13 Aralık 2013 Cuma

Yedi Güzel Yıl

Etgar Keret'le yedi yıllık yolculuk...
Bazı yazarları çok seversiniz; tarzınız olması gerekmez, hep tercih ettiğiniz gibi özel bir biçeme sahip değildir, dili yeni baştan yaratmaz, şaşırtıcı bir biçimde kendi yaşamını merkeze alır, sanatsal betimlemeler, afili cümleler ve son dönemde çok yaygın olduğu üzere artistik aforizmalarla hiç işi olmaz, ama her kitabıyla gönlünüzü çalmayı, size “iyi ki edebiyat var” dedirtmeyi başarır.
İşte Etgar Keret benim için böyle bir yazar. Yayımlanan ilk kitabından itibaren okuduğum, bıkmadığım, sık sık kendime neden çok sevdiğimi sorduğum bir yazar. Bu sorulara verdiğim cevaplar her kitabında değişiyor, şimdiye kadar kısa ve keskin öykülerini zaman zaman absürtlükle süslemesini severdim. Öyküleri gayet dertsiz tasasız ilerlerken son cümlesiyle okuru can evinden vurmasını severdim. Askerlikle, savaşla, ırkçılıkla derinden dalga geçmesini severdim. Siren Yayınları'ndan geçen ay çıkan “Yedi Güzel Yıl”ı okuduğumdan beri ise kendisini, ailesini ve babalığını sever oldum.

“Yedi Güzel Yıl” diğer Keret kitaplarından biraz farklı, her zaman kendi yaşamından yola çıkarak kurduğu öyküleri bir yerden sonra gerçeküstülüğe yol alırken, bu kitaptaki öyküler Keret'in yaşamının son yedi yılını anlatıyor, bazıları okurken günlük ya da anı tadı veriyor ve bu tat, kitabı bitirdikten sonra yakın bir arkadaşınızın son yedi yılına tanıklık etmişsiniz gibi bir duygu yaratıyor. Etgar Keret bu içtenliği her kitabında farklı farklı biçimlerde yakalayabilen bir yazar.
Yedi yıl, yedi bölümde anlatılıyor ve Keret'in yaşamındaki en büyük değişiklik ilk öyküde karşımıza çıkıyor: Sonraki öykülerde neredeyse ana karakterlerden biri olan oğlu Lev'in doğumu. İlk birkaç öykü yeni baba olmasının heyecanıyla Lev odaklı, anne-baba olan herkesin çocuklarından bahsettiği bilinirken, eski dost Keret'in de oğlundan bahsetmek istemesinden daha doğal ne olabilir ki?
Etgar Keret'i sevmemin bir nedeni de her ne kadar öyle olduğunu tahmin etmesek de İsraillilerle çok benzememiz. Sanırım birçok Türk okur da Keret'i çok seviyor ki geçen ay Robinson Kitabevi'ndeki imza gününde muazzam bir kalabalık vardı. Gerçi öykülerin birinde kitaplarına en çok ilgi gösteren ülkelerin trajikomik bir biçimde Polonya, Almanya ve Fransa olduğunu söylüyor. Bu ülkeler aynı zamanda Keret'in annesinin doğduğu, esir alındığı ve sonradan yollandığı ülkeler. Bu ülkelere Türkiye'nin de eklenmesi bence olası. Etgar Keret, Ortadoğu'nun göbeğinden bir yazar; aileler, geleneklere bağlılık, bayramlar, dini seçip radikalleşenler, zorunlu askerlik ve bu bölümdeki iki öyküde geçen hiç durmadan arayan telefon ve televizyon şirketlerine verilen cevaplar çok tanıdık: “Dün bağırmak için cep telefonu şirketini aradım. Önceki gün arkadaşım onları arayıp biraz bağırdığını ve başka bir operatöre geçmekle tehdit ettiğini söyledi bana. Aylık ücretini elli şekel düşürmüşler.”
Nerede O Eski Savaşlar öyküsünde bize oldukça tanıdık gelen bir duygudan bahseder Keret: “Hayır, bu, biz İsraillilerin savaş, ölüm ya da yas özlemi içinde olduğumuz anlamına gelmiyor, fakat taksi şoförünün sözünü ettiği 'eski günlere' özlem duyuyoruz. Siyah ile beyazın yitip sadece grinin kaldığı yorucu intifada yıllarının yerini gerçek bir savaş alsın istiyoruz.(...) Bir kez daha davamızın haklılığından eminiz ve neredeyse terk etmiş olduğumuz milliyetçiliği ışık hızıyla tekrar bağrımıza basıyoruz. Her gün sivil halkla savaşmak zorunda kalan işgalci güç değil, etrafı düşmanlarla çevrili küçük bir ülkeyiz şimdi.”
Yıllar ilerledikçe yazarın başka ülkelere imza günleri için gidişlerine tanık oluruz, pek de bilmediğimiz yazarlık hâllerinden bahsedilir, herkese uygun bir ithaf cümlesi bulmanın zorluğundan, aylar öncesinden “evet” denilen projelerin günü yaklaştıkça nasıl yük durumuna geldiğinden, bilinçaltına attığı “Yahudi olma”nın Almanya'da nasıl da birden bilinçüstüne çıktığından ya da İsrail devletinin yaptıkları yüzünden insafsızca suçlanışından... Günlük tutar gibi anlatılan bu ânlar yazarla beraber okuru da yedi yıl süren bir yolculuğa çıkarıyor.
Bu yedi yılın sonuncusu galiba en hüzünlü olanı çünkü hepimiz biliyoruz ki zaman insafsızca akıp gidiyor, yaşamımızda en değer verdiğimiz insanlar yavaş yavaş yaşlanıyor, hastalanıyor... Etgar Keret'e “hüzünlü yazar” demek pek de uygun kaçmıyor ama özellikle birkaç öyküde bu yolculuğun son yılında yaşanan tatsızlıklar, gözlerden yaş gelmesine neden olabilir! Yazar, kitabın son öyküsü Pastırma'da yine etkili bir salvoyla okurun yolunu hüzünden mizaha çevirecek, okuru patlayan bombalardan pastırmalı sandviç metoduyla korunan yedi yaşındaki bir oğlan çocuğunun masum heyecanına ve sevincine ortak edecek. Ortadoğu'daki en güçlü silahımız bu sanırım, yaşanan acılara mizahla karşılık vermek ve Etgar Keret bunu çok iyi başarıyor. Bizi yaşamına ortak eden Keret'e, bütün kitaplarını ustalıkla çeviren Avi Pardo'ya ve özenli bir biçimde basan Siren Yayınları'na teşekkür etmek gerekiyor.

