsiz, bazen anne – baba, bazen kadın – adam diye anılıyor. Öyküde bir de çingeneler var, bir baba-oğul ki klasik bir biçimde atların yemlerini çalmakla suçlanıyorlar. Ferit’in babasının çingene çocukla karşı karşıya kaldığı ânla en sonda iki çocuğun bakıştığı an öykünün doruk noktaları. Babanın hırsızlık yapan çingene çocuğu yakaladığında hissettiği öfke ve cezalandırma isteği aslında kime karşı? Aklı da bedeni de sapasağlam çingene çocuğa mı, sağlam olmayan tuhaf oğluna mı, yoksa bir çocuğa bu şiddeti gösterebilen kendine mi?
Anne babanın Ferit’in iyiliği, mutluluğu için yaptıkları bir yandan, baş başa kaldıklarında içine düştükleri çaresizlik ve suskunluk bir yandan, oğullarını garip gözlerle bakan yabancılardan koruma çabası bir yandan, öykü tüm bu yaşananların ağırlığını detaylarla hissettiriyor bize. “Anne, oğlu ağlamasın diye akşam yemeğinde patates kızarttı, Ferit pencere dibindeki koltuğuna en sevdiği yemekle otudu, sustu. Bu kez anne ağlamaya başladı. Oğlunun farklı olduğunu anladığı günden beri, başına gelen şeylerin tümüne alışacak zamanı olmuştu, ama bunların bir annenin alışabileceği şeylerin ötesinde olduğunu anlayacak zamanı da vardı ve kadın daha çok o zamanı kullanmıştı.” Tüm bu zorluğa rağmen öykünün sonu, iki çocuğun bakışması ve sessiz iletişimleri bu dünyada umudun olabileceğini gösteriyor aslında... 
Kurdun Postu’nda çoğu öyküde bir baba-oğul meselesi olduğu fark ediliyor ama Batuhan Aşıktoprak’ın başka birçok derdi var öykülerine konu edeceği. Üzerinde düşünülmüş, çalışılmış, dili ve anlatımıyla, anlattıklarıyla dikkati çeken bir kitap Kurdun Postu. Böylesi özendirici bir ödülle taçlandırılması ayrıca sevindirici. Yazarın taşra ruhunu ustalıklı bir biçimde yansıtmasının yanında, Allahsız öyküsündeki deli ve son öyküdeki çocuk karakterlerini bambaşka biçimde, capcanlı yarattığını eklemeliyim.
Kitabı okurken bazı öykülerde gereksiz bir biçimde kullanılan “ve” bağlaçlarını işaretlemiştim. Bu yanlış kullanımın en yoğun olduğu öykü Akşamın Ardı. “Evlerimizin arası sahiden ve maalesef iki dakikaydı.” “Islanarak ve boşuna bir telaş içinde yorularak olsa da...” “Bilmediğim ve pek merak etmediğim hayatının güçlüğünden bahsederken...” gibi örneklerin hepsi birkaç sayfadan. Yine bazen gereksiz zamir kullanımı da göze batabiliyor, “Ayağa kalkıp yanıma geliyor, elimi öpüyor, onun eli küçük ve soğuk.” örneğinde olduğu gibi. Aslında biraz dikkat ve iyi bir editörlükle atılabilecek fazlalıklar bunlar. Ne de olsa Memet Fuat’ın “‘Ve’li Yazmak” başlıklı denemesinde yazdığı gibi, her genç yazarın bir “ve”leme dönemi oluyor. 


Banu Yıldıran Genç
Batuhan Aşıktoprak, Kurdun Postu, Varlık Yayınları, Ekim 2019, 95 s.
*Bu yazı Notos'un 79. sayısında yayımlanmıştır.