Etgar Keret
Yedi Güzel Yıl
Siren Yayınları, Kasım 2013, 150 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2013 sayısında yayımlanmıştır.

1 Kasım 2013 Cuma

Niç

90'ların karanlığında bir umut ışığı...
Geçtiğimiz ay Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan, Bünyamin Hazar'ın ilk romanı “Niç” Türkiye edebiyatında çok da işlenememiş bir konuyu oldukça başarılı bir biçimde ele alıyor, sağlam kurgusu ve özenli diliyle dikkat çekiyor.
Ülkede 30 yıldır var olduğu bilinen savaşa ve bu savaşın en kirli döneminin hüküm sürdüğü 90'lı yıllara dair, Bitlis'te geçen bir roman “Niç”. Hayatta ne istediğini tam olarak bilemeyen, amaçsızca sınıf öğretmeni olmayı seçmiş Cihan'ın askerliği sırasında yedeksubay öğretmen olarak atandığı Niç'te, bir yılda yaşadıkları romanın çatısını oluşturuyor. Bu çatının etrafında Osmanlı'dan bu yana süren Doğu-Batı çatışmasından Ermeni soykırımına; köylüyle bütünleşemeyen Batılı öğretmenlerden milliyetçilik timsali askerlere; ölüm korkusundan yalnızlığa kadar birçok farklı konu yer alıyor.
Niç'i farklı kılan, Doğu'yla ilk kez karşılaşan İstanbullu bir öğretmenin yaşadıklarının, bildik oryantalist tuzaklara düşülmeden, içten ve doğal bir biçimde anlatılması. Cihan, sosyal demokrat gelenekten gelen, ana dilde eğitimden yana, her sabah okutulan andın ırkçı olduğunun farkında, yani birçok öğretmene göre Kürt illerinde çok daha rahat çalışacağını düşüneceğimiz bir karakter. Fakat Bünyamin Hazar dönemin şartlarını ve psikolojisini o kadar ustalıklı bir biçimde vermiş ki Cihan'ın Bitlis'e ilk adım attığı andan itibaren herkesten “kimseye güvenme” sözünü duymasının yol açtığı güvensizliği, yalnızlığı, uyumsuzluğu ve köylüyle ilk başta kuramadığı yakınlığı okuyucu anbean hissedebiliyor. Şehirde geçirdiği ilk gece atılan bombayla yaşadığı korku, yalnız kaldığı, tıkırtıların duyulduğu, bazen kardan pencere ve kapıların tamamen kapandığı lojmanında ona hep eşlik edecek, bölgede öldürülmüş öğretmenlerin, yakılan lojmanların gölgesi hep üzerinde olacaktır.
Arka planda yaşanan savaş, kesilen yollar, korucular ve gerilla arasındaki gerilim hiçbir zaman ön plana geçmediğinden Niç aslında politik bir roman sayılmaz, romanın asıl derdi bireyin yalnızlığını, korkularını ve geçirdiği dönüşümü anlatmak. Bu anlatımda hem dilin farklı kullanımları, hem de çiş kaçırmak, temizlik takıntısı, mide bulantısı gibi sembollerin anlamlı tekrarları bireyin iç dünyasına yolculuğu kolaylaştırıyor. Bu nedenle öncelikle insana dair bir roman Niç.
Romanın kurgusu klasik bir romandan oldukça farklı, katmanlardan oluşan bir zaman eğrisine sahip. Ana katman Bitlis'teki bir otobüs yolculuğuyla başlıyor, Diyarbakır'da sona eren bu yolculukla da bitiyor. Bazı bölümlerde bu katmana geri dönüyoruz. Başka bir katman Cihan'ın Bitlis'teki öğretmenevinde geçirdiği ilk günle başlıyor, orada tanıştığı arkadaşlarıyla gelişiyor. Köyde yaşadıkları bir katmanı oluştururken, lojmanda yalnız kaldığında yaşadıkları farklı bir katmanda yer alıyor. Bu katmanlar doğrusal değil, döngüsel bir biçimde yer alıyor roman bölümlerinde. Bir bölümün başında okuduğumuz cümleleri başka bir bölümün sonunda okuduğumuzda, bazen zaman ileriye değil geriye doğru ilerlemiş oluyor.
Teorik olarak anlatması tabii ki okumaktan çok daha zor. Postmodernizme göz kırpan bu kurgu farklı olmasına rağmen okuyucunun kafasında soru işareti bırakmayan netlikte, bir süre sonra tüm katmanlar birbirini tamamlıyor, olay örgüsünde herhangi bir boşluk kalmıyor, hatta zamandaki sıçrayışlar karakterin iç dünyasını, neyi neden yaptığını anlamakta okura yardımcı oluyor. Romanda satır aralarında verilen politik olayları göz önüne aldığımızda 96 sonbaharında başlayan, 28 Şubat sürecini atlatıp Refahyol hükümetinin düşmesiyle biten bir yedeksubay öğretmenlik görevi Cihan'ınki.
Romanın dili de oldukça özenli. Ustaca gözlemlenip yazıldığı belli; köylülerle yaşanan diyaloglar oldukça doğal, hatta bir bölümde Cihan çat pat Türkçe konuşan köylülerin bozuk cümle yapısını hemen kafasında nasıl düzelttiğini detaylı bir biçimde anlatıyor. Öğretmenlerle yaşanan diyaloglar ise olması gerektiği gibi, doğallıktan uzak, ikircikli ve politik konularda bile oldukça teorik. Korkularının, sorgulamalarının yer aldığı bölümler ise genellikle noktalama işareti kullanılmadan yazılmış. Özellikle hastalandığı bölümde sayfalarca, sayıklarcasına süren bu anlatım doruk noktasına ulaşıyor:
“...ve bu ruh halimden nefret ediyordum içimdeki canlılığı istekleri neşemi gücümü emiyor yutuyordu ve ayağa kalktım kollarım bacaklarım halsizlikten uyuşmuştu ve bir ateş gibi üzerime çöken sıkıntı soluğumu da tutmuştu ve kesik kesik aldığım nefes yetmiyordu ve içim daralmıştı ve attığım adım yeri kavrayamıyor sendeliyordum...”

Tarihten bahsedilen bazı bölümlerde -1938 Dersim olayları, Köy Enstitülerinin kapatılması- anlatımın ders kitaplarına benzer biçimde öğretici olması dışında, bir ilk roman için oldukça başarılı “Niç”. Hatta Cihan'ın günler geçtikçe öğrencilerle, koruması Kulik'le, köydeki tek tük Ermeniyle kurduğu dostluk, okuma yazmayı öğretme çabası ve görevi bittiğinde yaşanan veda her okuyanın yüreğine dokunacak, umudunu tazeleyecek. Barışa düşe kalka ulaşmaya çalıştığımız şu günlerde “insan” olmaya dair bu romanı her edebiyatseverin okuması dileğiyle...

Banu Yıldıran Genç

Niç
Bünyamin Hazar
Sel Yayıncılık, Eylül 2013, 310 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Kasım sayısında yayımlanmıştır.

Kapalıçarşı Cinayeti

Eski tercüman yeni dedektif: Berna Tekdemir
Kitap okuma alışkanlığımı ilkokulda okumaya başladığım Agatha Christie'lere borçlu biri olarak polisiye her zaman favori türlerimden oldu. Polisiye yazanlar, uzun yıllar “Türkiye'de neden polisiye yok?” sorularına muhatap kalırken, son yıllarda Türkiye edebiyatında bu türdeki artış polisiyeseverleri de bu soruyla karşılaşmaktan bıkan yazarları da sevindirecek nicelikte.
Esra Türkekul'un ilk kitabı olan Kapalıçarşı Cinayeti bu türe oldukça sağlam bir giriş yapıyor. Adıyla, kapağıyla iddialı olan kitap aynı bölgede geçen Dan Brown'un Cehennem'inden hemen sonra yayımlanarak riskli bir giriş bile yapmış sayılabilir. Oysa okuyanlar bu şehrin kalbinden yazılan bu kitabın mekânının gerçekten “İstanbul” olduğunu hemen fark edeceklerdir.
 Okurlara hem yeni bir polisiye hem de yeni bir kadın kahraman sunan Kapalıçarşı Cinayeti bu sebeple çifte kavrulmuş lokum sayılır, çünkü Miss Marple'den bu yana biliyoruz ki kadınların cinayetlere bakış açısı çok daha farklı. Türkiye edebiyatında kadın kahraman deyince ilk akla gelenlerden biri Esmahan Aykol'un kahramanı; eğlenceli, akıllı, albenisi olan yarı Alman Kati Hirşel'i oluyor. İşte Kapalıçarşı Cinayeti'ndeki kahramanımız Berna Tekdemir de akıllı, eğlenceli bir kadın ama dahası var, kocasından yeni boşanmış, babası yeni ölmüş, depresyonun eşiğinde, 80 kiloyu geçmiş, kendisini devanasına benzeten bir kadın!
Kitap, kocasından boşandıktan sonra arada sırada turist rehberliği yapmaya başlayan yeminli tercüman Berna'nın, bir kış günü İstanbul'u gezdireceği Amerikalı çifti otellerinden almasıyla başlıyor. Berna içimizden biri, hatta fazlasıyla içimizden biri. Romanın akıcılığını sağlayan unsurlardan biri oldukça bol bir biçimde Berna'nın içsesine yer vermesi. İtalik yazılmış bu bölümler neredeyse önümüzdeki kitabı polisiye olmaktan çıkarıp kahkahalar atmamızı sağlayacak bir mizah kitabına döndürüyor. Kendini oldukça bahtsız bulan, kendinden, hayattan, gezdirmek zorunda olduğu turistlerden ziyadesiyle nefret eden Berna'yı tabii ki olmayacak işler bulur. Amerikalı erkek turist Kapalıçarşı civarında ölü bulunur. Cinayetin ortasında kalakalan Berna, İngilizce bilmeyen, suratsız komisere yardım edebilmek için olay çözülünceye kadar bir nevi dedektiflik yapar. Bu arada Kapalıçarşı esnafından İstanbul'un garibanlarına, yeni moda yaşam koçlarından maço polislere, gerçekçi bir Türkiye manzararası çıkar önümüze.
Gün gün ilerleyen romanın, polisiye olarak kurgusu başarılı, çözüme adım adım gidiliyor, ipuçları okuyucuya tek tek veriliyor, son bölümde de güzel bir biçimde toparlanıyor. Bir okur olarak benim gözüme sadece Berna'nın arkadaşı Muzaffer'in de olaylara dahil olması battı, zaten çöldeki bahtsız Bedevi gibi dertleri etrafına toplayan Berna'nın bir de arkadaşlarının olaya karışması biraz zorlama olmuş. Muzaffer, işin sadece komik ve romantik kısmında yer alsaymış, daha dengeli olurmuş.
Kapalıçarşı Cinayetleri'nde polisiye kurgu dışında oldukça başarılı bulduğum diğer bir konu Berna ve annesinin ilişkisi. Boşanıp anneevine dönen depresif bir kadının annesiyle paylaştığı yalnızlık, babasının ölümüyle annesinin kendisini içinde bulduğu yalan ve koskoca bir kadın da olsa sırf annesini üzmek ve ona nazlanmak adına, bile bile söylenen kırıcı sözler, yapılan çocukça hareketler eminim birçok kadın okura tanıdık gelecektir.
Yukarıda bahsettiğim Berna'nın içsesi de kadın okurlara tanıdık gelirken, erkekleri şaşırtabilecek nitelikte. Özellikle boşandığı kocası ve onun yeni sevgilisi için düşündükleri erkek okurların gözünü bile korkutabilir. Arkadaşlarıyla kız kıza muhabbeti, bir kadeh fazladan şarap için uydurduğu bahaneler ve fazla yemek sonrası iradesine ettiği küfürler... Günlük dili, popüler kültürü, argoyu ve küfrü bolca ve ustaca kullanıyor Esra Türkekul.
Kadın, Reynard'ı ağına düşürdüğüne inanıp yılbaşı hindisi yolma planları yaparken adam yan çizdiyse... Al işte bir senaryo. Böyle kafadan çatlak, postmodern tarikatçılardan acayip çekinirim ben. Mesela dünyada en korktuğum kişilerden biri Tom Cruise'dur. Adam bilimkurgu yazarının kurduğu dine inanıyor. Böyle tipler, insanı yatırır, kıtır kıtır keser de kimsenin ruhu duymaz valla. Beyinlerinin contası çıkmış bir kere.”
Bir röportajında polisiyelerde güçlü kadın kahramanların azlığından bahseden Türkekul, ilk romanında okuyucuya hoşça vakit geçirten, merakını taze tutan, okuması zevkli bir polisiye ortaya çıkarmış. Hatta güçlü kadın karakterden fersah fersah uzakta olduğu sanılan ama yanıltan Berna Tekdemir'in bundan sonraki maceraları okurlar tarafından merakla beklenecektir.
Kitapla ilgili eleştirebilecek önemli bir nokta editoryal okumasının eksik olduğu, “duraksama yapmak”, “belim bıhınım ağrıyor” gibi yanlış kullanımların dışında, “son derece ajite olmuştu” gibi çeviri kokan cümleler var. Yine birkaç yerde “sağ ayak bileğinin dışını, sol bacağının dizinin üstüne koymuş”, “gözlerini sağ üst köşeye ve dik yukarıya iki kez devirdi” gibi üzerinde ikinci kez düşünülmemiş, yazarın da editörün de gözünden kaçmış cümleler var.
Oldukça etkili bir biçimde tanıtımı yapılan, hatta cezbedici bir tanıtım videosu bulunan Kapalıçarşı Cinayeti polisiyeseverleri tatmin edecek nitelikte bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Kapalıçarşı Cinayeti
Esenkitap, 256 s

*Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır.

20 Eylül 2013 Cuma

Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü

Kim korkar klasiklerden?
“Klasikleri okudun mu?” sorusu bu ülkede kitapla ilgili muhabbetlerdeki önemli sorulardan biridir. Okulda öğretmenler, evde anne-babalar tarafından klasiklerin okunması salık verilir, taksitle, kapıdan kapıya klasik kitap setleri satılır, hatta Milli Eğitim Bakanlığı çok iyi bir iş yapar gibi 100 Temel Eser listesi hazırlayıp, sadece kendi belirlediği klasiklerin okutulmasına çalışır, okullara bu liste dışında kitap önerilmemesini önemle anımsatır.

Bu önemli kitapların çeviri niteliğinin ne kadar önemli olduğu ise hep gözardı edildi. Yazıldıkları dönem itibariyle telif haklarından muaf olan klasikler Türkçeye hiçbir zaman tam hakkıyla çevrilmedi. Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel'in kurduğu bir komisyonla klasiklerin çevrilmesine girişildi, oldukça da başarılı bir girişimdi, döneminin ünlü yazar ve şairleri çok iyi çeviriler yaptılar ama bir süre sonra çalakalem yapılmış kötü çeviriler ortaya çıkmaya başladı. 2000'li yılların başında Milli Eğitim'in listeleriyle beraber kötü çeviriler artık çoğunluktaydı. Önüne gelen yayınevi, hatta sırf bu iş için kurulmuş yayınevleri telif ödeme derdi olmadığından klasikleri alıp, insanların çevirilerini çalıp, ekleye çıkarta okunmaz duruma getirdiler. Yıllardır işini iyi yapmaya çalışan yayıncılar dertlerini anlatmaya çalışmaktalar ama kitap fuarları, kitabevleri hâlâ ordan burdan çalınmış çeviriler, kısaltılmış, sansürlenmiş, künyesinde çevirmenin adı bile bulunmayan klasiklerle dolu.
Son birkaç yılda iyi çevirilerle öne çıkmaya çalışan yayınevleri ilanlarına “eksiksiz, orijinal çeviri” gibi ibareler eklediler. Ve yine son yıllarda butik yayınevleri klasik yazarların Türkçeye bugüne kadar hiç çevrilmemiş eserlerini kazandırmaya ya da var olan iyi çevirilerin yeni basımını yapmaya başladılar.
Notos Kitap Yayınevi de bunlardan biri. Yeni başladığı “Klasik Kitaplar” dizisi Balzac ve Poe'dan sonra Turgenyev'le devam ediyor.
Türkçeye ilk kez çevrilen ve Turgenyev'in de ilk eserlerinden biri olan bir novella “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”. Ölümünden birkaç gün önce günlük tutmaya başlayan bir adamın notlarından oluşuyor. “Lüzumsuz” sıfatı özellikle önemli çünkü gerek bu novelladaki kahramanı Çulkaturin gerekse “Babalar ve Oğullar”daki unutulmaz karakteri Bazarov, sonraki yıllarda birçok yazarı etkileyecek, Rus Edebiyatında Oblomov'dan Raskolnikov'a birçok lüzumsuz adam tiplemesi görülecekti.
Türkiye Edebiyatında Tanzimatla birlikte bir uyumsuz tiplemesi görülse de daha çok Alman Romantiklerinden etkilenilmiştir. Gerçek anlamda ise Sabahattin Ali'nin “Kürk Mantolu Madonna”sında karşılaşırız bu garip tiple, Raif Efendi'yi anlamak çok zordur, bu karakter Sait Faik'in unutulmaz öyküsüyle kendi adını bulur: “Lüzumsuz Adam” ve sonraları Huzur'daki huzursuz Suat'ta, Tutunamayanlar'ın Selim'inde, Aylak Adam'ın Bay C.'sinde hep görürüz bu lüzumsuzluğun izlerini...
Turgenyev'in sözcükleriyle: “...benim hakkımda söylenebilecek bir şey yok; ben yalnızca lüzumsuzum. Gereğinden fazla, hepsi bu. Büyük ihtimalle doğa bu dünyaya gelişimi hesaba katmadı ve bundan dolayı da bana davetsiz misafir muamelesi yapıyor. ...Tüm hayatım boyunca sürekli yerimin alındığını fark ettim, belki de aramış olmam gereken konumu bulmaya çalışmadığımdan.”
Çulkaturin ölmeden önce eskileri anımsamaya başlar ve lüzumsuzluğunu okura kanıtlamak için başından geçmiş bir aşk hikâyesini anlatır, belki herkesin başına gelebilecek bir hikâyedir ama o daha baştan karar vermiştir lüzumsuz olduğuna ve bunun ilk koşullarından biri koşulları değiştirmeye çalışmak için çaba göstermemektir.