30 Ocak 2020 Perşembe

Hayvan Müzesi


Gerçek nerede biter? Kurmaca nerede başlar?
Hayvan Müzesi, Kosta Rikalı yazar ve akademisyen Carlos Fonseca’nın Türkçeye çevrilen ilk romanı. 1987 doğumlu yazarın böylesine görkemli bir romanı bu kadar genç yaşta yazabilmesi beni gerçekten şaşırttı. Kosta Rika’da doğup Porto Riko’da büyüyüp Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim görüp İngiltere’de yaşıyor ve çalışıyor olması belki de bu romanın bu denli evrensel ve kapsamlı olmasının sebebi. 
Roman adını bilmeyediğimiz anlatıcıya bir akşam gelen paketle başlıyor. İlk bölüm olan Doğa Tarihi’nde geçen gerçek zaman paketin gelmesi ve anlatıcının onu açıp açmayacağını uzunca bir süre düşündükten sonra açması ve içindekileri okuması arasındaki beş altı saat. Fakat bölüm boyunca anlatıcı zarfı gönderen Giovanna Luxembourg’la tanışmalarından son görüşmelerine kadar olan biten her şeyi anımsıyor. Ünlü modacı Luxembourg anlatıcının bir zamanlar yazdığı “Quincunx ve Tropikal Yankıları” makalesiyle ilgilenmiş ve ona ortak bir projede çalışmayı teklif etmiş. Bu ikiliyi bir araya getiren quincunx şekli roman boyunca karşımıza çıkacak. Projeyi kabul eden anlatıcıyla Giovanna iki yıl boyunca konuşur, çalışırlar. Her ikisinin de ortak noktaları hayvanların bilinmeyen doğası, kamuflaj yetenekleri, kendilerini var oldukları ortamda kaybedebilmeleri ki bu da roman boyunca tekrarlanacak. 
İki yılın sonunda proje ortaya çıkmadan görüşmeleri son bulur. Giovanna’yla ilgili iki şey kalır anlatıcının aklında. Biri modacının çocukluğuyla ilgili bir anıyı, onlu yaşlarının başında dönencelerde tropikal bir hastalığa yakalanıp aylarca hastanede yapayalnız kaldığını öğrendiğinde aklına takılan anne ve babanın nerede olduğu sorusu. Diğeri ise son görüşmelerinden birinde masanın üstünde gördüğü bir laboratuvar sonuç zarfı, o gün Giovanna’nın fazla zorlama neşesi ve yalanını saklama azmi anlatıcıyı meraklandırsa da konu açılmamış, sonra Giovanna yurt dışında yaşayacağını söylemiş ve projeyle beraber hayatından çıkmış gitmiş.
Daha ilk sayfada öğrendiğimiz bilgi var bu kez elimizde. O laboratuvar zarfının hangi kötü haberi ilettiği anlatıcıya paketin gönderilmesinden bir hafta önce anlaşılmıştır, gazetelerde “ Giovanna Luxembourg, modacı, 40 yaşında öldü.” haberleriyle. Ve işte o paketler, üç zarf, Giovanna’nın anlatıcıya mirasıdır. Bölümün sonunda anlatıcı artık zarfları açar, ilk zarftan eski birçok kadın fotoğrafı, madenci köyü fotoğrafları, ikinci zarftan Yoav Toledano imzalı fotoğraf üstüne beş makale, üçüncü zarftan ise bir madenci köyü yangınıyla ilgili gazeteden kesilmiş haber kupürleri çıkar.