Böylelikle Çulkaturin'in yaşamındaki en büyük lüzumsuzluğu öğreniriz, anılara hastayken kendisine bakan bakıcısıyla didişmeleri de katılır. Günlükler oldukça sade bir dille, ağdalı betimlemelerden kaçınarak yazılmıştır. “Çiçeğe benzer bir tarafım olsaydı ve karşılaştırma çok bayat olmasaydı, ruhumun o günden tibaren çiçek açtığını söylemeye cüret ederdim.” gibi döneminin ağır diliyle dalga geçen cümleler kurar. Genellikle modern romanda rastladığımız metinlerarası ilişkinin ilk örneklerini vererek kendini Gogol'ün Poprişçin karakterine benzetir, âşık olduğu Liza'yla birlikte Puşkin'in Kafkas Mahkûmu'nu okur. Her gün anlattıklarını oldukça heyecanlı bir yerinde keser, bir sonraki gün anlatının yapısını bozmadan, doğallıkla yaşam öyküsüne devam eder. Bu nedenle Turgenyev daha ilk kitabında başarılı bir yazar olacağını imlemiştir. Zaman zaman Gogol'e yaklaşan ince mizahı, okurun gözünün önünde manzarayı ya da insanları çizilmişçesine canlandıran ustalıklı betimlemeleriyle hiç sıkıcı olmayan bir “klasik” elimizdeki. Öyle ki kıskançlığın doruğa ulaştığı bir dans sahnesinde Çulkaturin ve başında ölü bir böcek takılı olan damının anlatımı okura kahkaha bile attırabilir:
Mazurkanın ilk sesleri duyulmaya başladığında soğukkanlılıkla etrafıma baktım; uzun suratlı, kırmızı parlak burunlu, ağzı hiç kapanmıyormuş gibi tuhaf bir şekilde aralıklı, viyolonselin sapını andıran, sıska boyunlu genç bir hanımefendiyi, rahat ve umursamaz bir havayla yanına yanaşıp topuklarımı üstünkörü tıklatarak dansa davet ettim. Gülkurusu soluk bir elbise giymişti; kafasının üstünde de rengi solmuş, kapkalın bakır yayda sallanan karasinek türünden bir böcek vardı; velhasıl bu kız, tabiri caizse, keskin bir can sıkıntısına ve müzmin bir başarısızlığa bulanmıştı. Akşamın başından beri bir kez olsun sandalyesinden kıpırdamamış; kimse onu dansa kaldırmayı düşünmemişti. 16 yaşında sarışın bir genç, damı olmadığından bu kadına göz dikmiş, hatta ona doğru bir adım atmıştı, fakat kadına bir daha bakıp iyice düşündükten sonra aceleyle kalabalığın içine saklandı. Artık düşünün benim teklifimi nasıl keyifli bir şaşkınlıkla kabul ettiğini!”
Milli Eğitim Bakanlığı biraz daha gerçekçi davranıp listeleri yenilese, bu kitabı ortaöğretim için hazırladığı kitap listesine gönül rahatlığıyla ekleyebilirdi. Lise yaşına dek kitap okumamış ama okumak zorunda kalmış öğrenciye de, vampir ve aşk romanlarından başka bir şey okumamış öğrenciye de, edebiyatın büyülü dünyasının keyfine varan öğrenciye de uygun olabilecek, klasik önyargısını kırabilecek, keyifli bir kitap “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”.
Çok genç bir çevirmen olan Oğuz Tecimen'i başarılı çevirisi ve kitabın başında yer alan, 1800'lerin Rusyası'yla Turgenyev'in yaşamı hakkında detaylı bilgiler veren başarılı kronolojisi için tebrik etmek gerekmekte. Kronolojide sütunlara ayrılmış bir biçimde yazarın hayatını, edebiyatta ne olduğunu ve tarihsel olayları okuyabilmek, Rus ve Avrupa Edebiyatları'nın daha yetkin anlaşılabilmesini sağlıyor.
Yine kitabın sonunda Princeton Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları Profesörü Ellen Chances tarafından yazılmış “Rus Edebiyatında Lüzumsuz Adam” başlıklı bir inceleme bulunmakta. Gerek özenli çeviri, gerek kronoloji, gerekse bu inceleme, “klasik” bir eser için ne denli hazırlanmak gerektiği konusunda birçok yayınevine örnek oluşturabilir.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Eylül 2013 tarihli Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.


2 Eylül 2013 Pazartesi

Naomi

Naomi ya da Yanlış Batılılaşan Genç Kız!
Bu senenin dikkat çeken yayınevlerinden Jaguar Kitap son olarak Juniçiro Tanizaki'nin Naomi adlı romanını yayımladı.
Juniçiro Tanizaki daha önce Can Yayınları tarafından kitapları basılmış bir yazar. Yaşamı boyunca güzellik, erotizm, sadizm ve mazoşizm gibi temaların etrafında gezinen yazar, önce Batılılaşmak gerektiğini savunan roman ve öyküler yazmaya meyilliyken, 1923'teki Büyük Kanto Depremi yüzünden Tokyo'dan ayrılınca kendi kültürüne ilgi duymaya ve Batılılaşmayı eleştirmeye başladı. Naomi romanı bu eleştirel düşüncenin ilk ürünlerinden.

Japon edebiyatının önemli yazarının bu romanı okurken zihnim hep iki türlü karşılaştırma yaptı. Birincisi Batılılaşmayı çok benzer bir biçimde işleyen Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarıydı. Her ne kadar Milli Eğitim müfredatının sıkıcı parçaları olarak aklımızda kalsa da birçok roman aynen Naomi'de olduğu gibi özentiden ileriye gidemeyen trajikomik tiplemelerle doludur. Naomi'yi tam bir Batılı gibi yetiştirme görevini üstlenen, içten içe ise “bu güzel ve Batılıya benzeyen kadının yanındaki özenilen erkek” olmayı isteyen Kawai Joji, saflıkta ve özentide Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey'ini aratmayacak cinsten. Yine akla gelen bir diğer benzer kitap, Bihruz Bey'in kahramanı olduğu Araba Sevdası. Kawai Joji aynen Bihruz Bey gibi Batılılaşma sevdasının bir kurbanı olur, istediği ölçüde Batılılaşamadığı gibi, tüm maddi varlığını bu uğurda harcar. Romanı okurken 20. yüzyıl başlarında Doğu va Uzakdoğu'nun ne denli baskı altında olduklarını ve çıkış yolunu sadece ama sadece Batı'ya benzemekte bulduklarını görmek, okurun üstüne bir hüzün ve karamsarlık çökmesine neden oluyor. Bu romanı Türkiyeli okurlar, Avrupalı ya da Amerikalı okurlardan farklı yorumlayacaklardır, çünkü “Batılılaşmak” kavramı hemen hemen iki toplumda da aynı biçimde algılanmış. Japonların güzellik anlayışının bugün bile bu kavramın üzerine kurulmuş olduğu gerçeği -dünyada en çok estetik ameliyat yapılan yerlerden biri Japonya, kadınların pek çoğu göz kapaklarını kaldırtıp, burunlarını küçülttürerek beyaz ırka benzemeye çalışıyor- aslında 1920'lerde yazılmış bu romanın maalesef günümüzde bile geçerli bir anlayışı ortaya koyduğunu gösteriyor.
Karşılaştırma yapılabilecek diğer bir konu ise fettan kadının erkeklerin başına açtığı işler olarak özetlenebilir. Naomi yüzünden Joji'nin başına gelenleri okudukça özellikle Nabokov romanlarından ikisi aklıma düştü: Karanlıkta Kahkaha ve Lolita. Birincisini okurken “bu kadar da olmaz” deyip, sinirlenip romanı bıraktığımı anımsıyorum en çok. Yaşananların acımasızlığı konusunda kimse Nabokov'la yarışamaz, Tanizaki ona göre çok daha iyimser ve kibar kalır ama bir benzerlik olduğu ortada. Naomi'de Lolita'daki gibi ensest ve pedofili emareleri olmasa da Joji, Naomi'yi 15 yaşındayken himayesine alması ve yetiştirmesiyle ilgili pek çok kez kendini savunmaya çalışır. Romanda cinsellik açıkça anlatılmasa da küvette onu bebek gibi yıkaması, ayaklarının altını öpmesi, Naomi'nin ona “babacık” demesi, Lolita'yla Humbert Humbert'ın ilişkisini anımsatmıyor değil. Joji'nin gün geçtikçe dara düşmesi, Naomi'nin insafsız harcamaları, yavaş yavaş ortaya çıkan aldatmalar ve hileler, Nabokov'un Karanlıkta Kahkaha'sında himayesi altına aldığı karısı Margot tarafından bin bir türlü oyuna getirilen Albinus karakterinin yaşadıklarına benzemekte. Türk edebiyatında da böyle birçok femme fatale örnekleri var tabii ama şehvetin, coşkunun ve aşkın bu derece erotik ve içten yazılmış biçimi Türk edebiyatındaki örneklerden çok Nabokov'u anımsatır özellikte.

Bu nedenle romanın önce “Bir Budalanın Aşkı” adıyla yayımlanması son derece normal. Eser Naomi adını zamanla kendi kendine kazanmış, hatta Naomizm ve Naomileşmek kavramlarını Japon kültürüne kazandırmış. Romanda Naomi önce Batılı kadınlar gibi olabilmek için İngilizce ve dans dersleri alırken karakterinin bozulması, saf bir genç kız olmaktan fettan bir kadına dönüşmesi nedeniyle eleştirilmekte. Oysa Tanizaki asıl olarak Joji'nin aklındaki Batılılaşma imgesini eleştirir, hatta aklını başına alacak fırsatlara sahip olmasına rağmen bunları değerlendirememesiyle “budala” unvanını romanın sonunda Joji kendi kendine verir. Sonuçta Naomi'yi yönlendiren, yetiştiren, İngilizce etken ve edilgen çatılarını öğrenemediği için onu aşağılayıp hırçınlaşacak kadar Batı özentisi olan kendisinden başkası değildir.
Naomi özellikle klasik romanları sevenler için uygun. 1920'lerde, daha İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımı ve mutsuzluğu olmayan kendi halinde bir Japonya atmosferinde, yabancısı olmadığımız bir konu son derece yetkin bir biçimde işlenmiş. Bu arada Jaguar Kitap'ı özenli çevirileri ve yaratıcı kapakları nedeniyle kutlamak gerektiğini de belirtmeli.

Banu Yıldıran Genç

J. Tanizaki, Naomi, Jaguar Kitap, 263 s.

*Bu yazı Notos'un 41. sayısında yayımlanmıştır.