Romanda her bölümün sonunda farklı bir metin yer alıyor. Bu bölümün sonunda Giovanna’nın gerçek adını, neden adını değiştirip yeni bir kimlik yarattığını anlattığı, yayımlanmamış üç soruluk bir söyleşi var. Böylece anlatıcının zaten fotoğraflardaki benzerlikten anladığını artık biz de biliyoruz. Kendi seçtiği adıyla Giovanni Luxembourg, gerçek adıyla Carolyn Toledano, 1977 yılında Latin Amerika’ya yolculuğa çıkıp kendilerinden bir daha haber alınamayan fotoğrafçı Yoav Toledano ve manken Virginia McCallister’ın kızı. İkinci bölüm sonunda ise anlatıcıya yazılmış ama gönderilmemiş bir mektup var ve niye bu mirasın gönderildiğini bu sayede anlıyoruz: “Bu mektubun sana asla ulaşmayacağının ve onu bir şekilde sezmenin sana kalacağının da bilincindeyim. Miras böyle bir şey: şimdiki zamana asla ulaşmayan, geçmişte yazılmış bir mektup. Senin görevin bu eksik diyaloğu kurmak.”
Latin Amerika edebiyatı çok uzun yıllar büyülü gerçeklikle anıldıktan sonra genç yazarların artık bambaşka anlatım biçimlerine dümen kırdıkları çok net. Bu biçimin öncülerinden biri Bolaño ama son yıllarda Zambra, Bellatin, Luiselli gibi yazarlar kurmaca ve gerçeğin sınırlarını, sanatın formlarını bambaşka biçimde aradıkları eserlerle ortaya çıktılar. Bazen çağdaş sanat sergileri, bazen performanslar bu arayışlara dahil oldu. İşte Carlos Fonseca da romanında asıl olarak bunu irdeliyor ve bu nedenle gerçek hikâyelerin bu denli dahil olduğu bir kurmaca bizi zaman zaman zorluyor. Fonseca’nın bölüm sonlarına yerleştirdiği farklı metin türleri de sanki okuru azıcık rahatlatmak için, bölüm boyunca kafamızda oluşan soru işaretlerini biraz olsun cevaplıyor. Üçüncü ve en kafa karıştırıcı bölümün sonunda anlatıcının arkadaşı Tancredo’nun düşünceleri aslında bu yeni Latin Amerika romanını betimliyor sanki “Bu hikâyede bağlantısız ipuçları çok fazla, öksüz anlatılar çok fazla. (...) Her anlatı tanımı gereği eksikti, her hikâyeyi sonunda bir sır örtüyordu.” 
Romanın ikinci bölümü Enkaz Koleksiyoncusu’nda bir yıl sonraya gidiyoruz, anlatıcı Giovanna’nın mirasının ona getirdiği sorumluluğu anlamış ve Yoev Toledano’yu bulup hikâyesini dinlemek üzere bir yangınla mahvolup terk edilen madenci köyüne gitmiş. Yoev’in yolculuğu 1960’larda Tel Aviv’den ayrılmasıyla başlıyor, önce kökenlerini aramak için Toledo’ya uğruyor, fotoğrafa iyice merak sarıyor, sonrasında ise uzun bir gemi yolculuğuyla Amerika’ya gidip bir şekilde önce gazeteci sonra moda fotoğrafçısı oluyor. Anlatıcı Yoev’den tüm hikâyeyi dinliyor, Virginia McCallister’la tanışmaları, evlenip mesleklerinde parlamaları, uyuşturucu, halüsinasyonlar, sonrasında McCarthy döneminin baskısıyla özellikle Virginia’nın kendini kaptırdığı ezoterik kuramlar, Carolyn’in doğması, Virginia’nın sanrılarının ve çılgınlıklarının iyice artması, yine uyuşturucuya dönmesi, Latin Amerika’nın derinliklerinde, Ateş Topraklarında kıyamet gününü bildiği söylenen kâhin çocuk ve onu bulmaya gitmek için 1977’nin 23 Kasım’ında çıktıkları yolculuk... Bu yolculuğun sonucunda bir daha haber alınamayan bir aile, birbirinden ayrılmış ve kopmuş anne, baba ve kızları.