15 Haziran 2013 Cumartesi

Akhilleus'un Şarkısı



Bir kahramanın aşk hayatı...
Orange Ödülü ya da yeni adıyla Baileys Kadın Yazarlar Roman Ödülü 1996'dan beri İngilizce yazan kadın yazarlara verilen bir ödül. 2012 yılında bu ödülü Amerika'dan Madeline Miller “Akhilleus'un Şarkısı”yla kazandı ve roman dilimize Seda Çıngay tarafından çevrilerek Everest Yayınları tarafından yayımlandı.
Akhilleus'un Şarkısı aslında İlyada destanının bir yeniden yazımı. Olaylar, kişiler destanla bire bir ilerliyor, tek bir farkla, bu romanda her şey Akhilleus'un yakın arkadaşı Patroklos'un gözünden ve birinci tekil kişili anlatımla verilmiş.
Öncelikle klasik roman kurgusuna uygun bir şekilde Patroklos'un yaşamını, ailesini ve kaderini değiştirecek olan kazayı öğreniyoruz ki roman türünde bir olayın başlangıç aşamasını bilmek okur için önemlidir. Oysa İlyada'da Homeros olayların anlatımına 9 yıldır süren Troya Savaşı'nın ortasından başlar. Öncesini, sonrasını hep başka küçük destan parçacıklarından ya da tragedyalardan öğreniriz.
Akhilleus'un Şarkısı'nı yorumlayabilmek için mutlaka İlyada'dan bahsetmek gerekiyor. Bu destan çağlar öncesinden bize kalan bir başyapıt. 24 bölümlü, 16000'i aşkın dizeli İlyada, Troya Savaşı'nın dokuzuncu yılındaki topu topu 51 günlük bir süreyi anlatır. Agamemnon'la Akhilleus'un ters düşmesi sonucu gelişen olaylarla başlar, Hektor'un ölümü ve cenazesiyle sona erer. Homeros'un bu destanı MÖ 8. yüzyılda söylediği ya da derlediği göz önüne alınırsa nelerin değiştiğine biraz bakmak gerekir. Artık karşımızda dinleyici değil okur vardır. Okur birkaç yüzyıldır serim-düğüm-çözüme sahip eserlerden hoşlanmaktadır. O nedenle Troya Savaşı'nın sonuna doğru geçen bu 51 günü anlatan destan günümüz okuruna çok da hitap etmemektedir. Ayrıca destanda aslında çift katmanlı bir durum vardır çünkü Troya'da yaşananlar insan katmanını, Olympos'da yaşananlar Tanrı katmanını oluşturmaktadır. Onlarca Tanrı işe karışıp durmakta, bu savaş ve tarafları yüzünden kavga etmektedirler. Günümüz okuru bu kadar çok isimden de hoşlanmaz, kafasının çok karışmasını istemez, ne de olsa artık her insanın hikâyesini bildiği Tanrılar değildir onlar.
Bu nedenle Madeline Miller akıllıca bir seçim yapmış, hikâyenin merkezine ana karakter olarak Patroklos ve Akhilleus'u yerleştirmiş, geri kalan olayları bazen kısa bazen uzunca anlatmış fakat Tanrıları çok da fazla işe katmamıştır. Tanrılarla ilgili bilgileri okur genellikle Akhilleus'un annesi tanrıça Thetis aracılığıyla birkaç cümlede öğrenir.
Yazarın okuru tavlayan asıl noktası ise destanı bir aşk romanına çevirmiş olması, haklarında yeteri kadar bilgi olmasa da fazla yakın olmalarından şüphelenilen Akhilleus ve Patroklos'u birer âşık hâline getirmiş, roman biraz da onların çaresiz aşk hikayesi olmuş çünkü kehanetler daha savaş başlamadan bellidir, Akhilleus kısa fakat şanlı bir hayatı seçmiştir, Hektor'un ölümünden sonra uzun yaşamayacaktır.
Roman boyunca tam bir ana karakter olgunluğuna ulaşamayan ve kendisini Akhilleus'un yanında oldukça değersiz gören Patroklos ancak romanın sonlarına doğru bu olgunluğa erişir çünkü Akhilleus'un gururunun dünyadaki her şeyden önemli olduğunu fark edip ona karşı eleştirel bir bakış açısı geliştirir. Roman boyu süren Akhilleus güzellemeleri, yerli yersiz yapılan benzetmeler aslında çoksatar bir romanın bildik yöntemleri. Oysa İlyada'yı okuyanlar Akhilleus'un üstün Tanrısal özelliklerini de eleştirilecek kibirini, narsizmini, gururunu da biliyor. Romanda ise çocukluğundan başlayarak tek bir kötü özellik göstermeyen, kusursuz biri Akhilleus.
Patroklos'un sevgilisinin yerine geçerek Hektor tarafından öldürülmesi, Akhilleus'un verdiği sözü bırakıp savaşa geri dönüp intikam almaya çalışması, önüne geleni öldürmesi, Hektor'un canını aldıktan sonra yedi gün Troya'nın etrafında sürükleyerek Troyalıların onurunu ayaklar altına alması, romanda çok hızlı bir biçimde gelişiyor çünkü romanın çatısını asıl olarak yaratılmaya çalışılan duygusal aşk hikâyesinin gelişimi oluşturmuş.

İlyada destanı Hektor'un cesedinin Akhilleus'tan alınıp cenazesinin yapılmasıyla sona erer. Yani biz Troy filminde de izlediğimiz üzere Akhilleus'un Paris'in okuyla vurulup ölmesini, ünlü tahta at kandırmacasını, Akhilleus'un oğlu Pyrrus'un savaşın kazanılmasındaki rolünü başka destan parçalarından, bazen de Apollodurus gibi yazarlardan öğreniriz. Oysa Madeline Miller romanın çözüm bölümünü tamamen anlatabilmek için tüm olanları peş peşe anlatmış, hatta 20-30 sayfaya aceleyle 10-15 yılı sığdırmış. Romanın oldukça yavaş ilerleyen seyri sonlara doğru yapısına aykırı bir biçimde neredeyse olanların özetine dönüşmüş. Yazar, olaylar sonlanmadan ölen Patroklos'un anlatmaya devam edebilmesi için ruhunun huzur bulmaması ve olan biten her şeyi başka bir yerden görerek anlatması gibi bir çözüm bulmuş, böylelikle anlatılanlar tutarlılığa sahip olabilmiş.
Yaz tatili sırasında kolaylıkla okunabilen tarihi romanları sevenler için iyi bir seçim olabilecek Akhilleus'un Şarkısı, İlyada ve Odyssea'yı seven okurları maalesef tatmin etmeyecektir. Her şeye rağmen maddi hatası olmayan, aslına uygun, mitolojiyle kafayı bozmak istemeyenlerin birçok bilgiyi yüzeysel olarak öğrenebilecekleri akıcı bir roman yazmış Madeline Miller. Özellikle günlük yaşamdaki giysiler, savaş aletleri gibi aksesuarlar uzun ve detaylı bir biçimde betimlenmiş. Bu ayrıntılar, dönemin okurun gözünde canlandırması açısından başarılı bir biçimde kullanılmış. Yine de kendi adıma Orange ödülü almış pek çok daha iyi roman okuduğumu söyleyebilirim.