Kitapta sanat kuramlarını alt üst eden, kurmaca ve gerçek arasındaki ince çizgiyi didikleyen üçüncü bölüm Sanat Yargılanıyor’a geldiğimizde bir yıl daha geçmiş. Bir gün anlatıcının önüne bir manşet düşüyor: “Kayıp Eski Manken Hayatta, Birçok Suçla İtham ediliyor.” Virginia McCallister ya da yeni adıyla Viviana Luxembourg’un otuz yılda üç bini aşkın sahte olay üretip borsanın milyonlarca dolar kaybetmesine sebep olduğu söyleniyor. Sanığın savunması ise bambaşka. “Suçunu kabul edip etmediği sorulduğunda sanık en ufak bir suçluluk duymadığını, çünkü onun düşüncesine göre bütün bunların sanatının bir parçası olduğunu, sanatın ise, Greklerden beri bilindiği gibi, iyiliğin ve kötülüğün fevkinde, ahlakın ve adli yargılanmanın fevkinde egemen bir sistem olduğunu söylemişti.” 
İşte Vivian’ın bu yargı süreci bize roman içinde roman okutuyor diyebilirim. Anlatıcı bu kez olaylara dahil değil, gazeteci arkadaşı Tancredo mahkemeyi izlemeye Arjantin’e gitmiş ve bize olan biteni Tanrı anlatıcı aktarıyor. Merkezde Vivian ve Tancredo’dan başka polis memuru Alexis Burgos, avukat Luis Gerardo Esquilín gibi kahramanlar var. Olayı çözmeye çalışan, yüzlerce defterle boğuşup sanat kuramlarında boğulan avukatın çabalarına, işin içine girdikçe kaybolan, en sonunda kaçıp giden bir polise ve Vivian’ın mektup yazarak mahkemesine dahil olmaya çağırdığı birçok aykırı sanatçıya tanık oluyoruz. Vivian kendini kamufle edebilmiş, kayboluşu eserin kendisine dönüştürmüş sanatçıların peşinde. Bu nedenle bu bölümde Kafka’dan, Dante’ye, yazılan defterler nedeniyle Gramsci’den hayatıyla ilgili her şey müphem olan B. Traven’a kadar pek çok isme rastlanıyor. Fonseca bu bölümde onlarca hikâye anlatıyor ve bunların gerçekliğini sürekli sorgulamak, gerçekse bilgilenmek gerekiyor. Yazarın yaşı nedeniyle şaşkınlığımın sebebi asıl bu bölüm diyebilirim. “Sanat nerede başlar, nerede biter?” sorusu iliklerimize işliyor. 2002’de Moskova’da bir tiyatroya yapılan Çeçen terör saldırısının “bile” sanattan esinlenmiş olabileceğini okumak, bu bölümün en çarpıcı savıydı bence.
Dördüncü bölüm Güneye Yürüyüş, sonu nasıl bittiği bilinen o hac yolculuğunun iç yüzünü, bir çocuk kâhin uğruna yola çıkan ve aslında yolun yarısında onlara önderlik eden havarinin de bu yolculuğun da sahtekârlık olduğunu anlayan ama bunu kendilerine bile itiraf edemeyen kandırılmış müritleri anlatıyor. Tüketim toplumundan ve mutsuzluktan kaçtıkları Amerika’nın da, her şeyini üç kuruşa satabilen Ateş Toprakları’nın da özünde aynı olduğunun anlaşıldığı bölümde Yoev’in ve Virginia’nın tepkilerinin farklılığı ise işte romanın karakter derinliğini kurduğu yer.
Son bölüm Sondan Sonra’da artık 2014 yılına geliyoruz. Porto Riko’da Giovanna’nın bir sergisinin açılacağı haberini okuyan anlatıcıya hemen ardından modacıdan imzalı davetiye geliyor. Ölümünden seneler sonrayı bile planlamış Giovanna’nin mirası ne durumda, anlatıcı diyaloğu tamamlayabilmiş mi, bu bölümde ortaya çıkıyor. Sebald’vari bir biçimde fotoğraflarla süslenmiş bu bölüm bir son mu? İşte ondan emin değilim.
Hayvan Müzesi kolay okunmayan ama içinde kayboldukça çıkmak istemeyeceğiniz çok katmanlı bir roman. Günümüzdeki sahte haberleri düşününce özellikle önemli bir roman, zaten yazar da “Teşekkür” bölümünde Donald Trump’ı bu vesileyle anıyor. Latin Amerika’nın yeni romancılarını sevenlere, Roza Hakmen’in mükemmel çevirisiyle...