Banu Yıldıran Genç


Akhilleus'un Şarkısı, Madeline Miller, Everest Yay. 393 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran sayısında yayımlanmıştır.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Mümkün Öykülerin En İyisi


Hüzünler, oyunlar ve öyküler...
Dedalus Yayınları, Joyce'un Öğrencisi'nden sonra bir kapak tasarımıyla daha beni cezbetti ve Aykut Ertuğrul'la tanışmamı sağladı.
Mümkün Öykülerin En İyisi, daha önce 2011 yılı Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü kazanmış Keyfekader Kahvesi adlı kitabı bulunan, Sabit Fikir dergi ve sitesine yazılar yazan Ertuğrul'un, ikinci kitabı.
Kitap öncelikle iki ana bölüme ayrılıyor. Birinci bölüm Güneş Yaralarımızı Yakıyor adını taşıyor ve daha çok güncel sorunlar, yaşadığımız zorluklar, can acıtan yaralar hakkında. Yazarın bir röportajında da söylediği üzere bir biçimde “çağının tanığı” olmak gerekiyor ve Aykut Ertuğrul bu bölümdeki on bir öyküde bunu başarıyor.
Bu topraklarda uzun bir süredir süren savaşa dair, savaşta ölen askerlere ve gerillalara, şehit analarına dair öyküler de var bu bölümde, sokakta yaşayan, annesini kaybetmiş çocuklara ya da çocuğunu kaybetmiş ana-babalara dair öyküler de... Ortak olan ise ayrıntılarla bezenmiş güzel cümleler ve hep var olan “vicdan-merhamet” duygusu...
Aykut Ertuğrul bu bölümde ciddi meselelerden ve acılardan bahsetse de aslında mizahtan uzak olmayan bir yazar. Kuyudakiler öyküsünde yazar karakterinin eve gelip sıkıntısını geçirebilmek amacıyla facebook, twitter'da gezerken, google'da adını aratması çok hoş bir ayrıntı örneğin. Hepimizin yaptığı ama birbirimize genellikle söylemediğimiz bir gizli arayış!
Çoğu öyküde kutsal kitaplara, kadim öykülere göndermeler bulunmakta. Kuyudakiler'deki karakterlerin adları hep peygamberlerden alınmış, Rüya öyküsünde Kâbil, Hâbil'i öldürdükten sonraki ânını kabus olarak görmekte...
Bu bölümün önemli öykülerinden biri Yaşasın Ritim. Aykut Ertuğrul öykülerini genellikle etkileyici ve bazen şaşırtıcı bir sonla bitiriyor, bu nedenle öyküleri sonunu bilerek ve kaçırılan ayrıntılara dikkat ederek bir daha okutmayı başarıyor. Bu öyküde de annenin yaşlı gözleri, babanın bir yıl önce sigarayı bırakmış olması gibi ayrıntıların boşuna olmadığı işte o ikinci okumada anlaşılıyor. Mavi Marmara'daki katliamla ilgili “Ne işleri vardı gemide?” cümlesini kuranlar, bu öyküde şehit ağbisi Furkan'ın peşinden ikinci sefer için gemiye binmek isteyen kardeşini anlayabilseler keşke. Ya da daha geçen ay 17 yaşındaki Dilan'ın 1 Mayıs'ta Taksim'de olma tercihi için “Ne işi varmış Taksim'de?” diyenler için de iyi bir vicdan sınavı olabilir bu öykü. “Öteki”ni anlayabilmek için kulaklarımızı söylenenlere, politikacılara, basına tıkamalı ve edebiyata, sanata sığınmalıyız belki de. Anlayabilmek vicdana giden en önemli yol çünkü.
İkinci bölüm İntihaller, İhtimaller ve Başka Acayip Şeyler adını taşıyor ve bu bölümdeki 13 öykü, ilk bölümdekilerden farklı bir yol izleyerek genellikle Ertuğrul'un pek sevdiği belli olan Borges'i selamlıyor. İlk bölümdekilerden daha deneysel, daha fantastik, daha oyunbaz öyküler bunlar. Yazarın ilk bölümde bazı cümlelerde kendini belli eden mizahi tonu bu bölümde yerini bulmuş olmaktan emin, okuyucuya göz kırpmakta.
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu özellikle kullandığı görseller açısından başarılı. Günümüzde sıkça karşımıza çıkmaya başlayan bu tip öykülerin başarılı örneklerinden biri karşımızdaki. Özellikle “500T'yle yolculuk” fotoğrafına dikkat edilmeli! Kahramanın anımsamaya çalıştıkları, yaşamını neredeyse bilinçakışıyla okurun gözü önüne sererken, aslında yine insanın içini acıtacak bir sona doğru ilerletir. “İnsanoğlu tarihsel bir yarışın içindedir, bu yarışın adı, 'en saçma savaş sebebini hangi çağın insanı bulacak acaba'dır.” cümlesinin ardından yaşadıklarını anımsamak yerine kıyamet gününün gelmesi için yalvaracak bir kahraman çıkar karşımıza.
Yine bu bölümde distopya sayabileceğimiz Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Belge öyküsü, bir dil ve medeniyet yaratan Aykut Ertuğrul'un hayalgücünün genişliği hakkında bize fikir veriyor.
Metinlerarasılık Aykut Ertuğrul'un oldukça sıkça kullandığı bir yöntem. Bu yöntem kendini özellikle Kırmızı Pazartesi öyküsünde belli ediyor. Marquez'in romanını merkezine alan öykü, herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetin nasıl durdurulabileceği hakkında. Kutsal kitapların dışında Yunan mitolojik öyküleriyle, Borges, Shakespeare, Dante, Mevlana gibi yazarlarla da karşılaşıyoruz öykülerde. Sadece edebiyat değil Bruce Lee'den Erol Taş'a, sosyal medyada ünlenen klişe laflardan çirkin Demirören binasına kadar yaşamın içinden, güncel olan her şeyden bahsedebiliyor ve bunu da öykülerine ustalıkla yerleştiriyor Ertuğrul.
Çocukken sonunu seçebildiğim kitaplar okumaktan en çok zevk aldıklarımdı. Son Anahtar ve Başka İhtimaller öyküsünde iki farklı okuma biçimi -dipnotlu ve dipnotsuz- sunan Aykut Ertuğrul, yıllar sonra bana bu zevkimi anımsattı ve farklı sonlarla okuduğum o kitaplar gibi bu öyküyü de iki farklı biçimde okudum. Öykü sadece biçimsel olarak değil, suç, tutsaklık ve özgürlük üzerine yeni bir dünya kuran içeriğiyle de önemli.
Mümkün Öykülerin En İyisi, vicdanlara iyi gelecek bir kitap. Ayrıca yaratıcı fikirleri ve yeni biçimleri, kurduğu oyunları, şaşırtıcı sonlarıyla Aykut Ertuğrul, genç edebiyatın önemli adlarından biri olmayı vaat ediyor.

Banu Yıldıran Genç


Aykut Ertuğrul, Mümkün Öykülerin En İyisi, Dedalus Kitap, 128 s.

* Bu yazı Notos'un 40. sayısında yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...