Banu Yıldıran Genç

Hayvan Müzesi, Carlos Fonseca
çev: Roza Hakmen
Metis Yayınları, Ekim 2019, 376 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te yayımlanmıştır.

11 Ocak 2020 Cumartesi

Eskiden, çok Eskiden


Sürgünün ayıramadığı iki dost: Yorgo ve Fehmi

Petros Markaris, Heybeliada doğumlu bir yazar. Asıl adı Bedros Markarian. Ermeni bir babadan ve Rum bir anneden doğma. Yani Ermenilerle de Rumlarla da Türklerle de sorun yaşayacağı bir kimliğe sahip. 1954’te Atina’ya yerleşen ailesine rağmen memleketi Türkiye’de yaşamaya çalışsa da olmamış, 1964’te kendisi gibi Yunanistan pasaportlu on beş bin kişiyle beraber tehcire uğramış. Markaris, pek çok Theo Angelopaulos filminin senaristi, aynı zamanda Komiser Haritos polisiyelerinin yazarı. Bu polisiyeler ne şanslıyız ki hemen Türkçeye çevrilip burada da yayımlandı. Ve Türk yayıncılığının klasik özelliği olarak baskıları bitti, öylece kaldı. Sonra Can Yayınları ilk üç Haritos macerasını yeniden yayımlayınca sevindik ama bu kez de o üç kitabın devamını bekliyoruz. 

Eskiden, Çok Eskiden Komiser Haritos serisinin beşinci kitabı, Turkuvaz Kitap tarafından 2009’da yayımlandı, şu an yok. Türkiye’den göçüp gitmek zorunda kalan bir kadının memleketine İntikam Tanrıçası Nemesis misali dönmesini anlatıyor. İstanbul’a tatile gelen Haritos mecburen bu intikamların peşine düşüyor, böylece Komiser Murat’la Türkiye’nin utanç tarihine yolculuk yapıyorlar. Bu utanç ta Pontus Rumlarından başlıyor, Giresun’dan... Sonrası tarih kitaplarında birer satırla geçiştirilen şeyler, 1924 mübadelesi, 1955 pogromu, 1964 tehciri. Her cinayet bu utancı tekrar yaşatıyor. Bir yandan da İstanbul’a turla gezmeye gelmiş kafilenin, çoğu yıllar sonra memleketlerine dönmüş insanların duyguları var. Petros Markaris sık sık mizahla bu duygu yoğunluğunu azaltmaya çalışmış ama yok, olmuyor, anlatılanların ağırlığı mizahı bile silip atıyor. Gözlerim dolu dolu okuduğum kitaptaki bir cümle beni zaman makinesi misali geçmişe götürüyor: “Eskiden rakıyı da aynı şekilde içerlerdi. Viski içer gibi buzla değil; önce saf rakıdan bir yudum alınırdı, arkasından da bir yudum su. Eskiden İstanbullu Rumlar da Türkler de aynı şekilde önce özgün tadı alırlardı...” 

Eskidendi, çok eskiden
Yıllardır sağlık sebebiyle rakı içemeyen babam aynen böyle içerdi rakıyı. Su katmaz, buz atmaz. Yaşadığımız zamandan geçmişe baktığımızda “vay be ne günlermiş” diye hasretle anılan çocukluk geçirmek hayattaki en büyük şanslarımdan biriydi. Beş kişilik çekirdek ailemizin dışında sürekli görüştüğümüz kuzenler, amcalar, halalar, aile dostları vardı. Haftanın en az bir gecesini hep beraber geçirir, ayda birkaç kez de yirmi-otuz kişinin olduğu sofralarda toplanırdık.
Yılda bir, genellikle de yazları evi bir heyecan kaplardı. “Yorgo geliyor!” Bu haber biz çocukları daha da sevindirirdi çünkü Yorgo geliyorsa eğer gezme tozma günleri yakın demekti. Yorgo gelir, biz de tüm gençliğini birlikte geçirmiş, rakıyı susuz içmeyi birbirinden öğrenmiş babamla Yorgo’nun peşine takılırdık. Gülhane Parkı’ndan başlar, Kurtuluş’ta Madam Despina’da,  Arnavutköy Neşe Tavernası’nda feneri söndürürdük. 
Yorgo Fotiadis, babamın Beyoğlu’nda çalışmaya başladığı zamanlardan arkadaşı. Daha on dört yaşında Bolu’dan İstanbul’a göçüp pastanelerde çıraklık yapmaya başlayan babamın yolu Yorgo’yla kesişmiş, kendi imalathanesinde çörekler, çikolatalar yapan Yorgo ne biliyorsa babama da öğretmiş. Beyaz tenli, uzun boylu, yusyuvarlak kafalı (çocukken en çok bu dikkatimi çekerdi) Yorgo’yla, kara kaşlı kara gözlü Fehmi’nin gençliği nasıl geçmiş, neler yaşanmış çok da bilmiyoruz aslında. Babam bekâr odalarında arkadaşlarıyla kalır, şarap içip şişmanlamaya çalışırken Yorgo yaşlı annesiyle Tarlabaşı’ndaki evinde yaşarmış. Memleketimizde güzel şeyler kısa sürer, biliyorsunuz, bu arkadaşlık da on yıl sonra bir trajediyle sonlanmış. İstanbullu Rumlar 1924’ü, 1955’i sineye çekebilmişler belki ama 1964’te ellerinde yirmi kiloluk bavul, ceplerinde yirmi dolar, bir gün içinde memleketlerini terk etmeleri emredilmiş büyük yerden.**
Yunan tebaasından olduğu için evinden, işinden olan Yorgo, Türk vatandaşlığına geçmeyi göze alamamış çünkü o yaşta hem de astım hastası olduğu halde hemen askere alınması gerekiyormuş. Hazırlıklarını yapmış, babama “Evimi sen al.” demiş. Babamın cevabı olumsuz olmuş. “Sahibi kaçmış yuvada öteki kuş barınamaz.”* O dönem Beyoğlu’ndaki birçok pastaneye çalışan imalathanenin kapanmasına ikisinin de gönlü razı olmamış, babam devralmış. Sonra aradan yıllar geçmiş, babam annemle evlenmiş, birer birer kızları doğmuş, en yakın arkadaşı bunların çoğuna şahit olamamış ama yine de ara ara buluşmuşlar. Ve işte böylece iki arkadaşın bundan sonraki buluşmaları bizim de katıldığımız coşkulu bir gezme, yeme, içme ritüeline dönüşmüş.

Aklımda parça parça bir sürü görüntü var, Neşe Taverna’sında ortadaki süs havuzunun etrafında dans etmek, Despina’da masada yarı Rumca yarı Türkçe konuşmalardan sıkılıp birleştirilmiş iki sandalyede uykuya yatmak, yıllar sonra ilk yazlığımızı aldığımızda Yorgo’nun hemen davet edilmesi ve siesta’larında ses etmeden uyanmasını beklemek, hep birlikte Çanakkale’ye gitmemiz, Truva atındaki pozlarımız... 
Anıların benim için son bulduğu yer, işte o yaz, Çanakkale gezimiz. Sonrasında Yorgo astımının artması sebebiyle bir daha Türkiye’ye gelemedi. 1990’lı yılların ortasına geldiğimizde Beyoğlu bambaşka bir yer olmuş, pastaneler bir bir kapanmış, babamın Yorgo’dan devraldığı imalat sayesinde kurduğu pastane de bu sondan nasiplenmişti. O ara nasıl oldu bilmiyorum babam eski arkadaşlarından Yorgo’nun durumunun ağırlaştığını haber alıp atlayıp Atina’ya gitti. Hayatta hiçbir yerde kalmayı sevmeyen, rahat edemeyen babam ‘64’te göç eden arkadaşlarında kaldı günlerce, Atina’nın güneşli balkonlarında kurulan sofralarda hasret giderdi, akşamları tavernalarda yedi içti, en önemlisi Yorgo’yla hastanede hasret giderdi, helalleşti ve yanında koca bir sandıkla döndü.


 Babamın sandığı
Evinden ilk kez bu kadar uzak kalan babamı kapıda koca bir sandıkla gördüğümüzdeki şaşkınlığımızı hatırlıyorum en çok. Sonra babam anlatmaya başladı. Gözleri dolu dolu. Yorgo hastane odasından arkadaşlarını organize etmiş, “Fehmi hangi mağazaları geziyor, hangi vitrinlere bakıyor, nelerin fiyatını soruyor” diye. Babam da bir zamanlar iki ablama Bavyera yemek takımı alıp bana almamasının vicdan azabını yıllardır çektiğinden vitrinlerde hep Bavyera yemek takımlarına bakıyormuş. Bir modeli beğenip fiyatını sormuş bir gün. Sonra Atina’da otobüse binecekken arkadaşları çıkarıvermişler sandığıyla beraber yemek takımını “Yorgo’dan” diyerek. Kendimi bildim bileli sulu gözlü bir insan olduğumdan son cümlede gözyaşları içinde odama kaçtığımı hatırlıyorum. Böylelikle babamın en küçük kızının en değerli çeyizi Bavyera yemek takımı, en yakın arkadaşından hatıra oldu. 

Sonra bir akşam eve geldiğimde annem kapıyı açtı, bir garip baktı bana. Aynı romanlarda denildiği gibi, soru soran gözlerle baktım. “Yorgo...” dedi. Anladım. Babama baş sağlığı diledim, dokunmaktan hoşlanmayan bir aile olduğumuz için sarılıp ağlayamadık, ayrı ayrı odalarda sessizce ağlamayı tercih ettik. İşte Yorgo’nun hikâyesi bugün Tatavla’da evimin salonunda, gözüm gibi baktığım yemek takımında devam ediyor. 

Haritos’un çaresizliği 
Her acı biricik, yarıştırmak mümkün değil diye düşünsem de Eskiden, Çok Eskiden’i okuduğumda Yorgo’yla babamın hikâyesinin ayrılığa rağmen güzel olduğunu düşündüm. Başlarına gelen onca felaketten sonra burada kalan Rumların dertleri bambaşka, çekip gidenlerinki bambaşka. Kitapta İstanbul’da kalan Rumlardan Bayan Kurtidu bir yerde öyle bir patlıyor ki Atinalı Haritos’a, devletlerin vatandaşlarını aslında yeri geldiğinde tehdit unsuru olarak kullanılacak piyon yerine saydığı apaçık gözümüzün önüne seriliyor: “Kıbrıs krizi yüzünden hemen hemen bütün doktorlar, mühendisler, bilimadamları gittiler. Sadece avukatlar kaldı burada, İstanbullu Rumların malvarlığından biraz daha kazanabilirler de ondan. Biz perişan olmak üzereyken siz Yunanlılar kulaklarınızı tıkayıp gözlerinizi kapattınız. Kıbrıs Yunandır diye bağırıp bizi Türklerle karşı karşıya getirdiniz. Elinize ne geçti peki? Yarım bir ada. Bari tamamı olsaydı içim yanmazdı. Neye inanıyorum biliyor musunuz komiser bey? Sizin biz İstanbullu Rumlara hiç aldırmadığınızı Türkler bilselerdi, saçımızın teline bile dokunmazlardı.” Komiser Haritos’un bu cümlelere verecek bir cevabı yok, karşısındaki kadının aslında ona bağırmadığını biliyor. Bugün de pazarlık konusu yapılan insanlara dair neler neler duyuyoruz, savaştan kaçıp gelenler adına utancımızdan yerin dibine giriyoruz ama galiba devlet nezdinde hiçbir şey değişmiyor.
Petros Markaris Eskiden, Çok Eskiden’i yazarak geçmişiyle, gençliğiyle, geride bıraktıklarıyla hesaplaşmış. Haberi olmasa da yıllardır anlatmak istediğim, benim için çok özel bir hikâyeyi aktarmama vesile oldu. Keşke Can Yayınları telifini aldığı bu yazarın kitaplarını sırasıyla basmaya devam etse de Komiser Haritos polisiyelerini eksiksiz olarak okuyabilsek. Daha kim bilir ne hikâyeler var anlatacak...

Banu Yıldıran Genç

* Yaşar Kemal, Yağmurcuk Kuşu

** Konuyla ilgili daha fazla bilgiyi aşağıdaki link’lerde bulabilirsiniz.



* Bu yazı daha önce Parşömen Sanal Fanzin'de yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...